MEMLEKETE HOŞ GELDİNİZ

   
  Ordu Değişim Gazetesi
  Abdullah Aydın (Eski)
 





 


   








 

DOMİNO TAŞLARINI KİM DİZDİ?

 

                ABDULLAH AYDIN

 

                Son yılların sıkça dile getirilen terminolojilerinden biri de “Domino teorisi”. Domino teorisi nedir ve niçin sıkça dillendirilir oldu?

            Aslında Doğa’nın ve İnsanlığın var oluşundan bu yana hayatın her alanında mevcut ve etkin olmasına karşın, siyasal edebiyattaki belirleyici yerini, ikinci paylaşım savaşı sonrasının ‘Soğuk Savaş’ döneminde almıştır.

            Her türlü çevreyi dikkatle gözlemlediğimizde, insan ve doğal yaşamın her evresinde ‘Domino taşı’ teorisinin canlı ve hareketli olduğuna tanık oluyoruz.                                            İki yıl önceki Dünya’yı korkutan Ekonomik kriz nispi oranda Domino etkisi yapmıştı. Ancak Liberal sömürü sistemine uyumlu akılcı(!) kararlar alınarak domino etkisi en aza indirilebilmiş; dünya ekonomik yıkımını belirli oranda azaltabilmiştir…

            Halkların birbirinin kültürlerinden etkilenmelerini, bireylerin moda akımlardan etkilenmelerini, hatta inanç kabullerindeki etkileşimin domino etkisinde gerçekleştiğini de söyleyebiliriz…

            Ekolojik yaşamda da Domino etkisinin şekillenmede önemli rol oynadığına tanık oluyoruz. Zaman içinde, çeşitli havyan ve bitki türlerinin Domino etkisiyle yok olduğunu görebiliyoruz. Doğanın egemen güçleri, emperyal yapıları, kendi yasaları işleyişinde kimi canlıların yok olmasına neden olabiliyorlar. Bilimin aktardığı veriler, binlerce canlı türünün doğal Domino etkisiyle yok olduğu bilgisini bizlere aktarıyor…

            Domino etkisi en sert ve ani etkiyi siyaset alanında gösterir. Siyaset alanında kullanılan dilin ve yöntemlerin, çeşitli ikna ve yönlendirme fiilinin yanında, özellikle Demokratik olmayan idare ve sistemlerde baskıcı araçlara da başvurduğu için, birey ve kitle tepkisinin daha çabuk ve daha radikal örgütlenmesine neden olabiliyor…                                 Siyasi yaşamdaki Domino etkisinin sertliğinin ve hızının bir başka nedeni, siyasetin, bireylerin ve kitlelerin günlük yaşamını her an doğrudan etkilediği, bu etkileşimin periferiye (çevreye) yaptığı etkiden kaynaklanıyor. Bir nevi, kitlelerin, düşüncelerin, eylemlerin buluşma noktası, atlama tahtası görevini yapıyor olmasındandır…

            Son aylarda Arap (İslâm) dünyasında meydan gelen tepki ve kalkışmalar, ‘Domino teorisi’ çerçevesinde değerlendirilmektedir. Zaman içinde diğer Arap ülkelerini, hatta İran’ı içine alabileceği, kimi siyaset ve gözlemcilere göre Türkiye’yi de kapsayacak görünümde olduğu iddia edilmektedir…

            Ülkemiz Türkiye yıllardan beri Ekonomik, siyasi, sosyal ve siyasal yapı bakımından pek rahat değil. Ufak tefek kaşımalara karşı bile oldukça hassas ve tepkili. Yüz yıldır ekilen karşıtlık tohumları günümüzde meyve verir duruma geldi. Dünya’da benzeri dahi olmayan ‘Ulusal Mücadelesi’ ve ‘Kurulan Cumhuriyet’ bile tartışma konusu yapılabiliyor. Buna rağmen, Arap dünyasında görülen, siyasi hedef, ilke, program ve liderlikten yoksun, daha ziyade yönetenlere yönelik, açlık ve yoksulluk tepkisi olarak gelişen kalkışmaların Türkiye’yi etkileyeceği uzak ihtimal olarak duruyor...

            Çevresel etkileşim elbette kaçınılmazdır. Ancak ‘benzerlikleri ve yakınlıkları olan her ülkeyi etkiler’ diye kesin bir yargıya varmak bizi yanlışa götürebilir. Teorinin, ileri sürülen iddiaya tam ulaşabilmesi için benzerliklerin, idari yöntem ve yönetimlerin birbirini etkiliyor olması gerekir. Nitekim iki yıl önce yaşanan Dünya Ekonomik krizinde de aynı iddialar ortaya atılmış, ancak değişik ülkelerde değişik sonuçlar doğurmuştur. Bazı ülkelerde kriz artı değere bile dönüşmüş ve gelişmeye katkıya neden olmuştur. (Çin)…

            Esas sorun, teorinin ne olduğu ve nasıl etkileyeceğinden (kötü etkileyecek) ziyade, bu tezgâhın kimler tarafından kurgulandığında yatıyor. Olaya maruz kalan ülke halkları bu işte en mazlum tarafı oluşturuyor. Ama ülkesinin sömürülmesine yeterince tepki koymuyor, koyamıyorsa da tamamen günahsız sayılmazlar. Yönetimi seçimle, darbeyle veya feodal yollarla ele geçirenlere karşı genel davranışındaki sessizlik ve kabul, o ülke halklarını da olayın oyuncularından yapıyor ve domino taşlarını dizenlerin suçlarına orta ediyor…

            Cetvelle ülke haritalarını çizenler, sömürgecilikte ortaklaşanlar, şu anda Arap ülkelerinin içine düştüğü durumdan pek rahatsız oldukları düşünülemez. Siyasi ilke ve iradeden yoksun kalkışmaların sonunda karmaşaya ve bilinmezliğe dönüşeceğini ve bu karmaşadan yeni piyonları ile daha çok çıkar sağlayacaklarını biliyorlar ve onun hesabını yapıyorlar. Çünkü bu teoriyi şekillendirenler, domino taşlarını dizenler ve taşları hareket ettirenler kendileri olduğu için, kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen bu konuda fazla endişeli davranmıyorlar. Domino taşlarını dizip yıkanlar, bu kalkışmaların sonunu bekliyorlar. Kendilerine bağımlı yeni bir yönetimin ve riski olmayan kârlı bir paylaşımın hesabını yapıyorlar...  İşin temelini görebilenler, bu taşları dizenlerle, yerinden oynatıp devirenlerin de aynı güçler olduğunu göreceklerdir…

            Şimdi, kalkışmaların yaşandığı Arap halklarını tarihi bir görev bekliyor. Sömürgeci sistemin akışına ve plânlamalarına dur demek; uluslar arası soygunculuğun dizip yıkarak zararını gördükleri domino taşlarını terse doğru hareket ettirip, bu dünya’da insan onuruna yaraşır yaşama haklarının olduğunu, işbirlikçiler, despotlar ve tiranlar tarafın yönetilmek istemediklerini Dünya insanlığına haykırmak!

            İnsan, Arap halklarının uzatılacak havuçlara aldanmasını düşünmek bile istemiyor!


 

KANUNUN HUKUKU İĞFALİ

 ABDULLAH AYDIN

Abdydin42hotmail.com

            Kanun, yasa, tüze, hukuk, hak, adalet; bu kelimelerin tümünü aynı daire içinde değerlendirip, kişi ve toplumla olan ilişkilerini ve onların hayatlarındaki etkilerinin ne olup olmadığını ve yaşantımızdaki yerinin değerini daha iyi anlayabiliriz…

            Anayasa, Kanun, Yasa, Kanun hükmünde kararname, Tüzük ve Yönetmelik toplum yaşamındaki kuralları belirler ve yaptırım gücü içerir…

            Tüze, Hukuk ve Adalet, Tüzel kişilikler, toplum ve bireyler karşısında savunmayı, hakların gözetilmesini ve yerine getirilmesini, bireyin, toplum, Devlet ve bireyler arasındaki ilişkilerini, hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesini belirler ve sonuçlandırır…

            Her türlü rejim, sistem ve yönetimin kendine has kanunları, kuralları ve yığınları yönetecek, yönlendirecek yaptırım örgüleri ve kurumları vardır. Ancak bunlar o ülke veya rejimin insani olduğunu, yönetimindeki halkı demokrasi ve refah içinde yaşattığı anlamına gelmez…

            Tiranların, despotların ve baskıcı yönetimlerin oluşturdukları korunma bariyerlerinin en etkili olanı kanunlardır. Baskıcı yönetici ve yönetimler yaptıkları her yanlışın, işledikleri her haltın kanunun gerekleri olduğunu iddia ederek savunuda bulunurlar. Ancak savunuları kendi kotardıkları kanunlara uysa da, hukuka, adalete uymaz, insanları ve toplumları mutlu etmez. Kanun-Yasa adalet ve hak dağıtmıyorsa, mevcudiyetleri işin kılıfına uydurulmasıdır; bu tür kanunlarla Hukuk devleti ve Demokrasi oluşturulamaz…

            Parlamentomuzun Kanun çıkarma hızına söyleyecek bir sözümüz yok. Ancak çıkarılan kanunların içeriğine ve toplumla yaratacağı çelişkilere ve oluşturacağı rahatsızlıklara şimdiden itirazlarımız var.

            Anayasa oylamalarında gördüğümüz gibi, birbiriyle fazla ilintisi olmayana kanunların aynı çuvala doldurularak (artık torba yetmiyor) Parlamentodan veya halkoyundan geçirilmesi çağdaş hukuk yapısı ve uygulamasına pek uymuyor. Bu uygulamanın çelişkileri kaçınılmaz olarak rahatsızlık yaratacak ve yeni çözüm yollara aramak zorunda kalabileceğiz…

            Kanun ve hukuk ilişkilerindeki uyumsuzlukları örneklemek gerekirse:

            a-Yüksek yargının iktidar talepleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışılırken yapılanlar, gelecekte ülkemizin başını çok ağrıtacak gibi görünüyor. Anayasa Mahkemesi üyelerine tanınan ekonomik ve sosyal haklar, ülkemizin sosyo-ekonomik yapısı dikkate alındığında, yapacağımız tanımlama ‘kendini mahkemelerini oluşturuyorlar’ temeline oturuyor…

            b-Yaşadığımız toprakların savunulması bir görevdir. Karşılık beklemeden ve ücret almadan amatörce yapılıyorsa kutsaldır; ‘Mehmetçik’ dediğimiz kesimin yaptığı budur.  Ancak ücret karşılığı yapılan görevler kutsallığın dışına taşar, çünkü toplum hizmetin bedelini ödüyor demektir. Polis askerlik yapmayacak, Ücretli ve rütbeli Askerler askerlik yapmayacak, yurt dışına tüyen, arkasını bir yerlere dayayanlar, parayı destelemiş olanlar, sahte hasta raporu alanlar askerlik yapmayacak, yüksek tahsil yapanlar birkaç gün yapacak. Eee.. Hani vatan görevi kutsaldı? Kutsallık, sadece yoksula, tahsil yapamayana, yurt dışına kaçamayana, kendini silâhlı Devlet görevine atamayanlara mı ait? Tuzu kuruların ve maaş karşılığı görev yapanların kutsal vatan görevleri yok mu? Acaba işin temelinde ‘alavere dalavere, bizim memet nöbete’ deyişi mi yatıyor?

            c-AKP iktidarının Dünya’da eşi benzeri görülmemiş ve mevcut hiçbir hukuk kuralına uymayan ‘Torba yasa’ sevdası, gelecekte ülkeye ve halkımıza çok pahalıya gelebilir. Çorba yasaların torbasında, birbiri ile hiç ilişkisi olmayan yasalar birlikte oylanıyor. Bütün iş güvenceleri yok ediliyor, çalışanların gelecek garantisi ortadan kaldırılıyor. Yani emekçilerin kaderlerine kan doğranıyor…

            Halkımız her ne kadar onaylamış olursa olsun, birçok maddenin birlikte oylandığı Anayasa Referandumu ve torba yasalar ülkemiz hukuk düzeninin iyileşmesine katkı yapmayacağı gibi, tökezleyerek devam eden sistemimiz daha da çok aksayacaktır…

            Gerçek demokrasilerde yöneticiler, yasalara, kanunlara değil, hukuka sığınırlar. Bu gün iktidar sahipleri yaptıkları yasalara güvenmemeliler. Hukuka ve adalete uymayan yasalar her dönem Bumerang etkisi yapmaya gebedirler ve sahiplerini vurma tehlikesi vardır…

            Torba yasa düzenlemeleri asla hukuk uygulaması olamayacağı gibi, tamı tamamına, Hukukun yasalar, kanunlar tarafından iğfal edilmesidir… Bu eylemde Parlamento alet ediliyorsa, sistem bütün olarak suç işliyor demektir. Hiçbir suçun cezasız kalmayacağı asla ve asla unutulmamalıdır!


O AKIL BİZE KALSIN

 

            ABDULLAH AYDIN

            Abdaydin42@hotmail.com

 

           

            Tunus’ta  ‘Yasemin’ devrimi adı altında başlayıp Arap âlemine yayılan ve Mısır’da yoğunlaşan halk hareketleri, Dünya insanlığının birilerinin istediği gibi yönetilmeyeceğini, yönetilemeyeceğini adeta haykırmaya başladı. Toplumlar ne kadar geri kalmış olurlarsa olsunlar, iletişim çağının insanları çok yönlü etkilediğini, eksi-artı doğrultuda değişime doğru yürüdüğünü gösterdi.

            Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de, Lübnan’da sokağa dökülen, Suriye ve Ürdün’de de kıpırdamaya başlayan halk hareketleri, kimi çevrelerce Demokrasi talebi gibi gösterilse de, Tunus sokaklarında yapılan TV. Röportajlarında halkın yakınmaları, yoksulluk ve yolsuzluk üzerine oturuyor. Dış egemen Dünya’nın bu kalkışmaları Demokrasi talebi gibi göstermesi yanıltıcı olabilir. Halkın şikâyetçi olduğu yönetici kadro ile dış tanımlayıcıların, bu ülkelerdeki halkın yoksullaşmasında ve sisteme dönüşen yolsuzluk yöntemlerindeki ortaklıkları göz ardı edilmemelidir…

            Bu ülkeleri bekleyen temel tehlike ise; baskıcı rejimlerin daha da kalıcı yapıya dönüşmesidir. Görünen o ki; kalkışmaların örgütlü ve siyasal bir yapısı yoktur, gerektiğinde muhatap olacak, kitlelere yol gösterip peşinden sürükleyecek lider kadrodan yoksun görünüyorlar…

            Bir diğer tehlike de; ilkesellikten ve lider kadrolardan yoksun kalan kitlelerin talan ve teröre yönelmesidir ki; bu ülkeler için, içinden çıkılmaz ana tehlike o zaman başlıyor demektir. Hatta o ülkelerle de kalmayıp, bütün Ortadoğu ülkelerinin içine alan bir şiddet ve terör ortamına dönüşme tehlikesi vardır…

             Tanrı’nın en adil dağıttığı şey ‘Akıl’dır derler; çünkü hiç kimse aklından şikâyetçi değildir, herkes kendi aklıyla barışıktır, mutludur…

            Bu toprakların, bu halkın iç tanımlamaları ve benzetmelerinin içinde, alınması gereken dersler vardır. Ne demiş insanlarımız: “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı”, “Dinime söven bari Müslüman olsa!”, “Herkes önce kendi evinin önünü temizlemelidir!”, “Aynada önce kendi yüzüne bak!” diyerek, bazılarının söylem ve hareketlerinin anlamsızlığını ifade etmişlerdir…

            Arap dünyasındaki bu hareketler olurken, bizim kimi yöneticilerimiz Arap liderlere akıl satmaya çalışıyorlar. Kendi ülkesinde en ufak Demokratik tepkiye, sövgüye varan ifadelerle karşı çıkıp, inzibati her türlü şiddet gösterilirken, dönüp bir başka ülkenin liderlerinden itidalli davranmasını istemek ve halkın demokratik hakkını kullandığını söylemek biraz gülünç bir durum yaratıyor…       

            Belli ki, o ülkelerde bıçak kemiğe dayanmış ve halk haklı olarak tepki veriyor. Ancak bizim ülkemizdeki durum onlardan pek de iyi değil. Başka liderlere akıl satanlar, o ülke halklarını haklı görenler (ki o halklar haklıdırlar), iş kendi işçisine, memuruna, öğrencisine, çiftçisine gelince amansız bir tirana dönüşüyorlar. Hak arayanların, haksızlıklara, zulümlere, talan ve yolsuzluklara, işsizliğe, açlığa hayır diyenlerin karşısına, bizim akıl satıcıları Biber gazıyla, Tazyikli suyla, Panzerle, Copla çıkıyorlar…

            Dünya’da eşi benzeri görülmeyen yöntemlerle çıkarılmaya çalışılan, Meclis çoğunluğuna dayanarak çıkarılması mutlak görülen ‘Torba’ veya ‘Çorba’ yasalarla hukuk devletinin tesis edileceğini zannedenler, gerçek hukuku anlamamış gibi davranıyorlar. Torba yasaların sonunda hiçbir kamu görevlisinin kalıcı adresinin olması, işçilerin stajyerlikten çıkarak kalıcı kadro elde etmesi mümkün olmayacak, Türkiye iç sürgünlerin yoğunlaştığı, iş garantisinin tümden yok olduğu bir ülke haline gelecek. Çalışanların böyle hukuk dışı yasaya tepki vermesinden daha doğal ne olabilir ki?

            Bizim Başbakanın ve diğer siyasi yetkililerin tavsiyelerine Mısır yetkililerinden “siz kendi işinize bakın, bizim işimize burnunuzu sokmayın” diyerek, sert tepki verdiler. Türkiye bu azarlanışa maruz bırakılmamalı idi. Yetkililerin bu tür uluslar arası konularda daha diplomatik davranmaları, ülkemiz diplomasisinin yararına olacağı unutulmamalıdır…

            Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, halk hareketlerinin yoğunlaştığı ülke yöneticilerine yaptığı tavsiyelere yürekten katılıyorum. Ancak Aynı başbakanın kendi yurttaşlarının hak taleplerine de aynı hassasiyeti göstermesini beklemek hakkımız olsa gerek…

            Sayın Başbakan bu ülkeyi, bu halkı seviyorsa, başkalarına verdiği aklı bu ülkede saklasa, o akıl bizde kalsa daha iyi olmaz mı? Belki işe yarar!

 


SİYASETİN DİLİ

 ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@hotmail.com

            Siyaset, bir yönetme sanatı olduğu gibi, aynı zamanda dili, kelimeleri, cümleleri yerli yerinde ve insanları ikna edici biçimde kullanma ustalığıdır.

            Dilimiz Türkçede kelimeleri, cümleleri kullanmanın ne kadar etkili ve önemli olduğunu belirten deyişler hiç de az değildir. Örneğin: “Yaram kurşun yarası değil, dil yarasıdır”, “Dostun dili yaralar beni” gibi. Öte yandan “Dost acı söyler” diye bir terimimiz vardır ki, kullanılan dilin ne kadar acıtıcı ve gerçekçi olabileceğini de gösteriyor…

            Belagat, Retorik, Hitabet, Nutuk, Söylev gibi tanımlamalar, Uzdillik, Sözbilim ve konuşma sanatı dediğimiz kapsama girerler. Bunların dışında konuşma sanatının içine girecek birçok tanımlama ve isimlendirme mutlaka vardır…

            Konuşma sanatı ve dili kullanma biçimi insanoğlunun keşfettiği ve sürekli kullandığı yönlendirme yöntemlerinin başında gelir. Hayvanlarla kurabileceğiniz bir iletişimde bile, bir kedinin, bir köpeğin, kümesinizdeki bir tavuğun bile, çıkardığınız ses tonunuza göre davranış gösterdiğine tanık olabiliyoruz…

            Kelimelerin ve cümlelerin kullanım biçimi ve kitlelere ulaşımında ajitasyon vardır heyecan vardır, edebiyat vardır ironi vardır hiciv vardır, hüzün vardır hüsran vardır, tahrik vardır tahriş vardır, kılavuzluk vardır yönlendirme vardır…

            Sosyal ve siyasal tüm değişim ve devrimlerde, kitlelerle kurulan iletişimde, hitabet ve konuşma dilinin oldukça etkin ve önemli olduğu tarihi örneklerle yaşanmıştır. İyi konuşmacılar tarihin her döneminde kitleleri etkilemişler, yönlendirmişler ve yapacakları işlere inandırmışlardır. Romalı Çiçero’nun (Cicero) kitleleri etkileme gücü tarihlerde not olarak kayıtlıdır. ABD bütünlüğünün sağlanmasında ve demokrasisinin gelişiminde Abraham Lincoln’un hitabet gücünün etkisi, Fransız devriminde kimi yazarların söylemlerinin kitleler üzerindeki etkileri oldukça yoğun olmuştur. Hindistan’ın bağımsızlığını elde etmesinde, Atatürk’ün ulusal kurtuluş mücadelemiz ve Cumhuriyetin kuruluşunda konuşma ve hitabeti etkili bir silâh gibi kullandıkları ve büyük kitleleri peşlerinden götürdükleri unutulmamalıdır.

            Konuşmayı sanata dönüştürüp insanlık yararına kullananların yanında, aynı silâhı insanlığın mahvı doğrultusunda kullananların varlığı da unutulmamalıdır. Hitler’in, şahsi histerileri peşinde Alman ulusunu ve bütün Avrupa’yı felâkete sürüklemesi, konuşma sanatının kötü kullanımına en çarpıcı örnektir. Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanı Göbels de kötü örneklerin başında gelmektedir. Baskıcı siyasal rejimlerin başında bulunanların hemen hemen tümü, ikna kabiliyetleri yüksek olan ateşli konuşmacılardır…

            Siyaset dışında, konuşma sanatının en ustaca kullanıldığı alanlardan biri de inanç alanıdır. Din kurucuları ve onların yakın-uzak takipçilerinin de ikna kabiliyetlerinin yüksekliği şüphe götürmez. Binlerce yıldır insanlar aynı şeylere inanıyorlarsa, bu işin iletim ustaları, beyinlerde adamakıllı yer etmiş ve yerleşmiş demektir. Günümüzde de kimi tarikat şeyhleri ve kendilerine inanç önderi diyenler de, konuşma ve ikna silâhını ustaca kullanan kimselerdir.

            Dilin en etkileyici, en doğru ve en düzgün kullanılması, sanata ve silâha dönüştürülmesi gereken alanların başında ‘Siyaset’ gelir. Ülke ve insanları yönetmenin ana şartlarından bir çoğunluğu elde etmektir. Onun da yolu, siyasetçinin kitleleri söylemleri doğrultusunda inandırmasından geçer. Ancak her zaman mutlak sonuç vermez, çünkü kitle psikolojisi ve talepleri durağan değil, çoğu kez değişkendir.

            Siyasetimizin çok partili döneminde konuşmayı sanata dönüştüren siyaset ustalarına tanıklığımız olmuştur. Osman Bölükbaşı, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel siyasi dili iyi kullanan konuşma ustalarıdır. Bölükbaşı ve Demirel’in konuşmalarının hiciv ve ironi yönleri ağır basarken, Ecevit’in dili daha edebi ve okşayıcı öz taşıyan özelliklere sahipti...

            Günümüze geldiğimizde, siyaset dilimizin oldukça kirlendiğine, ikna gücünü kaybettiğine, sokak jargonunun egemen olduğuna, belden aşağı vurulan darbelerin yoğunlaştığına tanık olmaktayız. Dilin bozulmasının temel nedeni, siyasi partilerin ideolojik özlerinin olmayışı ve siyasetin sadece bazı kişilerin ikbali paralelinde yürütülmeye çalışılmasında yatıyor. Demokratik siyasetin en belirgin hakkı olan eleştiri mekanizmasına, iktidar sahiplerinin kızması ve sövgüyle cevap vermeye çalışması oldukça sakıncalı ve kirleticidir. Muhalefette bulunanlar da karşıt görüşlerini, dil ustalığı ve temizliği içinde verme yükümlülükleri unutulmamalıdır.

            Siyasetimiz gerçekçi ve inandırıcı olmak istiyorsa, öncelikle dilini, lisanını, temizlemek, karşısındakinin de kendisi kadar haklarının olduğunu kabul etmek zorundadır. Siyaset dilinin kullanımında en fazla falso yapan siyasetçi, ne yazık ki bu ülkeyi yönetmekte olan Başbakan Tayyip Erdoğan’dır. Tüm siyasetçilerimiz ve Özellikle Başbakan siyaset dilini temizlemek ve kitlelere örnek olmak zorunda oldukları asla unutmamalılar!


 

USTALAŞMAK-UZMANLAŞMAK

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

            Doğa belgeselleri, savanadaki hayat ile insanın düşünsel ve sosyal gelişiminin ne kadar benzerlikler taşıdığını öğretiyor insanlara…

            Kimi hayvanların yavrusunu besleyişinin, onu eğitişinin, erkek ve dişi arasındaki görev dağılımının biz insanlarla hemen hemen aynı özellikler taşıdığı, aynı hedeflere doğrulduğunu gözlemliyoruz…

            Kuş yavrusunun ilk uçuşunda ana kuşun çabaları ile bir ana Aslan’ın veya bir ana Geyik’in çabaları ne kadar da birbirinin aynı ve bizlerinki ile benzerlikler taşıyor…

            Uçma ve yürüme aşamasından sonra başlayan kendi kendini doyurma aşamasında da, hayvanlarla insanlar neredeyse aynı yöntemleri uyguluyorlar…

            Doğadaki güç gösterimi ve bazı hayvan gruplarının mülkiyet belirlemesi ve diğer hayvanlar üzerinde kurduğu hâkimiyetin de biz insanlarınkine benzediğini de söyleyebiliriz…

            Hayvanlar âleminde de sahip olmanın yolu, gücü ve silâhı (Diş-Pençe-Gaga-Tos-Tekme-Zehir) elinde bulundurmaktan geçiyor; tıpkı biz insanların yaşamında olduğu gibi! Hayvanlarda da silâhın büyük avantajlar sağladığına tanık oluyoruz. Hayvanlar âleminde de güçlü olanlar daha fazla hak elde edebiliyorlar veya bir başkasının malını gasp edebiliyorlar…

            Anadan, babadan alınan her türlü ders, gelişim süreci içinde kendine yeterli duruma geldikten sonra ustalaşma, uzmanlaşma safhalarına geçiyor. İnsan ve hayvan, her türlü ihtiyacını karşılayabilecek duruma geldiğinde, o artık bir ustadır, yaşama uzmanıdır…

            Ustalaşma, uzmanlaşma aşamasından sonra insanlarda, hayvanlarda görülmeyen biriktirme, servete dönüştürme tutkusu başlıyor. İnsan ilişkilerindeki sevgi ve saygı kopukluğu, içten içe kıskançlık, hatta düşmanlık bundan sonra başlıyor. Bireyleri ve kitleleri aldatma, yanlış yönlendirme, mülkiyet talebinin yaşam biçimine dönüşmesinden sonra başlıyor ve rahatsızlıklar toplumunun yaşantısını karmaşaya itiyor…

            İnsanlardaki sahip olma tutkusu servete dönüşürken, hükmetme duygusu da gelişmeye başlıyor. Sahiplik ve hükümranlık herkes için aynı paralelde yürümüyor; kişinin sosyal yapı içindeki varlık genişliğine göre değişiyor. Sonuç olarak: yönetmek ve hükmetmek için ustalaşmak, uzmanlaşmak ve paralelinde serveti katlamak gerekiyor…

            Sistem ve siyasal yapı birlikteliği, ülkemizdeki kimi egemenlerin yeterince ustalaştığını, uzmanlaştığını gösteriyor. Çok partili dönemimiz bu konuda başarılı(!) sayılabilir. Egemenler için, geniş yığınların içine düşürüldükleri o kadar önemli değil; yeter ki fazla itiraz olmasın, gürültü çıkmasın…

            Çok partili süreç içinde darbelerimiz de ustalaştı, uzmanlaştı. Kimileri 27 Mayıs darbesini 1961 Anayasasının Demokratik yapısı dolayısıyla aklamaya çalışırlar. Eğer acemi olmayıp, Anayasa yapımında üniversitelerin eline düşmemiş olsalardı, daha despot bir yapı ile karşılaşabilirdik. Daha sonra, TV dizisine dönüşen darbe ve muhtıralarda, kimi kamu görevlilerinin ne kadar ustalaştığını, uzmanlaştığını yaşayarak gördük…

            Çok partili dönemimiz ekonomik talanda da ustalaştı, uzmanlaştı. Önceleri herhangi bir suiistimalde bulunan görevliler veya haksız mal ediniminde bunanlar biraz utanırlar, toplum onlara burun kıvırırdı. Şimdi ise, konumu ne olursa olsun, her türlü kamu gücü ve yetkisi kullananlar talanın bir ucundan tutuyor. Halkımız da iyice kanıksadığı için, itiraz etmek şöyle dursun, hırsızın karşısında el etek öpüyor, selâm duruyor. Velhasıl gücü ele geçirenler, resmi veya sivil, seçilmiş veya seçilmemiş, talan ve hırsızlık konusunda adamakıllı ustalaştı, uzmanlaştı. Şayet hayır diyen varsa, ‘neden elli milyon insanımız yoksulluk sınırının altında yaşıyor’, ona cevap versinler…

           

GÜCÜN HASTALANMASI

 

            Gücü elde etmenin zorluğu kadar, onu yararlı doğrultuda elde tutmak da zordur. Hele hele bu güç, hiç umulmadık anda ve beklenmeyen boyutta elde edilmişse. AKP ve Başbakan ve Bakanları, şu an elde edilen gücün toplum yararına kullanımı konusunda güçlükler yaşıyorlar. Başbakan adeta ‘ben Tanrıyım’ der gibi davranıyor. Var olan herkesi, her şeyi yok sayıyor veya kendine biat etmesini bekliyor.                                                                           

             Son günlerin aktüel tartışması ‘ucube’ polemiğinde, aktif olarak sanattan yana olması gereken Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, gazetecilere konuşurken ‘Hz. Peygamberle görüştüm’ diye bir ifade kullandı. Demek ki Ertuğrul Günay, kendini ‘Tanrıyla ilişkili bir melek olarak görüyor’ olmalı ki; Tanrının emirlerini Hz. Peygambere ulaştırmak için görüşmek gereği duymuş. Günay’dan beklenen, Tanrının(!) kim olduğunu açıklamasıdır…

            Bu görüntü, söylem ve davranışlar, tahminler ötesinde ele geçen gücün hastalanmasıdır. Hastalıklı bir gücün topluma vereceği zararları hesap etmek bize değil,         şartsız desteklerini esirgemeyen neo-liberal ekonomistlere düşer…


GÖRÜNEN SONU MU UCU MU?

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

            Çoğu insanımızın, ‘görünen sonu mu ucu mu?’ sorusuna iç dünyalarında yanıt aradığını zannediyorum. Kimileri de, epey zamandır sinsice yaklaşan bir tehlikenin varlığını hisseder ve dillendirir oldular.

            Kimileri tehlike sinyallerini verirken, büyük yığınların tehlikenin farkında olmayışı sorunların derde ve belâya dönüşmesinin nedenlerinden biri gibi görülebiliyor. Kötü yönetici ve yönetimin, sorunların ve tehlikenin asıl hazırlayıcıları olduğunu görmezden gelmek, onların bu ülke ve insanına neyi reva gördüklerini doğru değerlendirmek zorundayız. Toplum olarak, kendi yetersizliğimizi ve tepkisizliğimizi de asla unutmamamız gerekiyor…

            Bu günümüzü daha iyi anlayabilmemiz için, altmış yıldır bizleri yönetenlerin döktürdükleri ‘siyasi incileri’ ve halkımıza reva gördüklerini hatırlamakta yarar var:

            “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz”.

            “Bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz”.

            “İşte şimdi durum üç-üç oldu”.

            “Kadayıfın altı kızardı”.

            “Kanlı mı olacak, kansız mı?”.

            “Allah’ın ipine sarılın”.

            “Alışırsınız, alışırsınız”.

            “Hazmettire hazmettire kabul ettireceğiz”.

            “Ne yapalım, mahkemeler bizim isteklerimizi de her zaman yapmıyorlar”.

             Bu eylem içeren ve hedef gösteren söylemler, kimilerine haz verirken, çoğu yurttaş adına kötü sonuçla doğuracak türden; bir nevi savaş ilânı manifestosu gibi…               Dünya örneklerinin gösterdiği gibi, ‘ilerici ve demokratik devrimler’ her ne kadar zamanın birikimlerinin patlaması olsa da, sosyal örgüsü yeterince sağlam ve geniş oluşturulmadığından kalıcı olamıyorlar. Patlaması şiddetli ve oldukça sarsıcı oluyor, ama kalıcı yönü en zayıf halkasını oluşturuyor…

            Gerici devrimler yavaş adımlarla ilerlerken, yapısal dokusunu toplumun her kesimine ve yaşamın her alanına yayarak daha geniş kesime hükmediyor ve toplumun olası karşı tepkisini törpülüyorlar; dolayısıyla fazla sarsıcı olmuyor, ama daha kalıcı olabiliyorlar…

            Gerici dönüşümlerin bir başka özelliği de, kara dünyalarını yumuşak bir örtü altında saklayabiliyorlar. Damlanın taşı oyması gibi sakin yürüdüğünden, toplum kemirildiğini, ruhsal ve maddesel yönden iliklerinin, damarlarının boşaltıldığını fark edemiyor…

            Bu topraklar ve toplum üzerinde sinsi oyun yıllardan, hatta asırlardan beri oynanıyor. Emperyalizmin gericilik oyununun geri kalmışlığımızdaki etkisini günümüzde daha sert hisseder olduk.  

            Her son bir başlangıç olduğu gibi, her başlangıç ta bir sonu ifade eder. Ancak bu başlangıç ve sonun, ülke ve toplum yararı taşıyıp taşımadığı önceden pek kestirilemez; zaman ve uygulamalar, istekleri ve ulaşılmak istenen hedefleri belirler…

            Sosyal, siyasal ve ekonomik sistemimiz ülkemiz insanını ‘sonu mu-ucu mu?’ doğrultusunda bir yol ayrımına doğru hızla itiyor. Ülkemizdeki gidişatı tahlil ettiğimizde, kimi işlerimizin hiç de iyi gitmediğini söyleyebilir bazı sorular sorabiliriz;

            Şöyle ki:

            Hukuk Devletinin hali nedir?

            Sistemimiz Demokrasi midir?

            Toplumumuz özgür müdür?

            Ulusal artı değer hakça paylaşılıyor mu?

            İnsan hakları itibar görüyor nu?

            İşsizlik neden bu boyutlara ulaştı?

            Terörün ve cinayetlerin sonu neden gelmiyor?

            Toplum neden kendisi ile barışık değil?

            Basınımız neden özgür değil?

            Üniversitelerimiz neden bilim üretemiyor?

            Dış borçlarımız, bütçe açıklarımız her gün neden büyüyor?

            Kolonileşme söylemleri neden ortada dolaşıyor?

            Din neden bu boyutlarda siyasete müdahale eder duruma geldi?

            Aç insanlarla ne tür bir Demokrasi yaratılmaya çalışılıyor?

            Bu soruların tümü bazı şeylerin sonunu, bazılarının de başlangıcını ifade ediyor. Nüfusunu dahi doğru sayamayan, çocuklarını doğru dürüst okutamayan, ürettiğinin iki katı tüketen, gırtlağına kadar borçlanmış, çalışacak nüfusun üçte biri işsiz ve aç dolaşan bir ülkede, ‘Dünya devleti, Emperyal yeni Osmanlıcılık’ oyunları oynamayı ileri süren dangalaklar önce bu soruların cevabını doğru vermek zorundalar…

            Hayaller her zaman güzeldir, ama her zaman gerçekçi değildir!


ZAMANI OKUMAK

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@Hotmail.com

 

            Zamanı okumak, gelecek konusunda öngörülerde bulunmak ve bu öngörüleri toplumun yararı doğrultusunda kullanmak bizim gibi normal zekâlı vasat insanların harcı değil… Zaman, günümüz dünyası insanının yaşam kalitesinde belirleyici rol oynayabilen önemli bir etken…

            Zaman, bütün insan topluluğunu yakından ilgilendirdiği için, özellikle, ülkelerin Sosyal, Siyasal ve Ekonomik yönetim ve yönelimlerinde zamanı okuyabilen, çeşitli öngörü ve tahminlerde bulunabilen özellikli insanların elinde değer bulur, yarar sağlar…

            Zamanı doğru okuma, toplumun geleceğini sağlıklı şekillendirme, yön verme ve doğrular etrafında toplama konusunda herkese görev düşerken, görev ve sorumluluğun en büyüğü dürüst siyasetçiye, gerçek bilim ve sanat adamlarına düşüyor. Çünkü sayılan üç gruptaki insanlar, toplumla doğrudan ve en sık iletişim kurabilecek birikim ve çeşitli güce sahipler…

            Aslında, toplumumuz kendini yönlendirecek, ışık tutacak, ruhunu ve benliğini doğrularla dolduracak birikime ve yeterince yetişmiş insana sahip. Ancak yaşadıklarımız ve gördüklerimizden edindiğimiz izlenim, sistemin bu tür insan ve örgütlenmelere fırsat vermediği, pirim tanımadığı yönünde…

            Gerçekler ve doğrular karşısında hasis davranan sistemin topluma getirileri ve faturası ne oldu? Güvensizlik ve şaşkınlık!

            Sonuçları örneklersek:

            Zamanı okuyamayan yöneticiler, ülkedeki nüfus artışını hesaplayamamış, nüfusunu bile doğru sayamamış, ülkedeki bölgesel ve kente göçün nedenlerini bilimsel doğrultuda araştırmamış, bu yüzden hormonlu canlılar gibi anormalleşerek büyüyen kent rezaletinin oluşacağını ve bunun sosyal sorunlara yol açacağını okuyamamışlardır…

            Zamanı okuyamayan yöneticiler, çağımızın ve geleceğin en büyük sorununun beslenme olduğunun farkına varamamışlar, çeyrek asır evvel, Tarım alanında Dünya’da kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye, şimdi her türlü gıdada dışa bağımlı hale gelmiş, gıdanın her türlü değerli maddeden daha değerli olduğunu öngörememişlerdir…

            Darbelerin ve baskıların devamlılık kazandığı ve yaşam biçimine dönüştüğü bir ülkede, nasıl olur da; ülkenin yöneticileri ve akil kesimleri nedenler ve bu nedenlerin izale edilmesi doğrultusunda öngörüde bulunamazlar, zamanı doğru okuyamazlar!

            Neden Devlet bütçesi gerçek kazançlardan alınan vergilerden oluşmuyor da, yükü yoksullara bindirecek dolaylı (Tüketim) vergilere yükleniliyor? Sayın yöneticilerimizin vergi konusunda insan vicdanını rahatlatacak öngörüleri yok mu?    Bu adaletsizliğin getireceği olumsuzluğu tahmin edemiyorlar mı?     

            Kamuda ve siyasette rüşvet neden önlenemiyor? Devlet kimlere hizmet sunuyor ve kimlerin egemenliğine giriyor? Bu tehlikeli gidişte siyaset adamlarımız, akil adamlarımız, yöneticilerimiz zamanın hangi tehlikelere gebe olduğunu öngörüp, önleyici tedbirleri neden alamıyorlar, almıyorlar? Ulusal gelirin hakız paylaşımının doğuracağı sosyal karmaşayı neden öngöremiyorlar?

            Bizim topraklarımız, bizim halkımız tarih boyu çok büyük tehlikelerden, zorluklardan aşarak bu günlere geldi. Bu topraklarda hiçbir zaman tehlike bertaraf edilemedi. Günümüzde de bazı zorluklarımız günlük hayatımızı, hatta geleceğimizi bloke ediyor.                          

             Bu zorluklarımızdan biri, Alevi yurttaşlarımızın gayet insani ve gayet masum talepleridir. Sadece günümüzde değil, Osmanlıda da sorun olarak algılanan bu masum ve insani talepler, ne yazık ki zamanı okuyamayan, öngörüsü gelişmemiş siyaset ve yönetici kadrolarca reddedilmiş ve sorun haline dönüştürülmüştür. İnsanların nasıl inanacakları, nasıl ve nerede ibadet edecekleri zamanın egemenleri tarafından kendi tekellerine alınmış ve tartışmalı bir soruna dönüştürülmüştür…

Bir diğer zorluğumuz: kimine göre Kürt sorunu, kimine göre Güneydoğu sorunu, kimine göre terör sorunu, kimine göre ise Demokrasi sorunu denilen terör odaklı sorunumuzdur. TBMM’nin oluşumundan sonra, Koçgiri isyanı ile başlayan ve günümüzde PKK terör kalkışmasıyla devam eden, yirmi beş Kürt isyanı olayında da yöneticilerin zamanı okuyamamalarının etkisi vardır. Ülkenin bütünlüğünün söz konusu edildiği bu günlerde, yöneticilerimizin hâlâ geçmiş zamandan ders almadıkları gibi, günümüzün gelişmelerini de doğru okuyamıyorlar. Uluslar arası bir talep ve uygulama olan PKK terörü ve BDP taleplerinin ‘bağımsızlık’ ve ‘Türkiye’nin bölünmesi’ olduğunu açıkça dillendirmiyorlar.

            DTK.’nin açıkladığı rapor bağımsızlık ve ayrı devlet Manifestosundan başka bir anlam taşımıyor. Özel Hukuk, Öz Savunma, Yerel Bağımsız Yönetim, Bölge, Köy, Kasaba ve İlçe Meclisleri, Özel Bayrak ifadeleri, yaklaşan tehlikede öngörüye bile gerek bırakmayan ifadelerdir.

            Yöneticiler ve yetki kullananlar bu sorunun küllenmesini, ertelenmesini beklememeliler. Bu toprakların her metrekaresinde bu ülke insanının kanı var. Sorun, bir grup terör mensubunun, cezalı bir terörist kişinin, parlamentoda bulunan yirmi milletvekilinin ve kırk-elli Belediye Başkanının istekleri doğrultusunda çözülemez. Bu halkı, bu ülkeyi yönetmeyi amaçlayanlar, sorunu halkın bütününün isteği ve katkısı ile çözmek zorunda olduklarını unutmamalılar…

            Şayet dönüp ‘bu iş nasıl olacak?’ diye soruyorlarsa, onun da kolayı var. Nasıl olsa çok demokratik liberal sistemimiz, ‘İthal İkameli’ kalkınma modelini seçtiğine göre, halkımız da kuracağı naylon bir şirketle, zamanı okuyabilen, gelecek konusunda öngörülerde bulunan yöneticiler ithal eder, olur biter! Her ihtiyacımızı dışalımla karşılıyoruz ya!..

 


 


OSMANLI’NIN BULANIK MİRASI

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

 

Bir İmparatorluk düşününüz ki: kuruluşundaki kimlik rengi ile yıkılışındaki rengi arasında, Siyah ile Beyaz kadar fark olsun…

Uzak topraklardan göç edip, Anadolu’da, çeşitli engellemelere rağmen varlığını kabul ettiren, aynı köke dayalı parçalardan birinin, Aşiret yapısından Devlete ve daha sonra koskoca bir İmparatorluğa dönüşmesi müthiş bir olay… İnsanlık tarihinin bu tür olaylara pek fazla şahit olduğunu söyleyemiyoruz…

Aşiretten Beyliğe, Devlete ve İmparatorluğa evrilen Göktürklerin Kayı boyu, Devlet ve İmparatorluğa dönüşürken, taşıdığı kimliklerde de gözle görülür dönüşümlerin yaşandığına tanık oluyoruz. Zaman akışı içinde değişen siyasal, sosyal şartlarda kimlik göstergelerinde belirli değişimler makul karşılanabilir, ancak Orta Asya’dan Akdeniz’e uzanıp yayılmış bir kimliğin yok sayılmasının Dünya’da bir tek örneği var; Osmanlı İmparatorluğu. Yeryüzünde, Osmanlı kadar kimliğini hor gören, onun yok olması için özel çabalar harcayan başka bir örneğe rastlayamıyoruz. Osmanlı devletleştikten sonra, özellikle  ‘Türk’ kelimesinden ve sözünden oldukça ürküntü duymuş, konuşma ve yazışma terminolojisinden bile dışlamıştır. Kürt kelimesinden de kaçınılmış, varsa yoksa Arap ve Fars denilmiştir…

Osmanlı’da yetki sahibi Saray erkânının evliliklerinde de, Türk kimliğinden kaçınma eğilimini görmek zor değil. Genelde çok eşli ve cariye sistemli bir yapıda, ana kadınların etnik ve inanç olarak yabancılardan seçildiğini görüyoruz. Altı Yüz Yıllık egemenlik dönemlerinde, anası Osmanlı soyundan olan dört veya beş Padişah varken, Veziriazamların bile çoğunun anası, hatta babası Osmanlı soyundan gelmiyor. Osmanlı sarayındaki kardeş boğazlanmalarının ve kavgalarının ana sebebi de, yabancı kökenli Padişah analarının ihtirasları olarak tarihe geçiyor…

Osmanlı, elinden geldiğince soyundan geldiği insanları Devlet yapısından ve görevlerinden uzak tutmaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Ordusunun yönetim kadrolarını ve koruma ordusu Hassa’yı devşirmelerden, Yüksek Devlet bürokrasisini azınlıklardan oluştururken, ticaretini de yine azınlıklara ve yabancılara teslim etmiş, Anadolu’nun iki unsurunu (Türk ve Kürt) uzak tutmayı yeğlemiştir… Bu gün bile rahatsızlık kaynağı olan toprak dağılımındaki adaletsizliğin temelinde yatan, Osmanlı’nın toprak politikasıdır. Toprakları halka paylaştırmak yerine, muteber saydıklarına ve görevlilerine dağıtarak, kırsal kesimde yaşayanların yoksullaşmasının, marabalaşmasının, müritleşmesinin temel nedeni olmuştur…

Osmanlı’daki kimlik değişimi inançlar üzerinde de yaşanmıştır. Özellikle Halife’liğin gelişinden sonra, İslâmiyet’in bir mezhebi resmi din olarak kabul edilirken, öbür inançlar neredeyse yok sayılmışlardır. Osmanlı-İran savaşlarına mezhep ayrılıklarının neden olduğu tarihsel bir gerçekliktir…

Osmanlı, matbaayı halkına üç yüz yıl dinsel motifleri işleyerek uzak tutunca, kendi mezarını kazmaya başladığı gibi, egemenliği altında tuttuğu topraklarda yaşayan insanların geri kalmasında da başrol oynamıştır. Altı yüz yıllık Osmanlı Coğrafyasından bu gün de dâhil olmak üzere, Dünya insanlığının yaşamında iz bırakan insanların sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Günümüz Türkiye’sinde kişilerin okuma yıl süresi beş yılı geçmiyorsa, bu geri kalmada Osmanlı’nın siyasi korkusu, bilimden uzak duruşunun etkisi göz ardı edilmemelidir…

Osmanlı, Anadolu insanına esas darbeyi Dil, Alfabe, Kültür ve Sanat üzerinden de vurmuştur. Anadolu’da konuşulan diller yerine Arap ve Fars dilleri öne çıkarılmış, yazı ve Edebiyat dünyası ve Resmi yazışmalar, bu dillerden oluşturulan ‘Osmanlıca’ üzerinden yapılmıştır. Bazı sanat dalları yanlış dinsel algılamalarla hepten yasaklanmış, yazılması ve anlaşılması topluma yabancı gelen dil ve yazı yüzünden, Anadolu insanı kendini yeterince geliştirememiş ve Dünya entegrasyonunu sağlayamamıştır. Anadolu’yu gezenler görecektir ki; kısa dönemli Selçuklunun bıraktığı birçok esre rastlanırken, altı yüz yıllık Osmanlının ‘bunu da biz yaptık’ diyeceği herhangi bir eseri bulunmamaktadır Yaptırdıkları Camilerin nedeni de, mezarlarına koruma alanı sağlama isteğidir...

İtiraf etmek gerekir ki, cumhuriyet dönemi de, Osmanlının bıraktığı bulanık mirası tam olarak temizleyememiştir. Cumhuriyet’in şanssızlığı, bürokrasisinin ve siyaset anlayışının Osmanlıdan devraldığı tutuculuğu ve halktan kopuk yapısı ve halka uzaklığıdır…                    

Cumhuriyet yirminci yüz yıl Fantezisine kapılarak, biraz da şartların dayatması ile Uluslaşma ve aydınlanma dönemini tamamlayamadan kendini çok Partili dönem ve asılsız bir özgürleşmenin içinde bulmuş, Demokrasinin ve birlikte yaşamanın taşları yerli yerine oturmamıştır…

Osmanlı’nın Anadolu’ da var olan kimi kimlikleri yok sayma, yok etme politikasının etkilerini günümüzde çeşitli konularda kavgalaşarak ödüyoruz. İnançların birbirlerine karşı bakışlarındaki sertlik, etnik dil ve kimliklerin yeterince özgürleşmemesi toplumsal birliği zedeler durum gelmiş ve ülkenin üniter yapısı tehlikeye girmiştir…

Ülkedeki karmaşa ve bulanıklığın giderilmesinde, Osmanlı’nın yıkılışında ve Cumhuriyetin kuruluşunda emeği ve katkısı olan CHP’ye büyük görev düşüyor. CHP Genel başkanının söylediği gibi, bir asra varmadan kimi değerlerimizi ve kimi markalarımızı yok ettik. Ayakta kalabilen nadir markalardan biri olan CHP, ülkedeki karmaşa ve bulanıklığın, ülke gerçekleri doğrultusunda çözümlenmesi için, her türlü görevi üstlenmeli ve alternatifler üretmelidir…

Ülkemiz gerçekten çeşitli tehlikeler altındadır. Bu ülkede birlikte ve mutlu yaşamak istiyorsak, hiç kimse ‘sadece ben’ dememeli, roman kahramanlarının dediği gibi ‘Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için’ diyebilmeliyiz…

  

 

 

ABD KUŞATMASI VE WIKILEAKS

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

            Ülkesel ve Dünyasal sorunlarımız hız kesmeden devam ediyor. Bir yanda Türkiye’ye konuşlandırılacak ‘Füze kalkanı’ projesi, diğer yanda bütün Dünya’da korku, tiksinti ve şaşkınlık yaratan, ABD’nin ‘Büyük Gözaltı’ sayabileceğimiz rapor ve görevli kanaatlerinin ‘Wıkıleaks’ adlı bir siteden bütün Dünya’ya servis edilmesi…

            Türkiye yıllarca aldatılıp, ‘Komünizm tehlikesi var’ diye komşularına karşı kışkırtıldı ve düşmanlık mertebesinde şartlandırıldı. Komünizm ve Sovyet istilâsı korku tüneline itilen Türkiye, yoksul bir ülke olmasına rağmen, dünya’nın dördüncü büyük ordusu beslemek, donatmak ve büyük bir iş gücünü atıl bırakmak zorunda kaldı. Yoksul kitlelerin hayati ihtiyaçları için harcanması gereken milyarlarca dolar, ABD halkının refahına katkı babında silâh tekellerine aktarıldı. Görünen net çarpıcı sonuç ne? Türkiye’de yoksulluk ve mutsuzluk,  ABD’de zenginlik ve refah…   

Ülke ve Ulus olarak ödediğimiz bedel sadece dolarlardan ibaret olsa, belki ‘Eyvallah’ diyebiliriz. Ama ne yazık ki; ülkenin yönetim biçimi, bağımsızlığı ve sınırları tartışılır hale geldi ve ülkenin iç ve dış siyaseti dış müdahalelere açık hale geldi. Bu müdahaleleri ‘Haşhaş’, ‘Kıbrıs’, ‘Avrupa Birliği’, ‘PKK’, ‘Kuzey Irak’, ‘Çuval geçirme’ ve ‘Alçak Koltuk’ vakalarıyla somut olarak yaşadık ve öyle görünüyor ki, daha da yaşayacağız…

Sovyetler çöktü, üretilen Komünizm tehlikesi kalmadı. Eee ne olacak şimdi? ABD silâh tekelleri kapılarına kilit mi vuracak? Olur mu öyle şey? Hemen yeni bir düşman yaratıldı. Yer altı zenginlikleri ile de göz kamaştıran İran, ‘Nükleer silâh üretecek’ bahanesiyle hedef gösterildi…

Sözde Dünya barışını kurmak, özde ise ABD silâh tekellerinin Sponsor ve tüketici grubunu oluşturmak için kurulan NATO devreye sokuldu ve Türkiye’ye bu kanalla sıçrandı. Bahanesi,  NATO ülkelerini İran Nükleer füzelerinden korumak… İran hedef gösterilirken, aslında NATO kalkan olarak kullanıldı ve üye olan Türkiye’ye hazır ol ve sesini kes emri verildi…                                                                                                                                Hükümet edenlerin, bu talebi ve kabulü, meclis çoğunluğu avantajıyla TBMM kararına dönüştürmeleri zor değil. Cumhurbaşkanının da hayır diyebilme cesareti göstermesi pek mümkün değil…

Geriye akıllara takılan bazı sorular kalıyor:  
Türkiye ve İran ne zaman ve nasıl boğazlaştırılacak?

İpler kimin veya kimlerin elinde olacak?

ABD silâh tekelleri ne kadar kazanacak?

Türkiye ve İran kaç insanını kurban verecek?

Türkiye ve İran halkları düşürülecekleri sefalet ortamından nasıl kurtulacaklar?

Türkiye ve İran’ı yönetenler, iki ülkenin halkları ve hatta zarar göreceği kesin olan bütün insanlık bu sorulara akla ve mantığa uygun cevap bulmak zorundalar…

ABD’nin hazırlayıp, Dünya’ya bilerek sızdırdığı, ülkeler siyasetinin ne kadar bulaşık ve kirlenmiş olduğunu sergileyen, Wıkıleaks adlı internet sitesinden saçılan pisliklerin, ABD açısından hedefine ulaştığını söyleyebiliriz. Bizdeki bazılarının korkularından bu saptamayı yapabiliyoruz…

Sızdırılan bilgi ve raporların ABD’nin bilgisi dışında olduğunu düşünmek diplomasi açısından epeyce safdillik olur. ABD böylece bütün insanlığa, Devletlere, Ülkeleri yöneten siyasetçi ve siyasi partilere, Ordulara, kimi şirketlere, “bana biat etmeyi ihmal etmeyin, hepinizin ne haltlar karıştırdığını biliyorum, sonunuz pek hayırlı olmaz” mesajını vererek, Dünya egemenliğini daha da pekiştirmenin yollarını arıyor…

Sızdırılan bilgiler toplanan bilgi ve raporların (bazıları dedikodu) çok küçük bir bölümü. Bu küçük parçanın ortaya dökülmesi ile dağılan, korkan, celallenen siyasetçiler var. Şayet söylenen miktarda yazılı istihbarat aktarımı gerçekse ve açıklanırsa, çok sayıda ülkede siyasi depremlere ve alt üst oluşlara tanık olabiliriz…

ABD, elinde o kadar bilgi ve belge olsa bile, bunları As koz gibi elde tutarak, ülkelerin ve ABD çıkarlarına ters saydığı siyasetçilerin tepesinde ‘Demokles’in kılıcı’ gibi sallandırmaya devam edecek, daha da öte bağımlılığa dönüştürmeye çalışacaktır…

Velhasıl ülkemiz topraklarında İran’a karşı ‘Füze Kalkanı Sistemi’ kurulması talebi, ne NATO’ya aittir, ne de NATO üyesi olan Türkiye’ye; sadece ABD silâh tekellerinin isteğidir!

Wıkıleaks olayı İnternet programcısı Julian Assange ve en sıradan bir görevli olan Bradley Manning’in işi değil, ABD emperyalizminin Dünya’ya tümden egemen olma isteğinin sonucudur…

Yaşasın(!) Özgürlükler ülkesinin (!) özgür Faşizm(!) uygulaması!



EMPERYAL SERMAYENİN EGEMEN DEVLETİ

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

            Fiziksel ve ruhsal evrim geçiren insanlık, paralelinde sosyal ve ekonomik yönüyle de evrim içinde olmuştur.

            Evrimselleşmesi boyunca, gelişimini daha üst seviyelere taşımak için, devrimsel girişimleri de ihmal etmemiştir.

            Evrim ve Devrim itelemesi insanlığı mağaradan kulübeye, oradan da günümüz modern yaşamına taşımıştır. Siyasal ve sosyal yönden de ilkel kabilelerden yerleşik örgütlü toplumlara, Devlet yapılanmalarına ulaşmıştır.

            Devlet yapıları da zaman içinde, egemenlerin konumuna göre isim ve şekil değişikliğine uğrayarak (Kabile Devletleri-Teokratik Devletler-Monarşik Devletler-Oligarşik Devletler-Faşist Devletler-Sosyalist Devletler-Demokratik Devletler), günümüzde Demokratik Devlet olarak karşımıza çıkmaktadır.

            Sanayi devriminin yarattığı emek ve sermaye birikimi, Monarkların egemenliğine son verirken, Fransız Devriminin etkisiyle ‘Ulus Devlet’ yapılanması baskın biçimde öne çıkmış ve dünyada yaygınlık kazanmıştır.

Yirminci yüz yılın ikinci ve üçüncü çeyreğinde denenen, Oligarşik ve Demokratik Devlet tanımı içinde sayabileceğimiz ‘Sosyalist’ Devlet denemesi de başarısızlığa uğramış ve tarihin sayfalarında kalmıştır. Faşist Devlet yapılanmasının da, insanlığın başına ne işler açtığını bütün dünya korkunç bir yıkım yaşayarak gördü…

            Liberalizmin amentüye dönüştüğü günümüzde ise, sadece sermayenin özgürlüğünü ve egemenliğini temel alan ‘Liberal’ devlet modeli oturtulmak istenmektedir. Aslında Liberal devlet söylendiği gibi halka dayanan ve onun sorunlarının çözümünü ve güvenliğini esas alan değil,  sermayeyi bütünüyle egemen kılmayı amaçlayan, oligarşik, uluslararası ve uluslar üstü bir örgütlenmedir…

            Genişledikçe azgınlaşan liberalizmin, en amansız düşman gördüğü yapı Ulus Devletlerdir. Ulus Devletlerin varlığı, sınır sahiplenmesi, güvenliği bile liberal sermaye için hiçbir değer ifade etmiyor. Açıkça söylenmese bile, Emperyal Liberalizmin öncelikli hedeflerinin başında, Ulus Devletlerin devreden çıkarılması geliyor…

            Emperyal Liberalizmin düşman bellediği ve yok edilmesi için büyük çabalar harcadığı bir diğer kesim Emek örgütlenmesi sendikalardır. Ülkemizdeki emek örgütlenmesinin son otuz yılda beş kat küçülerek bitme noktasına geldiğine tanık oluyoruz. Egemenlerin Sendikaların tümden yok olması doğrultusunda ki hedeflerine ulaştıklarını söyleyebiliriz…

            Yirminci yüz yılın ikinci yarısı ve içinde bulunduğumuz zaman diliminin egemen siyasal yönetimi, fetişizme dönüşen demokrasi’dir. Her ne kadar klâsik tanımlamaları olsa da, işin aslının ne olup olmadığı geniş kitlelerce hâlâ anlaşılmış değildir. Kimine göre halkın yönetimi, kimine göre halkın katılımı, kimine göre ise halkın ülke yönetiminde söz ve karar sahibi olmasıdır.

            Demokrasinin temel direği hukuktur. Hangi halk topluluğu bu güne kadar kendi talepleri doğrultusunda yasa metni yapmış, hangi halkın yaptığı hukuk hangi ülkede uygulanır olmuştur? Tek bir örneği dahi yoktur ve olmayacaktır. Çünkü yönetmenin ve sömürmenin temel objesi güçtür ve kimse o gücü elinden bırakmak istemez.

            Sosyal yaşamda bile egemenlik gücün elindedir. Kabileleri fizik gücü olanlar, aşiretleri toprak ağası aşiret reisleri, tarikatları şeyhler, ülkeleri de bilgi, teknoloji ve ekonomiye ulusal ve uluslar arası sermayedarlar sahip oldukları için, demokrasi yutturmacasında yönetime her yönüyle sahipler, egemenler.

            İşin esasında, tarihin hiçbir döneminde ve hiçbir sisteminde, geniş halk yığınları yönetimde olmamış, sadece şeklin görünümünü sağlamak, birilerine meşruiyet kazandırmak için oy kullandırılmış, düşüncelerine başvurulur gibi yapılıp düşünce ve görüşüne hiç itibar edilmemiş, arkasından egemen kendi isteği ve çıkarları doğrultusunda karar almış ve uygulamaya koymuştur. Avam mümkün olduğunca yönetimden uzak tutulmaya çalışılmıştır.

            Zamanımızın sosyal, siyasal ve ekonomik canavarı vahşi liberalizm, ne olduğu henüz bilinmeyen demokrasi söyleminin ve Demokratik devlet gevelemesinin ardına saklanmakta ve sömürüsünü her an arttırarak gücüne güç katmaktadır.

            Vahşi liberalizmin egemenliği sürdükçe, yakın gelecekte insanların, toplumların ve ulusların aidiyetlerinde geri dönülmez değişimler olabilir. Devlet sınırları ve yasaları anlamını yitirebilir. Kimliklerde ulus ve devlet ismi yerine, bir şirketin ismi kişinin tabiiyetini, inancını ve hatta uyması gereken kuralları belirleyebilir. Dünya üzerindeki yüzlerce alfabe, yüzlerce dil kaybolabilir.

            Bu gidişle, yakın gelecekte insanlığın uluslar arası en üst siyasal örgütlenmesi olan Birleşmiş milletler teşkilâtının yerini, Uluslar arası sermaye devleti, Birleşmiş şirketler ve tröstler birliği alabilir. O zaman dünya’yı bir silâh tekelinin CEO’su veya bir teknoloji devinin CEO’su mu yönetir bilinmez!

            Dünya’yı egemen sermayenin emperyalist emellerine kurban etmemek, insanların aç kalmadığı, savaşların olmadığı, hukuk ve sevginin egemen olduğu yaşanabilir bir yurt yapmanın çareleri aranıp bulunmalıdır. Bu konuda yeryüzünde yaşayan, insani duygularla yüklü herkese görev düşüyor.

            Şayet insanlık bu azgın emperyal sermayeye dur demezse, her türlü onuru elinden alınmış esaret dönemine hazır olmalıdır. Çünkü sermayenin vahşeti artık tarif edilemiyor!

 

 

Cumhur = Halk.

Cumhuriyet = Halk idaresi.

            Demokrasi = Halk taleplerinin kendi tercihleri ile belirlenmesi ve halkın yönetime doğrudan katılması.

            Cumhur, Cumhuriyet, Demokrasi sözlüklerde böyle tarif ediliyor. Bu arada en fazla üzerinde durulan tanımlamalardan biri de “Halk iradesi” sözcüğüdür ki; Demokrasinin olmazsa olmazlarındandır.

            12 Eylül Anayasa referandumundan sonra, Başbakan Tayyip Erdoğan, AKP ve muhipleri, “Cumhur”, “Millet iradesi” ve “Demokrasi” terimlerini sakız gibi çiğnerken, nedense Cumhuriyet sözcüğünü kullanmayı pek sevmiyorlar. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Cumhuriyet Balosu davetiyesinde de bu kaçınmayı yazılı olarak gördük…

            Siyasi yönetenlerin Halk ve Halk iradesi söylemleri kulağa hoş geliyor. Ancak aynı kişilerin uygulamaları ve halkın yaşam koşulları, Hukukun topluma olan mesafesi, Sosyal Adalet kavramının halkın yaşantısına olan uzaklığı söylenenlerle çelişkiler taşıdığı için, siyasi söylemler hep tartışma konusu oluyor ve inandırıcılıktan uzak kalıyor…

            İktidar olan Siyasi yetkililer ‘halk iradesini’ nalıncı keseri gibi hep kendilerine yontuyorlar ve ‘oy çoğunluğunu’ her hakka sahip güç mülkiyeti olarak yorumluyorlar. Yurttaşların diğer siyasi görüşler arasında dağılmasının nedenleri ve değeri onlar için kıymet ifade etmiyor. Hâlbuki Cumhurun her oyu aynı önem ağırlığında değerlendirilmelidir…

            İçinde bulunduğumuz ortamda herkes kendine göre ‘Cumhur’, herkes kendine göre ‘Halk iradesi’ tarif ediyor. Kendine göre tarif, sonuç olarak toplumsal didişme, kitlesel kırgınlık sahnelerinin oluşmasına neden oluyor…

            Ülkemizi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar kendi bayramında parçalanmış göründü. İktidara ve Çankaya’dakine göre ‘Cumhur’, Cumhurbaşkanının verdiği davetteydi.. Ana muhalefet partisi CHP’ye göre ‘Cumhur’ Kadıköy, caddelerinde, meydanındaydı.. Askere göre ise ‘Cumhur’ Genelkurmay’ın düzenlediği buluşmadaydı.. Öte yanda, evinden çıkmayan, çıkamayan asıl ‘Cumhur’ ise gelişimleri izlemekle yetiniyordu…

            Bu görüntü bir arada yaşamak zorunda olan bir ‘Cumhur’un görüntüsüne benzemiyor. Kıvançta birleşemeyen Cumhur, dertte, tasada nasıl bir araya gelecek; sorunlarına ortak çözümü nasıl bulacak?

            Bu parçalı görüntünün nedeni ne? Öncelikle belirtmek gerekir ki: ülke bütünlüğü, gelişimi ve toplumsal barışın korunmasında en büyük görev iktidar partisine düşüyor. Yani, AKP’ye ve yöneticilerine. Çünkü güç ve yetki onların elinde. Ama görünen o ki: Başbakan ve iktidar partisinin toplumsal barışı sağlaması şöyle dursun, tam tersine, toplumun bazı hassasiyetlerini kaşıyor, kanatıyor, toplumsal didişmenin ağlarını örüyor…

            İktidar partisi siyasi mücadeleyi inanç bazına oturtmaya çalışırken, toplumun büyük bir bölümü olaylara şekilsel doğrultuda bakıyor. Cumhurbaşkanı tarafsız davranmıyor, içinden çıktığı siyasal düşüncenin taleplerini karşılar uygulamalarda bulunuyor. Cumhurbaşkanı da böylece toplumsal didişmeye, bazı siyasi anlayışları yok sayarak siyaset dışına atılmalarına dolaylı yardımlarda bulunuyor. Askerler Başkomutanları ile aynı doğrultuda düşünmediklerini, farklı bir eylemle topluma yansıtıyorlar. Ana muhalefet partisi de Cumhuriyet Bayramı törenlerini sokağa, halka taşımaya çalışıyor…

            Bin bir dertle boğuşmak zorunda olan Türkiye, Uluslar arası istatistiklerde hiçbir konuda ümit vermeyen ülke göstergelerini düzeltmek için uğraşmak yerine, asılsız işlerle birbirini gırtlaklamaya çalışıyor. Yıllardan beri yanlış politikaların gebeliğindeki siyasi çocuk sakat doğuyor, ülke insanı ortak bir yaşam dili oluşturamıyor ve hastalıklarımız kronikleşerek ilerliyor…

            Cumhuriyet Bayramının, balo salonlarına, geçiş törenlerine sığdırılamayacak kadar büyük anlam taşıdığını anladığımızı zannetmiyorum. Şayet, Cumhuriyetin kuruluş günü gerçekten Bayram kabul ediliyorsa, bu ülkede yaşayan tüm insanların kucaklaşabileceği, birlikte eğlenip, birlikte şarkılar, türküler söyleyeceği bir konuma getirmemiz gerekmektedir. Birilerinin elini sıkmakla, birilerine bir kadeh şarap ikram etmekle, üç-beş kişinin dans etmesiyle kuruluş bayramını kutlamış, bağımsızlığımız için emek verenleri anmış olmayız…

            Bağımsızlık, Cumhuriyet, Özgürlük ve İnsan Haklarının, bir metrekare büyüklüğündeki anlamsız ve hiçbir değer taşımayan ‘Türban’ denilen bez parçasına sarmalanamayacak, esiri olmayacak kadar değerli olduğunu anlamak, anlatmak, sahip çıkmak hepimizin görevi olmalıdır!

 



EKONOMİMİZ BÜYÜYOR DA………….?

 

            İktidar yetkililerinin övünerek ve üstüne basarak söylediklerine göre; Dünya        Devletler Ekonomileri içinde, ülkemiz l6. büyüklükte…

Söyleyenlerin kitleler üzerindeki etkisini arttırmak, dinleyenleri de uyuşturmaya ve tepkisizliğe yönlendirmek için ortaya atılan kara bir propaganda yöntemi…            Dünya’nın on altıncı büyük ekonomisi olmuşuz(!) Sizin haberiniz var mı?

            Uyuşukluk geçene, gerçekler göz önüne serilene kadar tatlı bir rüya, yaşanması haz veren bir serap dönemi…

            Söylenen bu büyümeye, aslı olmayan gelişmeye dış güçlerin bastığı hava ve sahte methiyeler de etkili oluyor. Adamların hava basmalarına söyleyecek sözümüz yok. Onlar borsadan, sıcak para ve kur farklarından, borç faizlerinden yılda en az yüz milyar Doları ülkelerine götürüyorlar ve halklarının ihtiyaçlarında kullanıyorlar. Sisteme övgü düzmelerinden daha doğal ne olabilir? Türkiye’deki çarpık yapı onlara refah aktarıyor…

            Yetkililerin söylemine göre, kriz döneminde öbür ülkelerin ekonomileri sapır sapır dökülürken, bizim ekonomimiz dimdik ayakta kalmış, şimdi de %10 büyüme hızını yakalamışız…

            Acaba gerçekler öyle mi? Tarafsız Ekonomistlerin, doğru çalışan beyinlerin, gerçeği gören gözlerin tespitleri iktidar söylemlerini doğrulamıyor…   

            Ve geniş halk yığınları bizler, yaşamımızdaki zorluklarla, çektiğimiz yokluklarla, söylenenlerin doğru olmadığına yaşayarak tanıklık ediyoruz…

Şöyle ki:

            -Madem ekonomimiz bu kadar sağlam ve her yıl büyüyor da; dış ticaretimiz neden yarı yarıya açık veriyor?

            -Cari bütçe açığı her yıl neden artarak büyüyor?

            -Devlet gelirleri neden gerçek vergilerden oluşmuyor da, dolaylı (Tüketim-KDV gibi) vergilerden oluşuyor? Bu tür vergiler, yoksulun kalan tek lokmasının da alınması değil mi?

            -Sanayi üretimi, tarımsal üretim her yıl neden düşüyor?

            -İşsizlik neden bir türlü azalmıyor?

            -Ekonomi büyüyor da, beş kişilik iş için neden beş bin kişi talipli oluyor?

            -Asgari ücret neden hâlâ simit fiyatı düzeyinde?

            -Demokratik emek örgütlenmesi (Sendikalaşma) neden sıfır noktasına getirildi?

            -Gelir dağılımı neden utanç verecek seviyeye geldi? Neden toplum katmanları arasındaki gelir farklılığı giderek büyüyor?

            - Bankalardaki mevduatların neredeyse tamamı, neden birkaç bin kişinin elinde toplanıyor? Bu kazançların kaynağı neden belli değil? Tarımımız yeterli iken, neden Patates, Soğan, mısır, Buğday, Yağ, Et, Süttozu ithal eder duruma getirildik? Bundan sonra Tarım emekçileri karınlarını nasıl doyuracaklar?

            -Kamuda, Siyasette rüşvet neden önlenemiyor?

            -Devlet eliyle kimler servet sahibi oldu, kimlerin çocukları zenginler sınıfına katıldı ve bu iş nasıl oldu? Devlet kimlerin, hangi tarikatların, hangi cemaatlerin çiftliğine dönüştü?

            Bu sorulara yetkililerin cevap vermesi zaten beklenemez. Ama İngiliz şair ve yazar Gilbert Keith Chesterton, neredeyse yüz yıl evvel, sanki ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik işleyişi görmüş gibi, yaşadıklarını dizelere dökmüş:

            Eğer bir putperest olsaydım,

            Mor şaraba sena ederdim,

            Kölelerim bağları kazardı,

            Ve ben şarabı içerdim;

            Ama Higgins bir putperest,

            Ve onun köleleri solar ve zayıf düşerler,

            Ki O biraz ılık süt içebilsin diye

            Gündüz tam iki kere.

            Dayak yiyen boksörün hikâyesindeki gibi; ekonomimiz büyüyorsa, halkımızın büyük bölümü neden yoksul, birileri günde iki kez süt içerken, çoğunluk neden aç geziyor, sokaklarımız neden genç işsizlerle dolu? Bizler neden her gün biraz daha yoksullaşıyoruz?

            Ekonomisi büyüyen bir ülkede, halkın büyük bölümü nasıl yoksullaşır? Bu ekonomik teoremi çözecek bir ekonomi dehası arıyorum…

Abdaydin42@hotmail.com


 

BİTMEYEN KAVGA-TÜRBAN

 

ABDULLAH AYDIN

             Çeyrek asırdır uluslararası sorunlar dâhil, başka hiç bir konu Türkiye’yi türban kadar rahatsız etmedi. Savunanlar da, karşı olanlar da türbanın ülke gündemini işgal etmesinden, can yakıcı sorunların önüne geçmesinden rahatsız…

            Tarihçesi çok eski olmasına rağmen, temel kaynağının nereden, kim tarafından ve neden ortaya atıldığı, dinsel ilişkisinin ne olduğu konusunda mutabakat oluşmamıştır…

            Özellikle dinsel açıdan gerekliliği hep tartışma konusu olup; kimine göre zorunlu (neden sadece kadınlarda?), kimine göre ise dinsel hiçbir bağlantısı ve gerekliliği yok…

            Toplumumuzda bu kadar tartışmaya ve ayrışmaya neden olan türban ne işe yarar? Sadece saç kılını örtmeye, soğuk ve tozlu havalarda başı korumaya yarar. Saç kılının örtülmesi inancımıza göre bu kadar önemli mi? Kimine göre ‘Evet’, kimine göre ise ‘Hayır’.

            Din adamı değilim, Başbakanın ulemalarından hiç değilim. Ama nüfusunun tamamına yakını yetkililerce Müslüman kabul edilen bir toplumda yaşıyorum ve o toplumun bir parçasıyım. Dolayısıyla, bu konuda fikrimi söylemem için din adamı veya, birilerine göre ulema olmam gerekmiyor. Yurttaş olmam, bu konuda fikir beyanım için yeterlidir…

            Nedir bu türban denen şey? Aslında, çok yönlü ticari bir meta olmasının dışında bir hiç. İnançla, İslâmiyet’le uzaktan yakından ilgisi yok. Söylentilere göre, kökeni Hint kadınlarının giysi geleneğine dayanıyor. Değişerek, değiştirilerek, etiketlendirilerek İslâmi bir simgeye dönüştürülüyor…

Bizde kullanılan gerçek anlamda türban bile değil. İncelemeler, resimler ve yorumlar, türbandan çok, Hint kadınlarının çift katlı kadın sarığı denen örtünme şekline (Sıkma baş) ve Ortodoks Yunan kadınlarının giysilerinin benzeri olduğu doğrultusundadır…

            Ülkemizde türban, ağırlıklı olarak dinci ve sağ muhafazakâr siyasetin bayram şekeri olarak kullanılıyor. Bin yılı aşkın zaman diliminde, sürekli dinsel telkin ve baskı altında tutulan halkı yönlendirmek ve muhafazakâr seçmenin duygularını çalmak için kullanılan bir maymuncuk görevi yapıyor…

Ülkemizde türbanın hayli müşterisi var. Müşteri bolluğunun farkında olan satıcılar da (Dinci siyasetçiler-Dinden geçinen mütegallibeler) oldukça acımasız ve gaddarlar. Dinci siyasetçiler, dinden geçinen güya din adamları ve Pazar ekonomisinin istek ve uğraşları paralelinde, getirisi oldukça fazla olan bir sömürü aracı ve tepe tepe kullanılmakta olup, toplumun davranışı aynı kaldıkça gelecekte de kullanılacağa benziyor…

            Türkiye dinini kendi dilinden öğrenip yaşayamamanın sancısını çekiyor. Aynı konu hakkında, değişik kişi ve inanç grupları farklı yorum ve önerilerde bulunuyorlar. Bu farklı telkin ve uygulamalar ayrışmayı ve karşıtlığı da beraberinde getiriyor. Sancılı durum çok uzun sürdü ve daha da süreceğe benziyor…

            Okuduklarımıza ve din bilimcilerin aktarımlarına göre islâmiyette ‘örtünün’ emri var. Sorun örtünmekte değil, insanoğlunun neresini ve nasıl örteceğinde başlıyor. Kutsal kitap emirlerine, yazılanlara ve aktarılanlara göre baş kıllarınızı (saçlarınızı) örtün diye bir hüküm yok. Emredilen, ‘ZİNET yerlerinizi örtün’ diyor. Örtünme konusunda yazılı emrin doğru uygulanması için görev, zinet yerlerinin insan vücudunun nerelerini kapsadığını açıklamak ve halkı bu konuda aydınlatmak ve doğruya yönlendirmek gerçek din adamlarına düşüyor. Makamı, ünvanı, konumu ne olursa olsun, dinden geçinen dincilerin bu konuda doğru ve samimi davranacakları umudu yok denecek kadar az…

Türban konusunda ısrarlı olanlar aynı amacı taşımıyor. Amaçları çerçevesindeki gruplaşmaları üçe ayrılıyor:

            Birinci gruptakiler çağdaş kültürden yoksun bırakılan kesimden olanlar ki; bunlar en büyük bölümü oluşturuyorlar. Egemenlerin telkin ve baskıları altında kalıyorlar, inanıyor ve samimi düşüncelerle kullanıyorlar. Aynı gruptaki bir başka kesim de tarikat-cemaat ilişki ve baskısı nedeniyle türban kullanmak zorunda kalıyorlar…

            İkinci gruptakiler türbanın en katı savunucuları olup, gelecek ve ikballerinde geniş yığınlara ulaşmaya çalışan, onları duygusal ve siyasal sömürmenin aracı olarak kullanan siyasetçilerdir. Propagandalarını gelişmemiş kültür grubu üzerinde yoğunlaştırıyorlar. Türban, siyasi kesim için vazgeçilmez oy çağrı belgesi anlamı taşıyor. Bu grup türban üzerinden rantı bol siyasi ticaret yapıyor…

            Üçüncü gruptakiler işin tamamında ekonomik boyutunu önde tutarak, tamamen söylemlerin arkasına saklanarak savunuda bulunuyorlar. Bu gruptakilerin Banka hesaplarının her rakamında, binlerce yoksulun kafasını sarmaladığı türban asılı. Bu kesime türban teşfiğinin gizli karargâhı diyebiliriz. Bu grup olaya tamamen ticaret gözlüğünden bakıyor…

            Türban siyasi, ekonomik ve sosyal ticarileştirilmiş yoz bir inancın propaganda aracıdır. Bazı kesimler için sınıf atlamanın, yönetime katılmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Ve türbanın dinle, imanla, İslâm’la en küçük bir ilintisi yoktur. Çok yönlü sömürü aracı olarak kullanılan siyasi bir simgedir, flamadır…

            Kapatılması için zorlanan saç kılının İslâmiyet’teki kutsallığı ve kerametinin ne olduğunu açıklayacak bir din adamı var mı acaba?

            Yazık! Yazık! Yazık!

            Kandırılan halka da yazık, İslâm inancına da yazık!  

            Abdaydin42@hotmail.com

 


SİYASİ EDEBİYATIMIZIN GRAMERİ

            Anayasa Referandumu sonuçlarının açıklanmasının hemen akabinde, Başbakan Tayyip Erdoğan Meclis Anayasa Komisyonunun AKP’li başkanı Burhan Kuzu’ya balkondan buyuruyor:

            “Yeni, sivil bir Anayasa hazırlığına başla Burhan!”

            Hiçbir yanı siyasi ve Demokratik olmayan bu ifade ve emir, geçtiğimiz aylarda, “Anayasada Demokratikleşme yapıyoruz” söyleminin ve Anayasada yapılan değişikliklerin, hatta yapılan Referandumun bir hiç olduğunu, martavaldan ibaret olduğunun açık ifadesidir…

            Bu ülkenin insanları da yapılan konuşmalara, meydanlardaki gösterilere aldanarak oy sandığının başın gitti ve aklınca iradesini kullandı(!) ve birilerinin isteklerine “Hee” dedi.

            Demek ki onlarca yıldır Türküleri lâf olsun diye çığırmamışız. Meğer o türküler can yangınlarımızmış! Ne demişiz türkülerde; “Kader böyle imiş, ne söylesem boş!”…

            Ülkenin hiçbir derdine umar olmayacak, metazori yapılan bu sözde Referandum

 Siyasi geleceğimizde kullanacağımız bize has siyasi edebiyat jargonunun ve yeni bir siyasi gramerin oluşmasını, gelişmesini sağladı…

            Gelişen bu edebiyatta yan yana gelmesi imkânsız kelimeleri, birbiriyle çelişen kelimeleri aynı cümlede, birbiriyle karşıt ve çelişkili cümleleri aynı örnekler ve aynı tanımlamalar içinde dinledik ve okuduk…

            Karşıt ve çelişkili kelimeleri, anlamları farklı cümleleri aynı sorunun çözüm paragraflarında harmanlayarak ironi yaptık, kendimizle dalga geçtik, hakaret ettik, övgüler, sövgüler düzdük, naneler yedik, siyasi yumurta üretimimizi hayli arttırdık…

            Siyasiler bu halka müteşekkir olmalı. Bu halk heyecanını hiç yitirmedi, desteğini hiç eksik etmedi. Yalan yanlış ne söylendi ise dinledi, alkışladı, önüne ne kondu ise ‘bu yemek ekşimiş, ben bunu yemem!’ demedi; yedi ve dualarını eksik etmedi!

            Siyaset edebiyatımızdan biraz alıntı yaparak kendi değerlendirmemizi daha rahat yapabiliriz:

            “Kalpazan-sahte faturacı, Kürt halkının hakları- Özerklik istiyoruz, Muhatabınız kandildir-İmralı’dır-Önderimiz Apo’dur, Karşılıklı ateş kesilsin, Önderliğin emri yerine getiriliyor, Silâhlar sussun-Analar ağlamasın, Teamül de neymiş, 40 derecede kömür eksi 20 derecede buzdolabı, Satılık oylar, Mızıkçılık yapmayın, Vatan haini-Şerefsizler, Ölüleri mezardan çıkarıp ‘Evet’ dedirtin. Devam ediyor siyaset dâhilerimiz: “Ordu’nun içinde de-Yargının içinde de imamlar var, Heronlara ne oldu, Benim durumum ne olacak, Devletin sünnetçisi ol, Türkiye kırılma noktasına geldi, Kendilerine STK diyenler, Hükümet Öcalan la pazarlık yapıyor, Yandaş medya-yandaş basın-yağdanlık gazeteciler, Kürtler rahat etmezse bu ülkede kimse rahat etmeyecek, Apo’yu neden asmadın, 12 Eylülü yargılayacağız, Yüce Divana göndermezsem namerdim”. Bitti zannetmeyin, ağalar beyler devam ediyor: “Faili meçhullerden Devletin haberi vardı, on yılda yırtık ayakkabıdan havuzlu villaya, AKP’lilerin çocuklarının ticari dehası hayranlık uyandırıyor, Demokratik özerklik-çift bayraklı Cumhuriyet, Bizim oğlanlar neden gemicik alamıyorlar, Hükümet terör örgütü ile görüşmez-Devlet görüşür”. Saçmalık sözlüğünü okumaya devam ediyoruz: “Başbakanın her tarafı kızarıyor-utanıyor, Kirli ağızlardan çıkanlar, Grev hakkı olmadan sendika nasıl olacak, AKP Okyanus ötesinin takasına binmiştir, Hep beraber ağlıyorlar, Ruh ikizleri, Seçim zamanı uçakta ve Diyarbakır’da verilen özlere inanılmaz. Katillerden oluşturulan gizli tanıklar, Valiz dolusu sahte belge ve ihbarnameler, İki yıldır ne için tutuklandığını bilmeyen insanlar, Bozduğun kantar bir gün seni de tartar”.  Devamla: “Sekiz yıllık iktidarının altında ezilip boğulacak, Madencilerin başına gelen kaderleridir, Her Üniversite mezununa iş bulmak gibi bir görevimiz yok, Bizim yaptıklarımıza hayalleri bile yetişmez, Muhalefete su bile yok, Yiye yiye bir hal oldular”.  

            Ve ve İkiyüzlü, İşbirlikçi, Namusu zelil olmuş, Obama Başbakanı arayarak bilgi aldı, One minute çeken benim”!

            Bunlar özgür ve Demokratik(!) siyaset sahnemizin söylemleri. Bizler ne yazık ki bu söylemlere değer veriyor ve Demokrasi oyununda var olduğumuzu zannediyoruz. Grameri bozuk bu dili, bu lisanı kullanan oyuncuların ülke yararına, halk yararına üretimde bulunmasını beklemek biraz hayal olmuyor mu?

            İşin üzüntü verici yönü, orta oyununda tulûat yapanlar değil, onları seyredenlerin durumudur… Biz acaba bakar kör müyüz, yoksa toptan sağır mı? Yoksa akıl yitimi mi yaşıyoruz…

            Toplumumuzun Dünya, ülke ve kendi gerçekleri ile bağlarının ne kadar zayıfladığını, hatta kopma noktasına geldiğini görmek ve yaşamak ne kadar kahredici!

            Abdaydin42@hotmail.com

 



KILIÇDAROĞLU DAHA DA HIZLANMALI

 ABDULLAH AYDIN

            Birbirlerine deli gibi âşık olsalar dahi, ilişki kuramayan, konuşamayan, koklaşamayan sevgililer bile uzaklaşırlar, soğurlar ve zaman içinde unuturlar, unutulurlar. Daha sonra karşılaşsalar bile kucaklaşamazlar, öpüşemezler. Yeniden vuslata ermeleri emek ister, sabır ister, zaman ister. Bu durum insan ilişkilerinde olduğu gibi, kurumların kitle ilişkilerinde de mümkündür. CHP’nin durumu gibi…

Cumhuriyetin Özel ve Tüzel kişileri de (CHP ve Halk) yıllardır kavuşamayan, hatta konuşmaktan, sohbet etmekten, birbirlerinin derdini sormaktan korkan ve kavuşamayan iki sevgili gibiler. Konuşamıyorlar mı, yoksa konuşmak istemiyorlar mı? Ülkenin geçirdiği altmış yıllık çok Partili evreyi dikkatle incelediğimizde, bu soruya sağlıklı cevap bulmamız zor oluyor.

            İki temel kişilik arasına giren, sürekli nifak üreten, birbirlerine karşı kötüleyen ve dedi kodu üreten kurum ve kişiler var ki; Halkımızın ve CHP’nin temel sorunu budur. Bu güvensizlik ve uzaklaşmanın nedeni açıkça belirtilmelidir ki, çözüm bulunabilsin... ‘Yeter, söz milletin’ safsatası ile başlatılıp, köşe başı milyoneri türetme mantığının içine epeyce Din, mezhep, Tarikat unsurunun, ırkçı milliyetçiliğin, etnik ve inanç farklılıklarının, , ekonomik sömürünün, vatan kurtarma darbelerinin, emperyal istek ve emirlerin birlikteliğinde yoğun bir kuşatmayı, toplum ve CHP arasındaki kısmi uzaklaşmanın nedenleri olarak sayabiliriz.

            Sonuçları itibariyle Plebisit görüntüsü veren Referandum oylamamızdan sonra, halkımızın ve CHP’nin yükü bir kat daha artmış görünüyor. Sonuçlar bazılarının lehine imiş gibi değerlendirilse de, yıllardır birbirini anlamakta zorlanan, hatta karşılıklı suçlamaların hedefi olan Halk ve CHP’nin yeniden buluşmalarının temellerini atmıştır diyebiliriz…

            Kılıçtaroğlu’nun Referandum çalışmaları, Politikanın sadece siyasal Retorikten, Meclis kürsü ve kulislerinden ibaret olmadığını, yazılan programların kitaplarda kaldığı ve pek işe yaramadığını, mümkün olduğunca çok insanla yakın temasın, alçakgönüllülüğün, ülke gerçeklerinin doğru anlatımının, samimiyetin ve çalışkanlığın ne kadar önemli olduğunu da ortaya çıkardı…

Belleklerden (özellikle kırsal alanlarda) silinmeye yüz tutan CHP ismi, Referandum aşamasında kitlelerin belleğinde yeniden hatırlandı, yeniden yeşerdi.  Zaten, toplumun unutma eğiliminde olan son yüz yıllık belleğinin derinliklerinin yeniden gün yüzüne çıkarılması ve siyasi arenada etkinleştirilmesi toplum ve ülke yararı açısından kaçınılmazdır, gereklidir…

            Bundan sonra CHP örgütüne daha çok görev düşüyor. Bu hatırlanmayı küllenmeden, unutulmadan, siyasal ve sosyal bir öğretiyle toplumsal bir yakınlığa dönüştürerek beyinlere kazımalıdır. İdeolojinin, felsefenin ruhlarla, akılla buluşması sağlanarak, partinin sosyal ve siyasal çekim merkezine dönüştürülmelidir. İktidar olmanın yolunun halkla kurulacak çeşitli köprülerden, fikir ve amaç birlikteliğinden geçtiği bir an bile unutulmamalıdır… CHP örgütü akıl almaz iç kavgalardan, kısır çekişmelerden, benmerkezci siyaset anlayışından kurtulup, iç Demokrasiyi işletebilirse, ki işletmek zorundadır; kitlelerle bütünleşmesini sağlamada pek zorluk çekmeyecektir…

            Sayın Kılıçtaroğlu’nun görüntü, söylem ve davranışları orta katman halkımızın sosyal ve siyasal naturasına uygun düşüyor. Kısa dönemdeki çalışmalarıyla toplumumuzun büyük bölümünde yeni umutların kımıldanmasını sağladı. Dolayısıyla, Kılıçtaroğlu’nun yükü giderek artıyor, ağırlaşıyor. Topluma çaktığı umut ışığını daha da parlatmamalı, ışık mesafesini arttırmalıdır. Hitabetinde daha siyasal bir ağız kullanmalı, biraz da ideolojik ve felsefi bir temele oturtmalı, ülke sorunlarının tespit ve çözümünde bütünselliği öne çıkartmalıdır. Eleştiri ve kritikleri kişisellikten uzak, toplumun tüm yararlarını kapsayıcı ve yol gösterici olmalıdır. Günlük siyasetin bataklığına ve yanlışlarına düşmekten mutlaka uzak durmalıdır. Parti yapılanması geleceğe yönelik, uzun hedeflere yürüyecek her türlü donatıya sahip olacak şekilde organize edilmeli kitlesel katılımlar ve parti içi eğitimler ihmal edilmemelidir…

            Hızla sivil diktatörlüğe doğru sürüklenen Türkiye’de, CHP’nin ve Kılıçtaroğlu’nun toplumla bütünleşen siyasi çalışmaları ülkenin siyasal ve sosyolojik geri dönüşünü önleyebilir. Bu konuda ülkenin çok büyük bir bölümünde umut meşalesini yeniden alevlendiren Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’na teşekkürler…


OOH OOOOOH. TİRİNAM TİRİNAM

Abdaydin42@hotmail.com

             Altı aydır birileri bizleri oynatmaya çalışıyor; biz de kulak kabartmış onu dinliyoruz. Karışık oyun havası nihayet bitti ve o birilerinin istediği oldu. ‘Guk’ dediniz alkışlamadık mı?

            ‘Kamu mallarını babalar gibi satarız’ dediniz de, biz hayır mı dedik?

            ‘Ananı da al git’ dediniz de, biz gitmedik mi?

            Türkiye’nin de içinde olduğu bölgenin haritasının değişmesini amaçlayan BOP eş başkanı olun dediler de, biz olmaz mı dedik?

            ‘Tarafsız olan bertaraf olur’ dediniz de, biz taraf olmadık mı?

            ‘Hayır diyenler geri zekâlıdır’ dediniz de, biz üstün zekâlı olduğumuzu kanıtlamak için ‘evet’ demedik mi?

            ‘Anayasayı kabul edin’ dediniz de, biz kabul etmedik mi? Ettik…                               
              Öyleyse ne duruyor bu Türkiye halkı? Neden hâlâ bazılarının suratı asık? Neden zil takıp oynamazlar? Tam oynama zamanı yahu... Özgürlüklerin yolu dümdüz açılmadı mı? Açıldı. Artık bize durmak yaraşmaz… 
             Ooh oooh.. Tirinam tirinam…

            Yaşlılara, Kadınlara, Çocuklara, Özürlülere, Şehit yakınlarına pozitif ayrımcılık yapılacak-mış! İnanın ve oynayın be!

            Ooh oooh.. Tirinam tirinam…

            Askerlik yapmaktan kaçınanlar, vergi zulacıları da serbestçe yurtdışına çıkabilirler-miş! Uğurlar olsun beyler!

            Ooh oooh… Tirinam tirinam…

            İşçiler birden fazla sendikaya üye olacaklar-mış! Tabii ki aslı astarı olmayan, işçi hakları ile alâkasız bizim sendikaya(!)

            Ooh oooh… Tirinam tirinam…

            Memurlar toplu sözleşme yapacaklar-mış! Ama son sözü Hükümet temsilcisi söyleyip karar verecek-miş! Sevinin, oynayın be memurlar!

            Ooh oooh… Tirinam tirinam…

            Milletvekilleri kıyak emekli olduklarından, her hal ve şartta dönemleri garantiye alınmış… Çok şükür, çok şükür!

            Ooh oooh… Tirinam tirinam…

            Askerler bir daha darbe yapmayacaklar-mış! O iş ağa-babanın keyfine kalmış!

            Ooh oooh… Tirinam tirinam…

            Yüksek mahkemeleri bundan böyle Hükümetler yapılandıracak-mış! Sakın bizim oğlanı unutmayın!

            Ooh oooh… Tirinam tirinam…

            Siyasetin emriyle atanacak Anayasa Mahkemesi üyelerinin beylikleri 65 yaşına kadar garanti altına alınmış! Bundan sonra kararlar ‘Emriniz olur beyim!’…

            Ooh oooh… Tirinam tirinam…

            12 Eylül darbesinin yetiştirdiği müritler 12 Eylülü yargılayacaklar-mış! ‘Ört ki ölem’…

            Oooh oooh… Tirinam tirinam…

            Fındık, çay para etmiyor-muş! Varsın etmesin. Toz kömür, böcekli makarna, sadakaya devam!

            Ooh oooh Tirinam tirinam…

            Bu kadar güzellikten(!) sonra daha ne duruyoruz? Sazendeler çalsın, oynasın rakkaseler… Gülsün, eğlensin şu bahtsız milletim…

            ‘Dağlarına Güneş gelmiş memleketimin’(!) diyorlar… ‘Bekle karakız, bahtın açılsın’.

            Ooh oooh… Tirinam tirinam… Ooh oooh… Ooh oooh…

 


TİMSAHLAR AĞLAR MI?

 Abdullah Aydın

            Doğrusunu söyleyeyim, Timsahların ağlayıp ağlamadığını bilmiyorum. Ama biliyorum ki: timsahlar yoğun gözyaşı döküyorlar. Ne zaman? Avını veya yiyeceğini yutmaya çalışırken…

            Son bir iki yıldır çok sulu gözlü olduk. Gördüğümüz, duyduğumuz birçok olaya veya duyuma ağlıyoruz, gözyaşı döküyoruz. Ağlayışlarımızın bir kısmının sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve fiili gerekçeleri var. Hem de sayılamayacak kadar. Şöyle ki:

            Bu coğrafya üzerinde binlerce yıldır birlikte yaşayan insanların, birbirini boğazlar duruma gelmesine ağlanmaz da ne yapılır.

            Karşı Devrimci hareketlerin ve siyasal düşüncelerin bu ülkede egemen olmasına ağlanmaz da ne yapılır?

            Bütün yıl dört mevsimi birlikte yaşayan bu topraklar üzerinde, milyonlarca insanımızın açlık çekmesine ağlanmaz da ne yapılır?

            Toplumdaki etnik, dinsel, mezhepsel, bölgesel ve giderek ekonomik ayrışmaların düşmanlık kertesine gelmesine ağlanmaz da ne yapılır?

            Çocuğuna Okul bulunamayan, gencine iş bulunamayan ülkede ağlanmaz da ne yapılır?

            Yetkililerce kandırılıp, Sağlığı Uluslararası pazara sürülen halka ağlanmaz da ne yapılır?

            Cebi delik yurttaşı, ülkemiz gelişiyor, kişi başı gelirimiz on bin doları geçti diyerek aldatılmasına ağlanmaz da ne yapılır?

            Yirmi birinci asırda, koskoca bir milleti bin beş yüz yıl öncesinin Arap hikâyeleriyle uyuşturulup, uyutulmasına ağlanmaz da ne yapılır?

            Ve insanlarımızı Sadakaya, Zekâta, Fitreye muhtaç eden zihniyetin iktidarda oluşuna ağlanmaz da ne yapılır?

            Kimimizin bu tür olaylar karşısında üzülmesini, duygulanmasını hoş görüp ağlamasını mazur görebiliriz. Ancak bir eli yağda, bir eli balda olan, Devletin ve toplumun her türlü gücünü ele geçirip, bu gücü hoyratça kullananların ağlamasını veya ağlıyormuş gibi yapmasını anlamak ve hoş görmek mümkün değil… Verdikleri görüntünün asılsızlığını anlamak için psikoloji uzmanı olmak gerekmiyor…

            Yalandan ağlıyor görünmenin başuzmanı Başbakan yardımcısı Bülent Arınç hazretleri. Hazret, yaptığı küçük salon toplantılarında Arap hikâyeleri anlatarak, salya sümük salabiliyor ve rahatlıkla ağlıyor muş gibi rol yapabiliyor. Hazret             Başbakanının o duygulu(!) o veciz(!) grup konuşmalarında da kendini tutamıyor ve başlıyor sümüğünü çekip hüngürdemeye. Kısık gözlerle de Başbakanının kendini görüp görmediğini dikizliyor… Riya sadece sözlerde mi var? Rolünü iyi oynayanlar da riyada başarılı olabiliyorlar…

            En büyük güç(!), Arap âleminin hayal ettiği Halifesi(!) de ağlıyor. Tayyip Erdoğan niçin ağlıyor? Okuduğu bir mektubun içeriğine o kadar duygulanmış ki; kendini tutamadı ve milyonların önünde ağlıyormuş gibi yaptı. Ağladığı mektubun sahibi kimdi? Yedi Sosyalist öğrencinin katlinden idam cezasına çarptırılmış biri… Peki, Haşmetlû katledenin mektubu seni duygulandırıyor da, katledilen yedi genç seni hiç mi ilgilendirmiyor? Onların katlinden hiç mi üzüntü duymuyorsun? Belikli onların katline pek üzülmemişsin. Bir halk anlatısında söylendiği gibi; Başbakan olabilirsin, ama Devlet adamı olman oldukça zor görünüyor…

            Üçüncü bir ağlayıcı daha var; Emekli olan son Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ. Karısını ve Çocuklarını sevmesi doğal da, onları (benim çocuklarım oldukları için gururu duyuyorum) ifadesini anlamak pek mümkün değil. Her ana-baba çocuklarını sever ve onlarla övünür. Başbuğ’un çocuklarını bir Devlet protokolünde ağlayarak anması pek yakışık almadı. Çünkü ‘senin çocuklarının kerameti ne?’ diye bir soruyla karşılaşması da pek sevimli gelmez zatına… Üstelik senden sonra gelenler için kötü bir örnek verdiğini de unutma. En üst Komutanın askerlerinin gözü önünde burnunu çekme, sesini titretme hakkı yoktur. Bil ki: İki senelik görev sürende bıraktığın kalıcı iz, görev teslimindeki ağlama sahnen olacaktır…

            Meydan kalabalık, halk coşkulu, mikrofon elde nara atıyor büyük güç; ‘Biz bu ülkede analar ağlamasın diyoruz’ diye kitlenin gönlünü okşuyor. Büyük güç sahneden ayrılırken kalabalıktan bir yurttaş tepki veriyor; ‘Ne konuşuyorsun, anamızı ağlattınız be’. Memleketin en büyük gücü kükrüyor; ‘al ananı da git’. Ve vatandaşın tartaklanma sahnesi başlıyor. Ve toplantıda söylenen ‘biz analar ağlamasın diyoruz’ ifadesindeki timsah gözyaşları, söyleyenin düşüncesindeki, eylemindeki çarpıklık ortaya çıkıyor…

            Bu ülkeyi yönetenler veya yönettiğini zannedenler, toplum adına güç ve yetki kullananlar ufak tefek olaylar ve sözler karşısında ağlamamalılar, ağlatmamalılar. Yetki kullananlar olaylar ve gelişmeler karşısında dirayetli ve vakur davranmak zorundadırlar. Aksi halde topluma önderlik edemezler, yönetemezler, yönlendiremezler…

            Timsahlar ne için gözyaşı döker? Üzüldüğü, acıdığı için değil, eline geçirdiği avı daha kolay yutmak için, vücudunun ürettiği salgının gözyaşı kanalına bağlı olduğundan gözyaşı döker. Özellikle siyasetimizin son yıllarında Timsah gözyaşı dökenlere tanık olmaya başladık. Şayet halkımız bu sahte gözyaşlarına kanarsa, daha çok kere anasını da alıp gitmek zorunda kalabilir, daha çok itilip kakılabilir….

            Siyasette en kötü şey halkın duyguları ile oynamak, halkla dalga geçmektir. Yetki ve güç kullananların, kitlelerin öfkesini kusmasının çeşitli biçimleri olduğunu, zamanın belli ve sınırlı olmadığını da asla ve asla unutmamalılar!

abdaydin42@hotmail.com 


 

BU OYUNDA ROLÜMÜZ OLMALI

 

ABDULLAH AYDIN

 

            Maşallah! Siyaset sahnemiz son yıllarda, bir zamanların o meşhur ‘Direklerarası’ sahnelerini aratmıyor. Bu oyunda epey insanımıza, istese de, istemese de rol düşüyor…

            Ortaoyununa dönüşen bu siyasi tulûatta, hiciv, nükte, ironi, övgü, sövgü, karalama, iftira, çamur atma, b.. atma dâhil, hepsi var ve gündelik siyasi edebiyatımızda saygın(!) yerlerini almış durumdalar…

            Aslı olmayan ve gerçekçi bir temele dayanmayan, ülkemizin ve insanlarımızın yaşamında en ufak bir değişikliğe ve yarara sahip olmayacak içerikteki tek taraflı bir Anayasa değişikliği, bunun Referandum sürecine taşınması tam bir ortaoyununa dönüştü ve bütün ülkeyi peşine taktı ve nereye varacağı belirsiz bir meçhule doğru sürüklemeye başladı...

            İşin aslını bilmeyenler veya olayı yüzeysel değerlendirenler de, sanki Türkiye’de Demokrasi, İnsan hakları ve hukuk zemininde bir şeyler oluyor zannediyor. İlgili ilgisiz çeşitli dış çevrelerin tepkilerinden ve o bitmez tükenmez akıl vermelerinden de anlaşılıyor ki; bu referandumun sonuçları Türkiye’nin yol haritasında belirleyici olacak ve geleceğimiz o doğrultuda şekillenecek…

            Biz yurttaşlar için asıl olan, bu oyunda birilerinin bize bahşettiği(!) figüran rolünü değil, kendi irademizle elde edeceğimiz ‘seçici aktör’ rolünü oynamamızdır. Senaryosunu dışımızda birilerinin yazdığı, birilerinin rol dağıttığı ve birilerinin yönettiği bu oyunda, rolü olduğu gibi kabul edersek, irademizi yönlendirmeye ve bundan hükümranlık ve kazanç çıkarmaya çalışan tanrıların ve onların işbirlikçilerinin isteğini kabul etmiş olacağız…

            ‘Evet’, ‘Hayır’, ‘Boykot’ eylemlerinden önce, şayet sorumlu yurttaşlar isek ve bu topraklarda özgür insanlar olarak yaşamak istiyorsak, Anayasa değişikliklerinin gerçeklere ulaşıp ulaşmadığını bilmemiz gerekir. Neden bu boyutlarda tek taraflı davranıldığını, değişiklikler ülke yararına ise,           Parlamentomuzun buna toptan niçin evet demediğini, boykotçuların gerekçelerinin ciddi ve geçerli olup olmadığını, evet diyenlerin bu değişikliklerle neyi amaçladıklarını, hayır diyenlerin nedenlerini doğru kavramamız gerekir.    Propagandaların havasına kapılıp, oylarımızı sorumsuzca sandığa atarsak, rüzgârın bizi götüreceği ortama razı olmak zorunda kalabiliriz…

                                      BAŞBAKAN GERİYOR

            Referandum propagandalarının dili siyasi söylemlerden çıkıp, sokak jargonuna dönüştü. Bu konuda öncülüğü AKP ve Başbakan Tayyip Erdoğan çekiyor. Muhalefeti özellikle dalaşma içine çekerek, tartışmaların ülke sorunlarından uzaklaşmasını amaçlıyor ve bir ölçüde de başarılı oluyor… Siyasi rakiplerinin boyu, kilosu ve aile şeceresi bile Başbakanın karalama kampanyasının konusu olabiliyor. Söylemlerindeki ırkçı, ayrımcı dokundurmalarla bilinçaltı duygularını artık gizleyemiyor…

            Başbakanın söylemleri kışkırtıcı, karalayıcı, tehdit edici içerik taşıyor. Toplumdaki ayrışmanın, bölünmenin duvarlarına her konuşmasında bir tuğla daha koyuyor. Demokrasiyi hangi mantık içinde tanımlıyorsa, bu hakkın tümüne sahiplenmeye çalışıyor…

            Başbakan siyasi arenada diyalog yerine dayatmayı, tehdidi ve hükmetmeyi tercih ediyor. Kendinden yana olmayanların ‘bertaraf’ edileceğini söyleyebiliyor. Yalnız bu söylemi bile Başbakan’ın Demokrasiyi nasıl anladığını göstermesi bakımından oldukça belirleyici oluyor…

            Başbakan Cumhuriyetin tüm kazanımları ile adeta savaşıyor. Cumhuriyet devrimlerinin yozlaşması ve yok olması için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışıyor.

            Değiştirilen Anayasa maddeleri ile toplumsal yaşantımıza hiçbir artı katkı gelmeyeceği gibi, getirilen bazı değişikliklerle darbe Anayasasını bile aratacak yaptırımlarla karşılaşabiliriz. Bu değişikliklerin bazı maddeleri kabul edilirse, bu ülkede hiçbir yurttaşın hak arama gibi bir özgürlüğü olamaz. Hukuk arayan yurttaşlarımız, değişikliklerle ‘benim’ olan hâkimlerden adalet dağıtmalarını beklemesinler…

            Değiştirilmesi istenen maddelerle hiçbir yenilik getirilmediği gibi, 12 Eylül darbe Anayasasının üstüne, sivil görünümlü yeni bir darbe anayasası bindirilerek darbe yasalarının tahkimi ve katmerleşmesi sağlanmak istenmektedir…

            Bu ülke, bu topraklar, bu ulus gerici bir eğilimin, Uluslar arası ortaklığın, siyasi bir hegemonun, bir partinin isteklerine teslim edilecek kadar ucuz değildir. Bu topraklar, bu insanlar üzerine oynanan uluslararası büyük oyunda, hiç birimiz seyirci kalamayız, geleceğimizi satabilecek uygulamalara aracı olamayız, yardım edemeyiz. Oynanan bu oyunda hepimiz, sorumlu yurttaşlar olarak aktif rol almak zorundayız. Anayasa birilerinin isteği ile değil, ulusun önerileri ve tartışmaları ile oluşturulmalı ve oluşturacağımız ortak talep ve metine hepimiz imzamızı atmalıyız. Birlikte yaşamanın yolu asgari isteklerde ortaklaşmadan, fikirsel uzlaşmalardan, bütünsel refahtan geçtiğine göre, mevcut değişiklikler ve referandum ülkeyi boşuna oyalamaktan başka işe yaramıyor, yaramayacak; çünkü toplum ve ülke için hiçbir yarar içermiyor!


FETRETE ADIM ADIM

 

ABDULLAH AYDIN

 

            Altı yüz yıl sonra Türkiye, Osmanlı’nın yaşadığı ‘Fetret’ dönemine benzer bir duruma hızla ilerliyor. Timur’un Osmanlı’da yaptığının bir benzerini, günümüzde ABD, AB, NATO ve bazı iç yapılanmalar ortaklığında uygulanmaya çalışılıyor…

            Alt yapısı oluşmadan, ‘Yurttaşlık’ anlayışının düşüncelerde kavranamadığı, henüz birlikte yaşama gerekçelerinin yeterince benimsenemediği toplumumuzda, çok partili dönemimiz hep sancılı geçmektedir. Her iktidar, hatta hükümet değişikliklerinde bile toplum keskin ayrışmalara, kaplaşmalara itilmektedir…

            Altı asır önce Osmanlı’daki fetretin (Ayrışma-Bölünme-Saltanat aralığı) nedeni, Timur yenilgisinden sonra kardeşler arasındaki egemenlik mücadelesi iken, şimdiki yaşadığımız durum daha çok nedene dayanıyor, daha çok iç ve dış müdahili bulunuyor…

            ABD, AB, AKP Hükümeti ve Tayyip Erdoğan’ın ‘Açılım’ adı altında toplumun bazı hassasiyetlerini kaşıyan ve kanatan çalışmaları, toplumu rahatlatmak şöyle dursun, ülkedeki karmaşa, çelişki ve sürtüşmeleri daha da alevlendirdi. Aslında ortaya atılan talep ve savlar, normal Demokratik işlev içinde yerine getirilmesi mümkündü… AKP işi dallandırıp budaklandırınca iş, içinden çıkılmaz, karşılanamaz talepler yumağına dönüştü. Plânlı adımlarla ve toplumsal mutabakatla yapılması gereken işler, plânsız, projesiz, altyapısı oluşturulmadan, hoplayarak ve zıplayarak yapılmaya başlandı ve Hükümet işi ağzına gözüne bulaştırdı…

            Osmanlıyı Padişah Yıldırım Bayezid’ in oğulları dörde bölmeye çalışırken, işin içinde sadece egemenlik kavgası vardı. Şimdiki bölünme talepleri ise birden çok nedene dayandırılıyor. Demokrasi meselesi, Kürt meselesi, azınlıklar meselesi, Roman meselesi, Anayasa meselesi, Devlette kadrolaşma meselesi, tarikatlar, cemaatler, Eğitimi, sağlığı ve toplum kaynaklarını pazarlama (Talan etme) meselesi, yurttaşı sadakaya muhtaç etme, terörden rant çıkarma, tek adamlık ve sürekli hükmetmenin yollarını döşeme meselesi, Üniversiteleri, bilimi devreden çıkarma, sendikaları yok ederek işçiyi eneme, köylüyü topraktan kopararak Soğan ve Patatesi bile firmamızla(!) ithal etmenin yollarını bulma gibi bir sürü ayrışma nedenimiz var.                 Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in birkaç ay evvel T.C.’ ne çektiği ‘s…..r olun’ tehdidi, aslında bir başlangıç değil, geldiğimiz noktadaki vahametin göstergesiydi. Baydemir etnik nedenler dolayısıyla ayrışmanın baş aktörlerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Osman Baydemir ve BDP birinci paylaşım savaşı sonrası İngiliz Hükümeti gibi davranıyor. Elinde cetvel, Türkiye’yi parçalara ayırıyor ve kendisine de yirmiden fazla ili kapsayan ve hükmetmeyi umduğu bir bölgeyi ayırıyor. Yan yana iki bayrak asarken, riyakârlıktan da vazgeçmiyor ve Türkiye’nin bütünlüğünden bahsediyor. İhtimaldir ki Baydemir ve BDP, karşılıksız olarak bölge dışında kalan yerlerden bedava beslenmenin de yollarını arıyorlar…

            Güya BDP Referandumu boykot ediyor. Şayet ülke sorunu varsa, siz de bu ülkenin sorumlu bir siyasi örgütü iseniz tarafsız olamazsınız. Boykot ve tarafsızlık Türkiye’nin şartlarında rasyonel değildir. Bu davranış aldatmacadır, zımni destektir.

            BDP Milletvekili ve eski İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Akın Birdal verdiği demeçte, taş atan çocukları “Yurtsever Çocuklar” olarak nitelemiştir. Bu tanımlamadan sonra, bu ülkede güvenlik güçlerine taş atmayan çocuklara ’Vatan Hainleri’(!) göndermesi yapabiliriz. Akın Birdal’ın düşünce ve ifadesi, bazı insanların bazı mevkileri hiç hak etmedikleri ve büsbütün iflasın içinde olduklarının göstergesidir; Akın Birdal iflas etmiştir, metruk olmuştur…

            Tek taraflı, hatta kişisel görüşler doğrultusunda hazırlanan Anayasa değişikliklerinin TBMM’ de tek yanlı kabulü, içeriği ve Referanduma sunulması siyasi yapımızı ve toplumu parçalara böldü. ‘Toplumsal antlaşma’ olması gerekirken, Anayasa maddelerinin hiçbir anlaşma zemini aranmadan toplumun önüne getirilip dayatılması, tamı tamamına Faşizan zorlama bir yöntemdir. Bu anayasa değişiklikleri kabul edilse bile, bazı maddeleri Türkiye’nin gerçekleri ile uyuşmuyor; uyuşmadığı gibi yeni problemlerin nedenlerini de içinde taşıyor…

            Demokrasi konusunda asker cihetinin sicili pek olumlu değildir. Bu gün geldiğimiz noktadaki birçok açmazın ve problemin nedenleri olarak Askeri darbeleri gösterebiliriz. Darbelerin bütününün dış kaynaklı, iç ittifaklı olduğu iddia edilmektedir. Darbe sonrası yapılan uygulamalar, Türkiye solunu, Demokrasi yanlılarını ve gerçek yurtseverleri budarken, gericiliğin ve uluslar arası ilişkili sermayenin değirmenine su taşımıştır. Bu günkü iktidar da darbelerin ürettiği siyasal bir yapıdır.  Hükümete yetmemiş olmalı ki; terör neredeyse yurdun her yerinde, toplumu normal yaşamın dışına itme aşamasına gelmesine rağmen, Hükümet bazı senaryolar ve mizansenleri de içine katarak geçmişe yönelik bir korku filmi peşinde koşmaktadır. Askerleri de kendi kadrolaşmasının içine katma uğraşısındadır ve bu uğurda her türlü hukuksuzluğu geçerli görmektedir…

            Hükümet salt kendi egemenliğini kurmak için Adalet sistemini de kendince rehabilite(!) ediyor. AKP kendi hukuk ve yargı sistemini oluşturmanın yollarını ararken, ülkeyi tam bir hukuksuzluk kargaşasının içine atıyor, benim hâkimimi, benim mahkemelerimi yaratmaya çalışıyor…

            Başbakan Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye ‘benim Partim, benim Hükümetim, benim Bakanım, benim Memurum, benim İşçim, benim köylüm, benim sermayedarım, benim Televizyonum, benim Gazetelerim’ yetmedi, şimdi de ‘benim Ordum, benim Yargı ve Hukuk sistemim’ olsun istiyor; toplumdaki ayrışmayı, kamplaşmayı, karşılıklı güvensizlik ve korkuyu pompalıyor, besliyor, yeni bir ‘Fetret’ devrinin yollarını döşüyor…

            Umarım, halkımız bu tehlikeyi görür, bu yanlış oyuna alet olmaz ve hepimizi rahatsız edecek bu tuzağa düşmez…


 

HAYDİ ÇOCUKLAR TAŞ ATMAYA

ABDULLAH AYDIN

            Bazı sloganlar, yakıştırmalar sadece söylendiği zamanki eylemlere, görüşlere değil, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, başka tür eylem ve söylemler üzerine de yapıştırıp yakıştırılabilir. Atıfta bulunulan olayın, eylemin ve sözün üzerine de ‘cuk’ otururlar.

            Geçmiş yıllarda, ülkemizdeki Eğitim sorunlarının başında gelen, Kız Çocuklarının Okula gönderilmemesi (Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde) üzerine, açılan “haydi kızlar okula” kampanyası sloganı, bu gün ülkemizin içinde bulunduğu durum ve Siyasetin bazı uygulamaları için değiştirerek söyleyebilir ve yakıştırabiliriz. Şimdiki sloganımız ve çağrımız; ‘Haydi çocuklar, taş atmaya !” oldu.

            Nereye?

            Kamu görevlilerinin üstüne…

            Ne için?

            Çocuklar bilmiyor niçin taş attıklarını, ama kafalarına vura vura şartlandırılıyorlar. Ötelemek, ayrıştırmak, düşman belletmek için…

            Taşlar kime atılıyor ve gelecekte kime atılacak? Bunu şimdiden kimse kestiremiyor…

            Şimdilik kime atılıyor taşlar, yakıcı Molotoflar? Düşman belletmek istedikleri ve T:C. Askeri, T.C. Polisi olarak tanımladıkları güvenlik kuvvetlerine… Ve giderek sivil halka…

            Çocukların taş atmaya kendi irade ve istekleri ile gitmediğini herkes biliyor. Bu çocukları, kimin böyle yanlış örgütlenmenin içine çektiğini de herkes biliyor. Çocukların ve ailelerinin eyleme katılmazlarsa, başlarına neler gelebileceği şantajını ve tehdidini kimlerin yaptığını da herkes biliyor. Herkes biliyor ki; Parlamentoda bulunan bir parti Terör örgütü PKK’nın legal siyasi taşeronu gibi davranıyor, her türlü yasa dışı eylem ve kışkırtmanın içinde bulunuyor...

            Ülkemizde sadece taş atan çocuklar değil, suç işlemiş tüm çocuklar çok ağır cezalandırılıyorlar. Aslında çocukların cezalandırılması pek kabul edilebilir bir yaklaşım değil. Suç nedenleri yeterince araştırılmaz, çocuğun içinde bulunduğu, sosyal, ekonomik ve eğitim şartları, yaşadığı yerel ortamlar ve etkileşimleri asla dikkate alınmaz. Bu konuda yargıya da yeterince esneklik sağlanmayıp, güven duyulmayınca, ‘kara kaplı kitapların dediği doğrultuda cezalandırılırlar. Aslında çocuklar, cezalandırılmak yerine Rehabilite edilmek için yargılanmalı ve denetlenmeli ve gözetim altında tutulmalıdırlar…

            Parlamentoda ‘Terörle Mücadele’ yasasının kapsamında yapılan değişiklikle, Güvenlik kuvvetlerine öldürücü olmayan yöntem ve araçlarla yapılan bazı eylemlerde ceza indirimine gidildi. Bu kapsama girecek çocukların yaş hadleri de yükseltildi ve 18 yaş altındakiler çocuk kapsamına alındı. Olması gereken bir uygulama, ancak bazı noksanlıkları var… Hukukumuzda yanlış bir içtihada neden olabilir;

            Şöyle ki:

            Taş, öldürücü, yaralayıcı, vücuda zarar verici bir madde olmaktan çıkarılmıştır. Doğacak sorunlarda hukuksal boşluk bir başka maddeden transfer olarak mı doldurulacak?

            Yumrukla veya gözüne parmağınızı sokarak, kafasını taşla yararak sakatlarsanız bu hafif, affedilebilir terör suçu mu addedilecek?

            Çocuklar aynı yerde, aynı saatte buluşmaları kendilerinin randevulaşması mı, yoksa birilerinin örgütlemesi mi? Yoksa çocuklar toplanıp taş, sopa eylemi gerçekleştirseler de, dağıtılmaları yeterli mi? O çocukları oraya toplayanlar hakkında ne düşünülüyor?

            Hepimizin çocuğu yasadışı eylem içinde olabilir. Her konuda vesayetimiz ve korumamız altında olan çocuklarımızı şiddetten uzak tutmak, hele hele şiddet eyleminin faili olmaktan alıkoymak, Ana-Baba (veli) olarak bizim görevimiz değil mi? Çocuğu sürekli suç eylemi içinde olan Ana-Babalar için ne düşünülüyor? Ana-Babalar için sürekli sorumsuzluk günümüz Dünyasında kabul edilemez. Acaba, süreklilikte Ana-Babalar için sosyal bir cezalandırma yöntemi düşünülemez mi? Ana- Babanın çocuğu suça itip itmediği karanlıkta mı kalacak?

            Çocuklar için okulların daha cazip ve çekici hale getirilmesi, terör eylemlerinden aldıkları zevki başka kanallardan tatmin etmeleri düşünülemez mi?          Çocuklar için özellikle yaz aylarında ve yarıyıl tatillerinde, yoğun bir bölgesel aktarım ve gezilerle (özellikle aileler yanında) düşünülemez mi?

            Çocuklarımızın masumiyeti korunmalıdır. Gerekirse cezalar Ana-Babaya rücu etmelidir. Çocukların korunmasında, Devlet toplum ve Ana-Babalar ortak sorumludurlar. En önemlisi ise Ana-Babaların koruması ve yönlendirmesidir…

            Çocuklarımız taş atmasınlar!

            Oyun oynasınlar!

            Spor yapsınlar!

            Güle oynaya okullarına gitsinler!

            Bu ülkenin dağında-ovasında, köyünde kentinde özgürce yaşasınlar!

            Büyük ozan Nazım Hikmet’in ‘Kız Çocuğu’ şiirinde dediği gibi;

            ‘Çocuklar öldürülmesin

            Şeker de yiyebilsinler!’

            Çocuklarımız öldürülmesin, dövülmesin, korkutulmasın, Şeker de yesinler!           Gülsünler, oynasınlar! Elbette.. Elbette…

            Ama hiç kimseye taş atmasınlar, Molotof kokteyli atmasınlar, kurşun sıkmasınlar, kimseyi öldürmesinler!

            Abdaydin42@hotmail.com

 


VAHŞİ LİBERALİZMDE ÇARE TÜKENMEZ

 

         ABDULLAH AYDIN

 

                Yazımızın başlığı, “Sağcılar bana suç işliyor dedirtemezsiniz” diyerek sağ siyasi anlayışı ve eylemleri aklayıp, sol anlayış ve eylemlerin potansiyel mutlak suçluluğuna hükmedip, anarşi, terör ve sosyo-siyasal olaylara kriminal teşhis ortamı sağlayan, siyaset ve hukuka yeni bir öngörü getiren, söylem ve eylemleri tek gözle seyredip yorumlayan bir siyaset ve tulûat ustasının, yarım yamalak Demokrasimizi iyice sulandıran ve köküne kibrit suyu eken söyleminden değiştirilerek atılmıştır;

            Vahşi Liberalizmde çareler tükenmez!

         Şayet, yaptığınız her uygulamayı topluma ‘Çare’ diye sunarsanız; çareler elbette tükenmez, daldan dala atlayarak devam ettirebilirsiniz. Çareler tükenmez, ama çare diye sunduklarınız da toplumun dertlerine çare olmaz.

            Şu son bir iki yılda topluma çözüm ve çare diye sunulan uygulamalara bakalım:

            Bir sabah uyandığınızda Ülkemizin nüfusunun birkaç milyon düzeyinde azaldığına, bu azalışa paralel olarak seçmen sayımızın da birkaç milyonluk azalma olduğuna tanık olabiliyoruz. Bu kadar yanlışlığı kim yaptı, kim kayda geçti, kimler bu sayıları neden değiştirdi belli değil. Nüfus adedine dayalı tüm istatistiklerimiz alt üst oldu ve geçerliliğini yitirdi. Nüfusumuz azalınca İşsiz sayımız azaldı, Ulusal gelirden bölüştüğümüz payımız arttı. İnanmıyor musunuz? İnanın! İnanın! Nüfusumuz, işsiz sayımız azaldı(!)

         Vahşi Liberalizmde Çareler tükenmez!

         Birilerine Vahiy gelmiş olmalı ki; bir sabah uyandığımızda dört beş bin dolar olduğu söylenen kişi başına düşen ulusal gelirimiz, bir gecede on bin doların üzerine çıktı. Pazara çıkmak için baktığımızda cüzdanlarımız yine boştu! Şaştınız mı yoksa? Şaşırmayın! Şaşırmayın! Kişi başı Ulusal gelirimiz arttı(!)

            Vahşi Liberalizmde çareler tükenmez!

            Birilerine göre bizi ‘teğet geçen’ son Dünya Ekonomik krizinden %16 küçülerek çıkmamıza rağmen, o birilerine göre Dünya’da ekonomik krizi en az zararla atlatan ülke olmuşuz. Oysa battı denilen ülkeler bile %5 ler 6 lar civarında küçülürken, bizim %16 ile krizi en iyi yöneten ülke olarak halka takdim edilmesini açıklayabilecek bir babayiğit henüz çıkaramadık. Dünya’da en fazla küçülüp, en iyi yönetilmiş ekonomi olmamız sizi şüphelendiriyor mu? Şüphelenmeyin! Şüphelenmeyin! İsterseniz bir fal açıp bakın(!)

            Vahşi Liberalizmde çareler tükenmez!

            Birilerine göre istihdam artışı başladı ve işsizlerimiz sokaktan, kahvehaneden kurtulup, evlerine ekmek götürür duruma geldiler! Devletin resmi İstatistik Kurumunun rakamları hiç de öyle söylemiyor. Bırakın işsizlere iş bulmayı, istihdam gelişimi doğanların yarısı ölçeğinde bile gelişme gösteremiyor. Resmi rakamların dışındaki işsizleri, yurttaş olarak saymaktan zaten vazgeçmiş durumdayız. Aslında onlarda artık kendilerini işsiz olarak saymıyorlar, kendilerini yok sayıyorlar. ‘Vatandaş kendisini nasıl yok sayar?’ demeyin. Çaresiz ve umutsuz kalınca ne yapsın? ‘O’ da kendini yok sayıyor. Çare elbette tükenmedi! Çünkü çare dedikleri tükenmeyen bir kuyu(!)

            Vahşi Liberalizmde çareler tükenmez!

            Devletlerin en güvenilir gelir kaynağı gelir vergileridir. Ekonomi ne kadar iyi ise, ne kadar kayıtlı ve kontrol altında ise, ne kadar çok Gelir vergisi mükellefi var ise, o ülkenin ekonomik güvenceleri, kalkınma güvenceleri, yurttaşlarına ayıracağı refah payı var demektir. Aynayı bizim ekonomik yüzümüze tutunca biraz ürküyor, biraz korkuyor ve içimiz burkuluyor. En az 30 Milyon vergi mükellefi olması gereken ülkemizde, ancak bunun dörtte biri kadar mükellef var. Devlet bütçesi oluşturulurken ceza gelirlerini bile önemli bir pay olarak gösteriyor, vergi gelirlerini dolaylı (Daha çok tüketim) vergilerine dayandırıyoruz. Yurttaşın gelirleri ile doğrudan ilişkili olan bu durum, yurttaşın tüketim harcamaları azalınca küçülüyor ve bütçe açıklarına neden olabiliyor. Dış ticaretimiz sürekli açık veriyor, üretmediğimiz halde daha çok tüketiyoruz. Bütçe açıkları yine büyürken, yatırımlar nerede ise sıfırlanıyor. ‘Acaba öyle mi’ diye soruyorsanız yaşadığınız yerde etrafınıza bakın. Son yıllarda hiçbir yatırımın olmadığını göreceksiniz. Yöneticilerimize göre ise görülmedik ölçüde kalkınıyoruz! İnanmıyorsanız metre alın kaç santim kalkındığımızı bir de siz ölçün(!)

            Vahşi Liberalizmde çareler tükenmez!

            Darbeler ve ayrılıkçı terör iliklerini emdi bu ülkenin. Sistemimiz Liberal değil mi? İsteyen darbe yapar, isteyen ayrılıkçı terör estirir(!)Birilerine göre, iktidara ve vahşi Liberalizme karşı çıkanların tümü gizli örgüt üyesi ve Ergenekoncu(!) Bölücüler de onlarla işbirliği içinde(!) Bizim anladığımız gibi görev yapmıyorlar! Ne yapmalı o zaman? Özel mahkemeler kurmalı ve topunu yargılayıp mahkûm etmeli(!) Ordunun bütün üst kademe yöneticileri bu işe dâhil edilip, devreden çıkarılmalı(!) Ülkede çeşitli adlar altında darbeler yapılırken, darbe plânları yapanları seyreden son üç Genel Kurmay Başkanına dokunulmamalı, onlar korunmaya alınmalıdır(!) Bu ülke Ordusu olmasa da olur, çok sıkışırsak ithal bir Ordu kurarız(!) olur biter. Sistem Liberalizm değil mi. Orduyu da satın alırız olur biter(!) Atalarımız Osmanlı geçmişte Ordusunu devşirmelerden yapmadı mı? Başına da bir Alman Paşası getirmedi mi? Biz niye aynı şeyi yapmayalım(!)Sakın olmaz demeyin, ne yaptık da olmadı.

            Vahşi liberalizmde çareler tükenmez!

            Toplumun inancı vahşi Liberalizmin en kolay alınıp satılan metaı oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, hayli satıcısı olmasına karşın, tahmin edilemeyenden de çok alıcısı, müşterisi var. Toplumumuz inanç konusunda da hesapsız bir tüketim içinde. Tarikatlar da bu konuda iyi yetişmiş pazarlamacılar gibi çalışıyor. Satsınlar, satsınlar!

            Vahşi liberalizmde çareler tükenmez!

            Meclis bazı konularda ileri gidiyor. Gerek duyarsak, içinde Milletvekilleri ile birlikte Meclis de ithal ederiz(!)Liberalizmde her şey alınıp satılmıyor mu? Alıyorum satıyorum, alıyorum satıyorum, alıyorum satıyorum(!) Kime ne?

            Kim demiş durum kötüye gidiyor, çareler, çözümler tükeniyor diye(!) Bazı Siyasi Büyüklerimizin dediği gibi, ‘Vahşi Liberalizmde çareler tükenmez!’

                                                  


 

SEKİZ DEĞİL SEKİZ BİN GEREK

 

ABULLAH AYDIN

 

            Mevcut Üniversitelerin birçoğu henüz faaliyete geçmemişken, sekiz yeni Üniversite daha kurulmasına karar verildi. Bunların bir kısmı Vakıf (Özel) bir kısmı da Devlet Üniversitesi olacak. Böylece Üniversite sayımız 150 nin üstüne çıkacak ve neredeyse her ilimize iki Üniversite düşecek. Sevindirirci ve kulağa hoş gelen cümleler. Ancak yaşadığımız gerçekler, cümleler kadar sevimli değil, hoş değil.

            Elli yıl önce Plân yerine, daha çok Pilâv’ı tercih eden siyaset yapılanmasındaki yanlışların, ülkemizi getirdiği zorlu günleri yaşıyoruz. Ülkeyi, yönetimin her alanında Plânlamayı reddederek, üçkâğıcıların pazarına, yasadışılığın oyun alanı haline getirenler, o günden bu yana çok kısa dönemler dışında kesintisiz iktidarda kaldılar ve ülkenin her alanında hükümran oldular.

            Sadece, siyasetçinin oy kaygısı ve ikbali için plânsız gelişmeye ve yapılanmaya çalışmak, ülkeyi yatırımlar mezarlığına dönüştürdü. Ülkenin neresine baksanız, yarım kalmış, yıkılmış, viran olmuş, hayvan ahırı olmuş bir yatırım yıkıntısına rastlayabilirsiniz. Özellikle kırsal kesimlerde yıkılıp viran olmuş, ağıl yerine kullanılan Okul, Sağlık evi ve sağlık Ocağı kalıntılarına da sıkça rastlanabiliyor.

            Politikacının talebine cevap olmak üzere kurulmaya çalışılan, her ile bir Üniversite, her ilçeye bir Fakülte veya Yüksekokul da katıldı plânsızlık zincirine. Türkiye’de yeterince Üniversite, Yüksekokul var mı diye sorulursa; cevabımız hayır olacaktır. Ancak Bilim üretmesi, Bilim insanı yetiştirmesi gereken Üniversitelerin yaygınlaştırılması, sokaklara kaldırım döşemek gibi, siyasetçinin ‘istiyorum’ demesi ile olmamalıdır.

            Bu gün ülkemizde 150 den fazla Üniversite var. Üniversitelerimizde, Açık öğretim dâhil, üç milyonun üzerinde öğrenci var. Fakat 50 civarında Üniversitemiz henüz öğrenci kabul etmiş değil. Öğrenci kabul eden birçok Üniversitemizin Öğretim elemanı yok, yeterince binası yok, Laboratuarı yok, Öğrencilerin kalacağı yurt binası yok, Kampüsü yok, Sosyal tesisleri yok.

            Ülkede 50 civarında Üniversitenin binası yokken, öğrenci kabul etmezken, siyasi mülâhazalar ve vakıf adı altında özel Üniversiteleri teşvik babında, 8 yeni Üniversite kurulmasına izin verilmesini, acaba hangi gerekçelerle savunabiliriz?

            Her alanda olduğu gibi, yüksek öğrenim ve öğretim alanında da özelleştirme hastalığı bedeni sarmış durumda. Üniversiteleri mektebe dönüştüren YÖK sayesinde, Devlet Üniversitelerinin kaliteleri törpülenirken, temelde, parayla alınıp satılan bir metaya dönüştürülmüş öğrenim ve öğretim alanında da, sermaye egemenliğinin surları tahkim ediliyor.

            Özel yüksek öğrenim ve öğretimin teşvik edilmesi sistemin gereği ve sınıfsal bir tercih. Tıpkı Köy Enstitülerinin Toprak ağaları, aşiret reisleri, tarikat şeyhleri, yeni filizlenmeye başlayan kent sermayedarları ve kasaba mütegallibelerinin baskıları ile kapatılmaları gibi, günümüzde de, çoğalan özel dershanelerin, özel orta dereceli okulların ve özel Üniversitelerin baskıları ile Devlet Üniversiteleri devreden çıkarılmak isteniyor.

            Köy Enstitülerinin kapatılmasını isteyenler ‘bizim çoban kim olacak?’, ‘marabayı nerden bulacağız?’, ‘müritsiz kalacağız’ gerekçelerini öne sürerek saldırmışlardı. Şimdi durum değişti; saldırılar daha bir kibarca, daha bir kılıfına uygun yapılıyor ve saldırılar uygulamalarla oluyor. Şimdiki bilim ve aydınlanma karşıtları tekelleşmiş sermayenin istemleri doğrultusunda; ucuz iş gücü temini talebiyle bazı uygulamalar yaptırıyorlar. Eğitimin özelleşmesi, Sağlık hizmetlerinin özelleşmesi, toplumdaki çeşitli farklılıkları körüklerken, sınıfsal ayrışmanın hızlanmasına hizmet ediyor.

            Kurulan 8 yeni Üniversitesinin birinin adı ‘Abdullah Gül Üniversitesi’ olacakmış. Ücret karşılığı topluma hizmet edenlerin yapılan kurum ve işletmelere adlarının verilmesi yaygın bir uygulama. Halkın vergileri ile oluşturulan Devlet bütçesinden yapılan harcamalarla yapılan tesislere görevlilerin isimlerinin verilmesi en basit tabiriyle ‘Basitliktir’, ‘Yalakalık’ tır. Abdullah Gül Akademik olarak hangi kerameti göstermiş de kurulan bir Üniversiteye ismi veriliyor. Türkiye’de kurumların tanımlaması, isimlendirilmesi bu kadar mı ucuzladı? Üniversiteye verilecek başka isim kalmadı mı? Bu anlayışla 8 değil, 8 bin Üniversite kursanız hiçbir işe yaramaz. Olsa olsa halkı uyutmaya, kandırmaya yarar, geri kalmasının nedenlerinde biri olur. 

            Her kasabaya bir Fakülte, her ile bir-iki Üniversite kurmak yerine, henüz binaları yapılmamış, kadroları atanmamış, Öğrenci alamamış Üniversitelerimizin ihtiyaçları giderilmelidir. Üniversitelerimizde Öğretim Görevlisi yokluğu had safhadadır. Gelişmiş Üniversitelerimize bu konuda büyük görevler düşüyor. Öğretim elemanı (özellikle Profesör, Doçent ve araştırma görevlisi) yetiştirilmesine hız verilmeli ve bu konuda yetersiz kalan Üniversitelere yardımcı olmalıdırlar.

            Yönetenlere düşen görev; Üniversiteyi Okul gibi yorumlamaktan ve Okul gözlüğünden bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bilim üretmeyen, Bilim İnsanı yetiştirmeyen kurumlara Üniversite denilemez. Ayrıca, Üniversitelerimiz istihdam alanı olarak görülmemeli, oralarda hak edenler göreve getirilmelidir. Üniversitelerimize maddi zorluklarla boğuşmaktan kurtarılmalıdır. Nihayet: tamamen siyasileşmiş olan ve Üniversitelerin, bilimin üzerinde ‘Demoklesin Kılıcı’ gibi sallanan ve hiçbir işe artı katkısı olmayan ‘YÖK’ ya ıslah edilmeli, ya da kaldırılmalıdır.

            Bilim üreten, Bilim İnsanı yetiştiren yüzlerce Üniversite bu ülkeye ekmek kadar, su kadar, hava kadar gereklidir. Bunun çabasını göstermek hepimizin görevi olmalıdır.


BİZİM DEMOKRASİ

 

ABDULLAH AYDIN

               

                Anayasalar doğrudan yurttaşlara değil, Yasalara, yasalara bağlı kurumlara ve bu kurumların yönetenlerine hitap eder. Yurttaşların da yasa hükümlerine uyma zorunlulukları vardır. 

            Anayasa Mahkemesi, AKP’nin dayatma Anayasa değişikliğinin bazı maddelerinin üzerindeki kıymıkları alarak, güya Anayasa denetimini tamamladı ve Halkoylamasına gidilebileceği beyanında bulundu ve görevini yapmış(!) oldu.                                                          

            Mecliste hiçbir konu ve maddesinde Siyasi Partilerin anlaşamadığı, tek taraflı oylarla kabul edildiği için, Anayasa değişikliği toplumda beklendiği memnuniyeti yaratmadı.

            Anayasalar, ülke sınırları içinde yaşayan tüm yurttaşların ortaklık antlaşmasıdır. Toplumsal bu antlaşmanın temelleri atılırken, belirli bir süre hazırlığa, geniş katılıma, yurttaşlar arasında, akademik çevrelerde, siyasi kurumlarda enine boyuna tartışmalara ihtiyaç vardır. Kısacası, Anayasa taslağı hazırlanırken, bir partinin tek aşçılı mutfağında değil, toplumun bütününün katılabileceği, geniş katılımla birçok aşçının fikrini söyleyebileceği toplum mutfağında hazırlanması gerekirdi. Bu yapılmadı, birilerinin “DEĞİŞTİRİN” buyruğu çerçevesinde alel acele değişikliğe gidildi.

            Bizim Demokrasi anlayışımızda, pek fazla dile getirmediğimiz sakatlıklar var. Aynı meclis çatısı altında bulunan, aynı Anayasa ve yasalar üzerine yemin eden Parti ve Milletvekillerinin, ülke sorunlarının hiç birinde ortak anlayış ve yönleri yok. Bu anlayışsızlık, yasaların mecliste kabulünden başlayarak, uygulamada bazı çelişkilere ve kavgalara neden olmaktadır. Meclis çalışmalarının ve aldığı kararların yansımalarına göre, İktidara göre muhalefet, muhalefete göre iktidar yanlış yapıyor ve ihanet içindeler.  Güya iktidar, bu zamana kadar yapılan tüm yanlışları düzeltmiş, Muhalefet ise, iktidara gelirse yapılan tüm yanlışları düzeltecek.

            Siyasi hayatımız bu kısır eksen etrafında dönüp dururken, halk sorunlarının çözülmemesinin acı ve ızdırabını yaşıyor. Giderek çarpıklaşan siyasetimiz, halkımızın diğer uluslarla yarışmasının önüne engel teşkil ediyor. Yarım yüzyıl içinde, bizden çok çok gerilerde olan kimi ülkeler, Eğitimde, Sağlıkta, Ekonomide, Bilimde, Sporda fersah fersah önümüze geçtiler ve bize el sallar duruma geldiler.

            Bizim siyasetimiz (Özellikle iktidarlar), ülkenin bütünüyle kendilerine tabi olmasını istiyorlar. Kamu görevlilerinin, hatta adli kurumların bile mutlaka kendi siyasi anlayışları çerçevesinde çalışmalarını istiyorlar. AKP iktidarı bu konuda Demokrasi ile Devlet yapılanması ile asla bağdaşmayacak uygulamalardan hiç sakınmıyor. Herhalde AKP, iktidarının sonsuzluğa uzandığını sanıyor.

            Bizim siyasetimiz ekonominin de kayıtsız koşulsuz kendilerine bağlanmasını ve kendilerini desteklemesini istiyor. AKP iktidarı bu konuda gözü kara gidiyor. Kendi Devlet yapısını, Kendi Polis ve Askeri yapısını, kendi yargısını oluşturmaya çalışırken, kendi burjuvazisini ve sermaye sınıfını oluşturmayı da ihmal etmedi. AKP’ye rampa etmeyen sermaye grupları çeşitli yöntemlerle ya devreden çıkarıldı, ya da sindirildi.

            AKP iktidarına bunlar yetmiyor elbette. Basın ve görsel yayın organları da büyük oranda hizaya getirildi ve ‘Yandaş Medya’ denen yapı oluşturuldu. Yandaş medya  ‘İktidarın her yaptığı doğru ve hukuka uygundur’, ‘muhalefetin bu ülkeye hiçbir yararı yok, muhalefet olmasa da olur’ durumuna geldi.

            İktidara göre Üniversitelerin bilim üretmesine, bilim adamı yetiştirmesine ne gerek var; iktidarın icraatlarını desteklesinler, övsünler istiyor. Yeter mi? Yetmez. Siyasetin dışına düşen yandaşlarımı de istihdam etmeyi ihmal etmesinler! Yeterli olup olmamalarına pek bakmasınlar; onların bizim partinin adamları olduğunu unutmasınlar!

            İktidara geldikten sonra Devlet politikası diye bir şey kalmıyor. Varsa da, yoksa da ‘bizim partinin’ görüşleri, düşünceleri geçerli olsun isteniyor. Bu davranış ve uygulama biçimi, siyasetimizin Demokratik kalıcı bir anlayışımızın, program anlayışımızın olmadığını gösteriyor.

            Siyasetimizde atmasyon ve palavra adeta egemenlik kurmuş durumda. Yetkili bir siyasetçi seçmen kitlesini karşısında görünce (Kitle biraz da coşkuluysa) yapmayacağı iş kalmaz. O boyutlarda mahir, becerikli ve etkilidir ki; adeta gökteki yıldızları bile seçmenin ayaklarının altına serecekmiş gibi davranır. Ne yazık ki; biz gariban seçmenler de bu martavallara inanır, umutlanır ve siyasetçiye her türlü desteği veririz.

            Bizim siyasetimizin sosyolojik temeli yoktur, tek ayaküstünde yürümeye çalışmaktadır. Sosyolojik farklılıkların örgütlenemediği, farklı düşüncelerin farklı siyasi örgütler aracılığıyla seslendirilemediği siyasi yapılanma Demokratik olamaz, toplumun bütününe hizmet edemez. Nitekim toplumdaki gelir ve yaşam standardının giderek emekçiler aleyhine bozulması, gelir göstergelerindeki açının büyümesi, ülkedeki artı değer paylaşımında da eşitlik ve paralellik olmadığını gösteriyor. Bu çarpık gösterge, ülkemizin geleceğinde ortaya çıkacak sosyal hastalık ve çatışmaların mikrobunu içinde taşıyor. Siyaset bu tehlikeyi görmezden geliyor.

            Son Anayasa yapımı ve arkasından gelen söz dalaşı, siyasetimizdeki karmaşanın, benmerkezciliğin, Demokrasi dışı taleplerin ve Demokrasiye inançsızlığın elle tutulabilir bir örneği. Bütün çabasını (Fiziki ve ruhi) iç çatışmaya ayıran bir toplumdan, diğer toplumlardan geri kalmasından başka nasıl bir sonuç beklenilebilir?

            Bütün olumsuzluklarına rağmen, toplumuz hâlâ siyasetten bir şeyler bekliyor. Umutla, umutsuzlukla!

 


 

TAKIM OLUP ÜRETMEK

 

            ‘Kurtarıcı aramak’ geri kalmış toplumların karakteristik özelliklerinin başında gelir. Verilenle yetinmek, telkinlere kulak asmak sanki bir görevmiş gibi değerlendirilip, uyulması zorunlu yasalar gibidir.

            İnanç telkinleri de (Doğru olup olmaması önemli değil) yaşamsal emirler etkisindedir ve uymayanlar toplumsal dışlanma tehlikesi altındadırlar. Dışlanma o boyutlara uzanır ki; kamu görevlerinin dışına bile atılabilirler.

            Dışlanma tehlikesini üzerinde hisseden insanların da, korunma güdüsü ile yapılan telkinlere, gizli ve açık, resmi ve özel baskılara karşı bireysel ve giderek toplumsal direncini kaybetmekte ve baskı unsurlarına teslim olmaktadır.

            Baskılar süreç içinde kişilerde kimlik erozyonuna ve giderek kimlik yitimine neden olmaktadır. Kişisel kimlik yitimleri kartopu misali büyüyerek toplumun tümünü sararak, sosyal bir korku tünelinin, düşünsel çölleşmenin oluşmasına neden olmaktadır. İnsanlardaki toplumsal ve sosyal güven zedelenmekte, herkes birbirinden şüphelenmekte ve birlikte iş görüp üretme ortamı yok olmaktadır. Günümüz Türkiye’si de yönetsel beceriksizlikler yüzünden bu duruma itilmiş durumdadır…

Kendine güveni kaybedip, korkularla yaşamak zorunda kalan toplumlar, isteği dışında kendini yönetim ve üretim dışında bulunca, ister istemez kurtarıcı peşinde koşmakta ve birilerinin himayesine ihtiyaç duymakta, kendini toplumsal gelişmelerin dışında hissetmekte ve çoğu kez de seyirci olmayı tercih etmektedir. Hâlbuki toplumsal sorunlar birilerinin tek başına ortaya koyacağı öngörülerle değil, ancak toplumun bütününün katkılarıyla çözülebilir. Bunun en güzel örneğini Güney Afrika’da yapılan Dünya Futbol Şampiyonasında gördük.

Kurtarıcı peşinde koşan ve takımlarını yıldız futbolcularının kurtaracağına inanan Futbol takımları birer birer sahneden çekilirken, birlikte üretmenin yöntemlerini uygulayan, geçmişin özellikle tarımsal alanda uygulanan bir yöntem olan imece usulü çalışmayı ve üretmeyi benimseyen takımlar kendilerini finale taşıdılar ve halklarını mutlu ettiler.

            Sömürgeciliğin ve Kapitalizmin baş özelliği bireycilik ve acımasızlıktır. Sistemde sermayeye ve üretim araçlarına sahip olanlar, doğrudan yönetim araçlarına da sahip olmaktalar. Sistem içindeki kimi sosyal ve toplumsal içerikli söylemlerin temel amacı, kitlesel tepkileri törpülemek, yapıyormuş gibi görünerek kitleleri sakinleştirmek ve giderek, fazla talepkâr olmadan,  sistemin üretim parçasına dönüşmesini sağlamaktır. Açlıkla karşı karşıya kalan büyük kitlelerin suskunluğu, yıllardır uygulanan ve içinde şiddeti de içeren telkin ve yıldırmaların sonucudur. Bu yöntemi ülkemizde de uygulamaktadırlar ve toplumumuzu verilenle yetinmek zorunda bırakmanın yöntemlerini devamlı kılmanın peşinde koşmaktadırlar.

            Yakın zamanda Dünya’nın yaşadığı ekonomik kriz göstermiştir ki; dar çerçeveli hükmetmenin, yönetmenin ve kazanmanın sağlıklı bir geleceği yok. Ekonominin bütünlüğü zincir halkalarına benzediğine göre, bu halkaların tümünün korunması, yönetime, üretime ve tüketime katılması gerekiyor. Klâsik bir tanımlamayla, ‘Domino teorisi’ sadece beldeler, ülkeler için değil, tüm Dünya ekonomisi için geçerlidir. Domino taşlarının birinin düşmesiyle oluşan yıkımın benzeri, ekonomik zincirin halkalarından birinin kopması ile aynı sonucu doğurmakta ve bütün insanlığı etkilemektedir.

            Hoş olmayan bu ekonomik etkileşimin en büyük sıkıntısını da, yine yoksul kesim çekmektedir. Üretim araçlarını, yönetim araçlarını elinde bulunduranlar çeşitli yöntemlerle kendilerini kurtarırken, yıkımın faturası fakir ülkelere, yoksul kitlelere yüklenmektedir. Çünkü sömürgeciliğin kuralı böyle işlemektedir.

            İnsan topluluklarının yaşamı doğadaki yaşamdan daha acımasızdır. Hayvanlar yaşamak için tüketirken, insanlar biriktirmek ve hükmetmek için de üretmektedirler. Sömürgeciliğin ve yoksulluğun temelinde yatan en etkileyici neden budur. Herkesin buna akli ve bedeni gücü yetmeyeceğine göre, güçlü olanlar her türlü aracı ellerine geçirebilmekte ve diğerlerinin emeğini sömürerek zenginleşmektedirler. Dolayısıyla tüm üretim ve yönetim araçlarını da ellerinde bulundurmaktadırlar.

            Toplumun bütünü, özellikle sömürülen, horlanan, zaman zaman da yok sayılan yoksul kesim, şayet şampiyonluğa oynamak, birinci sınıf takım olmak istiyorsa, tarih boyu küme düşme tehlikesi yaşamak, horlanmak, dışlanmak, birileri tarafından itilip kakılarak yönetilmek istemiyorsa, takım olmanın, birlikte üretmenin, eşit tüketmenin yollarını aramalıdır.

            Egemenler tarafından yönetilmek, verilenle yetinmek, birilerinin emirlerine sürekli itaat etmek, yoksulluk içinde yaşamak hiç kimse için kader değildir.           Yönetilenler, sömürülenler, horlananlar, yoksullar takım olmak, birlikte yönetmek, birlikte üretmek ve hukuk içinde birlikte tüketerek insan gibi yaşamak istiyorsa, yollarına birileri tarafından serilen çakılları, dikenleri temizlemek için takım olarak hareket etmek zorundadırlar. Şayet bu birlikteliği sağlayamazlarsa, insanlık liginde kendilerine yer bulamayacaklardır.                              

             İnsan aklının bir görevi de olaylardan, geçmişten, tarihten ders almak değil mi?

 


ÇÖK! ÇÖÖK! ÇÖÖÖK!

 

ABDULLAH AYDIN

 

            Bu ülkede sıkça duyduğumuz emir kiplerinden biri; ‘çööök’! Hayatımızın çeşitli alanlarında, birileri tarafından yüksek ses tonuyla kulaklarımıza iletilen ve oldukça da sevimsiz bir sözcük. Duyulduğunda yapılması zorunlu addedilen, ama hiçbir zaman hoşa gitmeyen ve insanların isteksiz olduğu bir pozisyon… Çökmek:        Ama niçin ve neden?

            Yıllardan bu yana birileri bizleri hep çöktürüyor. Anamız, Babamızdan başlayarak;

            Mahallede apaşlar,

            Okulda Öğretmen,

            Sokakta bekçi, karakolda Polis,

            Askerde Onbaşı, Çavuş, komutan,

            Dairede Müdür, amir çöktürüyor bizi…

            Patron çöktürüyor,

            Toprak ağası çöktürüyor,

            Aşiret reisi çöktürüyor,

            İmam çöktürüyor, Tarikat şeyhi çöktürüyor.

            Zindanlarda zebanilik yapanlar çöktürüyor…

            Çaresizlik çöktürüyor,

            Yoksulluk çöktürüyor,

            Kırılan umutlar çöktürüyor…

            Velhasıl toplumuzun büyük bir bölümünün yaşamı çökmekle, çöktürülmekle geçiyor. Sadece sıradan yurttaşlar mı? Hayır! Bu ülkeyi yönetenler de çöküyor, çöktürülüyor…

            Son günlerde Türk basınında eğlence, alay ve üzüntü içerikli makale ve resimlemelere konu olan ‘çökme’ veya çömelme, Başbakanın bir hudut karakolunu ziyareti sırasındaki görüntüsünden kaynaklandı. Karşı tepede teröristlerin olduğu savıyla, ‘hayati tehlikeyi önlemek’ için yanındaki askeri yetkililerce yapılan bir tavsiye ve Başbakanın bu tavsiyeye uyarak ayakta durmayıp, korku belâsı yere çömelmiş hali ile görüntülenmesi…

            Görüntü ve açıklama Türkiye açısından elem ve üzüntü verici. Tepelerinde savaş uçakları ve helikopterlerinin dört döndüğü bir yerde, karşı tepedeki terörist hiç korkmadan orada durabiliyor ve iki üç bin metreden Türkiye Başbakanına ve Genelkurmay Başkanına ateş edebilecek konumunu sürdürebiliyorsa, yetkililerin yapması gereken daha çok iş var demektir…

            Korku doğal bir duygu. Her insan, hatta hayvanlar bile yaşamlarının çeşitli alanlarında korku duygusunu hissederler. Bunun için çeşitli savunma yöntemleri gelişmiş ve geliştirmişlerdir; insanlardaki korku duygusu daha da yoğun yaşanan bir hissetmedir.                 

            Özellikle yönetenler ve egemenler, sürekli ve çok yönlü tehdit altında oldukları savı ile en yoğun korumayı kendileri için istemektedirler. Ülkemizde yönetim ve Devlet yetkisi kullananlara baktığımızda, acınacak durumda olduğumuzu görüyoruz. Sıradan bir müdürden tutunda, imza yetkisi olan tüm kamu görevlileri ve siyasilerin nerede ise tümü koruma altında tutulmaktadırlar. Özellikle üst düzey siyasetçiler, her türlü donanıma sahip ‘koruma ordusu’ ile dolaşmaktadırlar. Peki: siz korunurken, halkı kim koruyacak?

            Cumhurbaşkanı, Başbakan ve kabine üyeleri ile 81 il Valisi için bu ülkenin kıt kaynaklarından ne kadar kaynak ve Personel ayrıldığı, niçin bu kadar korunma güdüsü içinde davrandıkları halka mutlaka açıklanmalıdır.

            Kimden ve niçin korkuyor bu hazretler? Halktan korkuyorlarsa, korktukları halka nasıl hizmet verecekler? Mevkilerinde korku içindeyseler, neden hâlâ işgal ediyorlar?

Bir ülkede yönetenleri korku sarmış ve korunma zırhına bürünmüşlerse, o ülke halkının düşünmesi ve yapması gereken çok iş var demektir. Yönetenlerin korku sarmalına düşmeleri, tükenişin ve bitişin işaretlerinden sayılabilir. Korku, halk içinde ilişkileri engelleyen yüksek ve dikenli duvarlara benzer. Bu duvarları yıkacak olanlar ise, ülkede yetki kullananlardır. Onlar, her ne kadar korksalar bile, korktuklarını halka belli etmemelidirler.

            Dikkat edilmesi gereken husus, bu gün bizleri çöktürenler, yarın çökertme peşinde olabilirler. Çöktürüldüğünüzde biraz dirençle ayağa kalkabilirsiniz, şayet çökertilirseniz ayağa kalkmanız oldukça zordur, belki de imkânsızdır.

            Yıllardır bu halka çökmeyi öğretenler, biraz da, dik durmayı öğretmezler mi acaba?

 

 

 

TÜRKİYE’NİN YOLCULUĞU

            Ne kadar olumlu düşünürsek düşünelim, Türkiye tahmin edilenden daha hızlı bir zemin kayması yaşıyor. Gerek iç siyasi dinamikler ve gerekse dış dinamikler Türkiye’nin yürüyüşünde etkilerini daha fazla hissettirir oldular…                    Ortadoğu’da çıkar hesapları içinde olan sömürgen ülkeler, yüzyıldan bu yana hesaplarının sonucunu almak için, çeşitli dürtülerle halkları birbirlerine karşı kışkırtmış ve savaştırmışlardır. Zayıf düşen halkların sömürülmesi esasına dayalı kışkırtmalar bölgede artarak devam ediyor, bundan da en fazla zararı Türkiye görüyor…

            Tehlikeyi görmezden gelerek, Cumhuriyet öncesinde var olan sorunun yıllarca yok sayılması ve küllendirilmesi ve yöneticilerin basiretsizliği yüzünden yüzüncü yıla devredilmesi, Türkiye’nin başını çok ağrıtacağa benziyor… ‘Kürt sorunu’ olarak lânse edilen, etnik ayrımcılığa dayalı terör olayları, günümüzde halledilebilir sorun olmaktan çıkıyor, neredeyse savaş nedenine dönüşüyor. Terör örgütünün Parlamentodaki uzantısı siyasi partinin sorumsuz davranışları da, sorunun çözümünü siyasi arenanın dışına taşır nitelikte yürüyor…

            Terör olaylarının acımasızlığı ve giderek şehirleri de içine alması, ülkenin kıt kaynaklarının toplumun refahı yerine, terör belâsı yüzünden heba edilmesi, Türkiye’yi yönetenleri, hatta toplumu bütün olarak sorunların içine çekti. Geniş kitlelerin kafasında bazı sorular şekillendi ve zaman zaman da yüksek sesle dillendirilir oldu…                                       

            Bu sorular şöyle sıralanabilir:

             “Türkiye’de birlikte yaşamanın şartları ve gerekliliği yok mu oluyor?”.  

            “Türkiye’deki Kürt kökenliler ayrılmak mı istiyor?”.

            “Ayrılmak istiyorlarsa bunu neden açıkça söylemiyorlar?”.

            “Ayrılık bölgesinin dışında kalacak, çok sayıda Kürk kökenliler hakkında ne düşünüyorlar?”

            “Dillerinin resmi dil olması dışında, Türkiye’nin öbür yurttaşlarından eksik kalan ve Devletin vermediği ne gibi haklar var?”.

            “Dünya’nın birçok ülkesinde olduğu gibi, Kürt kökenlilere bu ülkenin hangi yöresinde yerleşme, yaşama ve iş kurma yasağı var?”.

            “Kürt kökenli yurttaşların yoğun yaşadığı bölgelerde, farklı yasal uygulamalar veya fazladan farklı vergiler mi var?”.

            “Daha uzun süre askerlik mi yapıyorlar?”.

            “Primlerini yatırınca Emekli olamıyorlar mı?”.

            “Devlet veya halk Okullardan, Camilerden, caddelerden mi kovuyor?”.

            “Devlet bölge çocuklarına okul yapmıyor mu, yoksa çocukları okuldan mı kovuyor?”.

           “Üniversite okumaları mı engelleniyor?”.

            “Yaşlı insanlarına yardım yapılmıyor mu?”.

            “Hastalarına ayrımcılık mı yapılıyor?”.

            “Tanınmaları ve dışlanmaları için farklı bir kimlik mi veriliyor?”.

            Bu soruların dışında,”yoksa uluslararası sömürgeciliğin kışkırtmalarına kapılıyor, onların maşası durumuna mı düşüyorlar?” sorusu da akla geliyor.

            Sıkça söylenmeye başlanan son soru, toplumun ruhunda ve düşüncelerinde daha fazla iz etmeye ve karşı düşüncelerin oluşmasına neden olabilir ki; bu olayı daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz duruma getirebilir.                                                   Terörün her tarafa yayılması ve acımasızlığı, insanların bölgesel bakışlarında değişime, birlikte yaşama konusunda farklı düşünmeye ve zihinlerde gel-gitlerin oluşmasına neden olduğu, artık gizlenemez noktalara geldi. Bu konuda, Kürt halkının hakları için siyaset yaptıklarını söyleyenler, PKK ve KCK terörü üzerinden siyaset yapanlar ve nemalananlar da sorumlu düşünmek ve doğru hesap yapmak zorundadırlar.

            Geldiğimiz ortamda, Türkiye’nin bütünlüğü ve bağımsızlığı söz konusudur. Türkiye’nin tarihsel yolculuğu pek rahat süreceğe benzemiyor. Birinci paylaşım savaşından sonra, emperyal güçler tarafından cetvelle çizilen sınırlar kimseyi memnun etmiyor. Aynı güçlerin menfaat kaşımaları, iç ayrılıkçı güçleri sürekli hareket halinde tutuyor. Cumhuriyet öncesi başlayıp, periyodik biçimde devam eden başkaldırıları sadece iç veya sadece dış güçlere bağlayamayız. Kalkışmaların temelinde, iç hukukumuzun yetersizliği ve Demokratik taleplerin tartışmaya dahi gerek görülmeden yok sayılmasının da payı var.

            Türkiye’nin tarihsel yolculuğunda, Devletin bürokratik yapılanması çoğu kez bazı engellerin çıkmasına neden oluyor. Bürokratik dokunulmazlık halkla Devlet arasında aşılmaz duvarlar örüyor. Üstelik siyasileşmiş bürokrasinin toplumun bütünü adına iş görmesi, hiç mi hiç düşünülmemesi gereken bir durum.

            Alt yapısı hazırlanmamış bir ‘Açılım’  martavalı, toplumun etnik ve dinsel ayrışımını isteyenlerin ekmeğine yağ sürdü. İktidarın Demokratikleşme konusundaki samimiyetsizliği, Anayasa değişiklik taleplerindeki tutarsızlıkla daha da netleşti.

            Türkiye taşlı, dikenli, inişli yokuşlu dar bir yolda yürümeye çalışıyor. Bu yolun böyle devam edemeyeceği herkesçe bilinmesine rağmen, çözüm konusunda yeterli gücün harcanmadığı da bir gerçek.

            Bir ülke tarihi boyu terörle yaşayıp, insanlarını kurban yerine koyamaz. Terör sorununun sadece Askeri disiplinle çözülemeyeceği örnekleri ile görülmüştür. Sonunda halk ve siyasiler ortak bir karar vereceklerdir. Ortada muhatap bulunamaması bahane olamaz. Terör birileri tarafından organize edildiğine göre, mutlaka muhatabı da vardır. Arayıp bulmak siyaset yapanların, ‘Devlet benim’ diyenlerin işi olsa gerek.

            Daha fazla kan akmadan, bu ülkenin insanları daha da yoksullaşmadan bazı soruları sormanın ve cevap almanın zamanı gelmedi mi?

 

ÇİVİ ÇAKANLAR-TAPU SATANLAR

 

 

ABDULLAH AYDIN

 

Türk siyaseti her geçen gün daha kirli bir zemine sürükleniyor. Şayet, çok partili dönemde iktidar ve muhalefet partilerimizin söyledikleri doğru ise, gerçekten durumumuz acı demektir. Muhalefete göre iktidarlar ‘hep yanlış yaparlar’; iktidarlara göre ise, ‘muhalefet bu ülkeye çivi bile çakmamıştır’.

AKP ve Tayyip Erdoğan iktidar-muhalefet tartışmalarının üzerine tuz-biber ekti. Demokratik tartışmaların yerini itham ve suçlamalar aldı. Tayyip Erdoğan’a göre, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, bütün hükümetler AKP hükümetinin yaptığının yanına bile yanaşamazlarmış!

CHP’nin bazı belgeler açıkladı. Başbakan ve AKP tarafından yalanlanmadığına göre, demek ki belgedeki bilgiler doğru. Tarih belirtilerek yapılan bazı işlere ait bilgiler, yeni neslin siyasi partiler arasında doğru bir mukayese yapmaları ve doğru sonuca ulaşmaları açısından oldukça önemli.

CHP’nin yayınladığı ve AKP hükümetinin yalanlayamadığı belgelerden sadece birer yılı alarak karşılaştıralım: Yıllar: 1935-36--2004. Yetmiş yıl öncesi ve sonrası. l935 yılında iktidarda CHP, 2004 yılında ise AKP var. İki partinin yaptıkları şöyle;

1935 CHP- MTA Enstitüsü kuruldu.

2004 AKP- SEKA Karacasu işletmesi satıldı.

1935 CHP- Etibank kuruldu.

2004 AKP- EBK Manisa Et ve Tavuk Kombinası satıldı.

1935 CHP- Türkiye Şeker Fabrikaları A:Ş: kuruldu.

2004 AKP- Et Balık işletmeleri satıldı.

1935 CHP- Ankara Troleybüs hattı işletmeye açıldı.

2005 AKP- Tekel Sekili tuzlası satıldı.

1935 CHP- Fevzipaşa-Ergani-Diyarbakır Demiryolları açıldı

2004 AKP- Bursagaz satıldı

1935 CHP- Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası üretime açıldı.

2004 AKP- ETİ Elektrometalürji satıldı.

1935 CHP- Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası işletmeye açıldı.

2004 AKP- Sümer Holding Bakırköy işletmesi satıldı.

1935 CHP- Afyon-Isparta Demiryolu açıldı.

2004 AKP- Kütahya Şeker Fabrikası satıldı.

1935 CHP- Sümerbank Kayseri Dokuma Fabrikası açıldı.

2004 AKP- THY’deki kamu hisselerinin %23’ü satıldı.

1935 CHP- Ankara Mamak Gazi maske fabrikasının açılışı.

2004 AKP- ETİ Gümüş satıldı.

1935 CHP- Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin açılışı.

2004 AKP- Seka Ardanuç işletmesi satıldı.

1936 CHP- Ankara Çubuk Barajı açıldı.

2004 AKP- Sümerbank Diyarbakır işletmesi satıldı.

1936 CHP- Edirne-Sirkeci şark Demiryolları yabancılardan satın alındı.

2004 AKP- Çayeli Bakır İşletmeleri satıldı.

1936 CHP- Haydarpaşa Numune Hastanesi hizmete girdi.

2004 AKP- TÜGSAŞ’a ait Gemlik Gübre Sanayi satıldı.

1936 CHP- İzmit Kâğıt ve Karton Fabrikası açıldı.

2004 AKP- TEKEL Alkollü İçkiler Sanayi satıldı.

1936 CHP- Elazığ Şark Kromları işletmesi kuruldu.

2004 AKP- Tekel İçki Bölümü satılarak 9 Fabrika kapatıldı.

1936 CHP- İzmir Havagazı Şirketi Yabancılardan satın alındı.

2004 AKP- ETİ Krom satıldı.

1936 CHP- İstanbul Telefon şirketi yabancılardan satın alındı.

2004 AKP- Tümosan Türk Motor Sanayi satıldı.

1936 CHP- Ankara 19 Mayıs Stadyumu hizmete açıldı.

2004 AKP- İSGAŞ (İstanbul Gübre Sanayi) satıldı.

Yukarıdaki listede gösterilen işletmeler kurulurken, aynı zamanda Osmanlı’nın Düyun-u Umumiye borçları da ödeniyordu. Aynı kuruluşlar Yetmiş yıl sonra satılıp paraları çarçur edilirken, aynı zamanda Türkiye’nin dış borçları da ikiye katlanıyordu.

Başbakan, ‘bu ülkede dikili ağaçları yok’ dediklerinin imkânsızlıklar içinde yaparak bıraktığı mirası haraç mezat tüketirken, siyasi ahlâk ve vicdan denen bir kurumu unutmuş olmalı. Bu ülkede halk yararına, ülke yararına, insanlık yararına kum tanesi kadar üretim yaparak hizmete sunanlara hepimizin minnet borcu var. Siyaset dili bal da üretiyor, zehir de. Başbakan siyaset alanımıza zehir akıtmaktan vazgeçmelidir.

Belgeler gösteriyor ki; 1930’ lu yıllarda yapanlar, üretenler yönetmiş.  2000’ li yılların ilk on yılında da satanlar, tüketenler bu ülkeyi yönetiyor.

Bunları görüp yaşadıktan sonra, geçmişimizdekileri mi takdir edelim, yoksa geldiğimiz noktadakilere mi kızalım! Hangisi? Hangisi? Sizce hangisi?

 

Abdaydin42@hotmail.com

  


     

YANLIŞ SİYASETİN ‘GAZİ VE ŞEHİTLERİ!’

ABDULLAH AYDIN

                            Bir hafta önceki yazım Türk dış Politikasının yanlışlığı üzerine kurgulanmıştı. Ne yazık ki; bu haftaki yazımı da dış politikamızın yanlışları sonucu oluşmuş vahim bir olayın oluşumu ve sonuçları üzerine bina etmek zorunda kaldım.

            Ülkemizin gündemi rüzgâr hızı ile değişiyor. Bu süratli değişimde, Dünya konjonktürü etken olduğu gibi, iç siyaset aktörlerinin de çok büyük etkileri var. Son yıllarda dinsel arzuların iç ve dış siyasetimiz üzeride önemli bir etkileşim ve baskı sahası oluşturduğunu da göz ardı edemeyiz.

            Dinsel öğretilerle hayatın gerçekleri pek uyuşmuyor. Göksel dinler olsun, Dünyevi dinler olsun hepsinde, temel kuralların başında barış ve insanın korunması gelir. İnsanlara işkenceyi, kötülüğü, hele hele öldürmeyi katiyetle reddederler, insanların çatışmalarını öngörmezler. Bu öğretiye rağmen, dinler arası çatışma bir tarafa, aynı dinin farklı yorumları (Mezhepler), mezheplerin farklı yorumları (Tarikatlar) arasında bile çatışmalar, insanlığa zarar verir boyutta devam etmektedir. Dinsel emirlere rağmen, insanlık tarihinde dinsel çatışmaların insanlığa verdiği zarar kadar, başka hiçbir faktörün zararı olmamıştır.

            Üç uhrevi dinin kutsal saydığı ve ‘vaat edilmiş topraklar’ olarak tanımlanan Orta Doğu’nun Filistin bölgesi, tarih boyunca çatışma alanı olma özelliğini korumaktadır. Din kavgası günümüze geldiğinde toprak kavgasına dönüşmüşmüş gibi görünse de, çatışmanın perde arkasında dinsel farklılıkların yattığı da yadsınamaz.                                                       

                           Milâdi takvimin ilk yıllarında Roma İmparatorluğu tarafından Filistin’den kovulan Yahudiler Dünya’nın birçok bölgesine göçmüşler, en büyük koloniyi de Endülüs’te oluşturmuşlardı. XV inci yüzyılda Endülüs’deki Müslüman son devlet Beni Ahmer Devleti yıkılınca, hâkimiyet kuran Hıristiyanlarca kovulmaları sonucu, büyük bir bölümü (150,000) Osmanlı topraklarına yerleştirilirken,  bir kısmı da Almanya ve Doğu Avrupa ülkelerinde toplanmışlardı. Osmanlı Yahudilerin büyük bir bölümünü Trakya ve Balkanlarda iskân etmişti.

                           Yahudiler, Osmanlı’nın zayıflama sürecinde İngiliz ve Fransızların desteği ile 1900 lerin başında Filistin’de toprak almaya ve yerleşmeye başlamışlar, daha sonra da, Nazi Almanya’sının Yahudi soykırımı sonucu Filistin’de Yahudi yerleşmesi hız kazanmıştır. 15 Mayıs 1948 tarihinde de David Ben Gurion tarafından İsrail Devletinin kurulduğu ilân edilmiştir. 1929 yılında başlayan çatışmalar hız kazanarak devam etmiş ve İsrail Devletinin kurulmasıyla da, savaş bölgede yaşam biçimine dönüşmüştür. İsrail Devletinin Ortadoğu’da kurulmasında Osmanlı Politikalarının yanlışlığı kadar, Cumhuriyet hükümetlerimizin Dış Politikadaki zayıflığı ve yetersizliği de göz ardı edilemez.

                           İsrail Devleti ile yapılan tüm savaşlardan yenilgiyle çıkan Araplar, Filistin halkını kaderi ile baş başa bırakarak İsrail’le anlaşmanın yollarını bulmuşlardır. Batının gizli ve açık kasası olan Yahudiler her pozisyonda Emperyal ülkelerce desteklenmiş ve bölgede işlediği insanlık suçları görmezden gelinmiştir. İsrail Filistin’i tanımadığı gibi, topraklarını devamlı genişletmiş, kendi içlerinde kavgalaşan Filistin’i ikiye bölmüştür. Bölünme Filistin halkı için yeni dramların da kaynağı olmuştur. Bölünmenin getirdiği dramın en mağduru ise, Hamas’ın yönetime geldiği Gazze bölgesidir. Gazze yıllardır yoğun bir İsrail ablukası altındadır. İnsan hakları ayaklar altındadır. Gazze’nin içine düştüğü durumu, insanlığın utancı, hatta insanlığın ölümü olarak nitelemek mümkündür. Yönetimdeki Hamas çoğu ülke tarafından Terör örgütü olarak kabul ediliyor. Ne yazık ki; Türkiye’de terörden çok çeken ve çekmekte olan bir ülke.

                           İşte bizim politik gaziliğimiz ve şehitliğimiz, ablukaya alınmış Gazze nedeniyledir. İHH adındaki yardım kuruluşu, uluslar arası bir organizasyonla Gazze’ye yardım götüreceğini söylüyor ve gemi satın alarak bu isteğini yerine getirmeye çalışıyor. Yardım filosunun amiral gemisinin alınışı dedikoduların sebebi. Kimine göre dernekçe alınışında şaibe var. Gemide 350 civarında Türk var. Bir yaşındaki çocuk bile yardım(!) götürüyor. Filoda daha birkaç gemi ve 800 civarında yardım gönüllüsü var. Limandan uğurlanışı oldukça şaşaalı. Gidenler ‘Gazi olmaya, Şehit olmaya’ gidiyorlar. Gemideki malzemelerin envanteri belli değil.  Gemi çift bandıra ve çift bayrak kullanıyor. Gönüllüler oldukça coşkulu. Kendilerine hiçbir gücün karşı koyamayacağını düşünüyor olmalılar. Birleşmiş Milletler seyirci; T.C. Hükümeti seyirci. Hiçbir politika üretmiyor. Görüntüye bakarak büyük ihtimalle keyifleniyorlar.

                           Karşı taraf Şeytan’ın Dünya temsilcisi bir ülke… Şiddeti Devlet politikası yapmışlar. Öldürmekten çekinmiyorlar. Belki de onları bu duruma iten neden, içinde yaşadıkları bölgede duydukları güvensizlik… Ayrıca Dünya Finans sistemini yönetme gibi bir avantajları var. Öyle ya! Para olunca her türlü düdük çalınabiliyor. Uluslararası destekleri oldukça güçlü… Kendine güvenli ve gelmeyin vururum diyor. Bizim Hükümet yine seyirci. İşlemeyen Dış politikası bir türlü harekete geçmiyor. Belki de sonuçtan yarar umuyor. Ve uluslararası sularda Komor Bandırası çekmiş Türk Gemisi vuruluyor. Dokuz yurttaş ölüyor, onlarcası da yaralanıyor… Gönüllü de olsalar, o insanların koşarak ölüme gönderilmeleri politik beceriksizlik, basiretsizliktir…

                           Olaylar önlenmesi gerekirken sessiz kalınıyor, ama vahim olaylardan sonra Hükümet ve en yetkilisi kükremeye başlıyor. Din adamlarımız suskun. Gazilik ve şehitliğin şartları konusunda halkı aydınlatmıyorlar. Sokaklar sahte kahramanların, palavracı gazi ve şehit adaylarının haykırışları ile doluyor. Türkiye’nin sokaklarında, alanlarında kendi bayrağı yerine bir başka bayrak dalgalanıyor…

Adeta akıl tutulması yaşıyor. Yönetenlerimizin hali daha kötü; onlar akıl yitimi yaşıyorlar!

                           Birine yardım götürdüklerini iddia ederek, dış politika yoksunluğu nedeniyle zorla çatışmanın, her türlü şiddetin içine koşar adımla gidenlerin Gazilik, Şehitlik bağırışları ise bir başka dram. Gazilik ve Şehitlik bu kadar ucuzladı mı benim zihin malulü kardeşlerim!

                           Tanrı akıl dağıtırken bizi es geçmiş olmalı! Başka ne denebilir!


DIŞ SİYASET

 

ABDULLAH AYDIN

 

                Dış siyaset Osmanlı’na beri bu ülkenin yumuşak karnı olmuştur. Zafiyetinin nedenini bulmak, siyaset sosyologlarına ve yüksek siyaset yaptıklarını söyleyenlere düşer. Bizler, ancak düşündüklerimizi söyleyerek, yazarak katkıda bulunabiliriz.

            Eğitim alanımızda, yazım ve basım dünyamızda Osmanlıdan öte pek fazla bilgi bulunmadığından, düşüncelerimizi belirtmeye Osmanlı’dan başlıyoruz.

            Osmanlının kuruluşu ile devamı ve bitiş tarihleri arasında hiçbir benzerlik yoktur. Edebali’nin hak ve sevgi felsefesi ile yola koyulan Osmanlı, özellikle kurucu asli unsuru olan halkı, mümkün olduğunca devlet yapılanmasından uzak tutmayı yeğlemiştir. Ticareti, dış siyaseti azınlıklara bırakıp, Devlet görevlerini de devşirmelerle yürütme tolunu seçmiştir. Temel unsuru halkını da okuyup yazmaktan, bilim ve sanattan uzak tutarak ve Arap hikâyeleri ile uyutarak, temeline dinamiti kendi elleriyle koymuştur.                                                                  Osmanlı İmparatorluk olmanın sonucu işgalci bir güç olmuş, ama hiçbir zaman Emperyal bir güç olamamıştır. Merkezi ekonomisini toprak vergilerine ve savaş ganimetlerine bağlamıştır.                                                                                                                                              Osmanlı işgal ettiği ülkelere dilini, kültürünü götüremediği gibi, kalıcı eserler de bırakamamıştır. Sadece ufak vergiler bağlamış, bir kısmından da devşirme edinerek yetinmiştir.

            Osmanlının ölüm adımı kapitülâsyonlardır. 1740 tarihli ve 1. Mahmut tarafından imzalanan antlaşma ile yabancılara Osmanlı topraklarında idari, adli ve ekonomik haklar verilmiş ve her türlü serbesti sağlanmıştır. İthal ürünlerde Gümrük vergisi kaldırılırken, ihraç ürünlerine gümrük vergisi konularak, sömürülmenin yollarını açacak zararına bir antlaşma imzalanmıştır.

            Kapitülâsyonların öncesinde ve sonrasında yapılan bir dolu anlamsız antlaşmalardan sonra, 1918 yılında itilaf devletleri ile imzalanan Mondros antlaşması Osmanlının yıkım antlaşması olmuştur. Bu antlaşmayla, boğazlar, Trakya’nın bir kısmı, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir bölümünde yabancıların işgali kabul edilmiştir.

            İtilaf devletleriyle 1919 Paris antlaşmasında Yunanistan’ın İzmir’i işgali kabul edilmiştir.

            1920 yılında Sevr antlaşmasını imzalayan Osmanlı, ölümü resmen kabul etmiştir. Asli unsurunu sadece savaş aleti olarak kullanmanın faturasını yok olarak ödemiş ve geride kalanlara da ağır bir yük bırakarak adeta cezalandırmıştır.

            Ulusal Kurtuluş Mücadelesi sırasında kurulan TBMM’nin imzaladığı ilk antlaşma, Ermenistan’la yapılan Gümrü antlaşmasıdır. Maddeleri uygulanmamış olsa bile, yeni ortaya çıkmış bir güç ve meşruiyet zemini oluşturması bakımından tarihi öneme sahiptir.

            1923 tarihli Lozan antlaşması, Sevr antlaşmasının birçok olumsuz hükmünü ortadan kaldırmasına, Türkiye’nin bağımsızlığını kabul ettirmesine, Misakı Milli sınırlarının belirli bölümünün tanınmasına, Kapitülasyonların kaldırılmasına rağmen kimilerince yeterli derecede başarılı kabul edilmemektedir. 11 ülkeye karşı verilen mücadelede, heyette tecrübeli Diplomatların olmayışı, yabancı dil sorunu epey baş ağrıtmış, belki de, daha başarılı sonuç almasına önleyen sebep olmuştur. Noksanlıklarına rağmen Lozan antlaşması, yeni kurulan Devletin Uluslar arası diplomasideki en önemli başarısıdır.

            1952 de üyesi olduğumuz NATO’nun Türkiye’ye ne getirdiği, ne götürdüğü halen tartışılmaktadır. Türkiye’yi Sovyet tehdidine karşı koruma bahanesi ile girilen NATO,  Türkiye’yi askeri bakımdan ABD’ye bağımlı kılmaktan, çevre ülkelerle düşmanlığa neden olmaktan başka bir işe yaramamıştır. Türkiye’yi bir nevi silâh müşterisi olarak görmektedir.

            1960 lı yıllarda üyesi olmak için girmeye çalıştığımız, şimdiki adı ile Avrupa Birliği antlaşması ise, tam bir fiyaskodur, diplomasi rezaletidir. Birkaç ülkeyle başlayan çelik antlaşmasından birlik antlaşmasına dönen bu ortaklık, her seferinde çeşitli bahanelerle Türkiye’yi uzak tutmak istemekte ve olayı Diplomatik bir soytarılığa dönüştürmektedir. 27 ülkeye ulaşmasına rağmen, Türkiye’yi hazmedemeyeceklerini belirtmektedirler. AB siyaseti, Türk Diplomasisi ve Dışişleri Bakanlığı için tam bir fiyaskodur.

            Üye olmadan AB ile imzalanan Gümrük Birliği antlaşması, ayağımıza vurulan bir başka prangadır. AB’nin izni olmadan Türkiye’nin üçüncü ülkelerle mal alış verişinde bulunması mümkün olmamaktadır. Elli haneli bir köy muhtarının bile imzalamayacağı böyle bir antlaşma, ne yazık ki halkımıza ‘Diplomasi zaferi’ olarak sunulmuştur.

            1921 tarihinde Sovyetlerle imzalanan ve sınırları belirleyen Kars antlaşması halen Ermenistan tarafından tanınmamaktadır.

            Güya ‘çok sıkı dostumuz ve stratejik ortağımız!’ olan ABD, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlık tapusu olan Lozan antlaşmasını henüz tanımamıştır. Tanımayış nedeni, PKK terörüne verdiği destekte gizlidir.

            Daha onlarca yüzlerce antlaşma ve protokolde, ülkemiz aleyhine imzaların atıldığına tanık olabiliriz. Türkiye’de en az eleştirilen kurum Dışişleri bakanlığı, en az eleştirilen Bakanlar ise Dışişleri Bakanları olmuştur. Aslında en fazla eleştirilecek kurum Dışişleri Bakanlığı ve ona bağlı diplomatlar ve siyaset yürütücüleri olmalıdır. Diplomasi usta-çırak mantığı, memur mantığı ile yürütülemez. Diplomasi bildi ve direnç isteyen bir iştir.                     
            Osmanlı’nın Diplomasi zafiyeti günümüzde de devam etmektedir. Bağımsızlığın, ülke ve toplum yararının en fazla savunulacağı yer dış siyaset ortamıdır. Diplomaside dil kibar ve zarif olsa da, şayet altına imza attığınız belgenin içeriğini ve geleceğe neleri taşıyacağını fark etmiyorsanız, sonuçları acıdır, ölümcüldür.

            Türkiye Dış siyaset zafiyeti yaşıyor. Dünya’nın en stratejik noktasında bulunan Türkiye, bu zayıflığını bir an önce gidermeli, her an dışarı atılacak bir figüran yerine, söz ve karar sahibi olan bir aktör durumuna gelmelidir.

 

            Abdaydin42@hotmail.com


GAZİ KEMAL’DEN GANDİ KEMAL’E

 

ABDULLAH AYDIN

 

            Siyasal Partiler, sosyal hayatın en canlı organizmalarıdır. Doğarlar, büyürler, yaşlanırlar ve ölürler. Kimileri doğarlar, ama doğumdan hemen sonra ölürler. Kimilerinin ömrü bir insan ömründen daha kısadır. Bazıları da vardır ki; doğarlar, doğumları oldukça sancılı ve zordur; büyürler, yaşlanırlar ve ölümleri beklenirken yıkıntılar arasından gençleşerek, güçlenerek yeniden doğarlar. Tıpkı Çınar gibi, Sekoya gibi… Doğarlar, büyürler, ama ölümünü bekleyenleri hep yanıltırlar.

            Ülkemizde bu tip partilerin örneğinden bolca var. Partilerin temel amacı iktidar olmasına karşın, bazı partiler iktidar olmasa da, bazıları tarafından zaman zaman kapatılsa da, kimilerince olmadık söylemlerle suçlansa da, yaşları hayli ilerlese de ölmüyorlar, öldürülemiyorlar. CHP ve TKP bu tür partilerimize vereceğimiz iki örnektir…

            CHP’nin son kurultayı, uzun bir kış döneminden sonra yemyeşil renkli yaprak açan, diriliği ve görkemli görüntüsüyle, çevresine umut veren asırlık bir çınarın uyanışına benzedi ve ‘benim köküm bu toprakların bağrında ve derinliklerindedir’ diye haykırdı…

            Top sesleri ve badireler içinde kurulup Atatürk’le başlayan CHP’nin uzun yolculuğu, çalkantılarla devam ediyor. Çalkalandıkça da evrimleşiyor, gelişiyor ve kökleşiyor. Ulusal Cemiyet ve dernek yapılarının içinde oluşarak partileşen ve Ulusal Kurtuluş savaşını örgütleyen CHP’nin hayatında, başarı ve karmaşayla atladığı birkaç eşik dikkat çekiyor:

                           Sıfır noktasının altından aldığı bir ülkeyi bağımsızlığa, ülke insanını ümmetlikten millet olmaya, marabalıktan, kölelikten yurttaşlığa taşımaya çalıştığı, aydınlanma ve ekonomik bağımsızlık uğraşlarının verildiği ve kalkınma hamlelerinin yapıldığı tek parti dönemi…

                           Tek partili dönemden, asgari Demokrasi denemesi olan çok partili döneme geçiş ve  iktidarın, umulmadık ölçülerde demokratik biçimde bir başka partiye devredilmesi…  1961 Anayasası ile genişleyen partiler yelpazesi içinde, ‘Ortanın Solu’ politikasının kabulü ile yelpazedeki sol kulvarda yer alması ve sosyalleşme  eğiliminin ağırlık kazandığı dönem…

                           1971 Kurultayında parti içi muhafazakâr kesimle, sosyalleşme eğiliminde olan kesimin mücadelesi sonucu İsmet İnönü döneminin sona ermesi ve Ecevit döneminin başlaması ile sola açılımın bazı işaretlerinin görülmesi. Sol söylemlerin öne çıkmasıyla toplumsal umutta yeşermenin sağlanması ve en büyük parti olma başarısının elde edilmesi…           

                           Kısa dönemli iktidar denemelerin ardından gelen 12 Eylül darbesi ve Bülent Ecevit’in CHP genel başkanlığından ayrılması. Partinin cunta tarafından kapatılması, yöneticilerine siyaset yasağı getirilmesi…

                           12 Eylül cuntasının izin verdiği ölçüde siyasal faaliyetler çerçevesinde, HP, SODEP, SHP, gibi partilerin kuruluşu, birleşmeler ve SHP’nin koalisyon yılları ve nihayet 1992 yılında CHP’nin yeniden açılışı…      

                           SHP ile birleşme ve kısa süreli Hikmet Çetin dönemi,  1999 seçimleri ve Parlamento dışında kalış ve Baykal’ın istifası… Altan Öymen ve yeniden uzun süreli               Deniz Baykal dönemi…

                           Tüm iyi niyetine rağmen, Partiye bir türlü beklenen atılımı sağlayamayan, benmerkezci bir yönetim anlayışını partiye egemen kılan ve kamuoyunda çeşitli yönleri ile takdir edilmesine rağmen, siyasal lider olarak yeterli kabulü görmeyen Baykal dönemi, ne yazık ki, bir komplo sonucu trajik bir sonla noktalandı…

CHP, geçtiği bu dönemlerin kiminden yaralanarak, kiminden de ders alarak ve güçlenmiş olarak çıktı. İktidar partisi tarafından tezgâhlandığı iddia edilen bir komplo sonucu CHP’nin dağılacağını ve siyasi etkisini kaybedeceğini düşünenlerin hesapları ters çıktı ve CHP 33. kurultayından daha da güçlenerek çıktı.

Toplum tarafından Hintli lider Mahatma Gandi’ye benzetilen Kemal Kılıçtaroğlu ile, benzetildiği Gandi’nin çıkış biçimleri birbirine pek benzemiyor. Her ikisinin söyleminde de ‘yoksulluk’ ve ‘sömürü’ öne çıksa da, Gandi bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi verirken, Sayın Kılıçtaroğlu Demokrasi ve Hukuk mücadelesi yapmak zorunda.

                           Toplum Kılıçtaroğlu’ndan çok şey ummakta ve beklemekte. Kurultaydaki heyecan ve coşkulu görüntü, aslınta toplumun umut ve beklentilerinin yansımasıydı. Toplumun temel beklentileri, yoksulluğun, yolsuzluğun, işsizliğin önlenmesi, insan haklarına dayalı bir hukuk sisteminin oluşturulmasıdır. Mevcut düzenin yoksulluk, yolsuzluk ve hukuksuzlukla olan ilişkisinin mutlaka kesilmesi acil işlerin başında gelmekte…

                           Atatürk’le başlayan bu yolculukta, Sayın Kılıçtaroğlu CHP’deki yönetim ve çalışma anlayışını, tek adamlıktan, geniş kapsamlı Demokratik bir kadro harekâtına dönüştürebilir ve özgürlüklere açık sol bir söylem ve uygulama ile başarı oranı da o ölçüde artacaktır.

            Her doğum yeni bir umuttur. CHP ve Kılıçtaroğlu bu umudu boşa çıkarmamalıdır!



CHP NE YAPMALI

                                                                                              Abdaydin42@hotmail.com

 

            Kurultay öncesi CHP, Referandum öncesi Türkiye zor günlerden geçiyor. Bu zor ortamda uçuk bir haber ve kaset görüntüsü ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Sayın Baykal ve Sayın Baytok arasında geçtiği söylenen iddia (Doğru veya kurgu olduğu henüz belli değil) Türkiye siyaseti, CHP, Baykal, Baytok ve çevreleri için aslı olsa da, olmasa da üzüntü verici.

            Toplum algısı çerçevesinde, Türkiye gibi ahlâk anlayışının sadece bir yerlere sıkıştırıldığı ülkelerde, siyaset yapan ve güncellik içinde bulunan kişiler için siyasi ölüm anlamı taşıyor. Adeta ‘olmak ya da olmamak’ arasında bir durum. İhtimal, Sayın Baykal ve Sayın Baytok’un şu anda gitmek-kalmak arasında gidip geliyorlardır. Toplumumuz duyduklarına hemen ve koşulsuz inanma eğiliminde olduğundan, Baykal ve Baytok’un bu kamburdan kurtulmaları oldukça güç. Sürekli göz önünde olan siyaset insanları için, suskunluk gerektiren iç acıtıcı bir son olabilir.

            Sayın Baykal doğru yaptı ve CHP genel başkanlığından ayrıldı. Toplumun büyük bir kesiminde ‘dönmeli mi’ sözü dillendirilmeye başladı. Olay kısa sürede aydınlatılır, kurgu ve iftira olduğu anlaşılırsa elbette dönmeli. Çünkü Türkiye siyaseti, Sayın Baykal gibi deneyimli ve birikimli bir siyasetçiyi, asılsız bir söylenti nedeniyle kaybetme lüksüne sahip değil.

            Şimdilik Baykal ayrıldığına ve dönmeyeceğini beyan ettiğine göre, CHP ne yapmalı?

            Her şeyden önce, kimi CHP’liler salya sümük karalar bağlarken, kimileri de Baykal gitti diye göbek atmamalı. Sayın Baykal’ın gidişi elbette önemli bir kayıp; ama CHP için son değildir. Şayet ülke yönetme iddiasındaki ve Türkiye’nin en köklü partisi bir kişinin varlığına veya yokluğuna bağlı ise; işte o zaman CHP’liler derin derin düşünmelidirler. CHP içinden onlarca Baykal çıkarabilecek bir partidir. CHP iktidar olsa da, olmasa da, kökü toplumun iliklerindedir, hücrelerindedir, siyasi genlerindedir. Otuz kişinin muhabbet anında oluşturduğu piknik partisi değildir!

            CHP’liler mensubu oldukları partinin hangi şart, ideoloji ve hedefler için kurulduğunu asla unutmamalılar…

            Demokratik partilerin, özellikle sol eğilimli partilerin bir kişiye bağlı olmadığı, halkla bütünleşmiş örgüt ve kadroların her türlü zorluğun üstesinden gelebileceği ve başarıya ulaşabileceği bilinmelidir…

            Partilerin fiziksel enerjiye ihtiyaçları olduğu gibi, birikim ve deneyim enerjisine de ihtiyacı olduğu göz ardı edilmemeli, siyasi faaliyetlerin Türkiye’nin ve çağın ihtiyaçlarına paralel yürütülmelidir…

            Örgütlenme kişiler etrafında birilerini başkan yapmak, bazılarına ikbal sağlamak için değil, ilke, felsefe, program ve hedefler çerçevesinde düşünülmeli, toplumun tüm sosyal katmanlarını içine alabilmelidir…                                                                                           Kurultayın işleyiş süresi uzatılmalı, Türkiye’nin sorunları önerilerle birlikte derinlemesine tartışılıp programa dönüştürülmeli, topluma yeni hedefler gösterilmelidir…

            Şimdi en büyük görev Kurultaya düşüyor. Kurultay seçme seçilme ortamından çıkarılmalıdır. Hatta kurultay ileri bir tarihe ertelenip, etraflı bir hazırlık dönemine fırsat verilmelidir…

            Örgütlenme, program ve bu paralelde yetiştirilecek kadrolar Sosyal Demokrasiyi geliştirici ve daha ileriye taşıyacak, Devrimci özünü geliştirecek yöntemleri bulup hayata geçirmelidir…

            Şayet kurultay; birkaç ajitasyon ve duygusal konuşmadan sonra, seçme seçilme bazına oturtulursa, hem CHP’ye hem de Türkiye’ye karşı görev ihmali yapmış olur. CHP bu kurultayda toplumun karşısına, ışık tutan, hedef gösteren, toplumda heyecan ve umut yaratan siyasal, sosyal ve ekonomik bir ‘Manifestoyla’ çıkmalıdır. CHP ve CHP’lilerin ülke yararına, toplum yararına özveri, samimiyet ve çalışkanlık çerçevesinde hareket edecekleri beklenmektedir…

            Haydi, CHP ve CHP’liler! Şimdi görev sizlere düşüyor. Çağdaş, Demokratik bir tarih yazma zamanı!

            Bu ülkeye, bu topluma karşı tarihi görevinizi unutmayın!

 

 
ZİNDANLAR KAÇ DÖNÜM

 

                                                                  ABDULLAH AYDIN

 

            Zindanlar, Hapishaneler, sokak diliyle kodesler… Acıların, çilelerin, hasretliğin uzun uzun, koyu koyu yaşandığı zindanlar… Günde bin kez gün sayıldığı, belki bin kez saatlere bakıldığı hapishaneler… Her kilit şakırtısında kimilerinin titrediği, kimilerinin kapıda bekleyen görevlinin müjdeyi verecek sesinin çınlamasını beklediği zindanlar… Yanık, dertli, çile kokan, hasret kokan türkülerin canhıraş söylendiği karanlık dehlizler, hücreler…

            Geçmişte de, günümüzde de Anadolu halkı zindanlardan, hapishanelerden çok çekmiş ve çekmekte… Anadolu topraklarında yapılmış ve bugün tarihi eser olarak korumaya çalıştığımız kale yapılarının göze çarpan ilk özellikleri; mutlaka bir zindan, işkence ve hapishane bölümünün varlığıdır. Herhalde bunların tümü, hak için, hukuk için yapılmamıştır herhalde…

            Hapishaneler, tarihin her döneminde ve her sistemde, toplumun bizzat kendisi, yasaları veya egemenleri tarafından, kendilerince zararlı gördükleri grup ve kişilerden kurtulmanın ve onları zapt-ı rapt altında tutmanın aracı olarak kullanılmışlardır. Her ne kadar, günümüzde hapishaneler birer eğitim ve rehabilitasyon (İyileştirme) merkezlerine dönüştürülmeye çalışılsa da, binaları modernize edilse de, personeli insan hakları konusunda eğitilmeye çalışılsa da, insanlar üzerinde isminin ve ürkütücü kasavetinin ağırlığı hep hissedilmektedir ve hissedilecektir…

            Tarihi süreçte, mevcut yönetici ve yönetim anlayışlarına karşı olanları, konulan kurallara uymayanları cezalandırmak ve onlardan kurtulmak için hapishane sistemini oluşturmayı kısmen kabullenebiliriz. Yeni bir model bulunmadığına göre, insan haklarına saygılı bir cezalandırma yönteminin çarelerini arayıp, hukukun suçlu gördüğü insanlar daha insani bir yöntemle cezalandırılabilir, eğitilerek topluma kazandırılabilir. Şu veya bu halden suçlu kabul edilen insanların varlıklarını korumak, yaşamlarının sağlıklı bir şekilde devamlarını sağlamak insani ve toplumsal görevimiz olmalıdır… Bu konuda en büyük görevli ise; Devlettir. Devlet, her hâl ve şart altında her yurttaşının hayat hakkını korumakla mükelleftir. Aksine durumda, devlet olma özelliğini kaybeder…

            Günümüzde hapishaneler gerekli kurumlar olarak yorumlanabilir. Ancak ülkemizde son otuz yılın en büyük harcamalarının hapishaneler için yapıldığını da unutmamak gerekir. Sistem yönetiliş ve işleyiş itibariyle daha çok zindana ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

            İnsanları, kitleleri sadece hapishanelere doldurmak, yeni yeni hapishaneler yapmak yönetenlere ve işlemesini istedikleri sisteme yetmemiş olmalı ki; ülke topraklarının bir bütün halinde hapishaneye dönüştürmek istenmesini ve bu uğurda bilerek veya bilmeyerek bitmez çabalar gösterilmesini anlamak mümkün değil, yapılanlar akıl kârı değil…

            Yıllardır yaşayıp, acılar ve hüzünlerle alıştığımız terör olaylarının şekil değiştirip şehirlere yayılması…

            Yanlış modellerle işsiz bırakılan insan yığınlarının adeta açlığa terk edilmesi…

            Özellikle genç yaştaki insanların yaşamdan umutlarını kestiklerinden dolayı yaygınlaşan intihar olayları…

            Sivil kesim bir yana, Devletin çocukları korumak amacıyla kurmuş olduğu kurumlarda yaşanan, çocuklara yönelik taciz olaylarının yaygınlaşma eğilimi göstermesi…

            Yanlış politikalar yüzünden Tarım ve Hayvancılık çökertilerek, köylerin yaşanılır olmaktan çıkarılması, işsiz ve yoksul sınıfına milyonlarca insanın daha katılması…

            Yeterli delil olmadan yığınla insanın tutuklanarak, aylar ve yıllarca sorgusuz sualsiz hapishanelerde çürütülmesi…

            Tüm ülkede ve halkta yaygınlaşan ‘Büyük gözaltı’ düşünce ve korkusunun yaygınlaşması…

            Her türlü gücü ele geçirmek uğruna, Devlet mekanizmasını kullanarak, oluşturulmuş yerleşik kurumlara karşı açılan açık ve gizli tahrip saldırısı ve tüm gücün ‘Yürütmenin’ elinde toplama isteklerinin toplumda yarattığı endişe ve korkunun yaygınlaşması…

            Devleti elinde bulunduran güç sahiplerinin hukuk tanımazlığı, İnsan ve Yurttaş haklarını yok sayar davranış ve uygulamaları…

            Bu sayılanların yapılıp yaşandığı bir ülkede yeni yeni zindanlar, hapishaneler yapmaya gerek yok. Ülke bütün olarak hapishaneye dönüştürülmüş zaten. Devlet gücüne sahip olanlar da, tasavvur ettikleri büyük hapishanede Gardiyanlık görevine oldukça hevesli görünüyorlar…

            Metrekareyle, dönümle ölçülen bina tipli hapishaneleri yönetmek belki kolay olabilir. Ama yüz binlerce kilometrekare büyüklüğündeki hapishaneyi ve on milyonlarca tutukluyu yönetmek imkânsızdır. Bu gün, kendilerinde bu hapishaneyi yönetecek gücün var olduğunu zannedenlerin, yanıldıklarını anlamaları geç olmayacaktır…

            AKP ve Başbakan Tayyip Erdoğan oyunu yanlış ve tehlikeli oynuyor. Bilinmeli ki; Türkiye ve halkı öyle kolay yutulacak, kolay hazmedilecek ve kolay sindirilecek lokmalar değildir. Birilerinin boğazını tıkayabilir, midesine oturabilir!

            Aman, aman dikkat!!!

 

      

    
İSTENİRSE OLUYORMUŞ

                           Toplumların korkularını yenmeleri kişilere göre daha zor oluyor. Bu korkular, özellikle yöneticiler kanalıyla yaratılmışsa, kurtuluş daha da zor oluyor…

                Türkiye, toplumsal korkuları oldukça yoğun yaşayan bir ülke. Etnik köken farklılıklarımızdan, inanç farklılıklarımızdan, sınıfsal farklılıklarımızdan, bölgesel farklılıklarımızdan, dil ve şive farklılıklarımızdan, kılık kıyafet farklılıklarımızdan korkar olduk…

                ‘Bu kadar korkunun sebebi nedir?’ diye kendimizi sorguladığımızda; korkuların pek o kadar sebepsiz ve boş yere olduğu düşünülemez. Bir kısmının nedeni tarihin derinliğinde gizli olsa bile, çoğu korkumuz yönetsel hatalardan kaynaklanıyor. Yönetim gücünü eline bulunduranlar, toplumsal korkuların üzerine gidip, kitleleri bu prangadan kurtarmak yerine, korkuları bir yönetim modeli olarak topluma dayatmışlar ve bu korku modelinden yıllarca yararlanmışlardır, halen de yararlanmaktadırlar…

                Bu ülke l Mayıs l977 felâketini yaşadı. 36 güzel insanımız katledildi. Ülkeyi yönetenler bu katliamın faillerini bulup cezalandırmak yerine, Emekçilerin Enternasyonal coşku günü ‘l Mayıs Emek Bayramı’ nı suçlu ilân ettiler ve l Mayıs’ı toplumsal korku günlerinden birine dönüştürdüler. Ne var ki toplumun Demokratik gücü bu korkuyu aştı ve 20l0 yılı l Mayıs Emek Bayramı coşkuyla kutlandı. Böylece, dayatılan bir korku paragrafını emekçilerin cesaret ve elbirliği kapamış olduk…

                20l0 l Mayıs buluşmalarının bütün yurttaki görüntülerinin, topluma ve özellikle yönetenlere vermiş olduğu çok açık bir mesaj var. Emekçiler dedi ki; ‘Bizim birbirimizle kavga edecek kinlerimiz, paylaşacak servetlerimiz, birbirimize hükmedecek bir isteğimiz yok. Şayet birileri, birilerini kışkırtıp üzerimize sürmezse, emeğinden ve sevgiden başka serveti olmayan bizlerin, değil kavga, birbirimize yan gözle bile bakmayız. Yeter ki siz, zihninizdeki fitneleri silin, kafanızdaki korkulardan kurtulun’…

                Anayasa değişim çalışmaları ve tartışmaları, Demokratik bir Parlamentonun asla kabullenemeyeceği görüntülere sahne oluyor. Anayasa’nın ne olduğu ve nasıl olması konusunda, halkımızın bilinç ve istek düzeyinde yeterince ortaklaştığını ileri sürmek karanlıkta iğne aramaya benzer. ‘Toplumsal Ortaklık Antlaşması’ olana Anayasa, bütün toplumsal katmanların talep ve görüntülerini yansıtmalıdır. Anayasa yapımında, gizli hilelerin halka sunulması, toplumun geleceğinin gömüleceği bataklıklar gibidir ve gelecekte toplumu boğabilecek tehlikeleri, hile yoluyla halka onaylattırma anlamı taşır…

                                                               ***

                Bu ülkede 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını istemeyen çok az insan vardır. Ancak, defalarca darbe Anayasasına biat edip defalarca yeminle sadakat belirtenler, onun sağladığı nimetlerle toplum üstü hayat kurup hükümran olanlar, bu gün 12 Eylül Anayasasını düzeltiyoruz pozları takınanlar ‘sahte demokratlık’ oyununu beceri ile oynuyorlar. Bu dolmayı halka yutturmaları, pek şaşılacak bir durum olmasa gerek bu ülkede…

                Anayasayı topluma danışmadan istedikleri gibi değiştirecek siyaset kahramanlarına(!) cevaplaması gereken hayati bir soru sorabiliriz. 12Eylül darbecilerini yargılayıp mahkûm ettirdiğinizi düşünelim. Darbe nedeniyle canlarını kaybedenlerin, fiziki ve ruhi yapılarında kapanmaz yaralar açılanların, sakat bırakılanların, işkence görenlerin, haksız yere hapishanelerde çürütülenlerin, yurttaşlık haklarını kaybedenlerin, işlerini kaybedenlerin, sosyal ve ekonomik yıkıma uğrayanların kayıpları nasıl karşılayacakları konusunda Zat-ı Şahaneleri Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan ve partisi AKP ne düşünüyor acaba? Bu kayıpları da karşılayacaklar mı? Yoksa olan olmuş, olanları unutalım, mağdur edilenler ‘Demokratik Anayasa değişikliği(!)’ uğruna, ‘yapılanları sineye çekin’ mi diyecekler.

                Mevcut Anayasa Demokratik değil ve günümüz insanını istenen demokratik ortamı yansıtmıyor. Mutlaka düzeltilmesi ve yönünü halka döndürmesi gerekiyor. Hiç kimse kendini Anayasa ile özdeş görmemeli ve ben yaptım oldu dememelidir. Yapılacak değişiklikler bir görüşü, iktidarın taleplerini değil, ulusun taleplerini yansıtmalıdır. Dolayısıyla toplumsal antlaşma sağlanmadan kalıcı Demokratik bir Anayasanın yapılamayacağı, kendini tek kuvvet sananlarca kabul edilmelidir. Aksi durumda mevcut çatışma noktalarımıza yenilerinin katılması kaçınılmazdır…

                Taleplerimizi yüksek sesle dillendirmekten ve ilgililere ulaştırmaktan geri durmayalım. Bu değişiklik Meclisin ve halkımızın onayından geçerse, yeni uygulamalar Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP’nin samimiyetini test etmek için yeni bir araç olacaktır!

                Bekleyelim, görelim!

                                                                                                             


                        

                        MİLLİ İRADE

                       (ULUSAL İSTENÇ)                       ABDULLAH AYDIN

 

 

 

                Mili İrade-Ulusal İstenç; kulağa hoş gelen, insanın yüreğine sevgi ve güven akıtan sözcükler…

            Siyaset dünyamızın sıkça kullandığı, iktidarı ele geçirenlerin uygulamalarına dayanak yaptığı sözcükler…                                                                                                                                

                               Ama ülkemizde hiçbir zaman hayat bulmamış, bulamamış, işleri istedikleri gibi gittiği sürece iktidar sahiplerince hiç dikkate alınmamış sözcükler…                                                     

                                Halkımızca değeri yeteri kadar algılanamayan, ülke yönetiminde en önemli yurttaşlık hakkı olduğu kavranamayan sözcükler…

            Milli irade-Ulusal istenç gerçekten ‘hayat buldu mu, buluyor mu?’ diye sorgulamamız gerekiyor. Sadece Demokrasilere has olan bu ifade, Demokrasi tarihini ve ilişkili ülke tarihlerini incelediğimizde, öyle söylendiği gibi yetkililerce fazla dikkate alındığını söyleyemeyiz. Örneğin: ABD halkı Corc Bush’u başkan seçtiğinde, ‘git Irak’ı işgal et, bir milyon insanı öldür ve Irak’ı darmadağın et’ diye bir irade beyanında bulunmadı herhalde! Böylece, İnsan hakları ve Demokrasi dışı güç kullanımın Milli irade olmadığı ortaya çıktı…

            Ulusal iradenin oluşmasının olmazsa olmazı ‘toplumsal bilinçtir’. Kişiye ve kitlelere yapılacaklar ve hedefler konusunda yeteri kadar bilgi birikimi sağlanamamışsa, toplum çeşitli baskılarla sindirilmişse, bilgi ve bilinç dışında kitlelerin desteği alınmış olsa bile, sonuç ‘Ulusal İrade’ olarak tecelli etmiş olmaz. Özellikle, plânlanmamış, alt yapısı oluşturulmamış, ekonomik karşılığı belirlenmemiş siyasi vaatlerle elde edilmiş sonuçlar, oranı ne olursa olsun, Milli irade olarak tanımlanamaz, kabul edilemez…

            Sandıkta ve Mecliste şu veya bu şekilde sağlanan çoğunluklar meclis iradesi olarak kabul edilirse, her türlü hukuk dışılığa meşruiyet kazandırılmış olur… l982 Anayasa oylamasının şartlarını Ulus olarak beraber yaşadık. Darbe ile iktidara el koyan kişiyle, tayin edilmiş insanlara dikte ettirilen Anayasa halka oylattırılmış, sonuç büyük bir çoğunlukla, iktidara el koyanların lehine çıkmış ve hilkat garibesi siyasal bir uygulama ile birileri Cumhurbaşkanı olmuştur. Bu sonuç Milli irade olarak tanımlanamaz, onaylanamaz.                  Başbakan Erdoğan ve partisi AKP’nin ‘Milli İrade’ anlayışı, salt kaba bir çoğunluğa dayanıyor. Demokrasilerde çoğunluğun iradesi elbette belirleyicidir. Ancak sistemin Demokratik olabilmesinin temel koşullarından birinin de; azınlıkta kalan siyasal tercihlerin korunması ve toplumda hayat hakkı bulabilmeleridir.                                                   

                                Şimdilerde de oyun bir başka türlü, ama benzer sonuçlar doğuracak şekilde oynanmaktadır. Her gün değişen siyaset gündemimize şimdi de ‘Başkanlık’ sistemi tartışmaları düştü. Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP gündem değiştirmekte oldukça mahirler. İktidar zafiyetlerinin ortaya döküldüğü, seçimlerin yaklaştığı sırada aniden gündeme Anayasa değişikliğini getirdiler. O yetmedi, Başkanlık sistemi tartışmalarını ortaya attılar…

            Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramında, tiyatral görüntülerle Başbakanlık makamına oturttuğu çocuğa, “ Başbakan sensin, İster asar ister kesersin” demesi, Başbakanın bilinçaltı düşüncesini yansıtıyor. Bu mantık sahibi kişinin tek yetkili olarak ülkenin başına geçmesinin doğuracağı tehlikeli sonuçları tahmin etmek hiç de güç değil. Şayet Başbakan seçim öncesi, yasalar çerçevesinde halka bazı vaatlerde bulunmuş, bazı değişikliklerle halkın karşısına çıkmış ise ve halk bilinçli ve istekli olarak bunları kabul etmişse, sonuca Milli irade diyebiliriz. Kim olursa olsun, karanlıkta mal kaçırma ile elde edilen sonuçlar Milli iradeyi temsil etmezler.

            Milli irade (Ulusal İstenç) saygı duyulası kabul görür bir sonuçtur. Toplumun bütününün ihtiyaçlarına yönelik, Demokratik ortamda özgürce tartışarak bir sonuca vardığı ve bu isteğini korkusuzca sandığa yansıttığı kararlar Milli İrade olarak kabul edilebilir.

            Demokrasiler ‘yaptım oldu’ rejimleri değil, ‘bilerek, isteyerek, tartışarak ve birlikte yapmamız zorunludur rejimidir!

            Hakanlar, Şahlar, Sultanlar, Padişahlar, Krallar döneminin kapanmadığını zannedenler fazla heveslenmesinler   

                                                                                  Abdaydin42@hotmail.com   

    


 

HALKIMIZ BİLİR-Mİ?

    ABDULLAH AYDIN

      Abdaydin42@hotmail.com

         Siyaset: doğru ve kitabi yorum olarak ‘Yönetme’ sanatıdır. Gelişmiş Demokrasilerde bu sanat, kuralları ve yasaları çerçevesinde yürütülürken, Demokrasi dışı ve az gelişmiş Demokrasilerle yönetilen ülkelerde, yönetiyormuş gibi yapıp halka damardan girilen bir aldatmaca, mide şişiren gaz, aydınlatmayan lâmba, bitmeyen yol gibidir ve giderek karanlık mağaraya dönüşme eğilimi taşır.

            ‘Halkımız bilir’ söylemi, ülkemiz siyasetinin önemli dayanak noktalarından biridir. Siyasetçilerimiz, yapmak-yapmamak ikileminde kalmışlarsa, çoğu kez halkımız bilir (hem de en iyisini!) urganına sarılmakta sakınca görmezler.

            Her seferinde ‘Halkımızın bilip, büyük çoğunlukla onayladığı’ Anayasa yapımı ve değişiklikleri, nedense bu ülkede hiç kimseyi tatmin etmedi, hiç kimse ‘Anayasal’ hükümlerden ve kılavuzluğundan memnun olmadı. Memnun olmayanların hemen hemen hepsi, şu veya bu biçimde Anayasanın yenilenmesini isteyenler, yapım konusunda fikir beyan edenler ve bizzat yapıma oyları ile katkıda bulunanlardan oluşmasına rağmen.                            

                               Esas memnun olmaması gereken ‘bilen halkımızı’, Anayasanın şöyle veya böyle olması pek ilgilendirmiyor. Çünkü O biliyor ki; Anayasa ve yasalar nasıl olurlarsa olsunlar, kim yaparsa yapsın, kendine dönük yüzünde sadece külfet yazıyor. Birileri ‘halkımızın neler neler bildiğini’ söylese de, halkımız önüne koyan her türlü yemeği koklamadan ve tadına bakmadan rahatlıkla yiyebiliyor. Sorgulamadan yediği, ne olduğunu bilemediği yemekler nedeniyle de, karın ağrısından bir türlü kurtulamıyor. 

            Bu ülkede siyasal güç ve Devlet gücünü kullananlara sormak gerek: Madem ‘Halkımız her şeyin en iyisini biliyorsa’, %92 ile onayladığı Anayasayı neden değiştirmeye çalışıyorsunuz? Yoksa ‘bilen’ halkımızın düşünce, karar ve eyleminden şüphe mi ediyorsunuz?

            Bütün siyasi partilerimiz, Demokratik haklarla inatlaşırcasına, genel ve yerel seçimlerde ön seçim yapmıyorlar. Partilerimiz ve lider kadroları ön seçimsiz siyaset bendelerini atayıp, sonra da ‘Demokratik ve özgür seçim yapıyoruz’, ‘haydi millet sandık başına’ deyip atama işlemlerini ‘bilen halkımıza’ onaylattırıyorlar.  İnsan için için şüpheleniyor ve sorası geliyor; sayın siyasi liderler, sayın parti yöneticileri! Siz halkın aklına mı güvenmiyorsunuz veya siz halktan daha mı akıllısınız da, ön seçim yaptırmıyorsunuz?

            Her nedense, siyaset erkânımızca, işine gelen konularda halk hiçbir şey bilmiyor, ama işine gelmediği yerlerde veya kendince çetrefilli konularda halka danışmayı, yaptığı işi ona onaylattırmayı düşünüyor. Ülkemiz halkı egemenler ve yönetenler tarafından (Siyasetçi, Bürokrasi, İşveren, feodal toprak sahipleri ve tarikatlar) sürekli kandırılıyor, aldatılıyor.

            Birileri Anayasa değişikliklerini Halka soralım diyor. Tamam, halka soralım. Meselâ:

            Bu kadar insanın neden işsiz kaldığını, bu işin müsebbiplerinin kim olduğunu halka soralım!

            Ekonomiyi kimlerin batırdığını, batan ekonomiden kimlerin parsa topladığını ve Ekonominin nasıl düzeleceğini halka soralım!

            Devlet ihalelerinin kimlere, nasıl verildiğini ve bu işten pay kapanların kazançlarını halka soralım!

            Özelleştirmeleri neden halka sormadan yaptığınızı, kimlere hangi pazarlıklarla verdiğinizi, özelleştirmelerden ülkenin ve halkımızın zararının ne kadar olduğunu halka soralım!

            Çocuklarımızı neden istediği yüksek öğretimi yaptıramadığımızı, YÖK’ün nasıl düzeleceğini, Vakıfların, Tarikatların kurduğu kazanca ve kafa ütülemeye yönelik Üniversitelerin neden kurdurulduğunu, neden teşvik edildiğini, halkımızın bundan ne yararı olacağını halkımıza soralım!

            Sosyal Devletin asli görevi olduğu halde, Özel Hastanelere, Özel Okullara neden izin verildiğini, bu özel kurumlardan geniş yoksul kesim halkımızın doğrudan yararlanıp yararlanmadığını, Sağlık ve Eğitim özelleşince Devletin varlığının anlamını halkımıza soralım!

            Mahkemelerin neden bu kadar uzun süreli devam ettiğini, tutukluluk işleminin neden cezaya dönüştürüldüğünü, mahkemelerin ne zaman özelleştirileceğini halkımıza soralım!

                               Başbakan Tayyip Erdoğan özellikle dış gezilerde yeni istekler, yeni fikirler üretmeyi adet edindi. İfadelerinde, bilinçaltındaki arzularının yattığı göz ardı edilmemelidir.             Başbakanın bu isteklerini de halka soralım:

            Padişahlık, Sultanlık, Despotizm mi istiyorsunuz, yoksa Cumhuriyet mi, Demokrasi mi, özgürlük mü?

            Kulluk, Ümmetlik mi istiyorsunuz, yoksa özgür Yurttaşlık, Vatandaşlık mı?

            Bu ülkeyi yönetenlerin yüreği yetiyorsa; halkımıza bunları soralım. Nasıl olsa halkımız en iyisini biliyor ya!                                                                

                               Popülizm (Halk Dalkavukluğu- Halk yalakalığı) halkımıza ve ülkemize kaldıramayacağı kadar zarar vermedi mi yoksa?!

 



ZÜĞÜRT AĞALARIN ZENGİN HİZMETKÂRLARI

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com.

 

Hizmetkârlık, Anadolu Feodal yapısındaki mülkiyet ve güç sahipliğinin (Maddi ve Manevi) günümüze kadar gelen ve halen devam sosyal utançlarından biridir. Ortaçağ kölelik yapısının bugüne yansıyan, sahiplerince (!) her türlü sosyal ve insani değerin gereği addedilen bu hastalıklı yapı, ne yazık ki toplumun geniş kesimlerince benimsenmiş ve duygularımıza işlemiş görünüyor. Sevdiğimiz veya saydığımız biriyle muhabbet ederken bile, gayri ihtiyari ağzımızdan (ben senin hizmetkârın olurum) sözleri dökülebiliyor. Bu kabulleniş, kölelik anlayışının toplumsal ruhumuzda ne ölçüde yer ettiğini gösterdiği gibi, alttan alta, acıtmadan toplumu yumuşatmanın ve alay etmenin sevimli gelen bir yöntemi olarak da karşımıza çıkıyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan, AKP Milletvekilleri ve yöneticileri son zamanlarda halka dönük söylemlerinde, “Biz sizin hizmetkârınız” cümlesini çokça dillendirir oldular. Doğrusunu söylemek gerekirse, AKP halkla ilişki kurma konusunda, bu güne kadar Türkiye’de kurulmuş, kapatılmış, iktidar veya muhalefet olmuş partilerin tümünün önünde görünüyor. Bu ilişkinin doğruluğu, siyasal ve sosyal gerçekliği her yönüyle tartışılabilir. Ancak iletişim ve etkileşimdeki yakınlık ve yoğunluğu göz ardı edilemez…

Her ne kadar iktidarlar ‘ülkemiz iyiye gidiyor’ deseler de, ülkemiz Sosyal, Siyasal, Ekonomik ve teknolojik gelişme konusunda istenilen düzeyde ilerlemiyor, hatta geriliyor. Özellikle Siyasi ve Ekonomik konularda son elli yıl içinde bizden çok daha yoksul, siyasi yapısı daha geri kalmış ülkeler, bu gün bizi hayli geride bırakmış durumdalar…

Ülkemizde ileri gidenler(!), durumunu düzeltenler(!), hatta Dünya ilerleyenlerini fersaf fersah geçenler yok mu? Olmaz olur mu? Var elbette! İlerde olması gereken kim olmalı? Tabii ki halk! Ülkenin ağası, patronu olması gereken halk, tarih boyu hiçbir zaman ağa, patron olamadı ki! Ama vekilleri, yönetenleri hep ağa oldular, patron oldular…

Çok partili dönemimiz sağ ideolojilere sahip (Sermaye yanlısı, Din, tutuculuk, gericilik ve baskıyla haşır neşir) partilerin yönetiminde geçti. Öyle tutucu, öyle gerici, öyle sermaye yanlıları ki; kendileri dışındaki hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımadılar. Ülkemizde yapılan birkaç darbenin yöneticileri de, onlara karşıymış gibi görünüp, aynı ideoloji içinde hareket ettiler. Böyle bir çöl ortamında Demokrasinin, Özgürlüğün, İnsan haklarının, Hukukun ve eşitliğin gelişmesi mümkün mü? Elbette mümkün değil.

DP ve Menderesin “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” sloganı ile başlayan talan dönemi, AP ve Demirel’le devam emiş, Turgut Özal’ın ANAP’ı ve Tayyip Erdoğan’ın AKP’si ile adeta talana dönüşmüştür. Bu dönemlerin tümünde, ‘Halkın Hizmetkârlarının’(!) epeyce servet edindiklerine tanık oluyoruz.

Altmış yıllık sağ partilerin egemenliğinde geçen çok partili dönemimizdeki siyasi yöneticilerin, halka yönelik beyanları hep vaatlerle doludur. Her seferinde, ülkemizin ve halkımızın zenginleştiğinden, her türlü hizmet alanında geliştiğimizden, çok kısa sürede güçlü bir ‘Dünya Devleti’ olacağımızdan bahsederler. Onlar hep umut pompalarlar da, nedense halkımız hep yoksullaşır, sokaklar, kahvehaneler işsizlerle dolar, Devletin ve yurttaşın borçları kabardıkça kabarır!

Altmış yıldır bu ülkede (istisnaların dışında) Başbakanlık, Bakanlık, Milletvekilliği, Senatörlük, Belediye başkanlığı, İl ve Belediye Meclis üyeliği, Parti il ve ilçe başkanlığı, Valilik, İl hizmet Müdürlüğü, Bakanlıklarda ve KİT. lerde yöneticilik ve üst düzey bürokratlık yapanların, hatta bu ülkede Kamu adına yetki kullananların, çevrelerindekilerin ve yakınlarının iş ortaklıkları ve mal varlıkları didiklendiğinde, karşılaşacağımız durum yürekler acısı olabilir, toplumda aldatılmışlığın öfkesini kabartabilir.

Toplumun yaşamından, sızlanmalarından ve görüntüsünden anlaşılacağı üzere, halkın hizmetkârlığında(!)  bulunduklarını söyleyenlerin korkunç bir aldatmaca oynadıklarını söyleyebiliriz. Ülkemizde halkın aldatılması yeni bir yöntem, yeni bir olay değil. Ancak altmış yıllık çok partili dönemimizde, AKP dönemi kadar çok ve korkusuzca aldatılmamıştı bu toplum. Şayet Başbakan ve siyasi çevresi kendilerini hizmetkâr olarak görüyorlarsa, fazla yorulmalarına gerek yok. Öyle ballı börekli, kuş tüyü yataklı hizmetkârlığa talip yetmiş milyon insanımızın olduğunu söyleyebiliriz.

Başbakan Tayyip Erdoğan ve siyasi yol arkadaşları ‘Fakir köyün zengin kavalcısı’ görünümündeler. Birilerinin belirlediği, ne yazık ki halkımızın da bilmeden onayladığı rollerini gayet başarılı(!) oynuyorlar, hizmetkârı olduklarını söyledikleri yoksul yığınlardan övgü ve alkış alıyorlar.

Zengin Hizmetkârların oynadığı oyunu, boş mide ve göremeyen gözlerle izleyen, gerçeklere ve doğrulara çoğu kez gözünü ve kulağını kapayan, izlerken de yarattığı eserinden kıvanç duyan halkımıza da (züğürt ağalara) iyi seyirler dilemekten, ‘Tanrı sonumuzu hayır etsin’ demekten başka söylenecek sözümüz kalmıyor…

 

ALİ YAZAR VELİ BOZAR

Değerli sanatçı Barış Manço’nun yazıp bestelediği “Ali yazar Veli bozar” şarkısı, sanki Türkiye’mizin bu günleri için yazılmış… Doğru da yapılsa, yanlış da yapılsa yerinde kalmıyor, biri yapıyor, biri bozuyor…

En doğru, en çelişkisiz, en anlaşılır ve kalıcı olması gereken Anayasamız ve yasalarımız çoğu kez ‘sakat’ doğuyor ve zaman içinde düzeltilmesi gerekiyor. İyi yapılanlar da, kötü yapılanlar da gücü eline geçirenin isteği yönünde olmayınca, isteğe uygun düzeltilmek isteniyor. Yap-boz sırasında da birbirimizin kafasını kırıp, gözünü patlatmaktan geri kalmıyoruz…

Sıkıyönetim Mahkemeleri savcılarından daha kuşkucu davrandıkları kanaati uyandıran  ‘Ergenekon Savcıları’nın suçlamalarındaki itham, suçlanan kişiler arasındaki düşünce ve eylem uzaklığı toplumda korku atmosferinin oluşmasına neden oluyor. ‘Ergenekon Mahkemeleri’ kararlarına Savcıların itirazı ve aynı mahkemenin bir başka Hâkiminin verdiği bir öncekinin tam tersi karar, toplumda bazı korku ve şüphelerin oluşmasına neden olduğu için, toplumun yasa ve Mahkemelere olan güveni zedeleniyor. Öyle görünüyor ki: yakın gelecekte, Devletin ve yurttaşların haklarını korumakla görevli savcılar ve hukuk dağıtmakla görevli Hâkimlerin birbirleri il kavgalaştığına tanık olabileceğiz…

Ülkemizde kırk bin insanın ölümünden sorumlu tutularak, yasalar çerçevesinde ömür boyu hapse mahkûm edilen birisinin doğduğu köydeki evi, türbe misali yöre halkının ziyaret hücumuna uğruyor. Evinin bahçesindeki toprağa yüz sürülerek kutsanırken, resimleri önünde hatıra fotoğrafları çektiriliyor. Garip ve anlaşılması zor halkımız, ‘ölüm olmasın’, ‘Analar gözyaşı dökmesin’ derken, bir yandan da gözyaşı ve ölümle oyun oynuyor. Kitlesel katliamları, terör olaylarını ve Hukuku görmezden geliyor… Halkımız yapmaya çalışıyor, aynı anda yıkmaktan da kaçınmıyor…

Son aylarda kendimize sosyal bir savaş oyuncağı daha bulduk; ‘Anayasa değişikliği’. İnsanlar ve yönetenler mutlak bencilliklere sahip olduklarından, suçu ve çözümsüzlük nedenlerini başkalarında ararken, kendilerini hep haklı konumda görmüşlerdir. Sanki mevcut Anayasanın toplum yararına olan bazı maddeleri uygulanıyormuş da, ‘Sivil ve yeni bir anayasa’ ihtiyacı kaçınılmazmış! Bu Anayasa ‘Darbe Anayasasıymış’. Doğrudur. Doğrudur da, önemli olan Anayasayı kimin yaptığı değil, içeriğidir, Demokrasi ile ne ölçüde bağdaştığıdır. Yazılı hükümler sadece ilk adımın atılması içindir. Demokratik doğru yolda yürümek, ancak hukuksal haklılığa ve insan haklarına dayalı uygulamalarla olur. Anayasa ve yasaları çok kez yazıp bozmakla Demokrasi olmaz, topluma hizmet edilemez…

Bir ülke düşününüz ki; yirmi birinci asırda toprakları üstünde kaç yurttaşı yaşıyor ve bu yurttaşların içinde seçme yeterliliği olan kaç kişi var bilmiyor. Hatta bir köyünde oluşan orta ölçekli yer sarsıntısında ölmemesi gereken, ama yoksulluğun oluşturduğu nedenler yüzünden damı başı çöküp yaşamını yitiren yurttaşlarını bile sayamayan bizler, yasalarımız, sistemimiz ve anlı şanlı yöneticilerimizle güya Demokrasi arıyoruz! Bu utanılası sonuç, yaz-boz düzenimizin ve kapkaççı yönetsel anlayışımızın sonucu değildir de nedir?

Yaz-boz düzenimizin bitmeyen dertlerinden biri de, Üniversiteye giriş sistemimizdir. Başarı puanlarını nasıl tespit edeceğimiz üzerine senaryo üzerine senaryo yazıyoruz. Eğitim verildiği iddia edilen, aslında sadece bir Müdür bir Mühürle eğitim kadrosunun oluştuğu Anadolu’nun ücra köşesindeki Liseden mezun bir öğrenciyle, her türlü olanağın sunulduğu liselerden mezun olan öğrencilerin aynı şartlarda Üniversite giriş sınavına sokulması, hangi insani düşünce, hangi hukuk anlayışı ile savunulup izah edilebilir? Okul tedrisatları iktidarlara göre neden değiştirilir? Bir ülkeye, o ülkenin yurttaşına bundan daha büyük hakaret ve kötülük yapılabilir mi? İlkokuldan Üniversiteye, Eğitim sistemimiz kaç kez yazılıp bozuldu?

Lebalep ağzına kadar doldurulan hapishanelerimizdeki insanların büyük çoğunluğu, hüküm giymemiş tutuklu insanlardan oluşuyor. Suçluluğu kanıtlanmamış insanların özgürlüğünü elinden alıp, çalışma hayatından mahrum etmek, ailesinden, çocuklarından ayırmak, toplumdan tecrit etmek, yüz binlerce insanı yoksulluğa itmek hangi hukuk anlayışının eseridir? Hukuk bir ülkenin temel yapısıdır, ulusun yaşam güvencesidir. Bu temel oynak ve kaygan olmamalıdır. Hukuk anlayışı insanların yaşamlarını iyileştirmeye yönelik ve yeniliğe açık olmalı, ancak isteğe göre yaz-boza açık olmamalıdır…

N e diyor değerli sanatçı Barış Manço:

“Ali yazar, Veli bozar

Küp suyunu çeker azar azar.

Üzülmüşüm neye yarar?

Keskin sirke küpüne zarar.”

Keskin sirke gibi kendimize zarar vermekten kaçınmanın yollarını bulmak, hepimizin acil görevi olmalıdır. Devleti yönetenlerin görevi kavga çıkartmak değil, kavga ortamını barışa döndürmektir.

Bu ülkeyi yönettiğini zannedenlerin kulakları çınlasın?

Ali olup yazıyorlar, Veli olup bozuyorlar!

 




ANAYASA AÇILIMI

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

Açılım hayatımızın her alanına girdi ve günlük yaşantımızın bir parçası oldu. Özellikle siyasi kanatta oldukça popülerleşti ve ‘neye, nereye açık?’ soruları zihinlere takıldı. Bizde soralım: Neye, nereye açık? Hiçbir şeye, her yere açık!

Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı, Asker, Polis açılımı, yüksek yargı muharebeleri ve nihayet Anayasa açılımı…

Sorunların toplumsal Demokratik talepler bütünlüğü içinde ele alınması gerekirken, çeşitli isimler ve talepler çerçevesinde çözümlenmeye çalışılması, çözüm şöyle dursun, geleceğe daha büyük ve karmaşık sorunların ağırlaşarak taşınmasına neden oluyor…

AKP hükümeti sorunların çözümünü ‘toplumsal yarar’ üzerine oturtmak yerine, sorun çözüyormuş gibi yapıp, egemenliğini pekiştirme doğrultusunda arıyor…

Büyüklü küçüklü yirmi civarında etnik ve dinsel ayrı yapının oluşturduğu bir ülkede, dertlerin çözümünü sadece bir iki farklı kesimin sorunlarının hallinde görme ve o doğrultuda çözüm arama gafletine düşen AKP, karşılaştığı olumsuz görüntüler ve toplumsal tepkiler karşısında durmak ve geri adım atmak zorunda kaldı.

Toplumsal alt yapısı hazırlanmadan başlatılan ‘Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı, Askerle kavga ortamı yaratılması’ AKP Hükümetini zorda bıraktığı gibi, Türkiye’yi de hem kendi içinde, hem de Dünya’da güvenilmez görüntü yaratarak zor duruma düşürdü…

Yanlış tanımlanarak başlatılan Kürt açılımından sonra, ‘Alevi Açılımı’ da fiyaskoyla sonuçlandı. Lâik olduğu öne sürülen bir ülkede, bir inancın ve o inanç içinde bir mezhebin resmi inanca dönüştürülerek ‘Devlet Dini’ gibi kabul gördüğü ve genel bütçeden çok büyük bir pay ayrıldığı yerde, ‘Alevi açılımı’ adı altında göz boyama yöntemi ile Demokratik hakların yaygınlaşacağını ileri sürmek ve toplumu buna inandırmak pek mümkün görünmüyor…

Kürt aydınlarını, Demokratlarını ve geniş yığınları bölgedeki etnik teröre, Feodal yapıya, gericiliğe, tarikat ve aşiret egemenliğine, Ortaçağ geleneksel sosyal yapısına karşı durur hale getirmeden yapılmaya çalışılan Kürt açılımı ne kadar fiyasko ise, temelsiz rötuşlarla Alevi açılımı yapıyormuş gibi davranmak da, hüsranla sonuçlanacak bir aldatmacadır…

Kişiler bile en küçük işlerinde ön çalışma ve plânlama yaparken, Devlet ve toplumun yaşamında büyük sarsıntılara neden olabilecek kimi değişiklikleri, hiçbir ön tasarım, plânlama ve yasal alt yapısı oluşturmadan apar topar yapmaya çalışması, AKP hükümetini yeni arayışlara itti ve Devletin bazı kurumları ile kavga eder duruma getirdi…

AKP’nin Parlamento dayanıklı güç güveni, ‘Her şeyi yapmaya gücüm yeter ve buna yetkiliyim’ düşüncesi, önünde engel gördüğü Yüksek Yargı organlarını da devreden çıkarmak için kavgayı çıkış yolu olarak benimsedi ve yargı organlarına saldırıya geçti… Dünya siyasi tarihi göstermiştir ki; güç vehmine kapılan ve hiçbir yasal sınır tanımayan kurum ve kişilerin sonu hep hüsran ve felâket olmuştur. AKP’nin bu konuda dikkatli olması gerekir. Toplumsal bir ortak zeminin oluşması için çalışması, hem kendi hem de ülke yararınadır…

Güç gösterisi histerisine kapılan AKP, şimdi de Anayasa değiştirmeye kalkıştı. Hem de hiç kimseye sormadan ve kendi istediği gibi. Adından da anlaşılacağı üzere, ANAYASA, nasıl bir Devlet oluşturulacağının, nasıl bir Ulus-Millet olunabileceğinin, nasıl bir sistem kurulacağının Amentüsüdür, yol gösterici kaynağıdır. Anayasa, ülkede yaşayan herkesi ilgilendireceğine, hakların ve görevlerin belirlendiği kaynak olacağına göre, değişiklik yapılmadan önce uzun bir araştırma, altyapı hazırlığı, toplumun inandırılması ve ülkedeki bütün güçlerin katkısının sağlanması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Yapılacak Anayasa’ya tek bir yurttaşın itirazı bile, ileride kimi olumsuzlukların kaynağı olabilir…

ANAYASA, birilerinin değil, benim, senin, onun, hepimizin duygu ve yaşantısına hitabeden, hepimizi memnun edecek, örnek bir hukuk belgesi, insanlık ve kardeşlik belgesi, Demokrasi belgesi olmalıdır. Hükümet veya Parti belgesi değil, çağdaş bir ULUS belgesi olmalıdır!


KUNTA KİNTELERİN EVRİMİ

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

18. yüzyıl ikinci yarısında yoksul batı Afrika’dan (Gambiya), köleleştirmek için kaçırılarak, ABD’ye götürülen kara Afrikalıların yaşadıkları acı öykünün sembol ismidir ‘Kunta Kinte’…

Torununun kaleme aldığı ‘Kökler’ romanından sinemalaştırılarak, Dünya insanlığının dikkatine sunulan bir ibret vesikasıdır Kunta Kinte’nin hikâyesi…

Sömürgeci Emperyalizmin, Dünya’ya insanlık ve Demokrasi dersi vermeye çalışan vampirlerin yüz karasıdır, günahıdır Kunta Kinte…

Başbakan Tayyip Erdoğan geniş katılımlı bir toplantıda, SSK’lı bir yurttaşın “Bizi Kunta Kinte’ye çevirdiniz” tepkisi üzerine, “Ben de bir zamanlar SSK’lıydım. Ben de Kunta Kinte’ydim”(!) diye tepki veriyor… Başbakan şaka etmiş olmalı!

Ancak, 18. yüzyıl Kunta Kinteleri günümüze geldiklerinde hayli yol katetmiş ve hayli ‘evrilmiş’ görünüyorlar. RTE ve AKP dönemi tarihe ‘açılım çağı’ olarak geçeceğinden, bizim yerli Kunta Kinteler de açılımdan yeterince nasiplenmişler. Sosyal, Siyasal ve Ekonomik öyle haklar elde etmişler ki; yaratılan milyonlarca yeni Kunta Kintelere bile sahip olabilmişler…

Şöyle ki:                                                                                                                                                                                                                                                                               Cumhurbaşkanı olabilmişler…

Başbakan, Bakan, Milletvekili, Belediye Başkanı olabilmişler…

Vali, Rektör, Dekan olabilmişler…

Çift duvarlı, gözetlemeli, korumalı, havuzlu gecekondulara sahip olabilmişler...

Birkaç yüz milyarlık arabaların, kalın banka cüzdanlarının sahibi olabilmişler...

Senenin yarısını, Dünyanın gözde tatil beldeleri ve otellerinde geçirebilir olmuşlar…

Emperyalizmin zehirli tabancasına ’One Munite’ çekebilmişler…

Türkiye’ye canını atmış ‘Ermeni Kunta Kintelere’ gözdağı verebilmişler...

Yirmili yaşlarda bizim çocuklar sümüklerini silemezken, yerli Kunta Kintelerin(!) yaratılış harikası çocukları ticari dehaları ile herkese parmak ısırtabilir olmuşlar…

Ellerin parası ile yurt dışında okuyup, binlerce tonluk ‘gemicik’ sahibi olabilmişler...

Dünya Bankasında masa sahibi olabilmişler...

Damatları bir holdingin veya Medya grubunun başına yönetici olabilmişler...

Türkiye’nin en büyük ilk beş yüz şirketinden birinin sahibi olabilmişler...

Acaba Türkiye’de Kunta Kinte yok mu? Milyonlarcası var!

İşi, aşı olmayan, çocuğuna sakız dahi alacak parası olmayan, en az beş milyon işsiz yurttaşımızın Kunta Kinte’den ne farkı var?

Kamu kurumları satılıp işinden edilen ve sokağa salınan insanlarımızın Kunta Kinte’den ne farkı var?

Ömür boyu bir kere olsun tatile gidemeyen İşçimizin, Memurumuzun Kunta Kinte’den ne farkı var?

Ömrünü kamuya harcadıktan sonra, sefalet ücreti ile yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca emeklimizin Kunta Kinte’den ne farkı var?

Dinsel baskı altında tutulup Arap hezeyanları ile beyni boşaltılan insanlarımızın Kunta Kinte’den ne farkı var?

Yaşadığı kentlerde, yarım saatlik bir yağmurda evini sel alan, orta şiddette bir yer sarsıntısında damı kafasına göçen milyonlarca yurttaşımızın Kunta Kinte’den ne farkı var?

İlkokulu bile okuyamayan, Yüksek okul bulamayan, Üniversite kapılarından kovulan milyonlarca çocuğumuzun Kunta Kinte’den ne farkı var?

Çeşitli baskılarla görmez, duymaz, konuşmaz ‘Üç Maymunu’ oynamak zorunda bırakılan milyonların Kunta Kinte’den ne farkı var?

Parlamentoda, kendilerini Tayyip Erdoğan’ın emirlerini yerine getirmekle mükellef sayan, sözüm ona Milletvekillerinin Kunta Kinte’den ne farkı var?

Umarım, Başbakan bu ülkeyle, bu milletle alay etmiyor, dalga geçmiyordur. Yirmi yılda, sıfır olarak başladığın siyasette, Dünyanın en zengin Siyasetçileri arasına gireceksin, sonra da dönüp, “Ben de SSK’lıydım, Ben de Kunta Kinte’ydim “ diyeceksin! Böyle bir davranışı samimi kabul etmek pek mümkün değil…

Bu ülke, bu millet bunu hak ediyor mu? Bu soruya hayır diyemiyoruz. Bilime, akla ve ülke gerçeklerine gözümüzü kapayıp, kuyudan adam çıkarma peşinde koşarsak, varacağımız sonuç budur!

Bu kafa bizdeyken, sırtımıza binecek daha çoook çakma Kunta Kinteler çıkar!!!



KUŞATMA HIZLANARAK DARALIYOR

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin43@hotmail.com

 

“Bizim Oğlanların” 12 Eylül darbesinden itibaren ivme kazanan ‘Türkiye’yi kuşatma’ eylemi, son iktidar döneminde daha da hızlanarak çemberi iyice daralttı…

İşin aslında Türkiye’nin kuşatılması, Soğuk Savaş döneminde ABD ve Avrupa ülkeleri ile yaptığı, Siyasi, Askeri ve Ekonomik antlaşmalarda gizli. Orta tahsile sahip bir Mahalle muhtarının bile okuduğunda ‘Bu maddeler benim ülkemin ve halkımın aleyhine hükümler içeriyor. Ben bu maddeleri kabul edemem’ diyebileceği antlaşmalar, ne yazık ki, bizim çok Sayın devlet adamları (!) tarafından hiçbir sakınca görülmeden imzalanmış ve bu ülke emperyalizmin prangalarına bağlanmıştır…

Devlet adamlarımızın basiretsizliği, halkımızın içeriğini tam olarak hiçbir zaman öğrenemeyeceği ABD ile imzalanan ikili antlaşmalar, Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği antlaşması ile ortaya dökülmüştü. Ermenistan ile imzalanan protokoller de, yöneticilerimizin beceriksizliğinin adeta onayıdır diyebiliriz. ABD Temsilciler Meclisi Komisyonunun ve İsveç Parlamentosunun kararları ise, işin tuzu biberi oldu…

ABD Temsilciler Meclisinin Dış İlişkiler Komisyonunda kabul edilen ‘Ermenilere soykırım’ yapılmıştır kararından hemen sonra, İsveç Parlamentosundan da aynı anlamda karar çıkması, İngiliz Parlamentosunda da bu doğrultuda çalışmalar yapıldığının yaygınlaşması tesadüf olmasa gerek. Bu güne kadar 20 ülkede bu tür kararların alınması daha da tehlikeli ve düşündürücüdür. Türk Diplomasisinin bu konuda yeni bir ‘Ulusal Savunma Savaşı’ verme mecburiyeti kaçınılmazdır… Bu kararlar ‘İrade Beyanıdır’ deyip, geçiştirilecek türden değildir. Etkileri çok fazla olabilecek, tahammül edilemez sınırlara varabilecek kararlardır…

İsveç işi biraz daha ileriye taşıyarak olayın içine, Pontus Rumlarını, Asurîleri, Süryanileri, Keldanileri de katıyor. İyi ki; Kızılderilileri ve Avustralya yerlilerini unutmuşlar!             İsveç Parlamentosundaki karar da, Türkiye’den göç etmiş ‘evet’ diyen iki Milletvekili de var. Milletvekillerinden biri Türk, biri ise Kürt kökenliler.   Türk kökenli Milletvekili Mehmet Kaplan tasarıya karşı olmasına rağmen, Grup kararına uyduğunu ve geleceğini düşündüğü için ‘evet’ oyu verdiğini söyleyerek, iğrenç bir gerekçe gösteriyor. Bu kadar kişiliksiz bir zatın İsveç’te Parlamenter olması ise, ‘Gelişmiş Demokrasi’(!) dedikleri İsveç Demokrasisinin asılsız ve içinin kof olduğunu gösteriyor. Türkiye karşıtı Parlamenter Parti Grup kararına karşı ‘evet’ oyu verirken, Türk kökenlinin karşı düşünmesine rağmen ‘evet’ oyu vermesi Türkiye açısından hayli düşündürücü olsa gerek…

Kürt kökenli Milletvekili Gulan Avcı ise, Partisinin Grup kararına karşı evet oyu verdiğini, ‘Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesi’ gerektiğini söylüyor. Gulan Hanım şayet insani vicdan taşıyorsa, neler olduğunu İsveç’e göç eden dedesine, ninesine sorsun veya onların tuttukları notları varsa bir kez daha okusun. Üstelik Pontus Rumları dedikleri hariç, diğerleri ile iç içe yaşadığı dedesine, Türkler Ermenileri, Süryanileri, Asurîleri, Keldanileri öldürürken, acaba sizi niye öldürmediler? O askerler içinde bizden olanlar var mıydı? Acaba sen kaç Ermeni, Keldani, Süryani, Asurî öldürdün?’ diye sormalıdır… ‘Kitle katliamları yaptıkları söylenen askeri birlikler kimlerden oluşturulmuştu? Yoksa onların içinde sen, amcam, dayım da mı vardınız?’ diye sormalıdır… Öldürülenlere siz neden sahip çıkmadınız? Yoksa onların topraklarını, mallarını mı yağmaladınız?’ diye sormalıdır…

Ve yakaladılar! Nevruz bayramını kana bulayacak(!) binlerce bombayı ve suikast silâhını taşıyan kamyonu yakaladılar! İhbar (aslında arama emri) nereden geliyor? Amerika’nın California eyaletinden.  Bu olayı basit bir ihbarcının işi gibi görmek yanlış olur. Bu sözde ihbar, TSK’yi plânlı sindirme operasyonlarının bir parçası. İhbarı yapan kişinin önemli yerlerde görevli ve çok yönlü işbirliği içinde olduğu belli. Nereden hareket ettiğini,  kamyonun yükünün içeriğini bildiği gibi, hangi şehirlerden, hangi saatte geçeceğini de biliyor. Bu kişinin Türkiye irtibatlı olduğu ayan beyan ortada…

Kamyon Ankara’da durduruldu ve emniyete götürüldü. Yapılan araştırmalarda bu işin TSK’nin mutat nakillerinden biri olduğu anlaşıldı. Asıl tiyatro bundan sonra başlıyor. Soruşturmayı yapan savcı, kovuşturmaya gerek duymayarak takipsizlik kararı veriyor ve dosyayı kapatıyor. Acaba Amerika’daki dostumuzun (!) bu haberleri nereden ve nasıl aldığı, onu niçin ilgilendirdiği merak edilmeyecek, araştırılmayacak mı? Savcıya göre gerek yok! Ses Amerika’dan geliyor; ört üstünü gitsin!

Tarih göstermiştir ki; Siyasi ve ekonomik kuşatmanın sonu Askeri kuşatmaya kadar gider. Bu ülkeyi sevenlerin ve bu zamana kadar gözünü kapayıp kulağını tıkayanların bir an önce gaflet uykusundan uyanmaları gerek. Bu ülke, bizi yönetenlerden ziyade eli nasırlılara, alnı terleyenlere, beyni yorulanlara, işini aşını kaybetmişlere ve ben Türkiye’yim diyebilenlere gerek…

Geleceğimizi sadece yöneticilere bırakırsak, sonumuz; eyvah ki eyvah!!!

 


FATURALI YAŞAM

Günümüz insanı hayatının büyük bir bölümünü fatura hesaplamak ve ödemekle geçiriyor.

Sadece bireyler tek tek değil, halklar, uluslar ve Devletler de fatura derdinden başlarını kurtaramıyorlar. Kurtulmaları şöyle dursun, sanki zaruri yükümlülüklerle karşı karşıyalar.

Dünya ulusları tarih boyu fatura öderken, sömürgeciliğin ortaya çıkıp gelişme döneminden başlamak üzere, giderek azalan sayıda ülke, hatta azalan sayıda kişi fatura ödemek yerine, fatura kesmek ve tahsil etmek peşindeler. Günümüzdeki sermaye tekelleşmesi, ekonomideki ve siyasal yönetim örgütlenmelerindeki oligarşik yapılanma, faturayı ödeyenlere karşı, fatura kesip tahsil edenler tarafından oluşturulmaktadır.

Sömürgeciliği insanlığa dayatan oligarşi ve Devletlerin keyiflerine hizmet etmek zorunda bırakılan çoğu ülke, kesilen bu faturaları ödemekle mükellefler.

Dünya’da fatura mükellefiyetine zorlanan ülkelerden biri de Türkiye. Belki de, Dünya’da en fazla ve ağır fatura ödeyen ülkelerin başında gelmektedir. İngiltere Dışişleri Bakanı Lort Curzon’un Lozan antlaşmalarının imzasından sonra, İsmet İnönü’ye söylediği “Şimdi istediklerinizi aldınız. Ülkeniz kalkınmaya ve siz paraya muhtaçsınız. Para istemeye geldiğinizde bu faturalar bir bir önünüze konulacaktır.” sözü, süreç içinde gerçekten önümüze konulmuştur.                                                                                    Bu uygulamada en büyük sorumlular ise, özellikle çok Partili dönem siyasetçilerimizdir. Basiretsiz yönetim anlayışları Türkiye’yi emperyal güçlere fatura ödemeye mecbur bırakmıştır. En büyük tehlike de, bu fatura ödemelerin süreklilik kazanmasıdır.                                                                                                               Yeni bir Devlet olmasına rağmen, Osmanlı’nın sefahat ve bitmeyen savaş faturaları bile Türkiye Cumhuriyeti tarafından ödenmiştir.

Sömürgeci güçlerin fatura ödetme çabaları, Türkiye’nin aydınlanma döneminde devam etmiş, gerici hareketler ve etnik farklılıklar sürekli kışkırtılarak, Türkiye’nin önü kesilmeye çalışılmıştır.

Olmadık fitneler ve yalan bir iftira kampanyasıyla, Köy Enstitüleri kapattırılmış, halkımızın aydınlanması önüne bedeli ödenemeyecek faturalar çıkartılmıştır.

Türkiye’nin imzaladığı Uluslar arası Askeri antlaşmalar, Siyasi antlaşmalar, Ticari ve Kültürel antlaşmaların çoğunluğu ülkenin gerçekleri ve ihtiyaçları çakışmıyor, Türkiye’ye hep fatura ödettiriyor.

Bırakınız ‘Devletçiliği’, ‘Karma Ekonomik yapıyı’ bile hazmedemeyen sözde halk temsilcileri, sözde Demokratlar. Demokrasiyi asla kabullenememişlerdir. Ulusal Ekonomi yerine, yabancı şirketlerin temsilciliğini çıkarlarına daha uygun bulan Gerici-Faşist kırması sözde liberallerin, Emperyaller adına kestikleri faturalar bu ülkenin geleceğini ipotek altında tutan utanç belgeleridir.

Bazılarının yere göğe sığdıramadığı Osmanlının, miras bıraktığı yıkılmış, yoksul, cahil ve borç batağında bir ülkeyi ve halkı, Dünya Milletleri arasında onurlu bir yere taşıyan o beğenilmeyen tek Parti döneminin yoktan var ettiği Ulusal değerler, ‘Şeker, Dokuma, Çimento, Cam, Demir Çelik fabrikaları, Tekel, süt endüstrisi, Et Balık kurumu gibi doğrudan üreticiyle ilgili kurumlar, Ulusun kıt kaynakları ile oluşturulan Limanlar, Devlet Demir Yolları; Türk Hava Yolları, Rafineriler, Petro Kimya tesisleri ve daha binlerce sanayi tesisi’ son otuz yılın basiretsiz, beceriksiz siyasi ve üst bürokrasisi tarafından Uluslararası sömürüye peşkeş çekildi ve faturası Türk halkına ödettiriliyor ve daha da ödettirilecek.

Savuma yapımızı, Soğuk Savaş döneminin ‘Komünizm tehlikesi’ ürküntüsüyle ABD ve NATO’ya bağlayarak, bize ödettirilen faturanın boyutunu hesap bile edemeyiz.

Avrupa Birliğine gireceğiz diye, Türkiye’nin Ekonomisini, hatta siyasetini Avrupa Birliğinin emrine tahsis edenler, bu toplum insanlarını doğumdan ölüme kadar Fatura ödemek zorunda bırakmışlardır.

Toplumumuzu bu ağır faturaları ödemek zorunda bırakanları yakından tanımakta yarar var. Çok partili döneme geçtiğimizden beri, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Sağ bir partinin genel başkanlığı gibi siyasi görevlere ve bürokratik üst kademelere gelenlerin, Sayın Bülent Ecevit dışında ABD’de tezgâhtan geçmeyen, icazet almayan var mı? Sömürge ağalarına biat etmeyen var mı?

Önümüze her çıkan açıkgöz siyasetçi, soyut Demokrasi söylemleri ile bizle afsunlayıp uyutuyor. Bizlerde ise hiç tepki yok. Demokrasiler nasihat, vaaz dinleme sistemleri değil, yanlışlara karşı haykırma, karşı koyma rejimleridir. Suskun ve itaatkâr toplumlar gerçek Demokrasiyi asla ve asla kuramazlar. Hele hele ödediği faturaların hesabını bile tutamayan bizi gibi toplumlar.

 


GÜCÜN DEMOKRASİSİ

 

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

Geçtiğimiz yüzyıl insanlığın tartıştığı birinci konu “Demokrasi” oldu. Öyle anlaşılıyor ki, yaşadığımız yüzyılda da Demokrasi tartışma konularımızın başında olacak…

Dünya’nın kimi ülkelerinde uygulandığı, kimi ülkelerinde de uygulanmaya çalışıldığı söylenen Demokrasi, henüz tüm insanlığın kabul edebileceği gerçek kalıbını, gerçek yönetim biçimini bulabilmiş, olması zorunlu kabul edilen temel ilkelere oturmuş görünmüyor…

Gerçek Demokrasi diye örneklenen ülkelerde bile her türlü ayrımcılığın, siyasi şiddetin, yasaklamaların, adaletsizliğin, yoksulluğun, haksız güç edinmenin en kaba örneklerine tanık olabiliyoruz…                                                Bu görüntü, Demokrasinin söylendiği gibi gerçek olup olmadığı tartışmasını da beraberinde getiriyor. Bunu ‘gelişmiş Demokrasi’ olarak gösterilen iki ülkeden örnekleyelim: Özgürlükler ülkesi olarak adlandırılan ve Dünya’ya öyle sunulan ABD’ de sistem, acımasız ve zalim bir savaş ekonomisine, silâh ticaretine, uluslar arası sömürüye, tehdit ve şantaja dayanırken, kendi içinde de ırk ayrımcılığının en zalimini, gelir adaletsizliğinin en acımasızını yaşıyor. Dünya ABD Demokrasisini ancak Hollywood filmlerinin yansıtmaları çerçevesinde tanıyabiliyor…

Avrupa örneği İsviçre Demokrasisi ise, ( İnsan kaçakçılığından, Gümrük kaçakçılığından, Uyuşturucu kaçakçılığından, Vergi kaçakçılığından, Silâh kaçakçılığından, Fuhuş sektöründen, yöneticilerin ülkelerini soymalarından) elde ettikleri ve İsviçre Bankalarına aktardıkları uluslar arası kara para ekonomisine dayanıyor…

Bu görüntüler Demokrasinin kâğıda dökülmüş ve dillere pelesenk olan temel kuralları ile kökten çelişirken, maddi ve diğer güçler kanalıyla, insanlık üzerinde oluşturulan baskılarla ayıpları ve suçlarının üstü örtülüyor ve aklanmaya çalışılıyor.

Türkiye Demokrasinin neresinde? Acaba uygulanan biçimsel seçme ve seçilmeler Demokrasi için yeterli mi?

İşin aslında bizde yapılan seçimleri Demokrasi ile bağdaştırmak olası değil. Birileri tarafından halkın karşısına dizilen ‘kurşun askerlerin’ seçim adı altında halka onaylattırılmasından ibaret…

Şekilsel bir seçimle kendilerine koza ören siyasi güç sahiplerine bu da yetmiyor olmalı ki; il ve ilçe kurullarını bile doğrudan kendilerinin ataması için yol ve yöntem arıyorlar. Bu yöntemle siyasetin demokratikleşmesinin mümkün olmadığını elbette biliyorlar, ama güç sahibi olmanın avantajlarını kullanmak istiyorlar…

Bu şekilde oluşturulan siyasal yapı ve gelişmemiş sivil toplum kuruluşlarının bulunduğu bir ortamda, gerçek Demokrasi olur mu? Olmaz! Nitekim olmuyor da…

Güçle oluşturulan sözde Demokrasi temsilcileri ülkeyi yönetemiyor.

Ülkenin yarım yamalak Anayasası ile, yasaları ile kavga ediyor..

Ülkenin Partileri ile kavga ediyor..

Ülkenin Sendikaları, sivil toplum kuruluşları ile kavga ediyor..

Ülkenin mahkemeleri ile kavga ediyor..

Ülkenin Memuru, işçisi, halkı ile kavga ediyor..

Ülkenin köylüsü ile kavga ediyor..

Ülkenin Üniversiteleri ile kavga ediyor..

Ülkenin bürokrasisi, kurumları ile kavga ediyor…

Aslında Demokrasiler kavganın olmayacağı, sorunların karşılıklı tartışma ve anlayış içinde, hukuksal çerçevede çözümlenmesi gereken rejimlerdir. Bizim, Demokrasi yakıştırması yaptığımız sistemimiz ise, Hukuktan, özgürlüklerden, eşitlikten ve insan haklarından uzak, kavgayı, sürtüşmeyi ve her türlü karşıtlığı reddetme üzerine oturmuş bir ucube…

Kıyısından, köşesinden Demokrasiye benzetmeye çalıştığımız sistemimiz, son yıllarda büyük bir dış etkileşim altındaki saldırıyla karşı karşıya. Hükümet edenlerin, neredeyse tüm işlem ve eylemleri hukuksuzluk içeriyor. Kişisel güçlerle oluşturulan Parlamento çözüm üretemiyor, siteme Demokratik yön veremiyor. İktidar partisinin Meclis hâkimiyeti ve bu hâkimiyetin bir kişinin eline verilmiş olması, Demokrasinin önündeki tüm kanalları kişisel ihtiraslarla tıkıyor… Günümüz insanının ve halkımızın arzusu ‘Gücün Demokrasisi’ değil, Demokrasinin gücünü görmek ve onu yaşamak istiyor…

AKP güçlü görünmesine karşın Demokrat olamıyor, Demokrasiyi işletemiyor. Siyasal kültürümüzde var olan kavga anlayışını daha da sertleştiriyor, kavga cephesini daha da genişletiyor. Bu tür siyasi anlayış ve yönetim biçimiyle, AKP ve Başbakan Erdoğan Demokrasiyi geliştirip işletmek şöyle dursun, Demokrasinin yollarına taş, diken döküyorlar. Bu yöntem ve anlayışla devam ederlerse, gelecekte Türk Demokrasisinin yollarını bozan siyasi ‘Ebû Leheb’ olarak anılabilirler!

 

HUKUK DEVLETİ OLABİLMEK

ABDULLAH AYDIN  Abdaydin42@hotmail.com

Türkiye’nin görüntüsü pek iç açıcı değil. Dikkatle irdelendiğinde, sanki adı konmamış bir iç savaş yaşıyor... Toplumda kaygı ve korku egemen…                                                                                                                           Demokrasilerde sözel siyasal tartışmalar kaçınılmaz ve olması gereken bir eylem. Partiler, siyasi düşünceler, karşıt görüşler birbirleriyle elbette tartışacak, birbirlerinin tezlerini çürütmeye çalışacaklar. Şayet çatışmalar Devletin temelini ve çatısını oluşturan kurumlar arasında ise, çatışmalar siyasi odak yönlendirmeli ve toplum yararından uzak ise, işte o zaman tehlike başlamış demektir… Ne yazık ki; Türkiye’nin günümüzdeki görüntüsü, adı konmamış kirli bir kavga ortamı!

Siyasi Partiler elbette birbirleriyle rekabet edecekler, eleştirecekler, yapılanları az bulacaklar, kendilerinin daha iyisini yapabileceklerini söyleyecekler. Siyasi çatışmaların ana hedefi elbette iktidar partileri olacak. İktidar partisi Demokrasiye inanmışsa, yapılan eleştirileri olgunluk içinde kabul edecek, eleştirilerden ve siyasi önermelerden dersler çıkaracak ve yanlışlarından arınarak, halka ve ülkeye daha iyi hizmet sunmanın yollarını arayacak.

Bu söylediklerimiz ‘Demokratik Hukuk Devleti’nin’ Demokrasiyi özümsemiş iktidarları ve partileri için geçerli. Bizim Partilerimizi bu kategoriye sokmamız mümkün mü? Ne yazık ki; hayır! Ne kadar zorlasak da bu sınıfa girmiyor bizim partilerimiz...

‘Hukuk Devleti’nin’ temel yapısı, evrensel Demokratik Hukukun normları çerçevesinde, ülke özgünlüğüne ve toplumun tümünün yararına uygun hukuksal anlayış ve uygulamanın yerleşmesine bağlıdır. Siyasal farklılıkların,  çıkar guruplarının, sosyal farklılıkların, egemen çevrelerin salt yararları çerçevesinde Hukuk Devleti oluşturulamaz. Yasalar ne kadar tümden kucaklayıcı, ne kadar ilkeli ve tarafsız, ne kadar koruyucu ise; Hukuk Devletinin yapısı o ölçüde sağlamdır, güven vericidir…

Sadece devletlerin değil, Aşiretlerin, Kabilelerin, Tarikatların, terör örgütlerinin, Mafyanın, soygun ve hırsızlık çetelerinin bile kendine has iç hukukları ve yasaları var. İster yönetici, ister üye olsun, herkes konulan kurallara uymak zorundadır. Şayet uymayan olursa en ağır biçimde cezalandırılmaları kaçınılmazdır. Ama hiçbiri, Demokratik kurumlar olarak kabul edilemezler.. Devlet toplumların üst yapı kurumu olduğuna göre, sayılanların ötesinde yasalara, hukuka ve o hukuku uygulayacak yöneticilere ihtiyacı var…

En demokratik, en hakkaniyetli yasaların metinlerde yazılı olmasına, “Demokratik Hukuk Devleti’nin” oluşması için yeterlidir diyemeyiz. Asıl olan, yasaların tüm yurttaşlara aynı mesafede olması ve eşit hizmet sunabilmesidir. Kim yapacak bunu diye sorduğumuzda, aklımıza gelen ilk görevli siyasi iktidar sahipleri ve Devletin çarklarını döndürmekle görevlendirilen bürokrasi oluyor. Kullanacakları enstrüman ise, Devlet ve toplum adına oluşturulan kurumlar ve yasalardır…

Darbelerle hırpalanan Türkiye, onlarca yıldır yasal, siyasi, idari, sosyal, ekonomik bir kavga ve kirlenmeyi yaşıyor. Halkımızca Devleti yönetmekle görevlendirilen AKP iktidarı ve Başbakanı devletin kurumlarıyla, yasalarıyla, hatta ülke halkıyla kavgalı.. Başbakan herkesi dövmeye, sindirmeye çalışıyor… Hükümet her konuda yandaş yaratmanın peşinde koşuyor ve toplumun oluşturduğu hukuksal temellerin, kurumsal temellerin hiçbirini tanımak istemiyor…                                                                                                                      Halk kendisiyle, Devletiyle kavgalı.. Patron işçiyle, ağa marabayla, Üniversite bilimle, öğretmen öğrenciyle, doktor hastayla,  hâkim ve  savcı dosyalarla, köylü suyla toprakla, Basın-yayın okuyucuyla, izleyiciyle, kalem kâğıtla, Belediyeler sokakla kavgalı.. Askerle Polis birbirini takip ediyor.. Neredeyse Tanrı kulları ile kavgalı bu ülkede.. Herkes karşısındakini yok etmeye, kirletmeye çalışıyor ve kirletiyor da!  Devletin kurumları birbirlerini alt etmenin yollarını arıyor. Bu ülkede insanını koruyacak Hukuk sığınakları, sosyal sığınaklar bir bir yıkılıyor!

Bu ülkenin siyaseti kirlendi.. Sosyal yapısı kirlendi.. Ekonomisi kirlendi.. Gelenekleri, görenekleri kirlendi.. Havası, suyu kirlendi.. “Ekmekleri bozuldu” bu ülkenin.. Sanki üzerimize her yanı kirlenmiş, çamura, toza bulanmış bir örtü örttüler. Bu kirli örtünün altında, güzel ülkenin  “BENİ TEMİZLEYİN” diye haykırdığını duyar gibi oluyor ülke insan…

Bu kirlilik temizlenmeden ‘Hukuk Devleti’ olunamaz. Bu kirlenmede hepimizin katkısı var, temizleme görevi de hepimize düşüyor. Biz bu işi başarırız, başarmak zorundayız. Yeter ki: hukuk, sevgi ve iyi niyet içinde olalım…

 

SİSTEMİN SAYINLARI VE LANLARI

 

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@Hotmail.com

 

Burjuvazi iyi dümen bulmuş doğrusu…

Tiranlara, Krallara, Sultanlara karşı uzun kavgalar vererek gücünü kabul ettirmiş, yönetime önce ortak, sonra da tümden sahip olmuş. Düzenini öyle allamış pullamış ki; paylaşıyor göründüğü yönetimi, kendi dışındakilere kırpıntılar serpiştirerek sınıfsal tekeline almış ve başka ortağı da kabul etmemiş, halen de etmemekte...

Ne diyorlar bize? “Demokrasi halkın kendi kendini yönetimidir.” Sahiden mi? Gerçekten halk kendi kendini mi yönetiyor?

“Egemenlik halkınmış!”  Deme yahu! Egemenlik halkın da, bizim niye haberimiz yok. Yoksa birileri bizimle dalga mı geçiyor!

Sistem çok oyunculu görünse de, aslında birilerinin oynattığı tek oyunculu bir oyun. Oynatılanlar, zorluk, yokluk, cefanın çilekeşleri ve elinde hiçbir gücü olmayan, ‘Liberal Demokrasi oyununun figüranı’ rolündeki yığın yığın, bölük bölük ‘Lanlar’…

Sistemin sahibi ve tek oyuncusu ise; her türlü gücü elinde bulunduran, kaymak yemekten bıkmayan kaymak tabakası ‘Sayınlar’dır. Maşallahları var; sayın kaymakgiller sistemlerine öyle caf caflı bir ad bulmuşlar ki, deme gitsin! ‘Demokrasi’.  Sormadan geçemiyor insan: Burjuva Demokrasisi mi, Sermayenin Demokrasisi mi, Liberal Demokrasi mi, yoksa temel tarifinde olduğu gibi, Halkın kendi kendini yönettiği Halk Demokrasisi mi?

Şimdi bizde var olduğu söylenen hangisi acaba? Sayınlara soracak olsak, verecekleri cevap Halk Demokrasisi olacaktır…

Bu nasıl bir Demokrasi diye Lanlara sorsak, alacağımız yanıt, ‘o senin dediğin ne ola ki?’ diye bir yanıt alabiliriz…

Sayınlar diyor ki:’herkes haddini ve terini iyi bilecek bu düzende. Bir çöplükte iki horoz olmaz. Bu çöplüğün bir horozu, tek sahibi vardır; o da Sayınlardır. Bu hiç aklından çıkarma Lan!’

Demokrasi katılım ve paylaşım rejimi diyorlar. Doğru. Biz de hem katılıyoruz, hem de eşit şekilde paylaşıyoruz ya(!) Herkes aynı şeyden almasın diye değişik şeyleri paylaşıyoruz(!) Gam, keder, yoksulluk, cahillik Lanların, varsıllık, rahatlık, egemenlik Sayınların. Bu paylaşımı beğenmedin mi yoksa? Beğenmediysen ‘Ananı da al git Lan!’

Bol Sayınlı, bol Lanlı rejimimizin durumuna bakacak olursak; yasama görevindeki sayınların hakkında çeşitli suçlardan (Yüz kızartıcı ve ahlâki olanı da var) Cumhuriyet Savcılarınca hazırlanmış 608 fezleke var.

Ulusal gelirin %60 ını %20 lik sayınlar alırken, %80 lik Lan kesimi de  gelirden %40 lık pay alıyor. ‘Sosyal Hukuk Devleti(!)’ bu olsa gerek…

Demokrasi hak arama rejimi diyorlar. Tekel işçileri direnişte. Sayınlar bu direnişe ne diyor? ‘Sattım Tekeli lan!’

İtfaiyeciler, Sağlıkçılar, Eczacılar, atanmayan öğretmenler direnişte. Sayınlar bu direnişlere ne diyor? ‘Biz diyeceğimizi dedik. Polisi salarım üstünüze lan!’

Ahmet Şer’if İzgören’in ‘Fil Yalnız bir hayvandır’ adlı esrinden bir alıntı yapalım.

“Yavru deve annesine sormuş:

-Anne bizim niye hörgücümüz var?

-Çöl sıcağında susuzluğa dayanabilelim diye.

-Anne bizim toynaklarımız niye bu kadar geniş?

-Çölde ayaklarımız kuma batmasın diye.

-Anne bizim boynumuz niye bu kadar uzun?

-Çölde uzaktan gelenleri görebilelim diye.

-Peki anne, Allah aşkına bizim Atatürk Orman Çiftliğinde ne işimiz var?

Bu ülke Atatürk Orman Çiftliğinde yaşayan develerle dolu; yetenekleriyle alâkası olmayan işlerde çalışan sürüyle mutsuz insan…”

Evet; bu ülkede yetki kullanan bir sürü yeteneksiz ‘Sayın deve’ var…

Öte yanda, tek görevleri Sayınlara hizmet etmek olarak görülen, bu ülkenin dağına taşına, denizine gölüne alın teri damlatan, uçan kuşuna, kara toprağına sevdalı, Sayınların kafası bozulunca ‘Ananı da al git Lan’ denilen işsizleri, yoksulları, emekçileri var.

Develerin ‘Sayın Devletlû’ itibar göremeyeceği bir demokrasi dileğiyle, selâm olsun hak, Hukuk ve emek adına direnen emekçilere, selâm olsun birilerinin ‘Lan’ olarak gördüklerine!

Biz ‘Lanlar’ Anamızla, Babamızla, Çocuklarımızla hep bu ülkede olacağız… İsteyen Sayınlar gidebilir!

 

OLUR OLUR

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@Hotmail.com

 

Demokratik bir ülkede böyle şeyler olur mu demeyin. Olur. Hem de bal gibi olur ve oluyor.

Genel yayın yönetmenimiz Sayın Erol Karaer’in ‘10. köy’ sütununda, siyasilerin geçmiş söylemlerinden derlediği gaflarını okuyunca, bu ülkenin neden bu kadar karmaşa içinde olduğu, neden insanlarımızın birbirlerini tırmıkladığı, neden her türlü olanağa sahip olmasına rağmen, geri kalmışlıktan ve yoksulluktan kurtulamadığı daha iyi anlaşılıyor.

Geliniz, Erol Karaer’in sütunundan alıntılar yaparak, üstüne Sayın siyasilerimizin incilerinden biraz da biz katalım ve arkasından birlikte düşünelim, birlikte gülelim (gülebilirsek), birlikte kahırlanalım ve birlikte çözüm arayalım.

Siyasi dâhilerimiz bakınız neler yumurtlamışlar.

Süleyman Demirel:

Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz!

Benzin vardı da biz mi içtik?

Yollar yürümekle aşınmaz!

Demokrasilerde çare tükenmez!

GAP’ı gaptırmam!

70 sente muhtacız!

Dün dündür, bugün bugündür!

Turgut Özal:

Anayasayı bir kere delsek bir şey olmaz!

Yengemin şeyi olsa eniştem olur!

Siz bunu küçük Turgut’a anlatın!

Kıç üstü oturdular!

Tansu Çiller:

Samsun’u il yapalım mı?

Bu bacınız Trabzon’u Akdeniz’in incisi yapacak!

Cenabı Allah’ı size havale ediyorum!

Mesut Yılmaz iktidarsızdır!

Şerefsiz onbaşı! (Mesut Yılmaz’a)

Kurşun atan da, kurşun yiyen de bizim için makbuldür!

R.Tayyip Erdoğan:

Ananı da al git lan!

Askerlik yan gelip yatma yeri değildir!

Ekonomik kriz bizi teğet geçti!

Bizi Tekel işçileri iktidar yapmadı!

Tüyü bitmemiş yetim hakkını yedirtmeyiz!

Üç keçiyi güdemezler!

Seksen senede yapılanlardan fazla iş yaptık!

Benim halkım, benim Hükümetim, benim Bakanım, benim Milletvekilim, benim Valim, benim bürokratım, benim, benim, benim!…

Zannedersem uzun söze gerek yok. Perişanlığımızın belgesi bizi yönetenlerin ipe sapa gelmez, insanların beynini yok sayan incilerinde gizli!...

Geride söylenecek bir tek şey kalıyor; bu saçmalıklar, bu anlamsız ifadeler siyasi lâf olarak ancak bizim gibi geri kalmış, güce tapan, feodal anlayışları hâlâ kıramamış toplumların yöneticileri tarafından kullanılabilir. Bilirler ki; taraftarları bu anlamsız ve bizzat toplumun kendisine hakaret içeren ifadeler, onları iktidara taşıyan düşünmeden oy kullanan yığınların hoşuna gidecek. Bilirler ki; toplum vicdanında yargılanmayacaklar. Bilirler ki; onların oy depoları, sonu nereye varacağını, kendilerine atılan ve atılacak kazıkları düşünmeden destek ve alkışlarını esirgemeyecekler.

Şu andaki Başbakan R.T.Erdoğan’a göre, geçmiş hükümetlerin hiç birisi bu ülkede taşı taş üstüne koymamışlar. Atatürk bir şey yapmamış! İnönü bir şey yapmamış! Menderes, Bayar bir şey yapmamış! Ecevit bir şey yapmamış! Bu ülkeyi seksen sene yönetenlerin hiçbir şey yapmadıklarını kısmen kabul edebiliriz. Ama ülkenin temeline dinamit koymadıklarını da biliyoruz. Kabul edemediğimiz ise; hâlâ bu ülke insanının ciddiye alınmayışı ve aptal yerine konulmasıdır!...

Çuvaldızı başkalarına batırırken, iğneyi de kendimize batıralım. Bu saçmalıkların nedenini biraz da kendimizde arayalım. Bu siyasi abuk sabuk anlayışları, abuk sabuk oyları ile Devlet yönetimine taşıyan, yanlışlara dur demesini beceremeyen bizlerin, sırtımıza binmelerini, yoksulluğu ve sürünerek, sürtülerek yaşamaya davetiye çıkardığımızı unutmayalım.

‘Böyle yönetim olur mu?’ ‘böyle Demokrasi olur mu?’ diye sormayın; olur, olur! Biz  yurttaşlık haklarımızı başkalarına devredersek, sürekli birilerinden himmet dilenirsek daha beteri de olur!...

 

DEMOKRASİMİZ İZAFİ Mİ?

 

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@Hotmail.com

 

‘Demokrasi’. Sihirli sözcük. Antik Yunan’dan bu yana insanlığın aradığı, ama bir türlü bulamadığı, aramaktan da vazgeçmediği, vazgeçemediği hazine…

Adı bile bir türlü yerine oturtulamıyor. Tarihin derinliklerinden başlayan tanımlamalar, isimlendirmeler, şekillendirmeler, türlere ayırmalar, modellemeler günümüzde hız kesmeden devam etmekte ve arayışlar sürmekte…

Antik Yunan’dan başlayıp, ortaçağın İngiliz, İtalyan ve İskandinav modellerine, on sekiz-on dokuzuncu yüzyılların Amerikan, Fransız modellerine, yirminci yüzyılda da bütün Dünya’da çeşitli isim, biçim ve yöntemlerle cazibesini koruyor ve arayışlar sürüyor…

Tür ve model olarak da zaman içinde çeşitli tanımlama ve yakıştırmalar yapılmış, yararı ve toplumsal etkileri hep tartışma konusu olmuştur ve olmaktadır. Model ve tür olarak ‘Klâsik’, ‘Liberal’, ‘Sosyal’, ‘Muhafazakâr’, ‘Marksist’, ‘Faşist’ Demokrasilerin varlığı dillendirilmiştir…

Şekillendirme ve işleyiş bakımından da zaman içinde çeşitli Demokrasi denemeleri yapılmıştır. ‘Çoğulcu’, ‘Çoğunlukçu’, ‘Doğrudan’, ‘Parlamenter’, ‘Temsili’, ‘Koruyucu’, ‘Kalkınmacı’ gibi tanımlamalarla insanlığın hayatını yönlendirdiği yer ve zamanlar olmuştur…

Eski Yunan’da seçkinlerce (Aristokratlar) “Ayak takımının yönetimi” olarak değerlendirilen ve küçümsenen ‘Demokrasi’ nasıl bir şey? Demokrasiye neler atfedilir?

A-Tüm yurttaşların Devlet politikasının ve sosyal yaşamın şekillenmesine eşit ve özgür iradeleriyle katılmalarını, egemenliğin ulusa (halka) ait olmasını (demokrasinin ilk ve temel şartıdır),

B-Yöneteceklerin, halkın bütününün katılımını sağlayan serbest ve özgür seçimlerle belirlenmesini, çoğunluğun yönetimini, azınlık haklarının güvenceye alınmasını,

C-Fırsat eşitliğinin sağlanmasını ve sosyal eşitsizliğin yok edilmesini, temel insan haklarının korunup geliştirilmesini,

D-Dinin devlet işlerinden ayrılmasını (lâisizm), veya dinin siyasetten ayrılmasını ve devletin tüm inançlara aynı mesafede olmasını (Sekülarizm),

E-Tüm işlem ve eylemlerin hukuk temelinde şekillenmesini öngörür.

Demokrasinin bu yapıyı oluşturması ve topluma hizmet sunabilmesi için bazı gereçlere ihtiyacı var. Bu gereçler:

1-Anayasa ve anayasayla uyumlu yasalar,

2-Siyasi partiler,

3-Parlamento ve denetimine açık yürütme organı,

4-Demokratik sivil toplum kuruluşları (Dernekler, Sendikalar),

5-Güvenlik kuvvetleri,

6-Ekonomik karar yetisi.

Bu ilkelerin ve araçların varlığını elinde tutan bir yönetim şekli mutlaka ‘Demokratik’ olur mu? Olmaz, elinde bulundurmak yetmez. Demokrasi olabilmesi için, uygulamanın temel kurallara ve yasalara uygun olması, sunumun halka ulaşması gerekir…

Bizdeki ‘Demokrasi’ nasıl bir türden diye irdelediğimizde: Güçler ayrılığı ilkesi  (Yasama, Yürütme, Yargı) dediğimiz ayaklar üzerine şekillenir. Çoğu kez liberal görünürken, bazen de korumacı yapıya bürünür… Kimi zaman Faşist, kimi zaman Teokratik uygulamalara maruz kaldığımız uygulamalar olmuştur ve olmaktadır…

İşleyiş ve uygulama itibariyle yazılanlara, söylenenlere, beklenenlere uyuyor mu diye sorduğumuzda; ne yazık ki cevabımız hayır oluyor. Ülkemizdeki siyasi yapı elindeki demokrasi araçlarını doğru kullanmıyor, kullanamıyor. Araçları doğru kullanmayan bir yönetsel işleyişin, kendine atfedilen görevleri yerine getirmesi mümkün olamayacağına göre, ülkemizdeki siyasal yapı, anlayış ve uygulamaya ‘Demokrasi’ denmesi biraz zor oluyor…

Tüm bunları dikkate aldığımızda ‘Demokrasi’, sınır ve görevleri noksansız çizilip uygulanan bir sistem mi diye sorguladığımızda; Dünya’nın hiçbir ülkesinde ideal bir demokrasiyi bulmamız olası değil. Tüm ülkelerde hataları, kusurları ve noksanları ile toplum yaşamını yönlendirmeye çalışıyor.

Bizde de olduğu söylenen Demokrasiyi tanımlamaya gelince: Son ayların popüler kelimeleri çerçevesinde, GDD. (Genetiği Değiştirilmiş Demokrasi) diyebiliriz. Ne aşılanmamış ki bizim demokrasimize. Devlet ve Halkın malını çalıp çırpma, talan etme, yönetimde yalan, dolan, dalavere, adam kayırma, görevi suiistimal, görev ihmali, rüşvet, haksız mal edinme, yasaları askıya alma, yasaların arkasından dolanma, hukuk ihlâlleri, Faşizan baskılar, halka tehdit, şantaj, Devletin temel kurumlarını sulandırma, işlevsizleştirme, tek parti, tek adam özlemi, siyasi müritlik, ulusal birliğe saldırı. Bu tür, Demokrasiye yabancı Genetik enjeksiyonları sayfalarca çoğaltabiliriz…

Bu şart ve görüntüdeki siyasi sisteme gerçek demokrasi diyebilir miyiz? Hayır, hayır! Bizimki olsa olsa ‘İzafi Demokrasi’ olur!...

 

 

YEMİN YALANI

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

Seçilenler ve önemli göreve getirilenler işe ‘Yemin’ etmekle başlarlar. Bu eylem hukuk ve hakkaniyet içinde görev yapmanın güvencesi olarak sunulup, Anayasanın ve yasaların egemenliği kabul ediliyor demektir. Görev alanlar da, sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiğini öğrenmiş ve kabullenmiş oluyorlar…

Anayasalar, Devletleşmiş toplumların siyasal yapısını belirlerken, sosyal, kültürel ve ekonomik faaliyetlerinde de yol ve yöntem kılavuzluğu yaparlar. Birlikte yaşamanın, ulus olmanın kodlanmış genetiğidir, hücresel yapısıdır.

Devlet yapısının sağlamlığı, Demokratik toplumun güvenilirliği, Ulusların yaşam biçimi, yurttaşların yaşam kalitesi Anayasal genlerin sağlam ve doğru kodlanmasına bağlıdır. Kodlama yanlışları, sosyal genetik kromozomlarını asli görevlerinin dışına ve iç tahribata iter ki; ülkemiz uzun yıllardan beri bu tür tahribatların yıkımını yaşıyor ve kurtulmak için neredeyse tüm zaman ve emeğini harcıyor…

Günümüz Dünyasında yazılı anayasası olmayan devletler olduğu gibi, kısacık ve yüzlerce yıldır değişmeyen ve toplumuna Demokrasinin yolunu açan Anayasalarda var. Zaman akışı içinde Devletlerin ve toplumların ‘Sosyal Genetiklerinde’ değişiklik ihtiyacı doğabilir. Asıl olan, değişikliğin toplum yararına ve mevcut sistemi daha çağdaş yönde oturtmaya yönelik olmasıdır. Değişiklik ihtiyaç ve taleplerinde en dikkat edilmesi gereken husus, toplum yararlarının, kişisel ve grupsal ihtiraslara kurban edilmemesidir…

Anayasa ve anayasamıza paralel yasalar konusunda talihsiz bir ülkeyiz. Osmanlı döneminden başlamak, bir asra yaklaşan cumhuriyet dönemimiz dâhil olmak üzere, yüz elli yıldır Anayasa ve yasalar değiştirmekle uğraşırız, ama bir türlü ayakları üzerine oturtamayız…

Bizi yönetin diye görevlendirdiğimiz marifetliler (!), göreve geldikleri günün ertesinde, verdikleri sözleri, ettikleri yemini unuturlar. Onlar için artık her şey kendilerinde menkuldür. Düşünceleri, önerileri ve eylemleri doğrudur! Karşıdan gelecek her türlü fikir ve eylem sakattır, doğru değildir! Ülkede var olan her yurttaş, her kurum, her parti kendilerine uymalı, kendilerine destek vermelidir(!) Muhaliflere karşı sert, kaba ve sevimsizdirler. Hiçbir karşı teze toleransları yoktur. Kendilerine has mutlak doğruları(!) herkese kabul ettirmeye çalışırlar…

Türkiye, Dünya’da belki de en fazla Anayasa ve yasa ihlâline uğrayan bir ülkedir. Darbeler, muhtıralar bir yana, yasal yollarla ve seçimle iktidar erkini eline geçirenler tarafından bile defalarca anayasanın her tarafı (Değişmez maddeleri dâhil) delik deşik edilebilmiştir…

AKP hükümetini yasaları paspasa çevirmekte başarılı(!) sayabiliriz. Başbakan Tayyip Erdoğan ve Hükümeti yasalara savaş açmış gibiler…

Anayasaya kızgınlar, Anayasa mahkemesine kızgınlar. Gerek Anayasayı, gerekse Anayasa Mahkemesinin yapı ve kadrolarını değiştirmeye çalışıyorlar…

Yargıtay’a, Danıştay’a, Sayıştay’a kızgınlar. Yüksek mahkemelerin hukuksal uygulamalarına kızgınlar, hukuku sevmiyorlar…

Başbakan yüksek yargı kararlarını “ Ciğerlerimize kadar kan ağlatıyorlar “ tarif ve sızlanmasıyla, hukuksal uygulamalardan rahatsızlığını belirtiyor, çalışmalarına engelleme olarak yorumlayıp, halka şikâyet ediyor…

Dış politika Başbakan için kabadayılık alanı oldu. Yönetenlerimizin dış politikada dik durmaları, onurlu davranmaları, reel politikayı ülke yararına yorumlayıp uygulamaları bize ancak gurur verir. Ancak, onurlu ve dik duruşla, mahalle kabadayılığı birbirine karıştırılmamalıdır. Veya birilerine kabadayılık taslanırken, birileri ağa-baba olarak kabullenilmemelidir…

Siyasi yaşantımızda yemin, ahlâki davranışın bir delili olarak kabul görmemeli, uygulamadan kaldırılmalıdır. Bizim siyasetimizde yemin, yapılacak veya yapılması muhtemel olumsuz davranışları gizlemek doğrultusunda bir siper olarak kullanılmaktadır…

Şayet yeminlerin bir etkisi olsaydı; bu ülkede topraksız köylü, yoksul ve işsiz yurttaş, bakımsız hasta ve yaşlı, okulsuz öğrenci kalır mıydı? Yeminlere uyulsaydı; Anayasa ihlâlleri, yasa ihlâlleri, darbeler, muhtıralar, sivil diktatörlük özlemleri olur muydu? Yeminler geçerli olsaydı; tertemiz oylarımızla seçtiğimiz Milletvekilleri Parti Başkanlarının ağızlarına bakar, onların her söylediğini tanrı emri gibi kabullenirler miydi?

Siyasetin ve yönetim gücünü ele geçirenlerin aldatmacası yemin töreni ile başlamaktadır. Ettiği yeminin gereğini yerine getirmeyenlere ne yapılıyor? Hiçbir şey. O zaman ne anlamı var bu işin?

Biz garip seçmenler, edilen bu yalancı yeminlere inanıp kandıkça, daha çok şeyimizin ihlâl edileceğini unutmayalım!

Bilinmeli ki; dürüst insanlar yemin etme gereği duymazlar…

 

KOLTUKTAKİLERİN MİDE BULANTISI

SEÇİM

 

Seçim:  Sihirli sözcük. Koltuk kapmışların da, koltuk peşinde koşanların da baş ağrısı, mide bulantısı.. Bir kere telâffuz edilmeye görsün; ilgili, ilgisiz çoğu kişinin ateşini, nabzını, tansiyonunu yükselten, yüreğinde çarpıntılara, midesinde buruntulara, bulantılara sebep olan, uykularını kaçıran sözcük.. Gönülde yatan Aslan’a, savanadan av kokuları salan sözcük…

“Cin şişeden çıktı, bir daha şişeye girmez” derler ya hani; işte öyle bir şey seçim; söz edilmeye başlamışsa eğer... Sonu kestirilemeyen bir yol, dipsiz bir kuyu. Demokrasilerin (Bizdeki gibi biçimsel de olsa) Tanrısal kavramı.. Var olanı yok edebiliyor, bazılarını da yoktan var edebiliyor…

Demokrasilerin güzelliği, tercihlerin özgürlüğünde gizlidir. Tercihler kitleleri, bireyleri kimi zaman mutlu etmesine rağmen, kimi zaman da çıkmaz sokaklara, hatta felâketlere sürükleyebiliyor. Seçimler, Dünya’nın birçok ülkesinde insanlığa yaraşır yönetim ve yaşamanın yollarını açarken, Hitler ve Nazizm gibi, bütün insanlığa felâket getiren nedenlerin doğmasına da neden olduğu için, dikkatli kullanılması gereken bir silâh…

Seçim talebi polemik yaratmaya, iktidar sahiplerini yıpratmaya yönelik olsa da, çoğu kez kurumsal bir ihtiyaçtan doğar. Ülkemiz seçim konusunda her iki yönlü taleple sık sık karşılaşırken, seçimin yöntemleri tartışılabilir olsa da, halkımız, seçimleri adam yerine konulduğu, düşüncesine önem verildiği kanaatiyle bayram gibi karşılamakta ve yaşamaktadır…

AKP halkımız tarafından hak etmediği ölçüde ödüllendirildi ve iktidara getirildi. Birileri karşımıza geçip de “Yahu bu AKP’ye iki seçimdir bu kadar destek vermenizin nedeni nedir?” diye sorsa, inanın, çoğumuz soruya geçerli bir gerekçe ile cevap veremeyiz. AKP, iktidarının ilk yıllarında, Dünya konjonktürünün yarattığı ortamda, hayli rahat bir dönem geçirdi. Ancak, koşulların (Siyasi ve Ekonomik) her türlü elverişliliğine rağmen, toplumun bu gününe ve geleceğine yarar sağlayacak dişe dokunur hiçbir iş yapmadı. Üstelik Cumhuriyet tarihimizin en partizan, en taraflı yönetim anlayış ve uygulamalarını gösterdi. Türkiye’yi adeta çözülmeye doğru itti…

‘Demokratikleşme ve çağdaş Sosyal bir Hukuk Devleti’ olma ihtiyacındaki Türkiye, AKP iktidarının yanlış tanımlama ve uygulamaları ile elverişli bir imkânı elinden kaçırdı.

Demokrasiler seçimi esas aldığı gibi, iktidar dışı organ, kurum ve kişilerle de ilişki ve diyalogu zorunlu kılar. Ülkeyi ve Ulusu ilgilendiren her konuda muhalefetin katkı ve desteğini istemek ve almak, Demokrasilerin temel prensiplerinin başında gelir. Ama bizim AKP iktidarımız, sonradan görmüşlüğün açlık ve saldırganlığı içinde, sanki ülkede kendilerinden başka kimse yokmuş gibi hareket ederek, ülkeyi adeta fay hattı gibi çatlattı…

Demokratik Sosyal Hukuk Devletinde, etnik azınlıkların, dinsel azınlıkların, farklı inanç kümelerinin, sosyal farklılıkların, eğitim farklılıklarının, mülkiyet farklılıklarının ayrı hukuku olmaz, birileri diğerinden daha üst taleplerde bulunamazlar. Ne yazık ki: AKP iktidarı bu olmazların tümünü basiretsiz yönetim ve yanlış uygulamaları ile istenir duruma getirdi…

İşsizliği, Sağlık ve Eğitim sorunlarını, Tarımın, Sanayinin çöküşünü, kapanmaz bütçe açıklarını, dış ticaret açıklarını, ağırlığı her gün artan dış ve iç borçları, kıt kaynaklarla seksen yılda oluşturulan ulusun ortak mallarının yerli ve yabancı sermayeye talan ettirilerek, Türkiye’nin adeta cascavlak anadan üryan bırakılmasını, işçisine, memuruna ücret ödeyemez duruma getirilmesini akıl ve izan sahibi hiç kimse izah edemez, mazur gösteremez!...

Bu görüntüdeki bir ülkede, kimi çevrelerin ‘erken seçim’  istemesinden daha doğal ne olabilir? Şayet böyle yönetilen ve görünen duruma düşürülen bir ülkede erken seçim istenmiyorsa, orada bir anormallik var demektir…

Erken seçimin yapılması sorunları çözer mi? Sorunların çözümü, iktidar veya koltuklardaki kişilerin değişmesi ile değil, ancak siyasal, hukuksal ve eylemsel farklılıklardan geçer. Yıllardır Türkiye’yi yönetip, ülkeyi sorunlar yumağına çeviren çağ dışı mantık,  anlayış ve kokuşmuş düzeni savunan düşüncelerin, isim değiştirerek iktidara taşınması, sorunların katmerleşmesi anlamına gelir.

Erken seçim istemleri birilerini rahatsız etmiş olabilir. Birilerinin midesini bulandırsa, tansiyonunu yükseltse de, günümüz Türkiye’si için haklı bir taleptir. Koltuk sahiplerince yok sayılmamalı, dikkate alınmalıdır…

Seçmenimiz seçimlere düğün-bayram gibi baksa da, esas görevli olduğunun artık bilincine varmalıdır. Birileri ‘nasıl seçmen olunur’ diye ders vermeyecek; seçmen yaşadıklarından ders çıkaracak. Seçmen yurttaşlarımız birilerini değil, bir düşünceyi değiştirmek, farklı bir düşünceyi iktidara taşımak için oy kullanmalıdır. Oy kullanmadaki alışkanlığını sürdürürse, aynı müstamel mantığın diğer yüzünün yetkilendirilmesi olacağından, sonuçlar ne kendisine, ne de ülkeye yarar sağlamayacaktır…

 

KUYULAR DERİNLEŞİYOR

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydi42@Hotmail.com

 

Bu toprakların kültüründe, bu halkın toplumsal yaşantısında kuyunun acı-tatlı anıları, derin izleri, çoğu zaman ve yerde de yaşamsal önemi olmuştur…

Düşmanların, küskünlerin değil, dostların, sevgililerin sözleşme, buluşma noktalarıdır kuyu başları… Sevgilinize ilk öpücüğü kondurduğunuz, ömür boyu saklayacağınız ilk hediyeyi aldığınız yerdir belki de kuyu başı… Doğumunuzda da, ölümünüzde de yıkar bedeninizi kuyuların suyu… O kadar mı? Değil elbet! Yediğiniz ekmeğin hamurunda, içtiğiniz çorbada, yaz sıcağında içmeye doyamadığın ekşi ayranda, damla damla akıttığın terinde vardır kuyunun katkısı… Bağından, bahçenden topladığın meyvenin, sebzenin tadında, kokladığın gülün, çiçeğin kokusunda vardır kuyunun emeği… Kuyular Petrol, kuyular maden, kuyular zenginlik doludur...

Bu ülkede, bu ülkenin dilinde her zaman iyilikle, güzellikle anılmaz kuyular. “Kör kuyular” da vardır toplumsal yaşantımızda. Birileri hakkındaki kötü düşüncelerinizin başlangıcıdır, ayağını kaydırmaya çalışmaktır; ölüm çukurudur; yok olmaya, yok etmeye yol almanın ilk adımlarıdır “kuyusunu kazmak”, “kuyuya düşme” tehlikesi. Gelişi bazen derin ve sessiz, bazen de oldukça gürültülüdür… İlençlerimizdeki  “kör kuyular alsın seni” sözü, çaresizliğimizden karşıtlarımızın üzerine yağdırdığımız melânetler yağmurudur… Tarihimizde de epey sevimsiz yere sahiptir kuyular…

Ülkemiz uzun yıllardır “kuyuya düşmemek” için zaman, emek, insan ve para harcıyor; zenginliklerini kaybediyor. Kimi zaman kendinin, kimi zamanda başkalarının kazdığı kuyulara düşüp çıkıyor. Aksaklıkların nedenleri çoğu kişi tarafından bilinse de, yapılan hatalar, noksan kalınan yerler, aksamalardaki kişisel ve örgütsel hatalar bir türlü itiraf yoluna gidilmiyor, siyaset ve yönetim trafiği hâlâ yanlış yolda yürümeye çalışıyor!

Siyasal söylem ve rivayetlerimize göre, ‘her yeni gelen bir öncekinden enkaz devralmıştır’. Öncekinden enkaz devralanlar, kendilerinden sonra gelenlere ‘güllük-gülistanlık’ devretmiştir ülkeyi, ama devralana göre durum enkazdır! Bu ülke iktidarlarına göre ‘muhalefet partilerinin hiçbir eleştirisi ve önerisi doğru değildir’! Muhalefet partilerimize göre ise ‘hiçbir iktidar taşı taş üstüne koymamıştır, her şeyi berbat etmiştir; ülkeyi felâkete sürüklemiştir’! Karşılıklı saygısızlığı ve yok saymayı kabullenmiş bu siyasal yapının, ülke yararına iş üretmesinin mümkün olmadığını yaşayarak, ağır faturalar ödeyerek görüyoruz…

Siyaset ve üst düzey bürokrasimizin egemen bakışına göre, kimi siyaset ve toplumsal çevrelerin öne sürdükleri düşünceleri, eleştirileri, talepleri ve ülke sorunları konusundaki hassasiyetleri tamamen ‘Paranoya’! İddiaların ve öne sürülenlerin bir kısmı paranoya olabilir. Ama unutuluyor olmalı ki: tedavi edilmeyen ufak endişeler, şüpheler ve paranoyalar, bu gün cebelleştiğimiz çoğu sorunumuzda olduğu gibi, kalıcı ve tedavisi zor hastalıklara dönüşüyor ve dönüştü de!...

Kimileri akıllarınca Devletin ve toplumun ‘ezberini’ bozuyorlar, sözüm ona ‘ötekileştirme’ ye karşı çıkıyorlar. Bu ifadeler tam doğruyu da, tam yanlışı da yansıtmıyor, toplumun kimi kesimlerine çekici, kimi kesimlerine de itici geliyor. Her Devletin ve toplumun, siyasal sistemine ve yaşantısına göre değişmesi mümkün olmayan ezberleri vardır. Asıl olan, ezberlerin Hukuk ve Demokrasi içinde olup olmamasıdır. Hukukun, Demokratik ve yurttaşlık haklarının kullanımında ötekiler olamazken, hayatın diğer alanlarında ise ötekiler hep vardır. Siyasal Partiler, dernekler, Sendikalar, sosyoekonomik tabakalar, kimi inanç kitleleri, kimi yasal sivil örgütlenmeler hep ötekiler olarak var olacaklardır. Olması gereken saygı sınırlarının sağlamlığıdır…

Bazılarınca eleştirilere karşı geliştirilen ‘Paranoya’ yakıştırmaları, yaşamsal gerçeklere dönüşüyor ve toplumu için için kemiriyor. Son yıllara kadar toplumun kendi içinde bastırmaya çalıştığı yakıştırılmış Paranoyalar, giderek sesli biçimde ve tahripkâr ölçülerde dışa vurulur, ülkenin ve ulusun geleceğini yutacak kuyuları kazar duruma gelmiştir…

Anlaşabileceğimiz basit konularda kavgalaşmak, birbirimizi tırmalamak, açığa düşürmek ve kusurlarımızı karşılıklı kullanmak, en çok zevk aldığımız sosyal ve siyasal oyunlarımız. Asıl kusurumuz, bu oyunların hepimize zarar verdiğini görmek istemeyişimizdir…

Son yıllarımız birbirimizin kuyusunu kazmakla, birbirimizi kuyulamaya çalışmakla geçiyor. Devletin kurumları, aynı amaç çerçevesinde oluşturulmalarına rağmen, birbirlerinin kuyusunu kazmakla ve birbirlerini yok etmekle uğraşıyorlar. Siyasal partilerimiz, etnik farklılıklarımız, inanç farklılıklarımız birbirlerinin kuyusunu kazmakla meşguller… İş çevrelerimiz, sermaye çevrelerimiz emeğin gırtlağını sıkmakla, tüketicinin kanını emmekle meşguller… Sağlık sektörü hastanın, eğitim sektörü öğrencinin önüne aşılmayacak barikatlar örüyorlar… İnanç kesimi (giderek sektörleşiyor) yaşarken yurttaşın öte dünyasını pazarlamakla meşgul…

Birbirimize, dolayısıyla kendi ellerimizle, kendimize kazdığımız çukurlar giderek derinleşiyor, karanlıklaşıyor. Unutulmamalı ki: tarihin karanlık kuyuları doymak bilmez, her an yutacak av arar.              Kavgadan çok kucaklaşmak, dırlaşmaktan çok muhabbet edecek nedenlerimiz var. Aptallık yaparak bu ülkeyi, bu ulusu tarihin karanlık kuyularına av yapmayalım!...

 

SİNE-İ MİLLET MARTAVALI

 

ABDULLAH AYDIN  Abdaydin42@Hotmail.com

 

İlkesiz ve beceriksiz siyaset yapılanmamızın zaman zaman lâf olarak dillendirdiği, ama asla gerçeğe dönüştüremediği bir aldatmacadır “Sine-i Millete” dönmek… Siyasi tarihimizin çeşitli dönemlerinde, kimi siyasetçiler tarafından rakiplerine gözdağı vermek için, sıkışık dönemlerde kullanılan bir terminolojidir…

Adını ‘Demokratik Toplum Partisi’ koyup, Demokrasinin ve toplumun hiçbir derdi ile ilgilenmeyen, sadece etnik, ırkçı bir parti görünümü veren, terör örgütü ile içli dışlı olan ve kapatılmak zorunda kalınan DTP Milletvekilleri de aynı söylemi dillendirdi; “Sine-i Millete döneriz haaa!”. Koca bir blöf ve kuyruklu bir riyakârlıktı söyledikleri…

Demokrasiler az çok özürlüklerin ve hakların kullanılabildiği, fikirlerin açıklanabildiği sistemdir. Ancak hiçbir demokrasi kendi kuyusunu kazan terörü ve terörle siyasi işbirliğini affetmez ve hukuksal gereğini yapar. Nitekim geç olmasına rağmen, bizde de öyle oldu ve DTP isim olarak siyaset dışına itildi…

Hukuk sistemimiz kimi konularda olduğu gibi, toplumun sosyal ve siyasal örgütlenmesi ve örgütlenmenin hukuksal alt yapısını oluşturma konusunda da güçlükler yaşıyor. Tüzel kişilikler doğruna doğruya suç işleyemezler, ancak mensupları kanalıyla suçlu konumuna düşerler. Hukuk sistemimiz çoğu kez dolaylı suçlu konumuna düşen tüzel kişilikleri cezalandırırken, doğrudan suç iştiraki içinde olan gerçek kişileri cezasız bırakmakta ve hukuk hedefe ulaşamamaktadır…

DTP’nin kapatılması ile aslanlar gibi(!) Sine-i Millete döneceğiz diyen Milletvekilleri ve diğer siyasetçilere sihirli bir el değmiş olmalı ki; “Sine-i Millete dönmeyeceğiz, Parlamentoda kalıp mücadelemize Parlamentoda devam edeceğiz” dediler. Daha evvel kurulmuş olan hülle partisi BDP’de birleşerek siyasete devam kararı aldılar…

Milletvekillerinin Parlamentoda kalmaları doğru bir davranış. Ancak bu kararın kendilerince alınmadığını, birileri tarafından ‘Parlamentoya dönün’ emri verildiğini ve kendilerinin de bu emre uyduklarını söylemeleri, hem siyasi hem de kişisel ayıpları ve iradesizlikleri olarak kayıtlara geçmiştir. Hiçbir siyasi irade ortaya koyamayan kişilerin halkı temsil etmeleri, halkın ve ülkenin sorunlarına çözüm bulmaları beklenebilir mi? İradesizlerin Parlamentodaki varlıkları neyi ifade ediyor, kimi temsil ediyorlar?

Ayıpları bununla da bitmiyor, terör örgütünün karargâhına heyet gönderiyorlar. Neymiş efendim! Terör sorununa çözüm arıyorlarmış! Varlığını teröre borçlu olan örgüt ve insanlarla terörü durdurmaya çalışmak! Neresine inanılır bu saçmalığın acaba?

Bu aslanlar gibi Sine-i Millete âşık olanlar, ne yazık ki halkın dertleri gündeme gelince sus pus oluyorlar. Bu milletvekilleri ne hikmetse, işsizlikten, yolsuzluktan, eğitimsizlikten, sağlıksızlıktan, ülkenin kalkınmasından, aşiret, tarikat, toprak ağalığı sorunlarının çözümünden hiç bahsetmezler. Bahsetmezler; çünkü varlık nedenleri, bu sorunların çözümsüz kalmasında yatıyor…

Sine-i Millete döneceklermiş! İnansak mı acaba? Öyle ceylan derisi koltukları, on milyarın üstünde maaşı, çeşit çeşit avantalar bırakılıp da, milletin yoksul, dertli aguşuna dönülür mü? Yalanınız bir şeylere uysa bari!

Eski DTP’li, yeni BDP’li milletvekillerinin açıklamaları baştan aşağı faullü. Açıklamalar Demokrasiye ve hukuka ters. Her an kapatma gerekçesi olabilir. Davranışları, kendilerinin meşruiyetini yok saydıkları gibi, TBMM’nin meşruiyetine de gölge düşürüyor…

***

Polisimiz hak arayışında olan Tekel işçilerini ve onlara destek veren muhalefet Milletvekillerini bir güzel benzetti(!) Hak aramak, hak arayanı desteklemek de neymiş? Demokrasilerde öyle bir şey mi var? İşte böyle eloğlu Hanya’yı Konya’yı gösterir adama! Adamın terini alırlar ördek gölünde! Aklınız varsa, bir sonraki sefere nasıl bir zulüm ve nerede serinlemek istediğinizi İçişleri Bakanına sorar, öyle çıkarsınız göl kenarına!...

Bu müflis, bu kirli düzen hepimizi benzetmiş!... Birbirimizin yüzüne bakacak insani duygularımızı hepten yok etmiş!... Yaşadığımız rezaletler hepimizin eseri değil mi?

 

 

DEMOKRASİNİN GÜCÜ VE ZAAFI

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

“Özgürlükler ve Kurallar rejimi” olarak tanımlanan ‘Demokrasi’, içinde taşıdığı güç ve zaaflarla, günümüz Dünyasının en tercih edilen siyasal sistemidir.

Demokrasi; yönetenlerin ve yönetimlere dolaylı iştirakçilerinin ( Hiçbir rejimde halk yönetici olmamıştır ve olmayacaktır), sistemin iki temel yapısını kabullerine göre, insanları refah ve mutluluğa taşıyabildiği gibi, sefalet ve rezaletlere de sürükleyebilmektedir. Dünyada birçok örnekte yaşandığı gibi, günümüz Türkiye’si de, iyi ve kötü örneklere benzeyen yollarda yürümektedir.

Yarım asrı aşkın süredir uygulamaya çalıştığımız Demokrasi deneyimimiz, ne yazık ki, yönetsel ve katılımsal kusurlarımız yüzünden insanlarımızı mutluluğa taşıyamamıştır. Otuz yıldır iç ve dış terörle boğuşurken, net biçimde dillendirilmese de, terörün arkasında ayrılıkçı emeller hep saklı ve diri tutulmuştur. Terör belâsının yanına bir de iç hukuksuzluk katılınca, sistemin insanları refah içinde geleceğe taşıması daha da güçleşmiştir.

Anayasa Mahkemesi DTP’yi oy birliği ile kapadı ve bazı yöneticilerine siyaset yasağı getirdi. Yüksek mahkemenin oy birliği ile karar vermesi pek sık görülür bir durum değil. DTP’nin suçluluğuna dair sağlam deliller elde etmiş olmalı ki; oy birliği ile karara varıyor. Gerekçeli karar açıklanınca durumu daha net anlayabileceğiz.

Demokrasilerde Parti kapatılır mı? Kimilerine göre ‘evet’,  kimilerine göre ise ‘hayır’. Bu konuda en net örnek İspanya’ da yaşandı. Herri Batasuna, Euskal Herritarrok ve Batasuna isimleri ile faaliyet gösteren parti, Bask bölgesinde ayrılıkçı terör faaliyetlerinde bulunan ETA örgütü ile organik ilişkiler içinde bulunduğu gerekçesiyle, İspanya Yüksek mahkemesi tarafından kapatıldı, hem de, son seçimlerde %10 oy almasına rağmen. Karar AİHM’ye taşındı ve mahkeme kararı onayladı.

İspanya’da bir iki yüz kişi öldüren terör örgütü ile ilişkilendirilip parti kapatılırken, kırk binin üzerinde yurttaşımızın ölümüne neden olan, beş yüz milyar dolar maddi kayba sebep olan terör ve PKK ile ilişkisini saklamayan DTP’nin kapatılması Demokrasi ayıbı olur muydu? Suçlularla her türlü organik bağ içinde olan bir kurum meşru sayılabilir mi? Elbette sayılamazdı. Demokratik Hukuk Devleti olma ve demokrasi ile yönetilme iddiasındaki bir ülke için kapatma kaçınılmazdı ve parti yüksek mahkemenin oy birliği ile kapatıldı.

DTP’nin davranışı Demokrasi açısından akıldışı. Sorunların çözümünde Referans olarak Terör örgütü PKK ve terör örgütü yöneticisi olmaktan dolayı ömür boyu hapis cezalısı birini göstermesi, kendi meşruiyetini yok saydığı gibi, Devleti ve hukuk sistemini de yok saymaktadır. Kısmi de olsa, yapılan çözüm önerilerine siyasi aklın kabullenemeyeceği türde öneri ve davranışlarla, adeta partilerinin kapatılması doğrultusunda çağrıda bulundular. Ucuz kahramanlıkla haklar elde edebilecekleri konusunda bazı olumsuz direnişler sergilediler. Hiçbir Demokrasi böyle bir davranışı yasal bir hak olarak yorumlayamaz ve mutlaka yaptırıma gider; nitekim öyle de oldu.

Devlet ve Demokrasi Hukuk çerçevesinde kaldığı sürece, en güçlü kurum ve sistem olarak ayakta kalabiliyorlar. Ancak: yönetsel ve hukuksal zafiyetler gösterince, en fazla huzursuzluğun, karmaşanın ve güvensizliğin kaynağı olabiliyorlar.

Parti kapatılması, Demokratik sistemin en son düşünmesi gereken bir yaptırım. Ancak sistemin yasaları (yasalar beğenilir veya beğenilmez) çerçevesinde kurulan bir parti, beğenmediği yasaların değiştirilmesi için, yasal çerçeve içinde her türlü çabayı gösterebilir, ama terörü meşru gösterme ve terör örgütü ile bağlantı içinde olma hakkı yoktur.

Demokrasimizin de maşallahı var. Sorunları çözmekte zorlanırken, halının altına süpürmede üstüne yok. Yıllardır Devleti yönetenler ve sistem o boyutlarda ihmal içinde ki; halkı yeteri kadar yurttaşlık çerçevesinde eğitip bütünleştiremediği için, danışma ve onun fikrini almaktan da çekiniyor, korkuyor.

Halkına güvenmeyen bir Devlet ve sistemin de ayakta kalabilme şansı yok. Devletin ve Demokratik sistemin tek güvencesi halk ve hukuk olmalıdır. Başka güvenceler aramanın beyhude çabalar olduğu unutulmamalıdır…

 

 

DOMUZ AÇILIMI VE DEMOKRASİ

 

ABDULLAH AYDIN

abdaydin42@hotmail.com

 

Ülkemizde 2009 yılının siyasal aktüalitesi ‘Açılım’ oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini sarsabilecek bazı arayışlar içinde olan AKP iktidarı, toplumun tümünün her türlü sosyal, siyasal ve ekonomik taleplerine cevap verebilecek adımlar yerine, bir etnisitenin ismi ve talepleri çerçevesinde hareket edince, yurttaşlardan yeterince destek görmedi; hatta büyük bir kesim normal taleplerini bile erteler oldular. Açılım, isim ve hedefinde birçok aşınma ve değişimle çeşitli adlar altında isimlendirilir oldu.

Kasım ayında ana tartışma ve kavga konumuz ‘Domuz Gribi’ hastalığıydı. Bilim çevrelerinde bile, tanımlanmasında ve etkilerinde yeterince fikir birliği oluşmayan hastalın tedavisi ve aşısı, ülkemizde yeni bir Açılım(!) nedeni oldu.

Domuz Gribi hastalığının Dünya’da Pandomiye dönüşmesi, ülkemizde de yaygınlaşması ve ölümlere neden olması, AKP Hükümetinin temel yapısını net biçimde gözler önüne serdi. Anladık ki: Bakanlar Kurulunda kararlar ve uygulamalar, gösterilmek istendiği gibi Demokratik bir tartışma ve fikir teatisinden sonra değil, emir-komuta zinciri içinde yürütülüyor. Birileri istiyor, plânlıyor, emrediyor, diğerleri de emirleri yerine getirmek zorunda kalıyorlar…

Domuz Gribi aşısı konusunda ilgililerin davranışı ürkütücü ve oldukça aymaz.  Yetkililerin tavrı, ülkemiz adına elem verici sonuçlar doğurabilir. Sağlık Bakanı “Karakolda doğru söyler, Mahkemede şaşar” sözünü hatırlatıyor. Halka söylediklerini Başbakanına söyleyemiyor. Galileo’da mahkemede zorla “Dünya dönmüyor” diyerek idamdan kurtulmuş, mahkemeden çıkarken yargıçlara dönerek “Dünya yine de dönüyor” demiştir. Acaba Sağlık Bakanı idam (Siyasetten ıskat) edilmekten mi korkuyor? Korkunun ecele ne faydası var ki?

Başbakanın bu konudaki söylem ve davranışı, Devlet Adamında olması gereken özelliklerle uyuşmuyor. Şayet Aşı zararlı ise, halka ‘aşı yaptırmayın’ demediği, zımnen bozuk olarak nitelediği aşılardan yurttaşların zarar görmesini ve ülkenin beş yüz milyon lirasının kaybını önlemediği için, hem insani hem de kamusal kusur işlemektedir. Şayet aşının yapılmasında herhangi bir sağlık sakıncası yok ise, aşı yaptırmayan insanlarımız hastalık nedeniyle zarar görürlerse, Başbakan bu halde de yine kusurlu konumunda olacaktır...

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç adeta iç savaş kışkırtıcılığı yapıyor. ‘Bayramdan sonra ne Danıştay, ne Bülent Arınç kalmayacakmış’. Böyle buyuruyor hazret! Bülent Arınç’ın kalıp kalmaması bizi pek ilgilendirmez, istediği yere gidebilir. Ama Ülkenin köklü kurumlarından Danıştay hakkında söylediği tehditkâr sözler, Devlete karşı savaş açmanın başka bir göstergesidir…

Bizdeki bazılarının açılım sevdası ABD’yi ve AB’yi de sarmış olmalı ki; Türkiye’nin ‘İslâmi Rönesans geçirdiği’, ‘yakında bölgesel güce dönüşeceği’ kehanetinde bulunmuşlar. O zaman sormak gerek: Madem Türkiye böyle bir potansiyele sahipse, içinize almaktan neden imtina ediyorsunuz? Gelecekte böyle bir gücün(!) karşısında nasıl duracaksınız o zaman? Yazık değil mi size?

Ey Demokrasi ve açılım, sen nelere kadirmişsin meğer! Milletin başına taş yağdırmak, fitne üretmek de görevlerin içinde mi acaba?

 

 

ALINMAMIŞ DERSLER

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@Hotmail.Com

Anadolu insanının hayatın içinden çıkararak oluşturduğu felsefe, kişilerin ve toplumların yön bulması doğrultusunda bulunmaz değer taşıyor. “Bir musibet bin nasihatten daha öğreticidir” demiş atalarımız.

Musibetin ne kadar etkileyici ve sevimsiz bir öğreti olduğuna en açık örneği veren kişi ise, Nazi Almanya’sı döneminin papazlarından Martin Niemöller’dir.

Niemöller günlüğüne düştüğü notta: “Önce Komünistleri, Sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben komünist, sosyalist değildim. Sonra Sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; ama geride benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.” diyor.

Papaz Niemöller kendini savunacak birilerini arıyor, ama nafile. Çünkü onu savunacak hiç kimse kalmamış arkada… Nazi Almanya’sının, Faşist ideoloji musibetinin insanlığa vermiş olduğu ve bu gün hâlâ bazılarınca anlaşılamayan acı bir ders…

Alman halkı, Nazizmin ideolojik yollarına taş döşeyen propaganda bakanı Paul Joseph Goebbels’in o baskıcı ve korkutucu propagandasına boyun eğmemiş olsa idi, insanlık Faşizmi bu boyutlarda yaşamayacağı gibi, milyonlarca insan ölmez, aç sefil kalmaz, evlerinden, yurtlarından olmazdı…

1946 seçimleri ilk çok partili seçim olmasına rağmen, iktidarın CHP’den DP’ye geçtiği 1950 seçimleri çok partili Demokratik döneme geçişin milâdı kabul edilir.

DP iktidarının ilk işi, Türkçeleştirilmiş Ezan’ın tekrar Arapçaya çevrilmesi oldu. Başbakan Menderes Parti grubunda “Siz isterseniz Hilafeti bile getirisiniz” diyerek Cumhuriyete ve Cumhuriyet ideolojisine ilk isyan bayrağını açmış oldu. Yetmedi; ‘Vatan Cephesi’ gibi bir ucubeyi icat ederek halkı birbirine düşürdü, kahveler, Camiler ayrıldı. Üstüne üstlük, TBMM’nin içinden ve DP Milletvekillerinden oluşan, yargı yetkisi kullanan hukuk dışı ‘Tahkikat Komisyonu’ kurunca işler siyaseten iyice çığırından çıktı ve Türkiye 27 Mayıs l960 darbesine geldi.

Şayet halkımız, bu tür uygulamalara karşı çıkıp direnç gösterebilse idi, 27 Mayıs darbesi yapılamayacağı gibi, Türkiye, Demokrasi dışı darbeler dönemine girmez, demokrasimiz de epeyce yol almış olurdu…

1980 12 Eylül askeri darbesi, Emperyalizmin öncüsü savaş ve sömürü makinesi olan ABD’ye “Bizim oğlanlar başardı” muştusu ile duyurulmuştu. Bazılarınca sevinçle karşılanan bu eylem, halkımız için baskı, zulüm, hapishane, sürgün, ayrılık, ölüm demekti! Anayasa ve Demokrasi, kimilerine göre Türk halkınca hak edilmemişti!

1980 öncesi Devlet içine yuvalanmış ‘McCharthy yöntemlerini’ kullanan Mafyalaşmış Faşist yuvalanmaların kışkırtmalarına gençlerimiz kapılmayıp birbirlerine düşman olmasalar, ülke hakkında düşündüklerini tartışarak sonlandırmaya ve birlikte hareket etmeye götürebilselerdi, yok yere birbirlerini öldürmeselerdi,1980 darbesini yapanlar, darbe bahanesi bulmakta zorlanabilir ve haksız eylemlerinden vazgeçebilirlerdi;  Üstelik beş bin yurttaşımız da boş yere ölmezdi!

Zamanın iki büyük Partisinin liderleri (Ecevit-Demirel), kimi konularda anlaşarak ülkeyi yönetmenin yollarını arasalardı, 1980 darbesini yapmak öyle her babayiğidin harcı olamazdı. Parti liderlerinin basiretsizliği insanımıza ve Demokrasimize çok pahalıya mal oldu…

Ülkeyi yönetenler geçmiş musibetlerden ders almamış olmalılar ki; söylem ve eylemleri ile yeni musibetlerin oluşumunun yollarını açmaya çalışıyorlar.

Başbakanın seçtiği kitlesel sözel propaganda yöntemi toplumu ayrıştırıcı özellikler taşıyor. Edebali’den telkin örnekleri verirken, kendi salkım peşinde koşuyor ve her konuda herkesi mahkûm etmeye çalışıyor. Bu yöntem zaman içinde ‘Bumerang’ etkisi yapabilir ve sahibini vurabilir…

Hukuk devletine yakışmayan biçimde ve giderek Gayya kuyusuna dönüşen ucu açık davalar ülkemizin görüntüsünü zedeler hâl aldı. Her çevreden toplanan zanlılarla oluşturulan, Dünya hukuk tarihinde rastlanması zor olan, binlerce sayfalık ve klasörlük iddialarla sonuç alınması ve hukuk dağıtılması imkânsız hale gelen davalarla hukuk devleti oluşturulamaz. Bazı davaların giderek siyasal şekillenmesi, hukuksal geleceğimizin prangaları olabilir…

Herkesin dinlenme korkusu yaşadığı bir ülkede, insanlardan huzur içinde yaşamaları ve demokratik gelişmeye katkı yapmaları beklenemez. Bu uygulama ancak despot rejimlere mahsustur. Bazı ilgililerin olayı örtbas etmek için, “Bende dinleniyorum” demesi ise, pek inandırıcı olmuyor…

Tarih roman gibi okunmak için değil, ders çıkarılmak için yazılır. Yaşadığımız olumsuzlukları ses çıkarmadan seyreden bizlerin ve ülkemizi yönetenlerin, tarihin bize öğrettiği musibetlerden yeterince ders çıkardığımız söylenebilir mi?

Görüntümüz ve yaşantımız, tarihi olumsuzluklardan ders almadığımızın kanıtıdır…

NOT: Başbakan “Domuz Gribi Aşısı yaptırmam” dedi ve ben hiç vakit geçirmeden aşıyı yaptırdım. Şayet, bu ülkede Domuz Gribinden kötü sonuç doğarsa, bütün kefareti Başbakan Tayip Erdoğan’a aittir. Çünkü davranışı ‘Devlet Adamlığı’ ile bağdaşmıyor.

 








MERASİMLERİ BAYRAMA, ŞÖLENE DÖNÜŞTÜRMEK

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

AKP Hükümetinin propaganda sponsorluğunu yapan yandaş dinci ve neoliberal medya, toplumun 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gösterilerine verdiği tepkiden oldukça rahatsız olmuşa benziyor.

Yandaş kalemşor ve suflörler, sütun ve programlarında boy boy eleştirilerinin yanında, içinde yaşadığımız toplumun şu an asla kabullenemeyeceği abuk subuk önerilerini de sıralamaktan geri kalmıyorlar.

İşbirlikçi basın-yayının sınır ötesinden aldıkları emirlere itaatlerine kusur bulmak mümkün değil. Destekledikleri iktidar paralelinde hareketle, özü henüz belli olmayan ‘açılımı’ koşulsuz desteklemekte, kişi ve kurumlara yönelik iddialar (haber değil) ortaya atmakta ve akabinde de hüküm ihdas edebilmektedirler.

Lozan’da asli unsur olarak kabul edilen kimi yurttaşlarımızın, bazı haklarının yeterince güvenceye alınamamış olması üzüntü ve sıkıntı veren bir gerçeğimizdir. Bu hakların kazanılması bahanesiyle terörü haklı gören açılım medyası, iddialarında: Resmi Bayram törenlerinin “Nazi Almanya’sından aktarma doğmalar”, “toplumu tek tipleştirmek için yapılan ayinler” ve “ideoloji empoze etme uygulaması” olduğunu öne sürmektedirler. Kısmen doğru olsa da, bu iddia, ne yazık ki terörün aklanması doğrultusunda bir argüman olarak kullanılmaktadır. Hiçbir haklılık terörü, amaçları için referans olarak kullanamaz; bu her türlü rejim ve sistemde suçtur. Aksine, Devletin kuruluş felsefesini ve ideolojisini (Faşist ideoloji hariç) yurttaşlarına aktarmasına karşı çıkmak ise, tam bir anarşizm düşüncesidir…

Terör örgütü mensuplarının Kandil’den dönüş görüntüleri, hiçbir sağlıklı düşüncenin kabullenemeyeceği ölçüde kışkırtıcıydı. Yurda giriş biçimleri, sorgulanış ve yargılanış biçimleri Hukuk Devletini yok sayıcı özellikteydi. Bu kabul ve yargılama biçiminden bir sonuç çıkarmak gerekiyorsa ve dağdan inenler sahiden(!) suçsuz iseler, o zaman geriye sonuç çıkaracağımız bir gerçek kalıyor; o da, dağa çıkmayanların ve terörle mücadele edenlerin suçlu olduklarıdır ve yargılanmaları gerektiğidir. Ülke kaçkını teröristlerin yargılanmaları hukuk ise, Türkiye’nin diğer İlçe ve İllerinde kurulu olan mahkemelerin çıkardıkları hükümlere ne dememiz gerekiyor? Devlet ve Hükümet yetkililerinden bu sorunun cevabını istememiz, yurttaş olarak hakkımız olsa gerek!

Ulusal günleri yasak savma, yetki ve makam sahiplerinin güç gösterisinde bulunduğu ritüeller olmaktan çıkarmamız gerekiyor. Resmi günlerimize ‘Bayram’ dense de, halkın gönül isteği ve coşkuyla katılmadığı toplantılar, törenler, merasimler Bayram olma özelliğine kavuşamıyorlar.

2009 Cumhuriyet Bayramı törenleri daha bir coşkulu kutlandı. Terörden, ayrımcılıktan iyice sıkılan halkımız, bir de üzerine kandil göçü, kabadayılık görüntüleri ve talihsiz yargılama biçimi binince,  Cumhuriyet Bayramı törenlerine daha bir sahip çıkar oldu ve katkı sağladı. Bu coşkulu katılıma, ‘Açılım ve Demokrasi’ adı kullanılarak bazı Ulusal değerlerimize saldırının, sevinçten ziyade kızgınlığın ve kahrolmuşluğun damga vurduğunu, itici güç olduğunu söyleyebiliriz.

Resmiyetin kendi içinde, dar kapsamlı merasimleri ve törenleri elbette olacaktır. Bunlar kimi zaman olduğundan da daha fazla önem kazanabilir. Ancak günümüz insanını merasim ve törenlerle bir yerlere katmak, ona resmiyetin bu yolla ulaşmasını sağlamak kolay olmuyor. Resmi günlerimizi, anılması gereken tarih dönemeçleri kabul ediyor ve değer veriyorsak, mutlaka halkın en geniş gönüllü katılımını sağlamamız gerekiyor. Ulusal değerlerin geniş kabul görmesinin ve kalıcı olmasının başkaca yolu yok gibi!...

Sonu gelmez merasimleri, törenleri bayrama, şölene çevirmemiz, ülke insanının birliği ve bütünlüğü açısından oldukça gerekli. Artık tören mangasından, merasim bölüğünden kitlesel ve neşe dolu bayram günlerine geçmemiz kaçınılmazdır. Kitlesel bayramların, şölenlerin önemi ve hoşluğu konusunda Anadolu’muzda söylenmiş bir sürü söz, kelâm, Türkü ve şarkı var.

Halkımız, ulusal günleri de bayram neşe ve şenliğinde kutlamayı çoktan hak etti!...

 

YİTİK AKLIN FATURASI

 

 

Tarihin verdiği ders, Öğretmenin sınıfta verdiği derse benzemiyor. Dersleri beceremediğiniz zaman öğretmen en fazla sizi sınıfta bırakır, ama tarihin cezalandırma yöntemleri daha çeşitli ve daha acı verici… Sizi ebediyen karanlıklara gömme ve silme ihtimali de var. Nitekim üzerinde yaşadığımız topraklar, tarihin idam sehpasının çokça kurulduğu ve sonunda halklar, milletler mezarlığına dönüşmüş topraklardır…

Devletlerin varlığı ve bekası, sadece toprak, insan yığınları, sermaye, top ve tüfekle sağlanamıyor. Devletlerin ve egemenliği altında yaşayan halkın en büyük güvencesi, sosyalleşmiş bir hukuk sistemidir. Sadece yasaların yazılı olarak kâğıt üzerindeki varlığı da, Devletin ve halkın güvenlik ve refah içinde yaşamasının güvencesi olamıyor. Yazılı olan kurallar, insanın yaşamını sosyal yönden yönlendirici ve iyileştirici olmak zorundadırlar.

Devlet, koyduğu kurallarla koruyucu ve geliştirici olmak, kurallarının yurttaşlarına ulaşmasındaki mesafe ve ağırlık oranını eşit tutmak zorundadır. Tiran yapıdaki bir Devletin, yurttaşları ile barışması ve karşılıklı ilişkilerdeki sevgi ve güven barışını tesis etmesi mümkün olmaz. Üzülerek belirtmek gerekir ki; Türkiye uzun yıllardır bu güvensizliği ve sevgisizliği ve yaptığı yasalarla çelişkilerini yaşıyor…

Anayasamızdan birkaç somut örnek verelim:

Madde 2: ‘TC. demokratik, lâik, sosyal bir hukuk Devletidir’ der.

Madde 3: Devletin bütünlüğünü, resmi dilini, bayrağını, milli marşını ve başkentini tanımlar ve belirtir.

Madde 9: Yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce, millet adına kullanılacağını belirtir.

Madde10: Irk, dil, din  ve inanç farklılıkları olsa da, herksin kanun önündeki eşitliğini kabul eder.

Madde 14: Hürriyetlerden hiç birinin, ülkenin ve milletin bölünmesi çabalarında kullanılamayacağını öngörür.

Madde15: Ülke varlığı ve bütünlüğü tehlikeye düşerse, anayasal hakların kısmen veya tamamen kısıtlanabileceğini belirtir.

Madde 24: Din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye alır. Din eğitimi ve inancın kötüye kullanılmasını yasaklar.

Yasalara uymaya yönetenin de, yönetileninde mecburiyeti vardır, ancak yasaların eleştirilmesi ve değiştirilmeye çalışılması yasal bir haktır…

İçinde yaşadığınız ‘devlet modeli ve sistemi’ ne olursa olsun, şayet halkı ile yeterli ölçüde demokratik insani ilişkiler içinde değilse, isminin ve şeklinin pek önemi kalmıyor. Günümüz dünyasında, soyut bir ‘Demokrasi ve Cumhuriyet’ kavramı insanları adeta esir almış durumda. Halka dayatılan içi doldurulmamış isimlendirmelerin, zaman içinde boyaları dökülüyor, devletin yurttaşları ile olması gereken yakınlığı giderek yabancılaşmaya, hatta düşmanlığa dönüşebiliyor. Devletin halktan, halkın Devletten kopuşu yaşıyor. Son yıllarda Türkiye’nin yaşadığı travmanın temelinde yatan nedenler de tıpa tıp böyle… …

Ülkemiz yönetim anlayışında, sorunların çözümünde sorunun oluş nedenleri pek araştırılmaz. Binanın temelinde meydana gelmesi mümkün arızaların araştırılıp giderilmesi yerine, duvarlardaki çatlakları sıvayarak sorunun üstesinden gelinebileceği zannedilir ve uygulama bu anlayış çerçevesinde yapılır; sonuç bir müddet sonra sosyal rahatsızlıklar ve hüsrandır…

Anayasamızda yazılı yukarıdaki sıralı maddeleri incelediğimizde, şayet bu maddeler yazıldığı gibi uygulanmış olsa idi, bugün yaşadığımız yerel ve Uluslararası sorunların çoğunu yaşamıyor olacaktık… Bu çıkmazlarda kabahatli ve görev ihmali içinde olan sadece devlet değil; yurttaşların da bu sorunların doğup büyümesinde reddedilemez ihmal ve etkisi var. Uygulayıcı insanlar olduğuna göre, bütün yükü tüzel kişiliğin (Devletin) üstüne atıp kenara çekilemeyiz, aklanamayız…

Anayasamızın kısıtlayıcı hükümleri yok mu? Elbette var. Hataları konuşarak, tartışarak, bilimin ışığında çözmek yerine, kimimiz silâh kuşanıyorsa, silâh kullananların işin çözümünden yana olduğu düşünülemez ve daha baştan çözümsüzlük dayatılıyor demektir. Tek yanlı ne kadar olumlu düşünürseniz düşünün, çözümsüzlük sizi bekliyor demektir. Sonuçta elimizde kalacak şey ne? Toplum değerlerinin heba olması, acı, ölüm, gözyaşı ve ekonomik ve sosyal yoksullaşmadır…

Bizim toplumumuz, yapısal olarak muhafazakâr, içe dönük, az yazıp az okuyan, sonuçta fikirsel alt yapısı yeterince gelişkin değil. Çağdaş insanın olması ölçüsünde sosyalleşemiyoruz, dolayısıyla sorunları yeterince tartışmıyor, tartışamıyor; karşıt fikirlerden korkuyor, ürküyoruz. Yasama yetkisi ile görevlendirdiğimiz siyasi temsilcilerimiz bile çoğu kez bu korkunun baskısı altında kalıyorlar. Milletvekillerimiz gerek partilerinde ve gerekse Parlamentoda yeterince haklarımızı savunmuyorlar, savunamıyorlar. Toplumsal yetersizliğimiz, ürkekliğimiz ve suskunluğumuz, açıkgöz ve iş bilir siyasetçilerin, yönetenlerin işine geliyor. Onlarda bu fırsatı kaçırmıyorlar, ekonomik ve sosyal kopuşun oluşturduğu elit bir kesim, ülkenin her türlü varlığında söz ve karar sahibi oluyorlar… Öyleyse elde ettiğimiz sonuç ne? Yokluk, yoksulluk, ölüm ve okşanan mezar taşları…

Binlerce insanımız dağa neden çıktı? Kırk bin insanımız neden öldürüldü, neden şehit edildi? Yüz binlerce insanımız neden göç ettiler? Dört-beş yüz milyar dolar neden havaya gitti? Bu sorulara birlikte cevap bulmamız gerekir ve buna mecburuz!

Ortaya sürülen ‘açılımın(!)’ daha başlangıç günlerinde yaşadığımız olumsuzluklar, yukarıda ileri sürdüğümüz olumsuzlukların ürünüdür. Anayasayı ve yasaları uygulamayan kimler. Bizim seçtiklerimiz değil mi? Bu seçimlerde yurttaş ve seçmen olarak kendimizi haklı saymamız mümkün mü? Neye göre oy verdik? Neye göre bazılarını şak şaklayıp omuzlarımızda taşıdık? Bu soruları kendimize sormamız ve cevabını bulmamız gerekiyor…

Yaşadığımız karmaşanın hiç birimize yararı olmadığı gibi, gelecek nesillerimizin hayatını da yemeye başladık. Yüreklerimiz burkularak, her şeyi geride bırakıp birbirimizle barışmanın, terörün bir yol olmadığını kabul etmenin zamanıdır…

Yaşadığımız ortam ve olaylar resmi ve toplumsal bir akıl yitimidir. Tüm değerlerimiz altüst olmuş, çoğu değer yitirmiştir. Bunun faturası mecburen hepimizce ödenecektir. Var olan durumu kabul edip, geleceği kurmak gibi bir görev bu ülkede yaşayan herkesi bekliyor! Hem de acilen…

 

ŞEHRİN SOKAKLARI

ABDULLAH AYDIN

 


Abdaydin42@hotmail.com

 

Yerel seçimlerin en etkileyici propaganda malzemesi, şehirlerin birileri tarafından işgal edilmiş sokaklarıdır. Şehri yönetmeye talip adaylarımız, “Şehrimizin sokaklarını işgalden kurtaracağım” söylemiyle başlayıp, “Birlikte çağdaş bir kent oluşturacağız” la devam eden ve kendisinin de inandığından şüphe ettiği vaadiyle son bulan nutuklarını hepimiz dinlemişizdir. Umut vaat eden, iç rahatlatan, yandaş duyguları gıdıklayan, hiç olmazsa temiz ve çağdaş bir kentte yaşamanın hayallerini ayakta tutan bir iletişim biçimidir ve ülkemizde geçerliliğini tüm olumsuzluk ve başarısızlıklara rağmen korumaktadır…

Kulağa çok hoş gelen bu söylemde, şehirlerimiz nelerden ‘temizlenecek’? Sıcak yatağınızda da kafanızı kurcalar bu ‘sokakları temizleme’ işi. Uykunuzu kaçırmaya yeten bu söylemin anlamını çözmeye çalışırsınız ve giderek zihniniz dumanlanmaya, bulanmaya başlar ve sorarsınınız kendi kendinize:

Bu aynanın arkasında hangi resim, hangi görüntü var? Kendinizi yerel yöneticinin yerine koyar ve düşünürsünüz… Ne var bu kentin sokaklarında temizlenecek? Ve sonunda bulursunuz, ama içten içe sorular sıralanmaya başlar düşüncelerinizde hüzünle:

O sokağın başında balık satan gencin tezgâhı oradan kaldırılmalı! Kaldırılmalıda: ne yapacak o genç, yapacak başka işi var mı acaba? Zihinler gelgit içinde!…

Bu sokağın başındaki arabasında meyve satan garibanın evde çocukları Ekmek bekler, Kalem, Defter, Kitap bekler… Belki de kurs parası! Bu sokağı nasıl temizlemeli? Düşünceler, duygular yine karmakarışık!...

Şu sokağın başında Marul, Domates satan yoksulun arabasını alırsak, ona günlük nafakasını çıkaracağı bir iş öneren var mı? Tezgâhına bir tekme vuralım da, sonra ne yapalım onu? Duygular yine birbirine dolandı! Hem de çözülmeyecek biçimde!...

Var mı, var mı? Onları sokak başında birkaç lira kazanmak için titremekten kurtaracak?! Kimsede ses seda yok! Duygular alt üst karman çorman!...                  
           Kim o sokak başlarını işgal edenler? Sen, Ben, O! Ne yapalım işgal etmeyelim de? Bizlere bir çıkış yolu önerir misiniz?

Kaldırımlara, her sokağa, her cadde kenarına park edilmiş arabalar kimin? Benim, senin, onun! Hepimizin! Siyasetçilerden, şehrin sokaklarını temizlemesini isteyen bizlerin…

Şu sokağa , caddeye saldıran, kaldırımı daraltan inşaatın sahibi kim? Sen, ben , o, bizler olmasın sakın!... Balkonu on santim ileri çıkarmak için az mı uğraştık? O zaman kaldırım daralması, işgali bizi neden rahatsız ediyor?

Ya şu tekmelenmiş çöp sepeti, yakılmış çöp bidonu! Kim tekmeledi, kim yaktı onları? Sen mi, ben mi, o mu? Yoksa birlikte mi yedik biz bu haltı?!...

O dükkân kimin? Benim! Bu dükkân kimin? Senin! Şu dükkân kimin? Onun! Dükkân içlerinden öte beri boşaltılıp sokakları, kaldırımları işgal edip, oraları yürünmez hale getiren kim? Sen, ben, o!

Şimdi kalkıp da kendi yaptığına bakmadan “bu şehir bakımsız”, “sokakları işgal altında”, “yerel yöneticiler çalışmıyor”, “imar yasası uygulanmıyor” demek kimin haddine! Berbat edip, sonra da şikâyetçi olmak! En hafif deyimiyle, kendi kişiliğine değer vermemenin en ucuz göstergesi…

Ya yerel yöneticilerimiz! Onların da görevlerinin gereğini yerine getirdikleri söylenemez. Ben, sen, o, bizler nasıl davranıyorsak, yöneticilerimizin de o doğrultuda davranacakları unutulmamalıdır. Temiz, tertipli ve rahat bir kentte yaşamak istiyorsak, o yaşamayı hak edecek davranışlar içinde olmamız ve yerel yöneticileri yönlendirmemiz gerekmez mi? Gerekmez olur mu? Aslında hepimiz için yapılaması gereken bir görev.

Hak edelim, başkalarının himmetini beklemeyelim ve ondan sonra isteyelim! Hem de direne direne!...

**

13 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde okuduğum, Ordu Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Halûk Kefelioğlu’nun “Baraka da olsa Tıp Fakültesi Hastanesini kesinlikle açacağım”,  “Ordu’nun 18 yıllık Tıp Fakültesi Hastanesini gerçekleştirmek için çalışıyorum” diyor. Değerli hocamın beyanı, hayatımda duyduğum ve mutlu olduğum en değerli haberdi. Sağol, sağol hocam! Umarım bu örnek davranışından biz Ordulular ve “ben Ordu halkını temsil ediyorum” diyenler gereken dersi çıkarırız!...

 

 

 

OYUN İÇİNDE OYUN

Gündem istemediğiniz kadar dolu… Her tarafta oyun içinde oyun var. Biliyorsan oynarsın, ayağına kimse basmaz, basamaz; bilmiyorsan seyredersin, herkes oyunu bildiği gibi oynar; ben bu oyunu beğenmedim deme şansın hiç yok… Şu sıralar Türkiye’nin içinde ve dışında çeşitli oyunlar oynanıyor. Türkiye oyunun içinde var gibi, aslında yok gibi…

ABD başkanına Nobel Barış ödülü verilmiş! “Neden verildi?” diye sormayın. Hikmeti kendinde saklı… Siz hiç ağa dururken, marabaya nişan verildiğine tanık oldunuz mu? Bu yılki ‘Nobel Barış Ödülü’ de işte öyle bir şey.

Dünya’nın çeşitli ülkelerinde işgal ve sömürge gücü olarak savaşçı askeri birliklerini bulunduran, milyonlarca insanın öldürülmesinin baş müsebbibi olan Emperyalist bir ülkenin başkanına ‘Nobel Barış Ödülü’ veriliyorsa, Alfred Nobel hayatta olsa bu işe itiraz eder, Dinamit lokumu yerine Türk lokumu yapmayı tercih ederdi… Demek ki güç ve Dünya ağalığı böyle bir şey!

Türkiye ile Ermenistan arasındaki Zürich gizli toplantıları her iki ülke açısından utanılacak bir durumdur. Başkalarının denetim ve gözetiminde, halkalarından gizli gizli yapılan ve sonunda birilerinin baskısı altında zorla imzalanan Zürich ön protokolü, ne Ermeni halkını ne de Türk halkını tatminden etmekten uzaktır. Çünkü Diaspora kontrolündeki Ermeni propagandalarının ve taleplerinin durması pek olası görülmüyor. Ermeni propaganda ve talepleri durmadıkça, Dağlık Karabağ sorunu ve Soykırım iddiaları devam ettikçe Türkiye halkının da memnun olması mümkün değil. O zaman oynanan bu oyun neyin nesi? Bu işte ABD’nin AB’nin baskısı ve yönlendirmesi açıkça görülüyor. Ermenistan temsilcisinin arada mızıkçılık yapması biraz sahte role benziyor. Temennimiz, Zürich Antlaşmasının Lozan antlaşmasının karşısına konulmamasıdır. Türk halkı bu konuda dikkatli davranmalı ve ilgilileri sürekli uyarmalıdır. Yarın çok geç olabilir!

Açılım tragedyası devam ediyor. Açılım oyunlarında, ön hazırlıksız ve anestezi yapılmadan gerçekleştirilen ameliyatla spastik doğan nesnenin adı da yanlış konulup, yanlış telâffuz edildiğinden, oyun komediye dönüştü. Aynı ülkede, aynı çatı altında, aynı salonda bulunan insanların birbirleriyle mektupla anlaşmaya çalışmalarında, samimiyetsizliğin ötesinde art niyet aramamak mümkün mü? Davranışlarından ve söylemlerinden Başbakan’ın bir hiç peşinde koştuğu gözlerden kaçmıyor. Başbakan’ın bütün mahareti, hitap ettiği potansiyel kitleyi iyi tanıması ve bir şeyler yapıyormuş görüntüsüyle hedef kitleyi oyalamasıdır. Bu oyun bu görüntüsü ve içeriğiyle Tragedya, Komedi derken, oradan Dramatik bir sonuca gitme tehlikesi taşıyor. Korkumuz, bileklerimize yani kelepçelerin, ayaklarımıza yeni prangaların takılmaya çalışılıyor olmasıdır.

Gitti, gitti yavrum 260 bin (Milyar) liralık Süpermen. Bizi saf dışı bırakan Bosna-Hersek Milli takımı Teknik direktörünün aylık ücreti ise 5 bin Euro (11 000 Lira) imiş! Meğer biz ne kadar zengin bir ülke imişiz de haberimiz yokmuş. Peki bu on milyon işsiz, beş yüz lira asgari ücret neyin nesi? Kim kimi kandırıyor, kim kimi söğüşlüyor bu ülkede? Bu iki yüz altmış milyar lira aylık ücret alan adamın, günlük, aylık gerçek mesaisi kaç saat? Bu para ile kaç öğrenciye burs verilir, kaç okula laboratuar yapılır, kaç engelli yurttaşa araba alınır,  böbrek hastalarına kaç diyaliz makinesi alınır, kaç cankurtaran arabası, kaç itfaiye arabası alınır?

Bu ülkeyi yönetenler veya yönettiğini zannedenler! Lütfen biraz insaf, biraz akıl, biraz hukuk, biraz hesap; birazcık da vicdan!... Her yerde, her konuda üç Maymun oyununu oynamayalım. Unutmayalım ki: Maymuna leblebi atan çok bulunur…

 

“TÜRKÜM-SOLCUYUM-

YURTSEVERİM” DESEM Mİ ACABA?

‘MODA’; insan ve toplum yaşamının her dönem ve alanını etkileyen cari bir yaklaşımdır. Çoğu kez geçici olmasına rağmen, kimi konular ve uygulamalarda yıllar ve asırlarca geçerlilik arz eder. Özellikle tanımlamalar ve bu tanımlamaların algılanışında süre uzamakta ve yaşam biçimine dönüşmekte, kişisel, yerel, ulusal ve uluslararası kabul ve ayniliklere bürünebilmektedir.

Ülkemizin son yıllar ve aylarda ‘Moda’ edebiyatı oldukça genişledi. Şimdilerde, içi doldurulmayan ve uygulanması asla istenmeyen ‘Demokratlık’, uyduruk liberal savunularda bulunarak ‘Liboşlaşmak’, topaç gibi güçlü gördüğün yerleri yalayarak ‘Döneklik’, hesabı zor tutulur servetlerin edinimindeki ‘İşbilirlik’, ‘Köşe dönücülük’, ‘Vergi kaçkınlığı’ moda. İktidara yakın bir ‘Tarikata üyelik’, etnik ve inanç farklılıklarında ‘Kışkırtıcılık’, ‘Anti sosyallik’ moda. ‘Devlet ve halkın soyulmasına ortaklık’, kamuda görev almak için ‘İmam hatip kökenlilik’, ‘Türkçeyi Arap aksanıyla konuşmak’, Ülkemizde bolca müşterisi olan ‘Din tüccarlığı’ moda. Devlet adına konuşup, sonradan ‘Yanlış anlaşılmaktan’ şikâyetçilik, ülke sorunları konusunda içerde konuşulması gerekenlerin ‘Dış gezilerde söylenir’ olması moda. Her türlü ‘Özelleştirmecilik’ ‘Yoksul insanlarımızın yoksulluklarını siyaseten sömürmecilik’ son yıllarımızın göze batan ‘MODA’ davranış ve uygulamaları…

Yetmez! ‘Açılım Modalarımız’ da var. ‘Kürtçülük ve etnik yapı açılımı’, ‘Ermeni açılımı’, ‘Kıbrıs açılımı’, ‘Kuzey Irak açılımı’, ‘Bazı kurumlarımızı refüze etme açılımı’, ‘Anayasa ve Hukuk açılımı’, ‘Devleti Sağlıktan, Eğitimden çekme açılımı’, ‘Resmi gezi açılımı’, ‘Her yerde cart curt konuşma açılımı’, ‘Muhalefeti devreden çıkarma ve ben yaptım oldu açılımı’ gibi yeni yeni ürettiğimiz modalarımız da var; ama içinde ne olduğunu millet bilmediği gibi, oraya atanlarda bilmiyor…

Yeni modalarımız ortaya çıktıkça, bazı duygular, uygulamalar, kurumlar da doğal olarak ‘Demode’ oluyorlar suç kapsamına giriyorlar. Moda anlayışlarımıza göre burun kıvırdığımız, devre dışı bırakmaya, tu kaka etmeye çalıştığımız neler var?

‘Ulusu, Ulusallığı’ savunmak suç ve demode…

‘Sosyalleşmeyi’ savunmak suç ve demode…

‘Toplumsal hakları’ savunmak suç ve demode…

‘Sendikalaşmayı, örgütlü toplum’ olmayı savunmak suç ve demode…

‘Karma Ekonomiyi’, ‘Ekonomiye Devlet müdahalesini’ savunmak suç ve demode…

‘Sağlıkta, Eğitimde Devletin mutlak katkısını’ savunmak suç ve demode…

‘Her türlü iç ve dış sömürüye’ karşı çıkmak, reddetmek suç ve demode…

‘Kemâlizmi savunmak suç ve demode…

‘Cumhuriyet Devrimlerini’ savunmak suç ve demode…

‘Ülkenin yoksul yörelerine Devletin yatırım yapmasını’ önermek suç ve demode…

‘Hukuk ve eşitliği’ savunmak suç ve demode…

‘Muhalefet haklı’ demek suç ve demode…

‘Hükümeti eleştirmek’ suç ve demode…

‘Solcuyum’ demek suç ve demode...

‘Yurtseverim’ demek suç ve demode…

‘Türküm’ demek suç ve demode…

Ülke ve Dünya gerçeklerine göz kapayarak, ülkenin yakın geçmişinde yaşadığı badireleri görmezden gelerek yeni Moda ve Açılımların peşinde koşmak ve birçok değerimizi demode sayıp, yasada ve duygularımızda suç kapsamına aldığımız da, çoğumuz kendini ifade etmekte zorlanıyor ve önüne karanlık bir korku tüneli açılıyor.

Anayasasında ‘Türkiye Cumhuriyeti Lâik, Demokratik, Sosyal bir Hukuk devletidir’ yazan bir ülkenin yurttaşı olarak, bu korku tüneli toplumumuzun önünde dururken, ben de kendi kendime sessizce içten içe soruyorum:

‘Türküm, Solcuyum, Yurtseverim!’ desem mi acaba?

İnsanlar ve toplumlar ancak hak ettikleri gibi yaşarlar!


NEDEN BAYRAM YAPIYORUZ?

Bayram; mutluluk ve sevinç harmanlaması… Küslüğe yer yok… Kızgınlığa yer yok… Kötülüklerin, sevimsizliklerin üzerine çekilen bir perde… Mihenk taşı ise sevgi ve barış…

Kimilerine göre ‘Ramazan’ bayramı, kimilerine göre ise ‘Şeker’ bayramı… Adında bile anlaşamadığımız olağan dışı bir gün. Ramazan bitti diye bayram yapmak! Niçin ramazan bitti diye bayram yapılır? Oruç tutmak inanların görevleri arasında değil mi? ‘İyi ki ramazan gitti’ diye mi seviniyoruz? Ramazan günü geldi diye sevinip, başlangıçta niye bayram yapmıyoruz? Bilenler açıklasa da öğrensek bari…

Neşe, sevinç, mutluluk, barış, eğlence anlamına gelen bayramı, acaba hangi gerekçe ile kutlarız? Bayramın içinde yaşananları veya yaşanması gerekenleri acaba hak ediyor muyuz? Gerçek düşünmek gerekirse, hak ettiğimiz söylenemez…

‘Neden hak etmiyor muşuz?’ diye soran olabilir. Hak etmediğimizin o kadar çok gerekçesi var ki! İsterseniz, bayramı hak etmediğimizin gerekçelerini şöyle bir sıralayalım:

Ülkemiz insanları arasında barışı sağlayabildik mi? Hayır!                                                                                         Etnik farklılıklarımızla, inançsal farklılıklarımızla barışıp, farklılıklarımızı kavga nedeni yapmadan bütünleşmemizi sağlayabildik mi? Hayır!

Farklılıklarımızla yaşamayı öğrenip, ulus olmayı başarabildik mi? Hayır!

Dedelerimizin, babalarımızın kanları pahasına bize hediye ettikleri bağımsızlığımızı, ülke değerlerimizi koruyabildik mi? Hayır!

Yaşlılarımızın, hastalarımızın itelenip kakalamadan bakımlarını, tedavilerini yaptık mı, yapıyor muyuz? Hayır!

Çocuklarımızın eğitimlerini çağın ve bilimin gösterdiği yolda yaptırabiliyor muyuz? Hayır!

Milyonlarca insanımızı işsizlik dolayısıyla kuru ekmeğe muhtaç durumdan kurtarıp, onurlu, başı dik birer yurttaş gibi yaşamalarını sağlayabildik mi? Hayır!

Mahkemelerimizde adaleti hukuk çerçevesinde dağıtabildik mi? Hayır!

Halkımızın üzerindeki Jandarma, Polis ve karakol korkusunu kaldırabildik mi? Hayır!

Kamu çalışanlarımıza, yurttaşın hizmetinde görevli olduklarını öğretebildik mi? Hayır!

Şehirlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi yaşanır hale getirdik mi? Kıyılarımızı, yaylalarımızı, ormanlarımızı talan edilmekten koruyabildik mi? Hayır!

Emekçi insanlarımızın alın terlerinin karşılığını verebildik mi? Hayır!

Sel sularından, Deprem yıkıntılarından öteberi talanı peşinde değil, felâkete uğrayanlara yardım için koşan insanlar topluluğu yaratabildik mi? Hayır!

Görsel ve yazılı basınımızı ülke gerçeklerini dert edinen seviyeye getirdik mi? İktidarlara yaranmak, ilân reklâm peşinde koşmak zorunda kalmaktan kurtarabildik mi? Hayır!

Halka gerçekleri söyleyerek, yalan söylemeden siyaset yapmayı, Devleti halkla birlikte yönetmeyi şiar edinmiş siyaset kadroları yetiştirebildik mi? Hayır!

Oy kullanırken, hangi gerekçelerle, hangi partiye ne için oy vereceğimizin hesabını hiç düşündük mü? Hayır!

Ulusal bağımsızlığımıza yeteri kadar sahip çıkamayan, ulusal birliğimizi tartışmaya açan iktidarlara mührü biz vermedik mi? Maalesef biz verdik!

Ülkemizi Düyun-u Umumiye’den beter ölçü ve şartlarda borçlandırıp torunlarımızın da istikballerini karartanlara yetkiyi biz vermedik mi? Biz verdik!                                                                                                    Yollarını kan gölüne çevirerek bizden başka bayram yapan bir ülke var mı acaba? Herhalde yoktur!              Ve nihayet: birbirimizi kesmeden, doğramadan, sel sularına vermeden, vurmadan, soymadan, aşağılamadan, ötelemeden birlikte yaşamayı becerebildik mi? Hayır!

Bu kadar olumsuzluğu yaratan bizler, Bayram yapmayı, gülmeyi, eğlenmeyi hak ediyor muyuz? Yüz kere, bin kere hayır! Bayram, Ülkesini bayram yerine çevirenlerin, insanlarına gülebilecekleri bir yaşam sağlayanların hakkıdır!

Böyle bir ortamda bizler hâlâ gülüyor, eğleniyor, bayram yapabiliyorsak, bir yerlerimizde tamir edilmesi gereken büyük bir arıza var demektir! Sizce de öyle değil mi?

 

SELİN SOSYOLOJİK AÇILIMI

 

ABDULLAH AYDI
Abdaydin42@hotmail.com

 

Yaşadıklarımız kader değil, sosyolojik yapımızdaki tedavi edemediğimiz hastalığın hazin sonucudur. Selin alıp götürdüğü insanlarımız da, ne yazık ki bu yapıdaki oyununun birer aktörü, birer figüranı idiler. Oynadığımız oyunun sonuçlarında onların katkılarını da göz ardı edemeyiz. Ancak bu felâket oyununu ortaya koyanlar ve ana aktörler, bu ülkenin egemenleri, o egemenlerin yönetsel temsilcileri, kokuşmuş, her tarafı dökülen, insanlarına zarar verir duruma gelmiş, üretkenlikten, adaletten uzaklaşmış siyaset kurumu ve onun vekilleridir…

Son ayların moda muhabbeti ‘Açılım’ kelimesi; ama içi tam olarak henüz doldurulamadı. Bu modaya Doğa da uydu ve ülkemizin bazı yörelerinde ‘açılım’ denemelerine başladı. Bu söylem bir ‘İroni’, ama toplumsal davranış biçimimize başka tür bir tarif bulamadım. Bakalım selin sosyolojik açılımı ney miş?

Var oluşundan beri, İnsan ile doğanın savaşı devam ediyor. İnsan ile doğanın savaşı

asimetrik yapıda olduğundan, sonuç alınamıyor ve acılara neden oluyor. Doğa kendini yenileyen kuralları çerçevesinde simetrik savaşırken, insan asimetrik ve kuralsız davrandığı için verdiği zararlar ve acılar daha çok oluyor.

Doğanın dili olsa da, şu kural tanımaz insanlara sorsa:

Beni bu kadar neden tahrip ediyorsunuz, neden kirletiyorsunuz?

Denizleri niçin dolduruyorsunuz?

Dere yataklarını neden daraltıp etrafını iskâna açıyorsunuz?

Ormanları neden bu kadar yakıp, kesip tahrik ediyorsunuz?

Tarım alanlarını neden imara, yerleşime açıyorsunuz?

Suları neden zehirliyorsunuz?

Denizlerin, Irmakların kıyılarını kimlere yapılandırıyorsunuz ve halka niçin kapatıyorsunuz?

Soruları çoğaltmak mümkün, ama gereği yok. Çünkü bunları sele kapılanlar dâhil, herkes biliyor. Biliyor da, kural tanımazlığımız bizi her şeyden daha fazla yönlendiriyor, yönetiyor…

Yanlış yapılanmaları, haksız işgalleri, görevlilerin bu işlerdeki katkılarını bir yana bırakalım da, şu sel sularında insanlar yaşam savaşı verirken, selden mal kapma peşinde olanlara bakalım:

Selden mal kapmaya çalışan insanların davranışlarını sadece ‘Ekonomik’ gerekçelere bağlamak bizi yanılgıya götürebilir. Bu davranışın içinde sistemin yanlışlarının getirdiği bir öç alma duygusu olduğunu da düşünebiliriz. Çünkü önünden insanlar sel tarafından sürüklenirken, birilerinin, selin getirdiği çanak çömlek kapma peşinde koşması normal bir insan davranışı olmasa gerek…

Yönetenler şöyle dursun, bu ülkede Sosyologlara, Sosyal bilimcilere, Psikologlara, sosyal araştırmacılara oldukça fazla görev düşüyor. İnsanlarımızın bu olumsuz davranışlarının nedeni mutlaka ortaya çıkarılmalı ve tedavi edilmelidir…

Sıra dışı davranışlarımızla arızalı bir toplum olduğumuz alenen belli. Bu konuda Sayın Sinem Ersever’in  ‘BİR ARIZANIN ANATOMİSİ’ adlı eserinin “TÜRK OLMAK ARIZA YAPIYOR!” adlı pasajına bir göz atalım:

“Çelişkiler eninde sonunda arıza yapıyor. Türk olmanın da çok çelişkili yanları var. Yüzyıllar boyunca dünyayı yönetmişiz. Ama padişahın iki dudağı arasında yaşamışız. Çok gösterişli bir milletiz, ama zengin değiliz. Ne batılıyız ne de doğuluyuz. Batıdaki gibi bireyselci değiliz, doğudaki gibi kendini topluma adamış havası da yok. Yani zihnimizin iki tarafında pencereler açık ve sürekli cereyan yapıyor. O da arızaya neden oluyor.”

Doğuya da ihtiyacımız var, batıya da. Doğunun da, batının da, kuzeyin de, güneyin de  ürettiği tüm iyilikler bizim de olmalı. Öyleyse ‘zihnimizin iki tarafındaki pencereleri’ ne zaman açıp ne zaman kapayacağımızı öğrenmek zorundayız. Sürekli arıza ve sosyal hastalıklarla yaşayamayız. Birlikte, barış ve özgürlük içinde yaşamak kolay değil; ödenmesi gereken bir sürü kabarık faturası var.

Birlikte yaşamak zor, zor olduğu kadar da hoş ve güven verici değil mi? Birbirimizi severek, güvenerek denemekte ne mahsur var?

 

 

 

GARİP-LİK

Her ne kadar kelime sayısı az olsa da, Türkçe çok renkli, anlamlı ve hoş bir dil.

Günlük lisanımızda çokça kullandığımız ‘Garip’ kelimesi, yoksul, yoksun, biçare, ama sevimli ve sevilen kişiler için kullanılır. Aksine aynı terim, anormal, acayip, sıra dışı ve sevimsiz kişi ve davranışlar ve olaylar için de kullanılır. Buna, dil zenginliğimizi sağlayan dil içi açılım ve genleşme de diyebiliriz…

Yaşadığımız olaylar ve olaylara dayalı kullandığımız lisanda, ‘Garip’ kelimesinin aldığı anlamlara bir bakalım:

Bin yılı aşkın zamandır üzerinde yaşadığı toprakları yurt edinen, elinde tutmak için nice canları toprağa veren ‘Garip’ halk, ne yazık ki; bu toprakların ve insanlarının yönetiminde yeterince söz ve karar sahibi olamıyor. Ne paradoksal, ne ‘Garip’ bir durum değil mi?

Osmanlı’nın saray safahatının borçlarını bile ödemek zorunda kalan bu ’Garip’ halkın, seksen senede ekmeğinden lokma lokma arttırarak biriktirip hizmete sunduğu, Cumhuriyet kazanımı sanayi ve hizmet kurumlarını, özelleştirme adı altında yandaşlara ve yabancılara bahşiş fiyatına satmak ‘Garp-lik’ değil de nadir?

Ortaçağ karanlığında bırakılan, toprakları işgal edilen insan yığınlarının, sömürge olmaktan, esaretten, kulluktan, ümmetlikten kurtarılması, yurttaş ve özgür birey olma yolunda çaba harcayan siyasi anlayışın ve kurumun, altmış yıldır bu ‘Garip’ halkın oylarıyla, Devlet yönetiminden uzak tutulması siyasal bir ‘Garip-lik’ değil mi?

Otuz beş yıldır anarşi, terör ve darbeler nedeniyle zindanlara doldurulan, işkencelerden geçen, hayatını kaybeden, terör mücadelesinde hep öne sürülen ‘Garip’ ve yoksul halk çocukları olurken, ülkede egemen olanların, Cumhurbaşkanının, Başbakanın, Bakanların, Milletvekillerinin, üst düzey bürokratların, rütbeli askerlerin, Sanayicilerin, iş adamlarının, Holding sahiplerinin, gazete sahiplerinin, toprak ağalarının, aşiret ağalarının, tarikat şeyhlerinin çocuklarından şehit olanını hiç duydunuz mu? Sizce, bu durumda bir ‘Garip-lik’ yok mu?

Kötü yönetilerek, soydurularak yoksulluğa mahkûm edilen ‘Garip’ insanların, içine düşürüldükleri durumdan yararlanılarak, bulgur, makarna ve bir kilo yağ kuyruklarında, iftar çadırlarında yüzlerini saklayarak yemek yerken onurları ile alay edilmesinde, utanılacak bir ‘Garip-lik’ yok mu sizce?

Kazananlardan vergi almak yerine, hiç kazancı olmayan yoksul ekmek, çorba tüketicisi ‘Garip’ lerden dolaylı vergi almak, ‘Garip-lik’ lerle dolu, anormal bir ekonomik anlayış değil mi?

Mesudiye Lisesinde, Akkuş Lisesinde, Şemdinli lisesinde, Çemişkezek lisesinde öğretmensiz, lâboratuarsız okumak zorunda kalan ‘Garip’ Anadolu çocuklarının, Özel kolejlerde, yabancı okullarda, Çankaya’daki, Beşiktaş’taki, Şişli’deki, Kadıköy’deki liselerde okuyan varsıl çocuklarıyla, Üniversite sınavlarında yarıştırmak kadar adaletsiz bir durum, hangi hakkaniyet ve ‘Garip-lik’le izah edilebilir?

‘Garip’ ülkemin ‘Garip’ halkı, ‘Garip’ yöneticilerin ‘Garip’ uygulamaları nedeniyle daha çok ‘Garip-lik’ ler yaşayacak gibi görünüyor.

Korkuya mahkûm olanlar, bağımsızlıklarını, özgürlüklerini, onurlarını ve yaşam haklarını başkalarına teslim ettiklerini asla unutmamalılar! Esirler, esiri olduklarının verdikleri ile yetinmek zorundadırlar!




SIYIRTMAK-TOZUTMAK-FITTIRMAK

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

Sokak lisanında kişiler için kullandığımız bu tanımlamalar, guruplar, yığınlar ve bütün toplum için de kullanılabilir. Genelde sinir sistemi, mental yapısı bozulanlar için yapılan benzetmelerdir. Argo söylemlerle, ‘kafayı sıyırttı’, ‘iyice tozuttu’, ‘fıttırık kafalı’ gibi, olumsuz tanımlamaları, işleri iyi gitmeyen, düzen tutturamayan, ruhsal dengesizlik yaşayan kişilere yakıştırılır.

Kişiler mental olumsuzluklara düşer de, toplumlar düşmez mi? Elbette düşer. Ülke olarak şu yıllarda biraz sıyırttık, biraz tozuttuk, biraz fıttırdık gibi görünüyor. Biraz değil, sosyal, siyasal ve ekonomik mantalitemiz (zihniyetimiz) epeyce yoldan çıktı. Nerde ise arabayı uçurumdan aşağı atacak duruma geldik…

Bu arızalı görüntümüzün kanıtı ne diye sorarsanız, hemen söyleyelim:

Memur, güya toplu sözleşme yapmak için işverenle (Hükümetle) görüşmeye oturuyor. Öyle bir işveren ki; Lokavt hakkı yok. Karşısına oturan Memur temsilcilerinin sendikalarının ise, aslı astarı yok. Hükümet Toplum ve Demokrasiyi, Memur temsilcileri ise üyelerini ve gerçek sendikaları kandırmaya çalışıyorlar. Grev hakkı olmayan sendikalaşma, tam bize göre bir komedi…

Safahat ve sefaletin içselleştiği ülkemizde, on beş milyon işsiz, iş ve ekmek parası beklerken, memur sendikaları ücretlerine zam istiyor. İşveren de “al sana % 2 zam” diyor.

Trajedinin ötesinde bir durum doğrusu…

Kimilerine göre ‘Demokratik Devrim’, kimilerine göre ise ‘bölünmenin ilk adımları’ olarak nitelenen ‘açılım’ konusunda Başbakanın ayakları nihayet suya değdi. ‘Bu işin üstesinden yalnız gelemeyeceklerini, ülkenin sahibinin yalnız kendilerinin olmadığını’ söylemek zorunda kaldı ve muhalefet partilerinden yardım istedi. Durup dururken, bir anda Başbakanın böyle bir öneriyle Türkiye’nin karşısına çıkması, açık söylemek gerekirse, öyle sağlıklı bir düşüncenin ürünü değildi. Bu ülkede yaşayan herkesin, hayati değişimler konusunda mutlaka söz söylemesi ve karara katılması doğal hakkı olmalıdır…

Apo’nun keyfi gıcırında olmalı ki; akıl vermeyi sürdürüyor. Şayet Apo, binlerce insanın hayatını kaybetmesinin, Türkiye’nin yoksullaşmasının nedenlerin ise, nasıl oluyor da bu boyutlarda dışarı ile rahat irtibat kurabiliyor, akıl verebiliyor. Bu ülkede hiç suç işlememiş binlerce insan, Apo gibi, bir mesire adasında mahkûm olmayı, oradan akıl dağıtmayı ve emirler vermeyi kabul edebilirler. Türkiye bu konuda bir zaaf yaşıyor herhalde…

Parlamentoda bulunup da, dışardan emir ve fikir alan bir parti örneği, Dünya’da var mı acaba? Ama bizde var; DTP. Bu parti parlamentoda halkın temsilcisi olarak değil de, bir tehdit unsuru olarak duruyor sanki. İdeolojisi terör olup, emirleri emperyalist odaklardan, dağdan ve hapishaneden alıyor. DTP yasallığını yitirmiştir. DTP’nin öne süreceği herhangi bir önerinin TBMM’ de kabul edilmesi, meclisin de yasallığını tartışmaya götürür. Meclis, bünyesinde sahte Demokrasicilik oyunu oynanmasına müsaade etmemelidir…

Ekonomistlerin belirttiğine göre, Türkiye son otuz yılda, sadece dış borç faizi olarak beş yüz milyar dolar ödemiş. Demek ki son otuz yılda kişi başına yedi bin dolar dış borç faizi çıkmış bu yoksul halkın cebinden. O zaman sormayalım mı, ‘bu paralar nereye gitti?’ diye. Sormayalım mı, ‘bu paraları kim iç etti, kimler zengin oldu?’ diye. Sormayalım mı, ‘bu paralarla hangi hayati yatırımlar yapıldı?’ diye. Sormayalım mı, ‘işsizlik çığ gibi neden büyüdü?’ diye. Sormayalım mı, ‘bu yoksulluk, bu sefalet, bu ezilmişlik ne?’ diye?’. ‘Bazılarının bu tantanası, bu lüksü, bu safahatı ne?’ diye sormayalım mı?

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesin birinci sınıf yaşama hakkı vardır. Huzur, refah, hukuk, sosyal adalet herkesin yararlanması gerekli Demokratik doğal haklardır. Bu hakları kimse kimseden esirgeyemez. Birinin hakkı birinden ne daha fazla, ne daha az olmamalıdır. Buna ulaşmak için herkesin katkı yapması gerekirken, yönetenlerin daha dikkatli, daha çalışkan ve daha adil olmaları şarttır. Küçük bir sivilce vücudu nasıl rahatsız ediyorsa, bu ülkede bir ailenin mutsuzluğu da, bütün ülkeyi rahatsız edebilecek potansiyeli içinde taşıyor demektir…

Sorunlarımızı akıl yolunda tartışıp, çözü plânlarımızı da insanlarımızın mutluluğu ve gelişmiş bir Türkiye üzerine şekillendirirsek, bu ülkenin çözemeyeceği sorunu yoktur. Her türlü zorluğun, iyi niyet, doğru anlayış ve doğru çözümlerle aşılabileceği unutulmamalıdır…

Toplumun çıldırmamasının, aklını kaçırmamasının, sıyırtmamasının, tozutmamasının, fıttırmamasının yolu ortak akıl, ortak eylem ve ortak hedeften geçiyor. Bu ülkede yaşayan herkes bu konuda kendini görevli saymalıdır. İnsan gibi yaşama ulaşmanın başka bir yolunu bilen varsa hemen söylesin. Çünkü yarın çok geç olabilir!...

 

 

TÜRK-KÜRT

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

Dünya’daki etnik yapılar incelendiğinde, halkların isimlendirilmesinde, TÜRK-KÜRT kelimelerinde olduğu kadar birbirinin aynı başka benzer isimler bulunamaz.

Tek heceli bu adlandırma kelimeleri, baş ve son harflerinin karşılıklı değişimi ile aynı harflerden oluşuyor. Her ikisi de sert vurguya sahip olup, ünsüz harflerin hâkim olduğu kelimeler. Kısa ve kesik seslenişleriyle, asırlarca bu coğrafyaya egemen olan Arap ve Fars kültürünün etkisinin dışında kalmış, onların yayvanlığından kurtulmuşlardır.

İlk bakışta aynı kültürden kaynaklanan kardeş kelimeler gibi duruyorlar. Ancak son yıllarda Kürtçenin sözelinde ve yazılımında, biraz da zorlamayla, Türkçe alfabede kullanılmayan X ve Q gibi harflerin varlığı savunuluyor ve kullanılıyor. Dil yapıcıları ve kullanıcıları, kendi alfabelerinde hangi harfleri, hangi kelimeleri, terimleri kullanmaları konusunda elbette sonsuz özgürlüğe sahiptirler. Bir lisanın içinde kullandığı harf sayısı ne kadar çoksa, dilin zenginliği de o ölçüde artacak demektir. Ancak: fazla zorlamak beklenen başarıyı getirmiyor.

1970 li yılların başında okumuş olduğum, Kürt kökenli yurttaşlarımızca oldukça değerli kabul edilen, “Memo Zin” adlı aşk hikâyesi yazarının, kitabın önsözündeki açıklamaları (şayet okuduğum kitap orijinal baskısıysa) dikkatimi çekmişti. Yazar açıklamasında: Memo Zin adlı yapıtı, üç-dört kişilik bir grup tarafından birkaç yılda ancak sonuçlandırabildiklerini ve yazın konusunda oldukça zorlandıklarını, Kürtçenin Alfabesinin olmadığını, Eğitim ve Edebiyat dili olarak kullanılmasının zor olduğu notunu düşmüştü. Gerekçe olarak da; kelime sayısının az, primitif bir dil olduğunu, dar ve kırsal bir yaşam tarzına hitap ettiğini belirtmişti. Kullanılan diller, o toplumun her türlü üretim gücü ile geliştiği ve şekillendiği unutulmamalıdır. Elbette Kürtçe de gelişebilir.

Çoğu kesim bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğinden bahseder. Türk’lerin Anadolu’ya yerleşmelerinin başlangıcı, Malazgirt Savaşından çok daha öncelere dayanır. Malazgirt zaferi, Türklerin Anadolu’yu yurt tutmalarının ‘tapusunun çıkarıldığı’ tarihtir. O yerleşmeler sırasında, bu gün bazılarınca ‘Kürt’lerin bölgesi’ olduğu söylenen yerlerde kimler oturuyordu ve Türk’ler Malazgirt muharebesini gerçekte kimlere karşı yapmıştı? Malazgirt’te savaşan Alpaslan’ın ordularının içinde Kürt’ler de var mıydı, Türk-Kürt kardeşliği o zaman mı başlamıştı acaba?

Günümüzde, Türk kökenli yurttaşlarımız bin yıllık kardeşlikten bahsederken, nedense, Kürt kökenli yurttaşlarımız bu terimi pek kullanmıyorlar. Acaba ifadeyi mi sevmiyorlar, yoksa kardeşliğimi benimsemiyorlar? ‘Kürt halkının Demokratik istekleri’nden bahsedenler durumu açıklarlarsa iyi bir hizmet yapmış olurlar.

Açılım histerisine tutulmuş kimi çevreler ve AKP iktidarı, attıkları ilk adımda yanlışlığın içine düştüler. ‘Kürt açılımı’ deyimiyle, yirmiden fazla dil ve lehçenin olduğu ülkemizde, anormal taleplerin ve çatışmaların yolunu açtılar. Hukuka, İnsan haklarına ve Demokratik bir ülkedeki özgür yurttaş haklarına dayalı açılımlar yerine, etnik bir terminolojiyle işe başladılar ve karşı konulması zor tepkilere neden oldular.

Açılım sorunu gündeme geldikten sonra, Türkiye değişik bir Paradoks daha yaşıyor. Legal olduğunu ve Demokratik yollarla seçilerek meclise geldiklerini ve bir Parti (DTP) adı altında toplandıklarını ve Kürt halkının gerçek temsilcisi olduklarını söyleyen DTP, kendini illegaliteye itiyor. Halktan temsil yetkisi aldığını söylemesine rağmen, sorunların çözümünde Terör örgütünü ve be binlerce yurttaşın katilini referans olarak gösteriyor. Belli ki DTP kendi içinde bir kaos ve Paradoks yaşarken, Türkiye’yi de yaşadıkları açmazın içine çekmeye çalışıyor. DTP taleplerinde eveleme geveleme yaparken, terör örgütü PKK’nın ve hiç konuşamaması gereken Abdullah Öcalan’ın olmaz istekleri sorunu çözümsüzlüğe itiyor ve DTP bu plâtform üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor.  Zımnen TBMM’nin yasallığını tartışmaya açıyor, çözümü yasa dışında arıyor!

İnsanın ve ulusların yaşayabileceği en acı olay kardeş katili olmasıdır. İçinde kavgaya dönüşme olasılığı taşıyan bu açılım sorununa, bu ülke üzerinde yasal söz hakkı olan herkesin katkı sunması gerekiyor. Öneride bulunanlar aklı, mantığı ve gerçekleri görmezden gelmemeliler. Birlikte yaşayanların isimleri kardeş özellikler taşırken, duygular ve istekler kavga tamtamları çalmamalı, hiç kimse Türkiye’yi yönetenlerin yarattıkları zaaftan faydalanmaya çalışmamalıdır!...

 

CHP ASLİ GÖREVLİDİR

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

Türkiye, henüz kimsenin sınırlarını çizmediği, çizemediği bir değişime gebe. CHP 1990 yılların başında bu sorunun adını koymayı ve çözmeyi denemişse de, zamanın siyasal, toplumsal ve hukuksal yapısı çözüme yardımcı olmak şöyle dursun, parti hakkında dava açılmış ve çok geniş sosyal çevrelerce de kınanmış ve siyaseten cezalandırılmıştır. Bu gün geldiğimiz nokta, CHP’nin konuya o yıllarda değinmesi, bu gün yaşadığımız olaylar ve talepler karşısında haklılığının göstergesidir…

Burnuna kadar büyümüş, nefes almasını zorlaştıran bu gebelikle Türkiye yaşayamaz. Bu gebeliğe mutlaka son verilmesi gerekirken, operasyonun adının doğru telaffuzu gerekir.  İşlemin hukuka, insan haklarına, demokrasiye ve ülkenin bütünlüğüne zarar vermeyecek biçimde planlanmalı ve uygulanmalıdır, Yurttaş hakları zarar görmemelidir.

Adı doğru konmamış, sınırları çizilmemiş, isteklerin neler olduğu             sadece sözde ve sokakta dillendirilen, yazılı bir metnin olmadığı bir konuda çözüm aramak işin en zor tarafını teşkil ediyor. Yaşadığımız süreç, etnik terörizmin yanında siyasal bir kalkışmadır. Ülkenin ve halkın bütünlüğü ve refahı üzerine yemin etmiş Milletvekillerinin, Parlamentoda etnik bir siyasetin temsilcisi gibi davranmaları, sorunun çözümünde gösterdikleri adresler masum değildir. İsteklerin netlikle belirlenmemiş olması, hem teşhis, hem de tedavi hatalarına neden olabilecek tehlikeler taşıyor.

Kimine göre ‘Demokratik açılım’, kimine göre is ‘Kürt açılımı’ olarak adlandırılan girişim, terör uzantısı etnik yapıda bir parti ve Cumhuriyetle hesaplaşması bitmeyenlerin işbirliği ile çözülemeyecek kadar hayatidir. Süreç oldu bittiye getirilmemeli, toplumun tüm katmanları sorunun çözümünde müdahil olmalıdır.

Özellikle CHP, sorunun çözümünün dışında kalamaz veya dışında tutulamaz. Ulusal Kurtuluş Mücadelesine dernek olarak, Cumhuriyetin kuruluşuna Parti olarak harç koyan, emek veren bir partinin olayın dışında kalması düşünülemez. CHP, ne yaptığını bilmez AKP ve ne istediğini bilmez DTP’nin olmaz uygulama ve isteklerinin, ülke gerçekleri doğrultusuna çekilmesi için çabalarını ortaya koymalıdır. Başbakan  “bedeli ne olursa olsun, bu sorunu çözeceğiz” diyor. Belli ki; Başbakan çözüm konusunda maliyet ve sonuç muhasebesi yapmamış. Olayın nerde başlayıp nerede biteceğini göremiyor.

ABD Adalet bakanı, “PKK’ya danışmanlık hizmeti verebilir miyiz” diye yüksek mahkemeye soruyor. Dışişleri Bakanı Clinton ise, “PKK yardım almak için Birleşmiş Milletler Yardım Fonuna müracaat etmesi” gerekir diyor. Bu söylemler PKK ve Kürt sorununun kimler tarafından tezgâhlandığını daha net gösteriyor. Demek oluyor ki; PKK ABD patentli bir terör örgütü. CHP, AKP ve DTP’nin ABD ile bu konulardaki ilişkisini, halkın anlayacağı biçimde mutlaka deşifre etmelidir.

CHP, ‘açılım’ sorununun ülkemiz lehine sonuçlandırılması için birilerinden davetiye veya yapılacakların mönüsünü beklememeli, doğrudan işin içinde olmalıdır. Hükümete kızarak davranışlarını belirlememelidir. Her kötülüğün içinde bir iyilik ararken, halkı da sorunun çözümüne katmak için uğraşmalıdır. Türkiye’nin bekası için, CHP asli görevli unsurlardan biridir. Tarih bu konuda CHP’yi görevli kılıyor. Türkiye 1920 leri, Damat Feritleri, Vahdettinleri yeniden yaşamak istemiyor!...

SAYIN VALİ’YE

Valimiz Cami tuvaletlerindeki Pisuvarları söktürmüş. “İmamların isteği” olduğunu söylüyor. Daha rahat bevletmek (İşemek) için nasıl durulacağını, Din adamlarına değil, Bevliyeci Hekimlere sorsaydı, daha isabetli ederdi…

“Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” diyor. Neyi tavsiye eder bizlere? Falakayı mı? Cinsel organdan elektrik vermeyi mi? Yoksa uslanmayanları recim yapmayı mı?

“Çağdaş uygarlık falan istemem” diyor. Ne yapalım o zaman? El birliği ile Ortaçağa mı dönelim?

Bu konularda Sayın Valimiz daha açıklayıcı bilgi verirse, toplumumuzun daha iyi aydınlanacağını(!) zannediyorum!

 

FAZLA AÇILMA, BOĞULURSUN

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

Geçmişte birilerinin bir yerlere tükürdüğünü duymuştuk. Sözünde yiğitçe(!) direnmiş, ‘yalamam yalamam’ diye de tutturmuştu hani!.. Şimdi duyduk ki; birileri o tükürüğü yalamış! N’oldu ki acaba? Yoksa birileri tırsıdı mı? Birileri tehdit mi ediyor yoksa? Vallahi kimse bize bir şey söylemedi.. Hiç mi hiç haberimiz olmadı doğrusu!...

Sonunda elimize bir oyuncak verdiler. Biz bu oyuncakla nasıl oynayacağımızı bilmiyoruz; aslını sorarsanız, nasıl oynanacağını öğrenmek gibi bir merakımız yoktu.. Şimdi oyna diye elimize verdiler; ister oyna, ister oynama! Bunu da başkaları düşünecek değil ya!...                                                                                                              Bu oyuncak neymiş, tanımaya çalışalım:

Gaybana, meğer hepimizin yıllarca duyduğu ‘Açılım’ mış! Ne açılımı? ‘Kürt açılımı’.

İşin çıkmazlığı işte burada başlıyor. Etnik kimlik üzerine yapılacak değişimler ileride telâfisi zor sorunlar doğurabilir. Değişim ‘Yurttaşlık’ esası üzerine şekillendirilmelidir. Neden Kürt açılımı da, tümden ‘Türkiye açılımı’ değil? Kürt kökenli yurttaşlarımızın öbürlerinden eksik kalan yanları veya öbürlerinin fazladan kullandıkları toplumsal ne gibi hakları var? Türk kökenliler refah içinde mi yaşıyorlar?                                                           Sosyal, Siyasal, Kültürel ve Ekonomik konuların tümünde, zamana uygun, ihtiyaçları karşılayacak yeniliklerin ve değişimlerin yapılması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Anayasanda  ‘Demokratik, lâik ve Sosyal Hukuk Devleti’ yazıyorsa, bu ifadeler yapılması mutlak gerekli emirlerdir. Devletin üniter yapısına zarar vermemek kaydıyla, yasalar çerçevesinde yurttaş bütün ‘insani haklarını’ kullanmalıdır. Bunu temin edecek olan Devletin kendisidir. Hiçbir Demokratik hak, bahaneler üretilerek yok sayılamaz, kullanılması engellenemez. Dil yasaklamakla, çocuk isimlerine sınırlama getirmekle, köylerin, kasabaların isimlerini değiştirmekle ‘Demokrasi’ olmuyor. Aynı tür sınırlamalar ve değiştirmeler Türkiye’nin her bölgesinde yapılmıştır. Ad değiştirmek insanları mutlu, kentleri, köyleri yaşanılır kılmıyor…

Dünya kamuoyuna öyle bir sunum yapılıyor ki; Türkiye’de yurttaşlar arsında onulmaz ayrılıklar var. Türk kökenli yurttaşla, Kürt kökenli yurttaşın arasındaki belirgin tek fark, birinin dilinin Devletin Resmi dili olmasıdır. Onun dışın hiçbir Kürt kökenli yurttaşa, hiçbir konuda sınırlama getirilmemiştir.  Bahane yoksulluksa, bu sadece Güneydoğu’ya has bir şey değil; Türkiye’nin çok büyük bir bölümü yoksul ve fakir.

Bunları bahane ederek ayrılıkçı ve teröre yönelik Kürt siyaseti yapanlar ve bu uğurda terörü yöntem olarak seçenler, insanlık suçu işliyorlar. Çoğu Kürt aydını ve çoğu Kürt siyasetçi bilerek, isteyerek, çok az bir bölümü de korkudan terörle arasına mesafe koymuyor, hatta destek veriyorlar. Kısacası Kürt kökenli yurttaşlarımızı aldatıyorlar…

Dağda, şehirlerde terörist olarak kullanılanlar ve aileleri hariç, terörizmi yönlendirenler, ‘Kürtlerin hakları’ndan başka söyleyecek sözü olmayan siyasetçiler, kendine ‘Kürt aydını’ diyenlerin çoğu, tuzu kuru insanlar. Bir toprak ağasının, bir aşiret reisinin, bir korucu patronunun, ‘emeğini sömürdüğü marabasının’ ‘Demokratik haklarını’ arıyor görünmesi, acaba ne kadar inandırıcı?                                                                                Kürt kökenli yurttaşlarımız önce kendine, sonrada Kürt siyaseti yapanlara ve aynı  zamanda devleti yönetenlere bazı soruları sormak ve cevabını istemek zorundalar:

Neden benim bir karış toprağım yok da, Ahmet Türk ağanın, Sakık ağanın, Bucak ağanın, Zeydan ağanın binlerce dönüm toprağı var?

Tanrıdan fazla korktuğumuz, sadece ekmek karşılığı çoluk çocuk emrinde çalıştığımız ağalar, aşiret reisleri, sahte şeyhlere göre, benim hayat değerim ne kadar?

Ağadan, aşiret reisinden izin almadan ben niye evlenemiyorum, neden izin almadan çocuğumu Okula gönderemiyorum, neden izin almadan askere gidemiyorum?

Neden ben her dini bayramda ağaya, şeyhe hediye götürmek zorundayım?

Ben çocuğuma çorap alamazken, nasıl oluyor da ağanın çocuklarının sünnetinde, düğününde Altınlar, Dolarlar tepelerinden aşağı yağıyor?

Bu ağalar, aşiret reisleri, şeyhler, kendilerini aydın yerine koyanlar benimle birlikte neden yaşamazlar da, hepsi batıda ve lüks semtlerde yaşarlar, benim çarığım delikken onlar nasıl son model arabalarda gezerler?

Korucu maaşının bir bölümünü ağaya, şeyhe, aşiret reisine vermek zorunda mıyım?

Ahmet Türk ağa Kanco Kasro’da otururken, neden ben hâlâ ahır gibi toprak damlarda yaşıyorum?

Neden ağanın, reisin, şeyhin çocuğu terör örgütüne katılmaz da, benim oğlumu dağa, sefalete, ölüme yollarlar?

Neden ağa, reis, şeyh kızlarını ‘Berdel’ yapmaz da, biz yoksullar, biz marabalar çocuklarımızı berdel yaparız?

Neden hiçbir ağa, aşiret reisi, şeyh köyüne bir okul yaptırmaz?

Neden ağanın, aşiret reisinin, şeyhin karşısında elpençe divan durmak zorundayım?

1Ağanın çocuğu Üniversiteye gidiyor da, benimki niye gidemiyor?

Kürt kökenli yurttaşlarımız bu soruların ve sorunlarının cevabını Kürt siyaseti yapanlardan, Kürtçülüğü teşvik eden sözde aydınlardan, ülkeyi yönetenlerden sormak zorundalar. Bu soruları sormaz, cevaplarını istemezlerse, hep birlikte daha çok acı çekeceğiz demektir…

Toplumsal mutabakatın olmadığı durumlarda barışı temin etmenin zor olduğunu, ‘açılım teorisini’(!) ortaya atanlar her halde biliyorlardır. Ülkedeki siyasi ve sosyal kurumların bu işe katkıları mutlaka sağlanmalı, hiçbir düşünce ve öneri dışlanmamalıdır. Sorun oldubitti ile aşılacak, çözümlenecek kolaylıkta değildir. Dış güçlerin, olaya yapacakları menfi etkiler baştan bertaraf edilmelidir. Dış müdahaleler sorunun çözümsüzlüğüne neden olabilir. Bu tür sorunlar mutlaka dış müdahalelerden uzak tutulmalıdır.

AKP hükümeti ‘ben yaptım oldu’ mantığından vazgeçmeli, Türkiye’yi ve bu ülkede var olan gerekçeleri doğru değerlendirmeli ve ona göre bir yol haritası çizmelidir. Olayın içine toplumun tüm katmanlarının katkısı aktarılmalıdır.. Tek başlarına sorunu çözeceklerini zannederek, gerekenden fazla açılanlar batma ve boğulma tehlikesi geçirebilir. Dert olan AKP’nin boğulması değil, ülkenin bu işten zarar görme tehlikesidir…

 

 

PANORAMA

Son yıllarda Türkiye’nin görüntüsü hayli renkli; ama renkler anlamsız ve uyumsuz. Sorunlar anafora dönüşüyor, giderek de karmaşık bir hal alıyor. Yıllar değil, son on beş günde yaşadıklarımız bile, çoğu toplumları yerinden oynatacak ölçüde etkili, tehlikeli ve düşündürücü… Birkaç olay ve görüntüyü birlikte irdeleyelim:

Beytüşşebap’ın Günyüzü köyünde iki yurttaşın vahşice öldürülmesi sonrası, çevredeki dört köy halkının muhtar ve imamlar nezaretinde toplanarak, cinayetleri işlemediklerine dair kutsal kitap üzerine yemin etmeleri, Türkiye’nin getirildiği noktayı göstermesi bakımından oldukça ilginç bir gösterge…

Köylülerin bu eylemlerini kendiliklerinden yaptıklarını düşünmek biraz safdillik olur. Kendiliğinden olsa bile, bu ‘Vallah billâh ben yapmadım’  törenine farklı anlamlar yüklemek mümkün. Şöyle ki:

l- Yurttaş bu olayı, Devletin mevcut yasalar çerçevesinde çözeceğine inanmıyor, hukuk, yargı ve güvenlik sistemine güvenmiyor demektir… Devlet ve Demokrasi açısından ne kadar acı bir durum…

2- Bu yemin organizasyonu, yurttaşlar samimiyetle kendiliklerinden değil, birileri tarafından organize edilerek yapılmışsa daha da vahimdir. Ülkeyi karalama, halkı kışkırtma, işlenen cinayetin bedelini bir başkalarına ödetme amacı taşıyabilir ki; ürkütücü, korkutucu ve tehlikeli bir oyun oynanıyor demektir…

Paris Kürt Enstitüsü başkanı Kendal Nezar, Kürt sorunu konusunda Türkiye’nin ‘Avrupa Merkeziyetçi modellerinin etkisinde kaldığını’ beyanla Osmanlı modeli öneriyor. Kendi iç işlerinde tamamen özerk, savaş anında Türkiye’ye katılmak gibi. Kendal Nezar böylece Türkiye’nin ‘Üniter Devlet’ yapısının değiştirilerek bir nevi otonomi içeren, bağımsıza yakın eyaletlere dönüştürülmesini istiyor. Kısacası: Kendal Nezar bölünmenin köşe taşlarından birini daha yontuyor…

Çoğu kabul edilemez bu tür taleplerin, PKK terörünün ve Kürt sorunu karmaşasının faturası bu ülkeye çok pahalıya çıkıyor. Bu konularda doğru dürüst Demokratik bir politika geliştiremeyen siyasi yapımız ve yönetici kadrolarımız, bir araya gelerek ‘neler yapabiliriz?’ noktasında bir türlü buluşamıyorlar, ödeyeceğimiz fatura bedeli de giderek ağırlaşıyor. Siyaset ve yönetim yapımızın ürkekliği, beceriksizliği ve korkaklığı, bazı çevrelerce ileri sürülen olmaz taleplere ‘haklılarmış!’ gibi yanlış bir kanının oluşmasına neden oluyor.

Hükümetin Kürt açılımı açıklaması, polis önderliğinde organize edilen, çoğu aynı paralelde düşünen kesimlerin Kürt çalıştayı bildirgesi ‘dağ fare doğurdu’ türünden belgeler gibi ne diyorlar, ‘Demokratik açılım’ gerekli. Mademki bu açmazda çözüm aranıyor, o zaman toplumun tüm kesimlerinin, farklı siyasi ve sosyal yapıların bu işe katkısı neden düşünülmez. Bu işin çözümünün Hukuk, Demokrasi ve insan hakları çerçevesinde çözülebileceğini söylemeyen, bilmeyen var mı? Çözümsüzlükteki ana sorun; siyasi samimiyetsizlik, kararsızlık, sosyal, siyasal korku ve bazı siyasi partilerin, aşiretlerin bu işten siyasi rant düşünmeleri değil mi? Bu konuda, Emperyal güçlerin kışkırtma ve kaşımalarının, Diplomatik yollarla önüne geçilmesi gerekmiyor mu? Bunları bilmek için allâme mi olmak gerekiyor? Şayet korkuyorsanız, onu da bu millete samimiyetle açıklayın…

Kürtler adına fikir beyanında ve istekte bulunanların samimi olduğu söylenemez. Henüz ne istedikleri ve çözüm yoları konusunda somut bir talep ve proje yok. Sadece ‘demokratik talepler sakızı’ çiğnenip duruyor. Demokratik taleplerin reddi zaten düşünülemez. Hukuk devletinin önceliklerinden ilki, Yurttaşının insani ve demokratik haklarını güvenceye almak değil mi?

Askerlerin başına ‘çuval geçirme’ olayının bir başka versiyonu uzun zamandır gündemimizi meşgul ediyor ve panoramaya kara lekelerin düşmesine neden oluyor. Bu ülkede kim suç işlemişse, nasıl bir suç olursa olsun yargılanması gerekir. Bu kişi Cumhurbaşkanı, Başbakan, Parti başkanı, Milletvekili, Bakan, Hâkim, General olabilirler. Suç işlemişlerse mutlaka yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır. Suçlulukları konusunda yeterli belge ve bilgi bulunmayan insanların, aylar ve yıllara varan tutuklulukları bir haksızlığın ötesinde, İnsan Hakları İhlâlidir ve yetkiyi elinde bulunduranlar suç işlemektedirler.

Dikkat edilmesi gereken husus, yargılamanın kasıtsız, doğru belge ve kanıtlara dayalı, siyasi amaca yönelmeyen, muhalefeti susturma amacı taşımayan ve hukuk Devletine yaraşır biçimde olmalıdır. Hâkimlere dava, davalara göre hâkim tercihleri yapılmamalıdır.

Türkiye bu görüntü ve karmaşayla yaşayamaz. Bu halk artı değerlerini anlamsız işler yüzünden heba edemez. Bu karmaşaya bir an önce son vermek gerekiyor. İnsan gibi yaşamak için şu ırk veya dinden olmak, birileri ile kavga etmek veya zorla birlikte olmak gerekmiyor. Aile yaşamı karşılıklı anlayış ve hak kullanımına, hukuksal garantilere ihtiyaç duyuyorsa, devlet olmak ve bir ülkede birlikte yaşamanın da aynı şeylere ihtiyaç duyduğu unutulmamalıdır.

Bu toplumun sürekli acılarla yaşamasını görmezden gelmek, boğuştuğu sorunları ertelemek haksızlıktır. Bu acılara ancak birlikte son verebiliriz. Bazı anlamsız talepler ve istekler, insanların yıllar boyu acı çekmesinin nedeni olmamalıdır!

 


TÜRKİYE BEKÇİ Mİ KORUCU MU?

Asya’dan batıya Türk göçlerinin hızlanmasıyla, İslâm dininin yayılma aşamaları aynı döneme rastlar. Bu çakışma döneminde yaşanan 1071 Malazgirt savaşı, Doğu ile Batının, İslâm ile Hıristiyanlığın buluşma anı ve noktasıdır. Aynı zamanda, ayrı ırkların ve ayrı dinlerin egemenlik arayışlarının genişlemesidir.

Anadolu’nun Türk yurduna dönüşmesi, Avrupa’nın toprak işgali ve Din yoluyla doğuyu egemenliğine almasının ve sömürü alanlarını genişletmesinin önüne de belirli oranda set çekti. Ancak, Avrupa taktik değiştirerek, sömürüsünü Siyaset, teknik ve kültür yoluyla devam ettirmenin yolunu buldu ve halen bunu uygular durumdalar.

Asırlar sonra bile Avrupalılar, Türklerin Anadolu ve Trakya’nın bir bölümünde egemen olmasını kabullenebilmiş değiller. Ellerinden geldiğince, Türkiye’yi Avrupa’dan mümkün olduğunca uzak, ama bağımlı tutmanın yollarını arıyorlar ve bu işte başarılı da oluyorlar.

Türkiye’yi AB’ye almamak için uluslar arası hukuku ve anlaşmaları yok sayıyorlar, “içimize girmeyin ama bizden de pek uzaklaşmayın” diyorlar ve tam üyelik yerine, ‘ayrıcalıklı ortaklık’ öneriyorlar.                                                                                                      Tarih içinde Araplar tarafından ‘İslâm’ın kılıcı’ olarak kullanılan Türkler, bugün Radikal İslâm’a karşı kullanılmak isteniyor. Asya ve Afrika’dan Avrupa’ya yönelen göçleri ve uyuşturucunun engellenmesi için bent olarak kullanmak istiyorlar, biz de bu işi, beylerin istekleri doğrultusunda harfiyen yerine getiriyoruz.

Uygarlık yerine batı hayranlığımızı iyi kullanan Avrupa, ABD ve Uluslar arası anlaşmalarımız ve ilişkilerimizde hep aldatılan taraf oluyoruz. Tarih boyu birlikte yaşadığımız ve zaman içinde ayrıldığımız halklar (Ermeniler, Yunanlılar, Rumlar, Kürt kökenli yurttaşlarımız ve dış Kürtler, Bulgarlar, Araplar) çeşitli bahanelerle fişteklenmekte ve Türkiye zayıf düşürülmeye çalışılmaktadır.

Türkiye insanı ucuz emek ve asker olarak kullanılmak istenmektedir. Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da ne kadar karışıklık varsa, önlenmesi için Türk Askeri istenmekte ve alınmaktadır. Askerin bu ulusa ait olduğu asla düşünülmemektedir.                                               Yönetenlerimiz, ‘benim Askerimin Kore’de, Sudan’da, Afganistan’da, Bosna’da, Lübnan’da, Filistin’de, Irak’ta ne işi var?’ diye soramıyor!

‘Avrupa’ya geçecek uyuşturucunun bekçisi ben miyim?’ diyemiyor!

‘Soyduğunuz, aç bıraktığınız ülkelerin insanlarının sizin ülkenize geçmesi beni neden ilgilendirsin?’ diyemiyor!

Bu ülkenin insanları zor durumda kalan Yahudileri, Çarlık Rusya’sının zulmünden kaçan Kafkas halklarını, Irak’tan kaçan Kürtleri ‘bana ne onlardan?’ demeden bağrına bastı ve onları kendinden ayrı görmedi. Ama günümüz Avrupalısı, Amerikalısı bu insani davranışları hak etmiyorlar. Uyuşturucu ile olsa da, kaçak göçmenler yoluyla olsa da, ABD ve AB egemenliğinin çökerek yok olması insanlığın kurtuluşu olabilir.

Uluslar arası Hukuk (kâğıt üstünde kalsa bile) hiçbir ülkeye, halka ayrıcalık tanımaz, özel görevler vermez. Bu ülkenin insanı kendi toprağının, kendi ulusunu, kendi duyguların ve kendi değerlerini gücü yettiğince koruyacak güce sahiptir.

Türkiye Avrupa’nın ve ABD Emperyalizminin emir eri değildir. Türkiye, sömürgeci ABD’ye, AB’ye kaçak göçmen girmesin, uyuşturucu girmesin, karıştırdıkları ülkelerde düzen sağlansın diye kimseye bekçilik, koruculuk yapamaz, yapmamalıdır! Bağımsızlık ve özgürlük kolay elde edilen değerler olmadığı iyi bilinmeli ve korunmalıdır.







MARTAVAL SİYASETİ

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

Dünya Bankasının 1996--2008 yılları arası “Dünya Yönetişim Göstergeleri” adlı raporu basına yansıdı. Rapor, Dünya üzerindeki iki yüzden fazla ülkenin hayati konulardaki durumlarına rakamlarla ayna tutuyor ve “işte, durumunuz bu!” diyor.

Raporun yayınlanan altı ana göstergesinde, Türkiye’nin durumu hiç de iç açıcı değil. Şöyle ki:

1-YOKSULLUĞUN KONTROLÜ:

200 civarında ülke içinde 83. durumdayız. Altımızda Lesoto ve Ruanda, üstümüzde Yunanistan ve Suudi Arabistan var. Yoksulluğu kontrol yüzdemiz %40-60 arasında değişiyor. 82 Devlet bizden daha iyi durumda.

2-HÜKÜMET ETKİNLİĞİ:

80. sıradayız. Altımızda Granada ve Gürcistan, üstümüzde ise Guam ve Çin var. Hükümetlerimizin etkinliği %55-60 aralığında seyrediyor. 79 Devletin hükümetleri bizim hükümetlerden daha etkin.

3-DEVLETİN DÜZENLEYİCİLİK KAPASİTESİ:

86. sıradayız ve bizim devletimizden daha düzenleyici ve iyi 85 Devlet var. Altımızda Makedonya ve Brezilya, üstümüzde Kolombiya ve Tayland var. Devletimizin düzenleyicilik oranı %60.

4-HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ:

94. sıradayız. Altımızda Hırvatistan ve Sri Lanka, üstümüzde Güney Afrika Cumhuriyeti ve Hindistan var. Devletimizin hukuk sahipliği %55-60 aralığında değişiyor. 93 Devlet Hukuk alanında bizden daha iyi durumda.

5-İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ:

İfade özgürlüğünde 122. sıradayız. Altımızda Filipinler ve Ekvator, üstümüzde ise Malavi ve Senegal var. İfade özgürlüğünü kullanabilme oranımız % 40. l21 ülkenin halkı düşüncelerini bize göre daha özgürce ifade edebiliyorlar.

6-SİYASİ İKTİDAR VE ŞİDDETİN YOKLUĞU:

165. sıradayız. Altımızda Tacikistan ve Nijer, üstümüzde Kosova ve Kırgızistan var. Siyasi iktidarlarımız ancak %20 oranında özgürlükleri bize lâyık görürken, %80 kısıtlama getiriyorlar, şiddet ve baskı altında tutuyorlar. 164 ülke iktidarları halkına bizim kadar şiddet ve baskı uygulamıyor veya bizim iktidarlarımız halkımıza 164 ülkeden daha çok bası ve şiddet uyguluyor.

Altmış yıldır bu ülke insanı martaval ve yalan siyasetlerle aldatılıyor, kandırılıyor, uyutuluyor ve sömürülüyor. Yukarıdaki istatistik rakamları ahvalimizi çok net açıklıyor; ama yalan ve martavalların arkası bir türlü gelmiyor.

Neymiş efendim!

-“Adriyatik’ten Çin Settine”ymiş!

-“Türkiye 21. asırda Dünya’nın parlayan yıldızı”olacakmış!

-“Bizimki Dünya’nın 16. büyük ekonomisi”ymiş!

-“Demokraside İslâm ülkelerine örnek oluyor”muşuz!

-“Türki Cumhuriyetlerin Ağabeyisi”ymişiz!

-“Avrupa Türkiyesiz yapamaz”mış!

-“Türkiye Dünya barışının Sigortası”ymış!

-“T.C. Lâik, Demokratik Sosyal bir Hukuk Devleti”ymiş!

Anadolu lügatinde bir deyim vardır; “Yalandan kim ölmüş” derler. Öyle anlaşılıyor ki: egemenlerimiz ve yönetenlerimiz bu terimin içeriğini iyi kavramışlar.

Çin’in Sincan bölgesinde Uygur Türklerine uygulanan mezalime, Türk Hükümet yetkililerinin gösterdikleri tepki karmaşası, siyasi ve bürokratik yönetimdeki pespayeliğimizi bir kez daha yüzümüze çarptı. Başbakan ‘Soykırım’ diyor ve ekliyor; “kurumlarımız benim dediğimin dışında başka türlü bir şey diyemez.” Ama Dışişleri Bakanı başka konuşuyor, Ticaret Bakanı boykot çağrısı yapıyor, danışman ‘bakanın kendi düşüncesidir’ diyor. Biri burnunu, biri kulağını, biri ensesini, biri tırnaklarını gösteriyor. Peki, bu halk sizin hanginize inanacak, hanginize güvenecek?

Devlet yönetiminde martavalın, palavranın, yalanın, halka asılsız umut pompalamanın yeri var mı? Halkı aptal yerine, keriz yerine koymak var mı?

Siyasette, Devlet yönetiminde martaval atanların, yalan söyleyenlerin, halkı aldatanların, kandıranların ve soyulmasına sebep olanların ve göz yumanların davranışları, acaba Ahlâksızlık kategorisine girer mi?

Bu sorumuza da, bu işlerle iştigal edenler cevap versin!






 

YOKSULLUK, YOLSUZLUK VE CAHİLLİK DEMOKRASİSİ

ABDULLAH AYDIN                                                                                                                  abdaydin42@hotmail.com

 

Şarkılarımız hayalleri, Türkülerimiz yaşam gerçeklerimizi yansıtır. Ankara Türküsü diyor ki:

“Aman bizde adet böyledir,

Güzeli ağladırlar,

Aman çirkini söyledirler.”

Şarkılarımız, Türkülerimiz sosyal yaşamımızın notalara dökülmüş romanlarıdır. Dizelerinde, nağmelerinde yaşantımızın genleri kodlanmış, haritaları çizilmiştir adeta… Türkülerde halkımızın acıları, sevinçleri sevdaları dillendirilirken, kötüleri hicvetmekten de geri kalınmaz…

Şarkılarımızda ise,  dar bir kesimin sevda, aşk ve ayrılıkları dillendirilirken, sosyolojik bir farklılığı da ortaya serer…

Siyasetimizden aldığımız yanıtlar ve elde ettiğimiz ürünler sosyal yapımızın aynası gibidir. Aynen Türkülerde, şarkılarda olduğu gibi. Her ne kadar, şarkının dizelerinde “Yalancıdır hep aynalar” dese de, siyaset aynamızın yansıttıkları pek yalan söylemiyor.

Siyasetimizin kitabı doğru yazılmış olmasına rağmen, kadrolaşma ve uygulama düzeni ‘yoksulluk, yolsuzluk ve cahillik’ üzerine inşa edilmiş ve sömürüye açık tutulmuştur. Bu işin egemenlerine göre, sınıfsal statüsü yeterli olmayanların siyaset ve Devlet yönetiminde Aktör olmaları mümkün değildir; hatta korkunç bir ayıptır. Anlayışlarına göre sistemin diyalektiğine terstir.

Türkiye’de egemen sınıfın aktörleri ile onları oynatan ve destekleyen ortakların sayısı, öyle sanıldığı kadar çok değildir; olsa olsa nüfusun yüzde beşi kadardır. Türkiye hakkında karar veren, ülke halkının nasıl ve hangi rejimde yaşayacağını şekillendiren, yöneten, zenginliklerini yutan, cahilliğini de, yoksulluğunu da yaratan işte bu yüzde beşlik kesimdir.

Ülkenin tüm artı değerlerini yuttukları gibi, siyasetin de bütününü yönlendirmekteler. İstiyorlar ki: Demokrasi gibi, gelişiyor muş gibi görünsün, ama yoksulluk, cahillik ve sömürü baki kalsın. Başka türlü ‘efendi’ yaşamlarını sürdürebilirler mi? Senden, benden iyi biliyorlar ki; yoksulluğun kol gezdiği bir ülkede, zenginlikler sömürünün doğurduğu piçlerdir!

Ortaklıkları her alandadır. Her çeşit siyasette, her çeşit ticarette, her çeşit yöneten bürokraside, feodal yapıda, tarikat yapısında, dinsel sömürüde ortaktır onlar… Zaman zaman kavga ediyor görünseler de, tatlı çıkarları, rahat koltukları, sonsuz servetleri ve kurdukları hegemonyaları onları bir arada tutmaya yetiyor… Hır gürleri Askeri terminolojide tanımlanan ‘Dogfight’ (it dalaşı) türünden. Öyle birbirlerine zarar verecek türden değil…

Ülkemizin son bir yılına bakalım:  Siyasette, ekonomide, asayişte, terörist hareketlerde ortalık toz duman… Fakirlik, yoksulluk diz boyu; giderek de artıyor… Dış ticaretimiz, üretimimiz dibe vurmuş, işsizlik salgın hastalık gibi sarmış toplumu… Okullarımız, Hastanelerimiz birer dert küpü…

Kutsal ortaklar ne yapıyor? Onlar ‘Yüksek Siyaset!’ yapmaya devam ediyorlar… Keyifleri biraz kaçmış gibi görünse de, ‘ülkeyi yönetiyoruz orta oyunu’ nu oynamaya devam ediyorlar...  Darbe korkuları, sahte evraklar, çeteleşmeler, yolsuzluklar, komplolar, korkular, endişeler birbirini izliyor… Yok siyaset sivilleşecekmiş, yok demokrasinin prangaları çözülecekmiş, yok askerler sivil mahkemelerde yargılanacakmış(!) Yok Ergenekonmuş, yok Mezapotamya imiş(!) Simit çalan çocuğun yedi yıl hapis cezası aldığı bir ülkede, banka kanalıyla ulusun trilyonlarını lüpleyenlere onur plâketi veriliyorsa; kimi nerede yargılarsan yargıla, çağdaş adalete erişemezsin!...                                              Şayet sen siyasetçiyi şak şaklarsan, şayet sen Bürokratın karşısında yakanı iliklersen, şayet sen Aşiret ağasının, Tarikat Şeyhinin, işverenin, emeksiz Sendika ağalarının karşısında eğilirsen, şayet sen gördüğünü görmez, duyduğunu duymazlıktan gelirsen, ‘Gelen ağam, giden paşam’ dersen: bilesin ki; Tahtakurusu gibi, Bit gibi, böcek gibi ezileceksin!...

İnsan olmanın, özgür yurttaş olmanın, gerçek demokraside yaşamanın taban şartı, hukuk çerçevesinde ‘Yurttaşlık hakları’ nı aramak ve kullanmak; yoksullukla, yolsuzlukla ve cahillikle demokrasisinin olamayacağını anlamak ve anlatmaktır!...

Ankara türkümüz bakın nasıl bir istekle ile sona eriyor:

“Aman eğer gönlün var ise

Gey galucu yola çık!”

 

 

TEMELSİZ TARTIŞMALAR

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@Hotmail.com

 

İnsanın öbür canlılara karşı üstünlüklerinden biri de konuşabilmesi ve niyetini karşısındakine anlatabilmesidir. Doğa, çeşitli canlılara karşılıklı iletişim kurabilmeleri için bazı özellikler vermesine karşın, konuşma gibi bir özelliği sadece insana vermiştir.

İnsanların konuşabilmeleri üstün bir özellik olmasına rağmen, kimi zamanda, konuşmalarımız suç işlemenin ve kavganın hazırlayıcısı bir özellik olabiliyor. Nitekim kişiler, gruplar ve ülkeler arası ilişkilerde konuşmanın olumsuz hazırlayıcılığını çeşitli örneklerde görmemiz mümkündür.

Demokrasilerin en büyük olumlu yönlerinin başında, bireylerin, yurttaşların özgürce tartışabilmeleri ve ülke yönetiminde, dolaylı da olsa verilecek kararları etkilemesidir.                               Son ayların, son haftaların tartışma konularımıza bir göz atalım ve tartışmaların ülkemiz ve insanlarımızın yararına olumlu bir sonuca ulaşıp ulaşmadığına bakalım:

Açılım adına, yanlış açılan bir kapıdan girmeye çalışan Hükümet, attığı ilk adımın ülke genelinde tartışılıp, alt yapısı en azından düşüncelerde hazırlanmadığı için, temelsiz ve nereye varacağı belli olmayan, önü açık tartışmaların başında geliyor. Ülkemizin gerçek ihtiyacı olan Demokratik açılım, özellikle dış baskılar nedeniyle ve hükümetin basiretsizliği yüzünden Kürt açılımına dönünce, tartışmalar yarar yerine sert tartışmaların nedeni oldu. Sadece hükümetin yanlış uygulamaları değil, ülkemizdeki hukuk sistemi ve bazı kurumlar da tartışılır hale geldi…

Islak imza: Ne tanımlamalar varmış da haberimiz yokmuş! Tanımlama, neden ‘gerçek imza’ değil de ıslak imza? Türkiye, bu konuda da temelsiz bir tartışmanın içinde; temelsizlikten de öte, anlaşılmaz bir hukuk garabeti yaşıyor. Darbe tartışmalarına dayanak yapılmak istenen bir belge, suretiyle beraber ortalıkta dolaşırken, darbe tartışmalarının çıkış kaynağı olan, darbe hazırlıklarının yapıldığına dair belgelerden toplumun yeteri kadar haberi yok, günlükler ortalıkta yok ve darbe günlüklerinin sahibi kişi suçlananlar arasında yok! Al gözüm seyreyle Hukuk Devletini! Temelsiz tartışmalara devam…

Köylerin boşalmasıyla çoğalan Domuz sürülerinin kırsal istilâsı yetmedi, şimdide gribi istilâ etti ülkeyi. Bu istilâ, biz sıradan yurttaşları etkisi altına almakla kalmadı, Meclisimizi ve AKP hükümetini de esir almış durumda. Aşı için beş yüz milyon lira ödenmiş; kimin umurunda; yeter ki bizim oğlan para kazansın! Başbakan henüz etkisi tam kanıtlanamayan aşıyı yaptırmam diyor ve kendi Sağlık Bakanına güvensizliğini belirtiyor. Sağlık Bakanı nasıl bir hakaret bekliyorsa; hâlâ makamında oturuyor. Bu pişkinliğe pes doğrusu! Ya vatandaş? O da temelsiz bir konuda tartışıp duruyor… İşsiz vatandaş başka ne yapsın!?

Son günlerde GDO’lar (Genetiği Değiştirilmiş organizmalar) sardı etrafımızı. Birdenbire patlak verdi nedense! Bu zamana kadar acaba nerede idi bu GDO’lar, yoksa yeni mi türedi  bunlar.. Varsın olsunlar; biz yıllarca radyasyon bulaşmış gıdalar yedik, sütü, çayı, suyu içtik de ne oldu. Öldük mü hepimiz? Çok çok birkaç on binimiz Kanser hastası olmuştur o kadar! Sonumuz gelmedi, soyumuz tükenmedi ya! GD’lu gıdalardan bize bir şey olmaz; boş verin bilimin ne dediğini. Siz temelsiz tartışmaya devam…

Cumhurbaşkanı öyle bir kükremiş ki,  sormayın gitsin. İslâm Konferansı Ekonomik toplantısına katılacak olan Sudan Diktatörü El Beşir’in Türkiye’ye kabul edilmemesini isteyen ABD ve AB taleplerine karşın: “Herkes işine baksın, kimin katılıp katılmayacağına biz karar veririz” buyurmuş. El Beşir’in aniden işi çıkıp(!) toplantıya katılamayacağını bildirince, kararların kimler tarafından verildiği(!) daha net anlaşılmış oldu. Avaralıktan uyuz olmak üzere olan milletimize, tartışacağı gıcır gıcır bir konu.. Sakın temel, dayanak aramayın; tartışın da tartışın…

Biz neden hep böyle abur-cubur işlerle uğraşırız da, tartışılacak can alıcı konularımızı görmezden geliriz? Çünkü siyaset sosyolojimizin temeli bozuk. Sosyal yapıyı ve onun üstüne siyasal yapıyı menfaat ve çıkar ilişkileri üzerine temellendirmişiz. Tartışmalarımız samimiyetten yoksun, ilkesiz, içeriksiz ve temelsiz. Bu tür itici ve incitici tartışmalarla Türkiye’nin gelişme ve çağdaşlaşma hedefini vurması, tartışmaların ve eylemlerin toplum yararına dönüşmesi oldukça zor…

Dertlerimizi kime yansak acaba?...



 

 
  Sitemizi 68197 ziyaretçi (151026 klik) tıkladı copyriht 2009  
 
YOKSULLUĞA VE YOLSUZLUĞA KARŞI ÇEVRECİ HAFTALIK BAĞIMSIZ GAZETE Ulaşım adresi: Kazım Karabekir Cad. Orhan Turnalı iş merkezi No:18/1 ORDU