MEMLEKETE HOŞ GELDİNİZ

   
  Ordu Değişim Gazetesi
  Rüştü Demirel
 


 




 

 

RÜŞTÜ DEMİREL’İ KAYBETTİK

 

             Ordu’nun tanınmış ve sevilen simalarından Mali Müşavir, Gazetemizin yazarı RÜŞTÜ DEMİREL’i kaybettik.

            Bir süreden bu yana amansız hastalık ile savaşan Demirel, Ordu Devlet hastanesinde yaşamını yitirdi.

            Demirel’in cenazesi 31 Temmuz Cumartesi günü Taşbaşı mahallesinde ki evinden alınarak Orta camide kılınacak öğle namazından sonra  Güzelyalı Mezarlığında ki aile kabristanlığında toprağa verilecektir.

            Rüştü ağabeyimizi tanrıdan rahmet kederli ailesine başsağlığı diliyoruz. Mekanı cennet olsun. ORDU DEĞİŞİM GAZETESİ



Teşekkür Ederim…

 

By-pass ameliyatımdan dolayı geçmiş olsun dileklerini yoğun bir şekilde ileten, beni yalnız bırakmayan isimlerini tek tek belirtemeyeceğim yakınlarıma, arkadaşlarıma, dostlarıma, sevdiklerime ve beni sevenlere teşekkür ederim.

RÜŞTÜ DEMİREL

      S.M.MALİ MÜŞAVİR

                           

   
BEKLENİLEN BARIŞ              

          13 Mayısta Mustafa Kemal, Sadrazamın evinde akşam yemeğine davet edilir.  Genelkurmay Başkanlığını görevini Fevzi’den ( Çakmak ) devralacak olan Cevat  (Çobanlı ) da oradadır. Mustafa Kemal Paşa’ya verilen 9. Ordu Müfettişliği kararı görüşülür. Köşkten çıkarken Cevat ( Çobanlı ) “ Bir şey mi yapacaksın Kemal? “ diye sorduğunda aldığı cevap; “ Evet paşam bir şeyler yapacağım  dır. Anadolu baştanbaşa işgal edilmiştir. Silahlar teslim edilmiş, asker terhis edilmiş, ülke savunmasız kalmıştır.                                     

         Mustafa Kemal’in İstanbul’dan ayrılmasından birkaç gün önce Yunan Askerleri İzmir’i işgal etmişlerdi. Tarihler 15 Mayısı göstermekteydi. Mustafa kemal 1924 yılında yaptığı bir konuşmada Ahmak düşman buraya gelmeseydi, belki bütün memleket gaflette puyan kalırdı” diyecekti. ( eğer düşman aptallık ederek buraya gelmeseydi, bütün ülke hiç dikkat etmeden uyumayı sürdürecekti )               

         Ertesi gün, 16 Mayısta Mustafa Kemal, sultanın genel toplantısına son kez katıldı ve kurmaylarıyla birlikte kendisini Samsun’a götürecek olan Bandırma adında eski püskü, yolculuğa zor dayanabilecek gibi görünen gemiye bindi.Bandırma Vapuru üç gün sonra 19 Mayısta Mustafa Kemal ve kurmaylarını Samsun’a getirdi.

          19 Mayıs, Kurtuluş Savaşının başlangıcıdır. Bu mücadele, yok olmak üzere olan bir ulusun direnişi, şahlanışı ve başarısıyla sonuçlanmıştır.Türk ordusu Yunan ordularının istilacı emellerine 9 Eylül’de son vermiştir. Yunan ordusu ardında kül olmuş bir cehennem bırakarak kaçıp gitmiştir. Mustafa Kemal Paşa bu ülke için bir şeyler değil , çok şeyler yapmıştır. Avrupa’nın hasta adamı yerine tüm dünyanın kabul ettiği ve saygı gösterdiği yeni bir devlet, yeni bir Cumhuriyet kurulmuştur. Artık savaşlar sona ermiştir. Yerini ekonomik ve sosyal mücadeleler, bölge ve dünya barışını koruma çabası almıştır. Büyük Devrimci Atatürk milletin tümü ile çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için atılımlar yapmıştır. Asker Mustafa Kemal’in yerini devlet adamı Mustafa Kemal, diplomat Mustafa Kemal Atatürk almıştır.Yurtta ve dünyada barış O’nun en büyük hayali olmuştur. Balkan Ülkeleri arasındaki barış ve dayanışma artmış, özellikle Yunanistan ile olan dostluk ilişkileri geliştirilmiştir. Yunanistan Başbakanı  Elefterios Venizelos  1930 yılında bölge ve dünya barışına olan katkılarından dolayı  Mustafa Kemal Paşa’yı “ Nobel Barış Ödülü “ için aday göstermiştir. Ancak, İkinci Dünya savaşı sonrası ilişkiler yeniden bozulmaya başlamıştır.

              19 Mayıs, Kurtuluş Savaşının başlangıç tarihidir.       

              19 Mayıs barışın, Yunanistan ile barışında  başlangıç tarihidir.  Eski kavgaları tazelemeden, hak arama dalaşları yapılmadan, yeni menfaatler yüzünden kavga etmeden barış içinde yaşamanın başlangıcıdır bu tarih. Yüzlerce yıldır yan yana yaşayan iki halk artık dost olmalıdır. Denizi bir, havası bir, suyu bir, yemekleri bir, bitkileri, coğrafyası ve hatta tarihi bir olan her iki toplum da doğan çocuklara, Türk ve Yunan bebelerine düşmanlık aşılamanın  kime faydası var? Tarih kitaplarındaki yanlı, kışkırtıcı, kasıtlı açıklamalar sona erdirilmeli, her iki millet birbirlerini  tehdit olarak göstermekten vazgeçilmelidir.                

              Yunanistan bugün çok ciddi bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Alınan tedbirler halkı sokaklara dökmüştür. Borç batağına saplanan Yunanistan tüm ekonomik sıkıntılarına rağmen Türkiye’ye karşı silahlanma yarışında kısıtlama yapmaya yanaşmamakta, sırf bu nedenle daha çok borçlanmayı, daha çok dışa bağımlı olmayı göze alabilmektedir. Türkiye’de de durum daha farklı değildir.Her iki ülke, kalkınabilmeleri için kullanabileceği kaynaklarını silahlanmaya harcamaktadırlar. Bu nedenle Türkiye ve Yunanistan bağımsız devletler kurduktan bu güne kadar hiç bir uygarlık devrimine, hiçbir değişime imza atamadılar.  

            - Yunanistan’da bir tane “Aristo” yetişti mi?

             -Türkiye bir tane “Mevlana” yada “Mimar Sinan” yetiştirdi mi?  

             -Her iki ülke, tıpta ve teknolojide insanlığa faydalı olabilecek ne üretti?

             -Bir Japonya, Güney Kore, Singapur, Malezya olabildiler mi?

             -IMF’ ten kurtulabildiler mi? 

              Her iki ulus birlikte hiç gülemedi. Biri gülerken, diğeri ağladı.Artık birlikte gülme zamanı geldi. İnsanların dostlarını seçme hakkı olduğu gibi, milletlerinde seçme hakkı vardır.  

              Uzattığımız eli sıkın, 

              Verin elinizi sıkalım…

 

DOST YAŞAMAKTAN DERİN DÜŞMANLIĞA

 

         24 Nisan günü, bir taraftan derin düşmanlıktan derin dostluğa geçişin yıl dönümü, diğer taraftan derin dostluktan derin düşmanlığa geçişin yıl dönümü.

         Çanakkale Savaşları sonrası Avustralya ve Yeni Zelanda halkları, 1915 yılında, 95 yıl önce  Çanakkale’de ölen evlatlarının bu topraklarda huzur içinde yattığına bilmektedirler. Bir Avustralyalı gazeteci duygularını şöyle aktarmış yazısında; “Türklerin Çanakkale’de ölen askerlerimize gösterdiği saygıya bakın. Soruyorum…  Dünyada Türkiye’den başka, kendi ülkesini işgal etmek isteyen yabancı bir ülkeye, kendi topraklarında ölen askerlerini anmasına izin veren başka bir ülke var mı dır? Tek bir ülke bile yok.”

         Türk halkı, geçmişin düşmanlıklarını dostluğa dönüştürmüş ve bu dostluğu Yeni Zelanda ve Avustralya halklarıyla birlikte kutlamaktadır.  

         Yüzlerce yıl bu topraklarda birlikte yaşadığımız Ermeniler ile ise tam tersi bir durum yaşanmakta, Ermeni Diasporası derin dostluklarımızı derin düşmanlıklara dönüştürmektedir.

        1915 yılında, 95 yıl önce Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurmaya çalışan Ermeni ayrılıkçılar ve komitacılar, Osmanlı’yı parçalamak isteyen Ruslar, Fransızlar ve İngilizlerin desteğiyle ayaklandılar. Bağımsızlık sevdasında gecikmiş olan Ermenilerin yarattığı korkunç ve kanlı olaylar, Osmanlı yönetiminin tehcir kararlarını almasına sebep oldu. Zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler yerinden, yurdundan edilerek uzak bölgelere gönderildi. Büyük bir çoğunluk bu zorunlu göç sırasında, yollarda hayatını kaybetti.

         Ermeni vatandaşlarımızın 1915 yılında yaşadıkları felaketi ve bu felakette hayatlarını kaybedenlerin acılarını paylaşmak, acılarına ortak olmak bir insanlık borcumuzdur. İnsanların doğdukları, yaşamlarını sürdürdükleri, yurtlarından kopartılarak göçe zorlanması tabi ki kabul edilebilir bir olay değildir. Bu acıları Balkanlar’da göçe zorlanarak, yüzlerce yıl yaşadıkları vatanlarını terk etmek zorunda olan Balkan Göçmenleri, Rumeli Mübadilleri, Kafkas Göçmenleri, Ortadoğu Göçmenleri, Kırım Türkleri çok daha iyi anlarlar.

          Bazı aydınlarımız, 1915 yılında Anadolu’da 1 yada 1,5 milyon arasında Ermeni ve 1,5 milyon Rum yaşarken bugün bu insanların sayısının neden 100 bin civarında olduğunu sormaktadırlar. Bu sorunun cevabını Türk ve Ermeni tarihçilerin ortak araştırmaları sonucunda kısa zamanda bulmak mümkün. Ancak Osmanlının başka bir bölgesinde, Balkanlar’da 1908 yılında 6 milyon Türk yaşamaktaydı. ( William M. Sloane-Balkanlar – Sayfa 113 ) Balkan Savaşları içinde 1 milyon çocuk, kadın, silahsız insanımız Bulgarlar, Rumlar ve Sırplar tarafından vahşice katledildi, soykırıma tabi tutuldu. Bu gün Balkanlar’da ne kadar Türk yaşadığını sorarsanız alacağınız cevap birkaç yüz bindir. Balkanlarda ki Türk ve Müslüman nüfusun nasıl yok edildiğini hiç merak eden tarihçimiz, yazarımız, aydınımız  oldu mu?        

          Ayni soruyu, Kafkaslardan zorunlu göç ettirilen Türk ve Müslümanlar için soran oldu mu?   

          Ayni soru Ürdün’de,Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta tüm Orta Doğu’da yüzlerce yıl yaşayan bugün yaşamayan Türkler için soruldu mu?         

          Ayni soruyu 1944 yılında Stalin’in acımasız bir kararla, bir gecede 500 bin Kırım Türk’ünün yük ve hayvan katarlarına balık istifi yüklenerek Sibirya’ya, Orta Asya’nın uzak köşelerine sürüldüğünü, bu insanların yarısının yollarda, kalanların büyük kısmının gittikler yerlerde öldüğünü araştıran oldu mu? ( Yüz binlerin Sürgünü-Dr Necip Hablemitoğlu )

          Türk Aydınlarının Ermenilerin yaşadıkları acılara sahip çıkması ayni coğrafyadaki tarihi kader birliğinin doğal bir sonucudur. Bu acıları paylaşmak, ortak olmak insanlık borcudur. Ancak 500 yıl yaşamış olan Osmanlı İmparatorluğu, son 20-30 yılda çok hızlı bir çöküş yaşadı. Bu geniş Osmanlı coğrafyasında özellikle çöküş döneminde  öldürülen, katledilen, soykırıma tabi tutulan Türklerin ve Müslümanların acılarını paylaşacak Türk aydınları, Dünya aydınları nerede? 

          Türk toplumu son 100-150 yıl içinde çok acılar çekti. Ancak biz “kinle” bir yerlere varılamayacağına inanıyoruz. Dünyanın her yerine dağılmış olan Ermenilerin varlıklarını sürdürebilmeleri için bir ülküye, bir düşmana ihtiyaçları var. Bu ortak düşmanları ise Türkler. Osmanlı tarafından “ Millet-i sadıka” ( Sadık millet ) payesi verilen Ermeni milletinin bir gün gerçek dostlarının “Türk’ler “ olduğunu anlayacağını umuyoruz. 

İZMİR’İ KİM YAKTI

 

 

                Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterime giren ve bu ayın ortalarında Türkiye’de CNBC-e kanalında yayınlanacak olan “ The Pasific” adlı dizinin 3. bölümünde 1922’de Yunan işgalinden kurtarılan İzmir’in büyük yangını anlatılacakmış. Türkler tarafından yakıldığı iddiasıyla hazırlanan televizyon dizisinin bu bölümü ile ilgili senaristliği Yunan kökenli bir Amerikalı  (Gerorge Palasanos) hazırlamış. İzmir’den kaçan Yunanlı bir kadını da Yunan kökenli bir Avustralyalı oyuncu ( Zoe Caridan ) oynamaktaymış.

                9 Eylül 1922’de Türk Ordusu İzmir’e girdi. 13 Eylül 1922 ‘de Basmane’ de başlayan yangın tam 4 gün sürmüştü. Tarihi öneme sahip yapılarla süslü olan ve o dönemdeki İzmir’in merkezi durumundaki semt ve semtler tamamen yanmış kül olmuştu. Bu olay, Yunanlılarla aramızda günümüze kadar süre gelen karşılıklı suçlamalara sebep olmuş, farklı kaynaklarda yer alan değişik tezler nedeniyle güncelliğini sürekli korumuştur.

              Uzun yıllar tartışılan bu soru TV dizisi ile yeniden gündeme geldi.

                İzmir’i kim yaktı?, Neden yaktı?..

                Gazeteci, Üniversite Öğretim Üyesi Yaşar Aksoy “Kato Polemos” (Kahrolsun Savaş) isimli kitabında, 96 ve 97 sayfalarında İzmir yangını için yaptığı araştırmayı şöyle aktarmış:

 

                “13-16 Eylül 1922 tarihleri arasında kentin dörtte üçünü küle çeviren “İzmir yangını” konusunda tam uzun yıllar “Türkler” ile “Yunanlılar” birbirlerini suçlamışlardır

* Türkler demiştir ki: “ Yunan Ordusu 30 Ağustos’tan itibaren denize doğru kaçarken, Eskişehir’i, Afyon’u, Uşak’ı, Manisa’yı, Alaşehir, Salihli ve Turgutlu’yu ve daha nice Türk yerleşim birimini yakmamışlar mıdır?.. Öyle ise ilk göz ağrıları İzmir’i de, Anadolu’yu terk etmeden önce ateşe verip denize açılmışlardır.

* Yunanlılar demiştir ki: “İzmir’de Türk tarafı değil, Hıristiyan semtleri yanmıştır. Böylece İzmir‘i alan Türkler, Hıristiyan uygarlığı ve kültüründen tamamen kurtulmuşlar yanan yerlerin kaybolmuş tapularının üstüne oturmuşlardır.

Her iki iddia da yanlıştır. Türklerin iddiası yanlıştır. Kenti Yunan Ordusu yakmamıştır, Çünkü yangın 13 Eylül günü başlamış 16 Eylül sonuna kadar sürmüştür. Yani yangın başladığında Yunan ordusu kenti 4 gün önce terk etmişti. Yunanlıların iddiası da yanlıştır, çünkü kenti alan Türk Ordusu ve onun yöneticileri, sapasağlam Hıristiyan semtlerine ve mallarına sahip olmak istemişlerdir. Artık kendilerinin olan mal, mülk, para, zenginlik birikimini niçin yakmak istesinler ki? Mustafa Kemal bu konuyu açık biçimde defalarca belirtmiştir.

Öyle ise gerçek nerededir?

Gerçek, yangın sırasında İzmir İtfaiye Müdürü olan “Paul Greskovich” ve olayı yakından izleyen “Yakın Doğu’ ya Yardım Konsorsiyumu” yetkilisi ve İstanbul’daki Yüksek ABD Komiseri Amiral Mark Bristol’ün adamı Amerikalı mühendis “Mark Prentiss” in yangın raporlarında bulunmaktadır.

Bu iki rapor birinci elden gözlemlere dayalı, işi yangını izlemek olan iki yetkilinin objektif raporlarıdır:

Greskovich Raporu ve Prentiss Raporu tarafımca satır satır incelenmiştir.

İncelendiğinde görülecektir ki, her iki rapor aynı yöndedir. Bu raporlar ABD – Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nde Amiral Bristol Koleksiyonu “38-Genel Yazışmalar” isimli doküman içindedir.(Konu Prof.Türkkaya Ataöv ve tarafımdan Türk kamuoyuna yıllardır duyurulmuştur, Ek olarak kişisel çabamla Yunan Televizyonlarından konuyu açıkladım, yayınladım, Türk – Yunan Barışseverleri tarafından tasvip gördü ve ayrıca ABD deki Türkiye dostu Musevi Cematine’de konuyu İlettim)

  Raporlarda, yangının Ermeni- Basmane Mahallesinden çıktığını, Ermenilerin büyük mağaza, yün pamuk, kumaş depolarını patlayıcılar ve gazlarla kundakladığını yangını söndürmek isteyenlere ateş açtıklarını belirtmekte, Türkler İle Yunan Ordusunun kenti yakmadığı fikrinde birleşmekte ve çok örgütlü Ermeni tedhişçileri suçlamaktadır.

Ermeni teröristler, Basmane’den çıkacak olan büyük bir yangının İzmir’in denizden karaya esen klasik rüzgârı “imbat” sayesinde yanı başlarındaki Türk mahallesini yakacağını planlamışlar, ancak itfaiye müdürü Greskovich ile Prentiss’in belirttiği gibi, yangın süresice tam ters taraftan, fırtına şeklinde esen “lodos” (karadan denize esen) sebebiyle, Türk mahalleleri yerine tersine Hıristiyan mahallesi yanmıştır.

 Belli ki, bu araştırmaları yıllar öncesi yapan, yazan, açıklayanların sesleri, tespit ettikleri tarihi gerçekler gerekli yerlere, gerektiği şekilde anlatılamamış. Hatta kendi okuyucumuza, yazarımıza bile anlatılamamış. Hafta içinde İzmir yangını ile ilgili yazıları okuduğumuzda bunu daha iyi anlamak mümkün.

 Kamuoyunun bilgilerine sunulur.  

 Not: Geçirdiğim rahatsızlık nedeniyle beni yalnız bırakmayan, arayan, geçmiş olsun dileklerini ileten tüm dost ve yakınlarıma teşekkürlerimi sunarım.

           
         


  NEYZEN TEVFİK

 

       O, özgür yaşamak isteyen bir sanatçıydı. Yaşamı boyunca tutkusu ney ile mey oldu. Kahve ve han köşelerinde, hastanelerde, tımarhanelerde dertli bir ömür geçirdi. O yaşam, tüm sıkıntılarına rağmen çok hareketli bir yaşamdı. O halkını çok sevdi, halk da onu çok sevdi, hiç unutmadı. Kuşaktan kuşağa, hicivli-küfürlü nüktedan şiirleri aktarıldı.

       Neyzen Tevfik Kolaylı 24 Mart 1879 yılında Bodrum’da doğdu. Çocukluk çağlarında ney çalmasını öğrendi. Kahvehanelerde dinlediği saz şairlerinden şiir sevgisini kazandı. İzmir’e gitti. Ney çalmasını geliştirdi. Şair Eşref ile tanıştı, okumak için İstanbul’a gitti. İstanbul’da yazdığı hicivlerle politikaya karıştı. 2. Abdülhamit’in baskılı yönetimine karşı çıktı. Bir ara padişaha çok kızdı, sarayın verdiği madalyonu bile denize attı, hapsedildi. Daha sonra Mısır’a kaçtı, Hürriyet ilan edilince tekrar İstanbul’a döndü. Dili ve kalemi hiç durmadı, o yüzden başına gelmedik kalmadı.

           Tanıdığı ve sürekli eleştirdiği bir iş adamının milletvekili olduğunu öğrenince şu şiiri yazmıştı; 

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler,

                Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler!

                Künyeni almak için partiye ettim telefon,

                Bizdeki kayda göre şimdi o meb’us dediler.

           Şiirlerinde yer alan bazı müstehcen deyimler onu küfürbaz biri olarak tanıtmadı. O küfürler onun dilinde küfür olmaktan çıktı, nükte oldu, hiciv oldu, iğne oldu. Ona küfürbaz demek Neyzen’i anlamamaktır.

            Cumhuriyet döneminde de eleştirilerine devam etmiştir. Sümerbank bez fabrikasının açılışından bir süre sonra İstanbul’da düzenlenen ve Atatürk’ünde katıldığı Dil Kurultay’ında, Prof. Dr. Cafer Kırımi konuşma yapar. Prof. Kırımi, konuşmasında siyaset yaptığı için Atatürk’ün tepkisi ile karşılaşır. Neyzen bunun üzerine aşağıdaki eleştiriyi yazmıştır:

                “Fabrika yaptı Sümerbank bez için;

Çok muazzam bir eser bu laf değil,

Dil işinde ehli dil tezden dedi

Sıçtı Cafer bez getir başvekil.”

                                           *             *            *

            Neyzen Tevfik’in yaşamı ders alınabilecek, birilerine örnek gösterilebilecek türdendir.

           Fahrettin Kerim Gökay bir konferansında içkinin zararlarını anlatıyormuş. Bir ara dinleyicilere sormuş.

                -İki kovadan birine rakı, diğerine su doldursak, eşeğin önüne koysak, hangisini içer?

                Dinleyenler hep bir ağızdan cevap vermişler:

                -Suyu.

                Gökay tekrar sormuş:

                -Neden?

                Dinleyiciler arasındaki Neyzen Tevfik atılmış:

                -Eşekliğinden.

                                                    *            *            *

Üstat Neyzen Tevfik adamakıllı demlenmiş, neşe içinde eski bir şarkıyı mırıldanıyor, yattığı otele doğru gidiyordu. Yeşilaycılardan biri üstadın yolunu kesti.

-Yine mi içtin dedi.

-Yazık, dedi. “Kendini harap ediyorsun. Bu gidişle uzun sürmez, ölürsün!..”

Neyzen adama gülümseyerek:

-Ömür dediğiniz şey, içi su dolu bir fıçıya benzer. Bu suyu azar azar kullansan da hepsini birden boşaltsan da sonunda bitecek.

                                     *             *             *           

Neyzen’i rakıdan vazgeçirmek isteyen bir tanıdığı bakmış ramazan gününde de hazret zil zurna… Elinde bir koca şişe rakı, eve gidiyor. Tanıdığı sormuş:

                -Tevfik bey nedir o elindeki?

                -Sormaya ne hacet? Zemzem taşıyacak değilim ya.. Bal gibi rakı!

                -Onun hepsini sen mi içeceksin?

                -Hayır.. Bir arkadaşla ortaklaşa aldık. Evde taksim edeceğiz. Yarısı onun, yarısı benim!..

                Adamcağız Neyzen’i uslandırmaya kararlı, başlamış öğüde:

                -Etme eyleme Tevfik, bu mübarek ramazanda olsun içme… Vallahi yarın mahşerde cezalandırılacaksın!

                Ve dilinin döndüğü kadar nasihat etmiş. Neyzen bakmış adam yakasını bırakmayacak.

                -Müsterih ol.. Demiş. Ben kendi hissemin de tamamını içmeyeceğim!

                Fakat, adam bu söze kanmamış:

                -Peki öyleyse gözümün önünde yere dök bakalım!

                Neyzen kestirip atmış:

                -Olmaz, arkadaşım bana kızar… Emanete hıyanet olmaz!

                Adam gene yakasını bırakmamış:

                -Öyle ise kendi hisseni dök!

                -Bu da mümkün değil. Çünkü benim payım şişenin altında. Arkadaşımın payı yukardayken beniminkini nasıl dökerim?

                                                               *             *             *

Neyzen bir gün Yeşilaycıların toplantısına gitmiş. Fahrettin Kerim, içkinin zararları hakkında bir konferans veriyormuş:

-Efendiler! Her kadeh, hayatınızı bir saat kısaltır.

Bunu duyan Neyzen Tevfik:

-Eyvah, yandık.. diye bağırınca, konferanstaki doktor endişeyle sormuş:

-Hayrola? Ne oldunuz?

-Daha ne olacak?.. Dediğinize göre hesapladım, meğer ben öleli tam 40 yıl olmuş.

           Neyzen Tevfik, mal mülk edinme hırsından uzak, özü sözü bir, içi dışı aynı, özgür düşüncenin tarafı, olumlu işleri, iyi çabaları alkışlayan bir güzel insandı. Medreselerde yetişti. Bilgiye hep saygılı oldu. Methiye ve hayalin şairi değil, olayların ve insanların şairi oldu hep.

                Koca Neyzen 28 Ocak 1953’te aramızdan ayrıldı.

                Ondan sonra bu ülkeye çok az Neyzen geldi.

                   


KARADENİZ’DE PONTUS DEVLETİ HAYALİ

 

 

         Geçen hafta, Doğu Karadeniz Bölgesinin, Pontus’lu Rumların iddialarının aksine binlerce yıldan bu yana Türk yurdu olduğunu anlatmaya, bu konudaki bilgileri ve kaynakları aktarmaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise Pontus Devleti kurmak uğruna Karadeniz Bölgesinde yaşanan acıları aktaracağız.

                                        *                                  *                                  *

         Yunanistan, bağımsızlığını kazandığı 1830 yılına kadar Osmanlı egemenliğinde kaldı. Konstantinapolis, Fatih tarafından fethedilip İstanbul olduğunda bu olay, Rumlar arasında Megalo  İdea  fikrinin ( Büyük Fikir ) başlangıcı oldu. Hayallerini yüzlerce yıl, nesilden nesile taşıdılar.  Bunlardan biri de Karadeniz’de Pontus Devleti kurma hayali idi,         

          Osmanlı, 1912-1913’te Balkanları tamamen kaybetmiş, Edirne’ye kadar olan topraklar Romenler, Sırplar, Arnavutlar, Bulgarlar ve Yunanlılar tarafından paylaşılmıştı. Anadolu Rumları mutlu günlerinin yaklaştığını düşlemeye başladılar. Pontus’lu Rumlar da hazırlıklara başlamışlardı.18 Nisan 1916’da Rus’lar Trabzon’a girdiler. (Trabzon valiliğine ait tüm evraklar Vali Cemal Azmi Bey tarafından işgalden birkaç gün önce sandıklara doldurularak Ordu’ya gönderildi. Böylece işgal yıllarında valilik Ordu’ya taşınmış oldu.) Ruslar Harşit Çayına kadar ilerlediler ve durduruldular. Gürcistan’daki Batum kentinde, Pontus’lular Ulusal Meclisi kuruldu. Pontus’u bağımsız bir devlet olarak ilan eden bu meclisin adı Pontus Parlamentosu idi. Trabzon Rum gençliği bu fikre coşku ile bağlamıştı. Bütün Hıristiyan evlerine Yunan Bayrakları asılmıştı. Trabzon yeniden Helenleşmişti. Yeni Pontus adlı marş kaleme alınmıştı. 

          Trabzon ayaktaydı. Rumlar, Rusları sevinçle ve çiçeklerle karşıladılar. Trabzon’da bütün kiliselerde  çanlar çalınıyordu. Rumlar kurtuluş keyfi yaşıyorlardı. Geçici bir Pontus Rum hükümeti kuruldu. Rus askeri idaresi altında Rumlar şehre hakim oldular. Ruslar, Doğu Karadeniz’de kurulacak bir Pontus Rum Devletini destekliyorlardı. Savaş gemileri ile Samsun sahillerine 2000 tüfek ve yüklü miktarda cephaneyi Rum çete reislerinden Vasilusta ve Kosmidi’niye teslim ettiler. Silahlı Rum çeteleri Sivas hapishanesini basarak tüm muhafızları öldürüp tutuklu bir Rus Generalini kaçırdılar. Rusların bu olaydan sonra Rumlara desteği daha da arttı. Rus Ordusundaki Pontus kökenli General Ananias 500 kişilik bir Rus Ordusuna ilaveten Karadenizli Rumlardan oluşan 10 bin kişilik bir ordu hazırlattı. Rus Donanması Karadeniz sahil kasabalarını sık sık bombaladı, korku yaymaya çalıştı. ( İkiz Evler ‘in bahçesi - Kilisenin bitişiğindeki Rum Din Okulu Rus’lar tarafından o yıllarda bombalanarak yıkılmıştır.)             

          1917’de Rusya’da gerçekleştirilen Rus Devrim hareketi Pontus hareketinin kaderini değiştirdi. Ruslar, Trabzon’u terk etti. 24 Şubat 1918’de Kazım Özalp Trabzon’a girdi. Rumların yüzlerce yıllık hayalleri bir kere daha yıkıldı.  

         Ancak, zaman Osmanlının aleyhine işliyordu. Birinci Dünya Savaşını kaybeden koca İmparatorluk dağıldı. Doğu Karadeniz’de Rumlar, Pontus Devleti kurmak için komiteler oluşturmaya başladı. Merzifon, Samsun, Bafra, Giresun, Trabzon, Amasya’da faaliyetlerini hızlandırdılar. Karadeniz Bölgesinde huzursuzluk had safhada idi. Rusya’dan yoğun sayıda Rum göçmen Karadeniz’e gelmekteydi. Yunanistan’dan gizlice gelmiş Rum subaylar Pontus’lu Rum gençleri eğitmeye başladılar. Yunanlı üsteğmen Karaaiskos’un talebi üzerine Atina’dan bol miktarda silah ve cephane yüklü bir geminin yola çıktığını Yunanlı yazar Samuelidis kitabında belirtmektedir. 1919 yılında Yunan ordusu içinde biri Selanik, diğeri Atina’da olmak üzere Pontus’lulardan oluşan iki tabur kurulmuştu. Bu taburlar kurulacak Pontus Devleti Ordusunun ilk birlikleri olması için planlanmıştı. 1920’lerde yola çıkması emri verilen bu birliklerin yolu Trabzon değil, İzmir olmuştu.     

          Yunanistan’dan gelen Amasya Metropoliti Karavangelis Amasya’da olduğu gibi Samsun’da da Rum’ları Türk’lere karşı kışkırtmaya ve Rum gençlere silah, cephane dağıtmaya başlamıştı. Samsun’un ve diğer illerin zengin Rum tüccarları silah, cephane ve para yardımları yapıyorlardı. Avrupa’daki Pontus kökenli Rum tüccarlar Venizelos ile görüşüp Pontus özgürlüğü için destek veriyorlardı.( Yunanlı yazar Hrıtos Samuelidis-Karadeniz adlı kitabı )

           Merzifon’da, Amasya’da, Samsun’da, Giresun’da, Karadeniz’in pek çok yerinde, Rum Çetecileri Türk Köylerine baskınlar yaparak evleri yıkmaya, insanları öldürmeye başlamışlardı. Karadeniz’de artık bir savaş başlamıştı. Rumlar bir devlet kurmaya çalışırken, Türkler ise vatanlarını korumaya çalışıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa Merzifon’da görüştüğü Topal Osman’a Rumlar ile mücadelede her türlü desteği vermişti. Topal Osman ve diğer Türk çetelerinin mücadelesinde çok kan döküldü. Ancak, Pontus Rum’larının hayalleri sona erdi. 

           Ayni topraklarda, yüzlerce yıl dost ve kardeşçe yaşadığımız Rumlarla, yüzlerce yıl daha ayrı topraklarda da olsa da dostça, kardeşçe yaşamayı yine istiyoruz. Umarız Avrupa’nın şımarık çocukları bu gerçeği anlarlar. Çağdaş Yunan yazarlarından Dido Sotiriyu’nun sorduğu gibi;         

          Niçin dövüşüyorduk acaba?...

          Yaşananlar göstermiştir ki, her dövüşün sonunda birisi gülerken öteki daima ağlamıştır.    

          Her iki tarafında güldüğü bir savaş yaşanmamıştır bu dünyada… 

          Barış içinde yaşayan bir dünya hepimizin isteği…

 

 

 

 

 

KANADA MI AYIP EDİYOR,

BİZ Mİ KENDİMİZİ ANLATAMIYORUZ?

                

Kanada’nın Toronto Kentinde işlek bir caddeye 12 yıl önce Rumlar tarafından bir “Pontus” anıtı yaptırılmış. Anıtın ön cephesine yerleştirilen Türkiye haritasında Doğu Karadeniz Bölgesi “Pontus Devleti” olarak, Doğu Anadolu Bölgesi ise “Ermeni Devleti” toprakları olarak gösterilmiş. Anıtın bir tarafındaki direğe Yunan Bayrağı, diğer tarafındaki direğe ise Ermeni Bayrağı asılmış. Toronto Belediyesinden izin alınarak yapılmış olan anıtın üzerinde “Biz Pontus’lular Acımızı ve Kurbanlarımızı Anıyoruz. 1914-1923” açıklaması yazılmış. 

Ordu Güncel gazetesinde yayınlanan bu haberin başlığı “Kanada’nın Ayıbı” idi. Haberin devamında, bu haritanın Toronto’da yaşayan Türklerin tepkisini çektiğinden bahsediliyordu. İlginçtir. Kanada’da yaşayan on binlerce Türk vatandaşı 12 yıldan bu yana sadece rahatsız olmakla vakit geçirmişler. Yalan ve onur kırıcı açıklamaların yapıldığı bu anıta karşı belli ki hiçbir tedbir almamış ya da alamamışlar. Kanada Devletine neden kızıyoruz.  Gidin, Toronto Belediyesinden sizde izin alın, daha büyük bir anıt yaptırın… Rumların yanıltıcı bilgi verdiğini anlatın… 1878-1913 yılları arası Balkanlar’da ve daha sonra Kurtuluş Savaşında Karadeniz’in köy ve kasabalarında, işgal ettikleri Batı Anadolu’da uyguladıkları soykırımı anlatın…   Biz kendimizi anlatamıyorsak, başkalarına kızarak çözüm üretemeyiz. Eksikliğimizin nedenini kendimizde aramalıyız.

Nedir bu Pontus? Nedir Pontus Devleti? Fanatik Rumlar, (Yunan Devleti’nin de desteğiyle) hangi amaç için Pontus mücadelelerini dünyanın her yerine yaymaya çalışıyorlar? Doğu Karadeniz Bölgesinde Pontus Devleti olduğunu, Pontus Devletinde Türklerin soykırım yaptığı, Pontus’lu Rumlara tazminat ödenmesi gerektiği savını dünya kamu oyuna benimsetmeye gayret ediyorlar. Bu amaçları için Yunanistan’da 102, Almanya’da 31, ABD’de 27, Kanada’da 11, Avustralya’da 3,  Gürcistan’da 2, İsviçre, İsveç ve Yeni Zelanda’da birer dernek ve vakıf kurulmuş. Bu sayının her yıl artış gösterdiğini  ayrıca belirtmek gerekir.    

“Pontus” kelimesi, eski Yunan dilinde “Pont-Euxin” yani “Karadeniz“ kelimesini ifade ediyor. Yunan Propagandacıları Pontus’tan bahsederken Trabzon ve civarının 4 bin yıldan beri Yunan toprakları olduğunu İddia edip, sahip çıkmayı düşünmektedirler. Oysa İngiliz yazar Nil Asserson “ Black Sea- Karadeniz” adlı kitabında Bu topraklarda 4 bin yıldan beri Tatar, Kırım Türkü, Çerkez, Bizanslı Rum, Laz, Abaza gibi çeşitli soylardan ve dinden İnsanların yaşadığını belirtiyor. Yunanlı araştırmacı –yazar Samuelidis Karadeniz adlı kitabında Pontus adlı oyunun Türkiye’yi parçalamak için oynanan kirli bir oyun olduğunu anlatmaktadır.

Karadeniz’in en eski çağlardan itibaren bilinen ilk halkları Orta Asya’dan göç ederek gelmiş, yerleşmiş Turani Kavimleridir. Bu kavimlerden bazılarının Amazonlar, Tibarenler, Muskiler, Halibler, Haldiler, Haltlar, Kolhlar, Gutlar, Mosklar olduğu belirtilen tarihi bilgilere göre Anadolu’da Eti, Frig, Makedon ve Bizans hakimiyetlerinin olduğu dönemlerde bile Türk Kavimlerinin göçlerinin hiç kesilmediği bilinmektedir.

Bu bölgeye M.Ö 700 ‘de Kimmerler, M.Ö 547 de Persler, M.Ö 334 de Makedonyalı İskender ve Komutanları hakim oldular. 1057 de Türkmenler ve devamı yıllarda diğer Türk kavimlerinin göçleri birbirini takip etti. Ordu Bölgesi 1380 lerde Hacı Emiroğulları tarafından, Trabzon Bölgesi 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi. 1427 yılında Ordu Bölgesi Osmanlılar tarafından ilhak edildi. ( Bahettin Yediyıldız-Ordu Tarihinden İzler)         

Yunanlı Tarihçi Ksenophon’nun “On binlerin Dönüşü” adındaki eserinde Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesinde M.Ö 400 lü yıllarda Kolhlar, Driller, Mosinoikler, Halibler ve Tibarenler gibi, Yunan asıllı olmayan yerli halkların yaşadığını yazmaktadır.    

Bu bölgede yaklaşık 350 yıl kadar ömür süren Pontus Devletini (M.Ö 280-M.S  63) Roma İmparatorluğu ortadan kaldırdı. Bölgeyi 395 de Bizans (Doğu Roma ) devir aldı. Bu devlet zaman içinde küçülerek kendi kabuğuna çekildi. Fatih’in Trabzon’u fethine kadar sürdü. Trabzon’un fethiyle Bizans sona erdi .

Karadeniz Bölgesi 6 bin yıldır Türk Yurdu. Bölgede 6 etnik gurup kendi içinde en küçük sosyal rekabet  göstermeden yaşadı. Karadeniz sahil şehirlerinde şehir isimleri Rumca telafuz edilmesine rağmen bu isimler Türkçe kökenli isimlerdir. Örneğin; Trabzon’un ilk ismi, bölgenin ilk Turani Halkı olan Tiberenler’e  izafeten Tibaren’dir. Bizans-Rum Devleti zamanında Yunancadan bozma Trapezus ismi konulmuştur.           

Bu bilgileri ve daha fazlasını Kanada-Toronto’daki Türkler Kanada kamuoyuna anlatıyor mu? Toronto Belediyesi yetkililerine anlatıyor mu?   Bellikli Rumlar 12 yıl önce çok masal anlatmış ve inandırmış.

Tarihini bilmeyen, geçmişi ile ilgilenmeyen toplumların gelecekleri hep sıkıntılı oluyor. Sözde ermeni  soykırımı iddiaları da bu gerçeği yansıtmıyor mu?

 


MANDOLİN  (Ç)ALMAK  KOLAY MIDIR ?

 RÜŞTÜ DEMİREL

              “ Baba, ben mandolin istiyorum .....”

              Babam, tebessüm ederek,

              “ Tabi oğlum, akşam eve gelirken getiririm…”

              Ben sevinçle babamın tekel bayii dükkanından dışarı fırladım. Rüyalarım gerçek oluyordu. Mandolinim olacaktı. Çifte Fırına kadar koşarak gittim. Fırına gelince durdum. Babam beni anlamamış olabilirdi. Ben mandolin istemiştim ondan, acaba o mandalın mi anlamıştı ?

              Hızla, Sırrı Paşa Caddesinde Kasaplar Sokağı köşesindeki dükkana geri döndüm. İçeri girdim ve şaşkın bakışlarla bakan babama çekinerek, 

              “Baba, ben mandalın istemiyorum, mandolin istiyorum “

              Der demez dükkanda bir küfür patladı.  

              “Başlarım senin mandolinine. Babanda mı mandolin çalmıştı ? “

              Ne mandalın kalmıştı, nede mandolin … Kızgınlık ve korku içinde, ağlamaklı olarak dükkanı terk ettim, hızla eve gittim.

                                                     *                   *                  * 

              1957 yılı idi. 10 yaşımdaydım. Zaferi Milli Mahallesindeki Cumhuriyet İlkokulunda dördüncü sınıfında okuyordum. Rahmetli Mahmut Ataoğlu okulumuzun başöğretmeni idi       ( şimdilerde okul müdürü deniyor) Mahmut hocamız sanatçı ve saygın bir ailenin mensubuydu. Ağabey Ziya Ataoğlu resim öretmeni, diğer kardeşi şehrimizin o dönemler tanınmış bir terzisi idi. Yeğenleri Hamdi Ataoğlu sınıf arkadaşımızdı. 9 veya 10 yaşındaki Hamdi, bize sınıfta ve okulda keman konserleri verebilecek kadar yetenekli ve becerikli bir sanatçı idi.  

              Mahmut Ataoğlu başöğretmenimiz ayni zamanda müzik öğretmeni idi. Okulumuzun öğrencilerine mandolin kursu verirdi. Biz o yıllarda sabahtan akşama kadar tam gün eğitim görürdük. Akşam okul bitiminde mandolini olan öğrenciler bir derslikte toplanır, mandolin akortlarını yapmaya başlar ve Mahmut Hoca beklenirdi. 

              Mahmut Hoca kursa başladığında ben kapı aralığından arkadaşlarımın ahenkli, keyifli, müzik şölenlerini dinler ve imrenirdim. İzlediğim kaçamak kurslar beni çok etkiliyordu ve yüreğim mandolin çalma coşkusu ile doluyordu.

              Kararımı vermiştim. Her şeye rağmen benimde bir mandolinim olmalıydı. Tek çekincem rahmetli babamın tutumuydu. Babam, duygusallığını çatık kaşlarının arkasına gizleyebilen, yerine göre güler yüzlü sevecen, yerine göre sert bir insandı. Müzikle, yada benzeri başka bir uğraş ile ilgilenen bir çocuğun okumayacağı endişesini taşırdı hep.( Ben, o günün ilgi çeken resimli romanlarından Teksas, Tom Miks’i bile babamdan gizli, yorgan altında yada ders kitapların arasında okurdum.)

              Kararımı vermiştim. Tüm cesaretimi toplayarak babamdan mandolin istemeye karar vermiştim. Okul çıkışı siyah okul önlüğümü, beyaz yakalığımı çıkarmadan, Sırrı Paşa Caddesindeki, Çifte Fırın’ın yanındaki, Kasaplar Sokağı köşesindeki dükkanımıza gittim.       ( Bugün o caddede ne Çifte Fırın kaldı, ne kasaplar, nede kasaplar sokağı )

              Rahmetli babam bir elinde köylü sigarası, diğer elinde orta şekerli kahvesi ile tezgahın başında oturmuş arkadaşı ile sohbet ediyordu. Bana gülen bir yüzle bakıp ,

              “Hayrola Rüştü bir şey mi istiyorsun?

              Babam mandolin isteyeceğimi tahmin mi etmişti acaba? Hiç kimse ile bu düşüncemi paylaşmamıştım ki !…

              Cesaretim daha da artmıştı….         

              Yavaşça babama yaklaştım.

               Baba, ben mandolin istiyorum… Alır mısın ?....  

                                              *               *                  *

               Sonraları öğrendim ki bu ilginin adına, bu merakın adına “hobi” diyorlarmış. Her zamanki uğraşlarımızın dışında yer alan dinlendirici bir merak. Severek yapılan bir iş imiş.

               1957 yılı çok gerilerde kaldı. Dünya değişti, Türkiye de değişti. Eğitim, bilim, teknoloji her şey değişti. Beklentiler, istekler değişti. Hobi insanlar arasında yaygınlaştı. Seçimlik hale geldi. Hobi seçiminde verilecek doğru bir karar, özellikle çocuklarımızın gelecekteki hayatlarını, kariyerlerini etkiler hale geldi. Meslek seçiminde, yaşam tarzı oluşumunda, arkadaş ve eş seçiminde hobilerin tartışmasız önemli bir yerinin olduğu öğrenildi.   

               Ya büyükler ? Çocukluğundan buyana geliştirdiği, ya da sonradan keşfettiği hobileri sayesinde stresli, tempolu yoğun çalışma şartlarında nefes alma imkanı buldular. Huzuru yakaladılar.

              Benim hiç mandolinim olmadı…..

              Olsun. İnsan isterse başka hobilerinin varlığını keşfedilebiliyormuş.

              Yeter ki siz keşfetmek isteyin.

 

 

 

 

BÜYÜK GÖÇ

 

Selanik Limanı civarında, sıra sıra kurulmuş çadırlarda binlerce insan kaderlerini, yeni yaşamlarını bekliyorlardı…

            Rumeli Mübadilleri endişe içinde idiler… Korkuyorlardı… 500 yıl yaşadıkları vatan topraklarını, evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardı. Bundan sonraki yaşamlarını nasıl sürdüreceklerdi? Kader onlara gelecekleri için nasıl bir yol çizmişti. Bilmiyorlardı…

            Çadır kentin etrafı tellerle çevrilmişti. Esir kampı gibi bir yerdi.  Kampın dışına çıkmak yasaktı, tecrit edilmişlerdi. Tellerin dışındaki ve içindeki silahlı Yunan askerleri mübadilleri baskı ve kontrol altında tutuyorlardı. Selanik şehrini merak edip, şehri dolaşmak için çadır kamptan kaçan bazı gençler yakalanıp tekrar geri getirilmiş ve cezalandırılmışlardı.

                Yaşanan esir hayatına, yaşadıkları yerin pisliği de katılınca bulundukları yer yaşanmaz bir hale gelmişti. Çamur ve çöpler, yetersiz tuvaletler, banyo ve diğer temizlik imkanlarının sınırlı olması yaşamı daha da zorlaştırıyordu. Su ve yemek yeterli değildi. Yunan askerlerinin günde iki kez dağıttığı çorba insanların karnını doyurmuyordu. Çocuklara süt bulunamıyordu. Hasta ve yaşlı insanlar için yeterli doktor ve ilaç yoktu.

                Kuruoğulları sülalesinden Abdurrahman oğlu Nazif Efendi, karısı Ümmügül, 12 yaşındaki kızı Firdevs ve 7 yaşındaki oğlu Yusuf’ da yaklaşık bir aydır onları Samsun’a götürecek vapurun gelmesini bekliyorlardı. Yanlarındaki çadırlarda yakın akrabaları ve komşuları vardı. Yunanistan’ın kuzey batısındaki ( şimdiki adı Ptolemiya ) Kayalar İlçesinin Uçana köyünden kısmen trenle, çoğu zaman kafile halinde Yunan Askerlerinin kontrolünde yürüyerek bir haftada Selanik şehrine, bu çadır kampına gelmişlerdi. Bir süre önce Yunanlı yetkililer,  tüm köy halkını köy meydanında toplamışlar, kısa bir süre içinde Yunanistan’ı terk etmelerinin gerektiğini söylemişlerdi.  30.Ocak 1923 tarihinde Türk Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında yapılan Mübadele Antlaşması gereği Rumeli topraklarında yaşayan Müslüman Türkler Anadolu’ya gidecekler, Anadolu’da yaşayan Ortodoks Rumlar ise Anadolu’dan ayrılıp, Türklerin bıraktıkları bu topraklara geleceklerdi. Yunan yetkilileri böyle anlatmışlardı. O nedenle Selanik limanındaki kampta Türk Vapurlarının gelip kendilerini almalarını bekliyorlardı.

                Yaklaşık bir ay bu çadırlarda yoksulluk içinde, yarı aç yarı tok, yetersiz sağlık koşullarında yaşamak zorunda kaldılar. Hayatlarının nasıl değiştiğini, güzel günlerinin ve varlıklı yaşamlarının ellerinden nasıl alındığını, çalındığını, sebep olanlara beddua ederek anlatıyorlardı birbirlerine. Gidecekleri topraklarda kendilerini nelerin beklediğini tartışıyorlardı. Çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu. Bu topraklarda yüzlerce yıl yaptıkları, bildikleri işleri, rençberliği gidecekleri yeni topraklarda da nasıl uygulayacaklardı? Çoluk çocuklarının karınlarını nasıl doyuracaklardı? Üzüm bağları, buğday, arpa, meyve ile uğraştıkları bu topraklardan ayrıldıktan sonra gidecekleri Anadolu topraklarında aynı imkânları bulabilecekler mi? Tüm bu sorular cevapsızdı, bir muamma idi. Endişeli ve umutsuz idiler.

                Son yıllarda bu topraklarda yüreklerin kaldıramayacağı kadar acılar yaşamışlardı. Evleri yıkılmış, ana babaları, çocukları, kardeşleri öldürülmüş, işkenceye maruz kalmışlardı. Ancak sevindikleri bir husus vardı. Gidecekleri topraklarda aynı dili konuşup, aynı bayramları birlikte kutlayacakları, pek çok ortak duyguyu paylaşacakları insanlarla birlikte olacaklardı. Başlarına neler gelecekse gelsin, gidecekleri yerlerde nelerle karşılaşırsa karşılaşsınlar her sıkıntıyı beraber göğüslenecekler, paylaşacaklar ve çözeceklerdi. Artık soydaşları ile beraber olacaklardı

                Bu umut yinede doğup büyüdükleri toprakları, analarının babalarının mezarlarını unutturamıyordu. Bunca yıl yaşamlarını sürdürdükleri evlerini, bağlarını bahçelerini, su içtikleri çeşme başını unutturamıyordu.

                Ve Gülcemal Vapuru Kayalar’ lı  Mübadilleri alıp Samsun’a oradan da Ordu’ya götürmek için Selanik limanına yanaştı. Yatak, yorgan, kap kacak tüm ev eşyaları yavaş yavaş vapura yüklenmeye başlandı. Bazı çiftçiler ve zanaatkarlar büyük, küçük baş hayvanlarını, aletlerini, kazma ve küreklerine kadar her şeylerini götürmeye çalışıyorlardı. Geldikleri köylere göre sıra ile bindiler vapura. Gülcemal Vapuru insanla, eşyalarla doldu.  Bazıları sonraki vapur ile gelmek üzere limanda bırakıldı. Bazı aileler parçalanmıştı. Yavrusunda ayrılan analar, babasından ayrılan çocuklar ağlaşıyorlardı…

                Gülcemal vapuru demir aldı. Süzüle süzüle Selanik limanından ayrılmaya başladı. Güvertede toplanan Mübadiller Selanik’e son defa bakıyorlardı. Abdurrahman oğlu Nazif Efendi kızı Firdevs ile oğlu Yusuf’u kucağına alarak son bir defa Selanik’e baktılar. Atalarının ve dedelerinin ve kendilerinin yaşadığı bu toprakları bir daha görmeleri mümkün olur mu diye düşündüler. Sessizce dökülen gözyaşlarına bazen hıçkırıklar karışıyordu. Kuruoğulları Sülalesinden Abdurrahman oğlu Nazif Efendi ve yakınları için yeni bir dünyada yeni bir yaşam başlıyordu artık.

                Nazif Efendi gözyaşlarını silerken dudaklarından bir Selanik Türküsünün sözleri dökülüyordu.

                 Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı

            O bizim kavuşmalarımız a yarim, mahşere kaldı

            O bizim kavuşmalarımız a yarim, ahrete kaldı. 

 

                        *                              *                          *

         Türk toplumu Osmanlının son yüzyılında Balkanlarda, Rumeli’n de unutulmaz acılar yaşadı. Dostluk ve kardeşlik duygusunu yaşamak yerine, düşmanlık ve nefreti egemen kılmaya çalışanların istedikleri oldu hep. 30 Ocak 1923 de Lozan’da Yunanistan ile yapılan “Türk – Yunan Nüfus Mübadelesi” antlaşması, Rumeli’ndeki Türklerin 500 yıllık yaşamı için bir son nokta oldu. Yunanistan’ın çeşitli bölgelerinden 465 bin Müslüman Türk Anadolu’ya göç etti 

                Bu günü anlamak için ara sıra tarihimize bakmak gerekiyor.

 


HAYALLERİMİZE SAHİP ÇIKIN

    

 

 

Tanrı Karadeniz’e ne kadar cömert davranmış…

Dantel gibi işlenmiş sahil şeridi, yeşilin her tonu ile süslenerek örtülmüş dağ ve tepeler, bakir ve vahşi doğasında özen gösterilerek serpiştirilmiş endemik çiçeklerle süsleme sanatının güzelliğinin doruğa çıktığı rengarenk bir  tablo gibi. Bir doğa harikası…

 

Ya denizi…

Lacivert rengiyle ve sakladığı güzellikleriyle tüm dünyaya: “benden neden yeteri kadar faydalanmıyorsunuz ?” dercesine, gösterdiği hırçınlığıyla bulunmaz bir nimet.

Karadeniz bölgesi az gelişmiş ve fakir.

Ekmek parası kazanmak için toprak yetersiz.

İnsanlar göç ederek aşlarını başka kentlerde aramak zorunda kalmış.

Karadeniz bölgesinin gelişmeye, kalkınmaya, zenginleşmeye ihtiyacı var. Hak ettiği refahı elde edebilmek için arayış içinde. Bölgenin kalkınmasının ancak turizm ile olabileceği görüşü bölge insanı tarafından benimsenmiş.

Ordu kamuoyu da aynı şeyleri düşünüyor. Bu nedenle bölge illeri arasında tatlı bir rekabet var. Samsun, özellikle Trabzon bu konuda ciddi aşamalar attı. Ordu ise maalesef gerilerde kaldı.

Ordu gelişimini sanatta atacağı adımlar ve turizm için gerekli alt yapısını geliştirerek Türkiye’ ye belki de dünyaya açılım yaparak sağlamak zorunda olduğunun farkında.

           Ordu, düşlerini kurduğu turizm den payını alabilmek için turizm altyapısını nasıl tamamlayacak ?

Bölgenin diğer illeri arasından sıyrılıp farklılığını nasıl kanıtlayacak ?

            Hoyratça harcadığı, geçmişte sahip olduğu mimarisini, güzelliğini yeniden ortaya nasıl çıkartabilecek ?

Turizm için toplumsal eğitimini, ulaşım sorunlarına nasıl çözüm getirecek ?

            Kültür ve sanat şehri olabilmek için neleri nasıl başaracak ?

Kamu kurum ve kuruluşlarıyla, turizmin oluşması için çaba sarf eden sivil toplum örgütleri arasındaki koordinasyonu nasıl sağlayabilecek.?

Bu soruların ve burada sıralanamayan pek çok sorunun cevabını verebilmek için nasıl bir organizasyon gerçekleştirecek ?

Turizmi gelişme modeli olarak kabul eden bu Ordu’nun çözeceği sorunlarda yardımcı olabilecek iki önemli imkanı var. Turizm Bakanının Ordu’lu olması, bu kentte doğmuş büyümüş bir insan olması, yine aynı bakanlıkta yetişmiş, bu konuda ilgili ve bilgili bir bürokratın Ordu Valisi olarak görevini yürütmesi önemli bir avantaj. Bu kaynakların iyi değerlendirilmesi gerekir. Bu imkanlar Ordu için bir fırsat olabilir.

Ordu kamuoyu bu konuda hazır.İşçisiyle, memuruyla, iş adamıyla sanayicisiyle, esnafıyla, tüccarıyla, akademisyeniyle, sanatçısıyla tüm kent halkı kalkınmanın turizm ile oluşacağına inanmaktadır. “Ordu 2015” , “2015 Kültür ve Turizm Şehri: Ordu” öngörüsü bir hedef olarak belirlenmiştir.

Bugünden itibaren “Gelecekteki Ordu” için çalışmalara hızla başlayarak hedefe ulaşmak tüm Ordu halkının beklentisidir. Bugün yılda yaklaşık yüz bin yerli turist günübirlik ya da bir gece konaklamak için geldiği kentimize, 2015 yılında sayıları milyonlarla belirtilen yabancı turistin gelmesini sağlamak yeni bir amaç olmalıdır.

Benim “Ordu 2015” için kişisel beklentim ve hedefim 1 milyon yabancı turisti Ordu ‘da ağırlanmasıdır.

Ordu Kent Konseyi bu konudaki başlangıcı ve organizasyonu sağlayabilmek için çaba sarf etmektedir.

Yaşadığımız kentin umutlarına sahip çıkmak, geleceğin Ordu’suna katkı sağlayabilmek, 2015 yılında şehrimizi bölgenin kültür ve turizm başkenti yapabilmek için herkese görev düşmektedir.



SELANİK

 

         1430 Mart ayının ikinci günü yapılan şiddetli hücumlar sonrası Selanik Osmanlı Türklerinin eline geçmişti. Sultan Murat’ın Anadolu Beylerbeyi Hamza Bey, sırtına aldığı bir kılıç darbesinin etkisiyle atının dizginlerini iki eliyle kavramış, muzaffer kumandan olarak şehrin Kalemeriya kapısından içeri girmişti. Etrafta yüzlerce cansız beden yatıyordu. Dumanlar yükseliyordu her taraftan Martıların çığlıkları susmuştu. At kişnemeleri de. Derin bir sessizlik kaplamıştı her yanı.

         İki aya yakın kuşatma sonunda Venediklilerden alınan Selanik şehri M.Ö. 3. yüzyılda Makedonya Krallarından Kassandros tarafından kurulmuş ve çok sevdiği karısı Thessaloniki’nin adıyla isimlendirilmişti.        

                                                                              *****

         1912 Kasım ayın da Yunan Prensi Konstantin beyaz atı üzerinde, muhafız alayı eşliğinde Selanik’e girdi. Böylesine kolay bir şekilde, bir kurşun atmadan Selanik’e girebilmeyi rüyasında görse inanamazdı. Başlangıçta acemi denilebilecek askerlerden oluşan ordusu ile özellikle silah durumu, teçhizat ve eğitimi daha iyi olan Osmanlı Ordusunun karşısına çıkmanın nasıl bir sonuç doğuracağını kestiremiyordu. Oysaki şimdi deyim yerindeyse ellerini kollarını sallayarak şehre girmişlerdi. Selanik şehrinin etrafındaki Yunan askeri gücü 10 bin (bazı kaynaklara göre 12 bin) asker ve 30 toptan oluşuyordu.

         Tahsin Paşa, Selanik şehrini Yunan Ordusuna 25 bin Osmanlı Askeriyle, hiç kullanılmamış 80 bin silah ve cephane ile, orada yaşayan Türklerin can güvenliği sağlanmak koşuluyla teslim etmişti.

         İşgalden birkaç gün sonra şehirde yağma, katliam ve açlık başlamıştı. Osmanlı Ordusunun tutsak olduğu Zeytinlik Baruthane’si bir gece yarısı havaya uçtu. Yunan Askerlerinden on beş kişi, tutsak Osmanlı Askerlerinden ise binden fazla kişi hayatını kaybetti. Bu olay şehirde Müslüman ve Yahudi katliamını başlattı. Rumeli’nin dört bir yanından vatan savunması adına geldikleri Selanik’te esir düşen savunmasız askerler vahşice öldürülüyorlardı. Selanik kan gölüne dönüşmüştü.

         Alman gazeteci Kolnische Zeitung muhabirinin yazdıkları yaşanan durumu şöyle yansıtıyordu.

         “Selanik’teki Ayasofya Camii üzerinde hac yükseliyor yeniden. Yeni fatihler haçı diktiler; ama nerede Hıristiyanlık ve insanlık? Haç, merhametin sembolüdür, ama Rumlar kanla beslediler onu. Talan, katliam, ırza geçme hadiseleri dehşet verici nispette fazlalaştı. Ayrıca çeteler civar köydeki Müslümanlara yapmadıklarını bırakmadılar. Çok sayıda Müslüman ya açlıktan yada süngülerle öldürüldü”

         Neticede Osmanlı’nın Avrupa’daki baş şehri sayılan Selanik elimizden çıkmıştı. Selanik Avrupalı seyyahlara göre gizemle dolu gerçek bir doğu şehri, doğulu gezginlere göre ise modern bir batı şehriydi. Selanik, Doğu ve Batı kültürlerinin harmanlandığı öncü bir şehirdi.

         Osmanlı Devleti’nin Batı kapısıydı bu şehir. Batıda ortaya çıkan her yeni fikir, önce bu toprakların insanlarını etkilerdi. Küresel hayatın en canlı olduğu şehirlerden birisiydi. Osmanlıdaki ilk basım evlerinden biri 1510’da Yahudiler tarafından Selanik’te kurulmuştu.

         Selanik’te yayınlanan gazete ve dergiler, siyasal, sosyal ve toplumsal sorunları İstanbul’a göre daha özgürce tartışırlardı. Kültürel hayatı oldukça canlı idi. Çok sayıda modern Türk okulları vardı. İkinci Murat tarafından yapılmış bir medrese’nin yanı sıra Kız Lisesi, Askeri Rüştiye (ortaokul), Sanat Okulu, Ziraat Okulu, Hukuk Okulu ve yabancıların açtığı okullar vardı.

         Selanik, İstanbul’dan önce demiryolu, tramvay ve elektriğe kavuşmuştu. 1871 de demiryoluyla Üsküp’e bağlanmıştı. 1896 da Selanik – İstanbul hattı açılmıştı. Osmanlının en önemli ihracat ve ithalat merkezi idi. 1863 te kurulan atlı tramvay, 1907 de elektrikli olmuştu. Modernleşmenin merkezi olan Selanik, II. Abdülhamit’in baskısından kaçan insanların örgütlendiği, özgürce fikirlerini savunduğu şehir olmuştu.

         Mustafa Kemal’in doğup büyüdüğü, Makedonya’nın en önemli ticari merkezi olan bu şehir 500 yıl Osmanlı Türklerinin hakimiyetinde kalmıştı. 1923 yılında başlayan mübadele ile yüz binlerce Rumeli Türk’ünün terk etmek zorunda kaldığı bu topraklardan Anadolu’ya doğru yaşanan büyük göçün son limanı olmuştu.

         1923 mübadelesinden sonra bu şehir ve o topraklar hiç unutulmadı. Göç edenlerin anılarında ve gözyaşlarında yaşamaya devam etti.

 

 

DÜNYA  AÇ
 
         Roma Katolik Kilisesi’nin lideri Papa 16’ncı Benediktüs Vatikan ‘da oturur. Vatikan, Dünya’da devlet çapında örgütlenmiş ilk Tanrı Krallığıdır. İtalya’da “devlet içinde devlet” statüsündeki Vatikan, inanılması güç sırları, şifreleri, bilinmezliğiyle dünyanın esrarengiz bir devletidir.
         Papa, BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün Roma’daki zirvesinde “Dünyadaki açlık ve yoksulluk” konusunda yaptığı açıklamada “Açlık, zengin ülkelerin israfçılığı ve bencilliği yüzünden doğmaktadır. Zenginler dünyadaki açlık sorunun giderek artmasında rol oynamaktadırlar”
         Doğru bir yorum, doğru bir yaklaşım… Bu düşünceye ilave edilebilecek çok fazla bir şey yok. Yine Papa’nın söylediği gibi “Spekülatör aç gözlü. Açlık yaşamda kabul edilemez bir bozgun. Dünya nüfusunun 6’da birinin aç olması insanlık onuruna yakışmıyor”
          Altmış kadar devlet ve hükümet başkanının katıldığı bu toplantıda BM Genelsekreteri Ban Ki-mun “ Beslenmenin temel bir hak olduğunu” belirterek “ Bu günkü gıda krizini önlemek için tüm zengin ülkelere ciddi görevler düştüğünü, gelecek için önlem alınması gerektiğini” belirtmiş.   
         Açlık zirvesinde liderler, 1 milyar aç insan için acil çağrılar yapılmasına rağmen kaynak yaratılması konusunda mutabakata varamadan toplantıyı kapattılar. Temmuz’daki G-8 zirvesinde de zengin ülkelerin açlıkla mücadele için ciddi miktarda ( 3 yılda 20 milyar dolar ) kaynak aktarımı gündeme gelmiş ancak orada da sonuca bağlanmadan toplantı sona ermişti.
         Devletlerde şirketler gibi çalışıyor herhalde. Kısa vadede menfaati olmayan gelişmelere sıcak bakmıyorlar. Açlık çekenler çocuklar, gençler, yaşlılar özetle insanlar, yoksul insanlar olsa bile…
         Vatikan’da bu devletlerden biri, üstelik bir din devleti. Tüm dinlerin temelinde insan sevgisi, yardımlaşma, yoksullara destek vardır. Vatikan, yukarda açıklamaları din lideri olarak mı, din devleti başkanı olarak mı yaptı bilinmez. Bilinen şu ki; Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden birisidir. Vatikan’ın doğrudan yada dolaylı olarak sahibi olduğu ve yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200 den fazla gazetesi ve dergisi, 154 radyo istasyonu,                               49 TV kanalı ve kablolu yayını bulunmaktadır. Gelirleri, tüm dünyadaki Katoliklerden              ( Dünyada 500 milyon Katolik var) kesilen kilise vergisi, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi, tahvil, bono gelirleri, banka faiz gelirleri, hediyelik eşya satışları, basın ve yayından elde edilen reklamdan oluşmaktadır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulleri vardır. Birçok bankanın ortağıdır. Özellikle tekstil ve turizm sektöründe çok kâr getiren yatırımları vardır.
         İşte Vatikan böyle bir devlet… Papa hazretleri aç yaşamaya çalışan bir milyon insanın yanında olabilmek için sadece nutuk atıyor. Oysaki Vatikan, insanları Hıristiyan yapabilmek uğruna dünyanın her yerinde milyonlarca, milyarlarca doları harcamaktan kaçınmıyor.
         Dünyanın (şimdilik) belirli yerlerinde yaşanan açlığın, hatta su sıkıntısının orta ve uzun vadede tüm dünya ülkeleri için yaratacağı olumsuz etkileri, (özellikle gelişmiş ülkeler) görmemezlikten gelmeye devam ediyorlar. Sorumluluktan kaçıyorlar. Daha dün, bu ülkelerin kaynaklarını tüketerek zenginleşen ve gelişen ülkeler başta olmak üzere bir gün tüm dünya insanlarının bu sıkıntılardan çok ciddi şekilde etkilenecekleri bilinen bir gerçek. Açlık sorunu yumak halinde büyümeye devam ediyor.
         Yaşamanın bir hak olduğu dünyada 1 milyar insan açlık sorunu ile boğuşuyor. Her 5 saniyede bir çocuğun, yılda 6 milyon çocuğun açlık yüzünden can verdiği bir dünyada yaşıyoruz. O insanlar için bu gün açlığa çözüm bularak, yarın kendi aşını kendisinin temin edebileceği bir iş sahibi yaparak çözüm üretmek için hiçbir çaba gösterilmiyor.
         Dikkatinizi çekmek istiyorum. Her gün 17 bin çocuk açlıktan ölüyor.
         Bu gün 17 bin çocuk daha açlıktan ölecek ….   
         Nutuk karın doyurmuyor ki !...


TARİH YAŞATILABİLİR Mİ?

 

İlkokul dönemimiz de tam gün eğitim yapılmakta idi. Sabah başlayan okul akşama yakın sona ererdi. Pazar tatili dışında Çarşamba öğleden sonra ve Cumartesi öğleden sonra da tatildi. Bu tatiller bize bayram keyfi gibi gelirdi.

İlkokul günlerim, Zaferi Milli Mahallesindeki Cumhuriyet İlkokulu ile Samsun- Trabzon yolu üzerinde ( O günlerde sahil yolu yapılmamıştı) olan Sıtkı Can Caddesindeki baba evi arasında geçerdi. Mahalledeki evlerin bahçeleri dut, elma, armut, döngel, portakal, az da olsa limon ve özellikle çok sayıda mandalina ağaçları ile doluydu. Okul gidiş ve dönüşlerinde mahalle çocukları gibi benim de ceplerimden meyve hiç eksik olmazdı.

Yine bir Çarşamba günü okul dönüşünde üç arkadaş ( Şimdi maliye lojmanı olan apartmanın arkasındaki )  mandalina bahçesine tırpana ( İzinsiz alma ) gittik. Bahçe büyüktü. İri iri mandalinalar  “alın, toplayın bizi, yiyin” diye gözlerimizin içine bakıyorlar sanki. Siyah okul önlüklerimizi çıkartıp torba yapmıştık. Sararmışını, yeşilini ayırmadan dallardan sıyırarak topladığımız mandalinaları önlüklerimize hızla doldurmaya başlamıştık ki bahçe sahibi Hanife Teyze bizi görüp bağırmaya başladı. Yakalanma ve dayak yeme korkusuyla alabildiğimizle, çalabildiğimizle yetinip kaçmaya başladık. Hanife Teyze arkada, biz önde bahçe duvarından atlayıp Vali Konağına doğru koşuyorduk. Ev çok yakındı ama eve kaçamazdık. Çünkü yaptığımız tırpandan dolayı annemden dayak yiyecektim. Fidangör’e ulaşırsak kurtulacağımızı düşünüyordum.

Telaş, panik ve heyecandan vali konağının önündeki bekçiyi fark etmemiştik bile. Valinin makam aracı şoförü de bekçi ile birlikte yolumuzu kesti ve bizi yakaladı. Hanife Teyze’de bize yetişmişti. Bekçi şaşkın gözlerle bize, biz korkulu gözlerle Hanife Teyze’ye ve bekçiye bakıyorduk. Ter içindeydik. Hanife Teyze kulaklarımızdan tutarak  “Çocuklar, ayıp değil mi? Neden benden istemediniz? Ben size istediğiniz kadar mandalina verirdim.” dediğinde Hanife Teyze korkusu bitmişti. O’ndan dayak yemekten kurtulmuştuk. Yanaklarımızı okşadı. Siyah önlüklerimizin içindeki mandalinaları almadı bize bıraktı. Biz hepsini zaten yiyemezdik. Bekçide biraz azarladı  “ Hadi gidin! ” diyerek bizi bıraktı. Bekçi babamı tanıyormuş. Ama O’na bir şey söylememiş.

Oysaki biz sadece çocuktuk… Çocukluğumuzun gereğini yapıyorduk .

Bekçinin koruma görevi yaptığı vali konağı mahallemizin tek taş binası idi. Konak mahalledeki ahşap, uçuk mavi kireç badanalı, bahçeli evlerden çok farklı idi. Yol hizasından iki katlı, deniz tarafından bakıldığında üç katlı olan bina deniz kıyısına yapılmıştı. Denizle arasından dar bir toprak yol geçerdi. Konağın önünde, deniz görüntüsünü kapamayacak durumda inşa edilmiş iki katlı, zarif  bir köşk vardı.

Konağın 19. yüzyılda yapıldığını, 1921 yılından itibaren vali konağı olarak kullanıldığını bilmiyorduk o günlerde. Biz o küçük dünyamızda, meyve ağaçlarıyla bezenmiş,  birbirine çok benzeyen evlerimizden farklı, temiz ve bakımlı olan Vali Konağını hep hayranlıkla izlerdik. Bahçesindeki manolya ağacının çiçeklerini açtığında görsel güzelliğini ve etrafa yaydığı kokusunu sindirmeye çalışırdık.

Aylar, yıllar geçti. 1970 li yıllara kadar Tanrının koruduğu mahallemizdeki mimari özelliği olan o güzelim evler teker teker yıkılmaya başlandı. Meyve bahçeleri yok edildi. Bu katliam diğer mahallere de sıçradı. Rant uğruna kentin tarihi katledildi. Yerlerine çok katlı apartmanlar dikildi. Çocuklarımızın çocukluklarını yaşayabileceği boş arsalar, sokaklar kalmadı.

O günlerden bu günlere kala kala Vali Konağı kaldı. Adı artık “Eski Vali Konağı” idi. Yeni Vali konağı yapıldığında, devletin çarçabuk satarak elden çıkardığı Vali konağı eskidi, sıvaları, boyaları döküldü, çirkin ilaveler yapıldı. Yine de tüm yıpranmışlığına, tüm bakımsızlığına rağmen ayakta durmayı başarabilen ender tarihi eserlerimizden biri olarak kaldı.

Ordu, kültür ve sanat şehri olma, sanatın başkenti olma sevdasında. Bu sevdaya ulaşabilmek kolay değil. Biliyoruz. Eski Vali Konağının Valilikçe satın alınarak eski güzelliğine kavuşabilmesi çok önemli bir başlangıç olacaktır. Kent halkı, Ordu Valisinin bu çabasını yürekten desteklemektedir.

Biz bu güzel girişimin olumlu sonuçlanması ile işimizin yeni başladığını düşünüyoruz. Sırada talihine terk edilmiş pek çok öksüz ev var.

 


 

MUSTAFA KEMAL’İN EN BÜYÜK ESERİ: CUMHURİYET

 

          Genç kuşaklar yaşama gözlerini Cumhuriyet döneminde açtılar. Cumhuriyet, onların büyük çoğunluğu için yaşam biçimi oldu. Genç kuşakların çoğu bu günlere nerelerden, nasıl gelindiğini, yok olma noktasından bu günlere nasıl ulaşıldığını yeteri kadar bilmeyebilir. Kurtuluş’u gerçekleştirmek kolay olmamıştır. Saltanattan cumhuriyete geçişte kolay olmamıştır.

         Türk Milleti; yurtsever, fakat dar ve kısa görüşlü liderler tarafından sürüklendiği Birinci Dünya Savaşı sonunda giriştiği ölüm kalım mücadelesinde sayıları milyonları aşan genç, yetişmiş evladını kaybetmişti. Kurtuluş Savaşı sonunda istilacı ordular İzmir’e kaçarken, başta İzmir olmak üzere ülkenin en zengin ve en gelişmiş köy ve kasabalarını ateşe vermişti. Her yer yakılıp yıkılmış, genç kızlar ve kadınlar tecavüze uğramış, ambarlarda ve tarlalardaki tüm gıda ürünleri imha ve yağma edilmiş, karayolları, demiryolları, köprüler yok edilmişti. 

         İşgal edilmiş tüm topraklar, savaş yaşanmış geniş vatan parçası baştan başa harabeye dönmüştü. Geriye gözyaşı, umutsuzluk, aç ve yoksul bir halk kalmıştı.

         Memleketin diğer bölgeleri, yani düşman işgaline uğramayan bölgelerde, yüzyıllarca dostça yaşadığımız Ermeni ve Rumların oluşturduğu çetelerin yarattığı yıkımlar ve katliamlar bu kent ve kasabaları harabeye çevirmişti. Bölgelerde zaten uzun yıllar süren ihmallerin yarattığı yokluk ve geri kalmışlık hakimdi.

         Halkın sağlık durumu kötüydü. Sıtma, verem, frengi vs. gibi hastalıklar salgın haldeydi. Çocuk ölümleri ürkütücü boyuttaydı.

         Tarım alanlarında verimsiz, iptidai araçlar ve insan gücü ile verim alınıyordu. Ancak insan gücüde savaşlar nedeniyle azalmıştı. Tarlalarda kadın ve çocukların emek gücü ile alınmaya çalışılan verim yeterli değildi. Buğday üretimi memleketi doyurmuyordu. Üstelik Yunanistan ile yapılan anlaşma gereği mübadele yoluyla Türkiye’den giden Rumların tarla ve

 bahçelerinin boş kalması- yine aynı anlaşma ile Yunanistan’dan, Rumeli’nden anavatana  mübadele yoluyla gelen Türk’lere dağıtılıncaya kadar - üretimi daha da düşürmüştü, araziler boş, bakımsız ve verimsiz hale gelmişti.

         Savaşlarda her türlü hayvan telef olmuştu. Çok az kalan kara nakil vasıtaları da  yıpranmıştı. Yarı sömürge durumundaki Osmanlı İmparatorluğundaki mevcut demiryolu, liman, elektrik, su, hava gazı gibi tesislerin, işletmelerin imtiyazları sömürgecilerin elindeydi. Başlıca ham maddeler yabancılar tarafından pazarlanıyordu. Sanayi yoktu.

         Dağlar eşkıya ile doluydu. Halkın yüzde doksanı okuma yazma bilmiyordu. Eğitimli  az bir gurupta savaşlarda ölmüştü. Batıl inançlar tüm kesimlere hakimdi. Pozitif ilimlere ilgi azdı. Nüfusun önemli bir kısmını oluşturan kadınlar tüm haklardan mahrumdu.

         Kurtuluş Savaşı sırasında, imkânsızlıklar içinde başarıya ulaşan Mustafa Kemal, ülke savunması için yeni bir ordu kurulmasına çaba sarf ediyordu. Ancak maliyenin kasası boştu. Dışarıdan kredi ve borç temini düşünmek bile yersizdi.

         Ülkenin durumu çok kötüydü.

         İşte Cumhuriyet bu yokluklara, yoksulluklara rağmen kurulmuştu. Ülkenin en büyük şansı, geleceği iyi okuyan, büyük düşünen, halkına güvenen bir Mustafa Kemal’e sahip olmasıydı.

         Artık demiryolları, karayolları, köprülerin yapılma zamanı gelmişti. Ülkeyi eşkıyalardan kurtarıp mal ve can emniyeti kurulabilecekti. Ülke, savunma tedbirlerini alabilmek için yeni bir ordu kurabilecek, doğal kaynakları Türk halkı için kullanılabilecek, ekonomik, mali, zirai, askeri ihtiyaçlarımız günün koşullarına uygun modern duruma getirebilecek, eğitime hız vere-

bilecekti. Önemli olan nereden başlanabileceğine karar verebilmekti. Büyük Önder’de onu yaptı.

          CUMHURİYET, halka ait bir devlettir, demokrasidir, hukuk sistemidir, çağdaşlıktır. Yeter ki her şeyin sahibi olan halk Cumhuriyetin de sahibi olduğunu bilsin.

         Halkımızın Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.

 

NE ZAMAN İSTİFA EDECEKLER

            Çatılardan insanları topladık diyebilenler,

            Dere yatağında evler yapıldı, böyle oldu diyebilenler,

            Bu tür felaketler yüzyılda bir olur diyebilenler,

            İnsanlar sprey kullandı, ozon tabakası delindi böyle yağmurlar yağdı diyebilenler,

            Dere yataklarında ruhsatsız, kaçak işyerlerine, evlere göz yuman,  elektrik, su verip, asfalt yollar yapıp destekleyenler, dere yataklarına, tarım alanlarına yapılaşma izni verebilenler,

            Göz yumulan olumsuzluklara rağmen dere yataklarında ıslah çalışmaları yapmayanlar,    

            Dereler sonunda intikamını alıyor diyebilenler,

            Politik kaygılarla milli servetimizin heba olmasına, insanlarımızın evsiz, barksız, işsiz kalmasına sebep olanlar,

             İthalat ve ihracatın can damarı olan üretim merkezlerini, ithalat  ve  ihracatın önemli kapılarından gümrük dairelerini, gümrük depolarını dere yataklarında yapılanmasına izin verebilenler,     

            Ne zaman istifa edecekler ?  

           Ne zaman yanlışlarının, hatalarının hesabını  verecekler ?  Gelişmiş ülkelerde, hatta bizden daha geri kalmış ülkelerde sorumluluk üstlendiği halde başarısız olmayı, üstelik bir felaket karşısında aciz duruma düşmeyi onur meselesi yapıp istifa edebilen insanları ne zaman örnek alabilecekler?

            Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım konuşmasında  Bu bir sonuçtur. Yaşanan bu olumsuzlukları el birliği ile yaptık. Kamu yöneticileri artı vatandaş burada hepimizin hatası var. Üstelik bu olumsuz gelişme bölgeyle de sınırlı değildir.”  İfadesini kullanmış.  

           Evet. Doğru bir öz eleştiri.  İlk kez sorumlu bir kişiden doğru bir açıklama duymaktayız. Dün Giresun’da, önceki yıllar Rize’de, Türkiye’nin pek çok yerindeki  sel felaketlerin yaşattığı maddi ve manevi kayıplar, ülke ekonomisine verdiği  zararlardan ders alınmadığı için bugün bu felaketler daha büyük boyutlarda yaşanmaktadır.

           Sorumlu kişiler, bu itiraf ve özeleştiriden sonra istifa etmek için neyi bekliyorlar ?  

          Geçtiğimiz yıllarda gerekli tedbirleri almayanlar, gerekli altyapı çalışmalarını yapmayanlar, felaketin sebeplerine başka nedenler arayanlar, yaşananlardan sorumlu olanlar istifa etmek gibi onurlu bir davranışı sergilemezlerse kamu oyunun vicdanında mahkum olacaklardır.

          Bebeği sel sularında elinden kayıp giden annenin acısı birilerinin rüyalarına giriyor mu ? O annenin acı feryadı hiç kimseyi rahatsız etmiyor mu ?          

         Yaşananların kader olmadığını biliyoruz…..

 

     
     HAYATA BİR YIL MOLA VEREBİLİYOR MUSUNUZ ?

 

            Ülkemizde gençler bir an evvel okullarını bitirmek, bir an evvel de hayata atılmak için çaba sarf ediyor. Bir işe girmeyi başarabilmek, orada sıkı sıkıya tutunmak gerekiyor. İşimizi kaybetmek en  büyük  korkularımızdan biri. Yeni bir iş bulma şansına her zaman sahip olmak mümkün olmayabiliyor.     

            Gençlr bir baltaya sap olmak istiyor. Şartları biraz daha iyi olanlar yaz tatillerini bazen daha farklı değerlendirip, yurt dışında hem tatil yapıp, hem de yabancı dil öğrenme fırsatı bulabiliyor. Ancak, hayata ortalama bir yıl mola verip, iş hayatına atılmadan, evlenmeden, kariyer değiştirmeden önce ortadan kaybolup, yurt dışına çıkıp, yeni dünyalar keşfetmek isteyen, farklı medeniyetleri, farklı kültürleri izleyip, bilgi birikimini arttırmak isteyen ve bu fırsatı yakalayabilen kaç kişi var? Bakın yakınlarınıza ve çevrenize…        

            Oysaki ABD de, Avrupa ülkelerinde durum oldukça farklı. Bu ülkelerde insanların hak olarak kullandığı bir uygulama var. Liseyi bitirip üniversiteye başlarken, üniversiteyi bitirip iş hayatına atılmadan önce, evlenmeden, ya da yeni bir iş kurmadan önce, başka bilgiler birikimler kazanıp, bilmediği dünyadaki insanları, onların yaşam şekillerini, kültürlerini, mümkünse konuştukları dilleri öğrenip, gönüllü olarak çalışarak, misafir oldukları ülkelere katkıda bulunmak için çaba sarf ediyorlar.   

            Yazımın başlığını, bir gazetenin “tatil”  ile ilgili sayfasından alıntı yaparak aktardım. 1975 yılında benimde düşleyip gerçekleştiremediğim İngiltere’ ye gidebilme hayallerim aklıma geldi Ülkemizde bu tür gelişmeleri hayal edenlerin sayısı çok az olduğu için dikkatimi çekti. Girişte belirttiğim gibi tüm gençlerin tek isteği okullarını bitirince işe girip çalışabilmek, hayata olabildiğince güvenle bakabilmek. Çocuklarımızın  bu eğilimine biz ebeveynlerin katkıları çok fazla. Bilerek ya da bilmeyerek onları okul dönemlerinde şartlandırıyoruz. Yetmezmiş gibi okul bittiğinde ya yeni sınavlara ( KPSS gibi, Yüksek Lisans sınavları gibi ) hazırlanmaları için yönlendiriyor, ya da kocaman çocukların elinden tutup nazımızın geçtiği, etkili olabileceğimizi düşündüğümüz kişi, ve kuruluşlara giderek iş için yardımcı olmalarını bekliyoruz. Onların ne düşündüğünü, hayallerini sormuyoruz bile…                

            Örneğin İngiltere. Özellikle yaşadığımız ekonomik kriz döneminde “Hayata Yeni Bir Mola Verme “ programı oluşturarak yeni mezun olmuş gençleri bir yıllığına da olsa başka ülkelere göndermeyi destekliyor ve bunun için gençlere maddi yardım yapıyor. Gap Year (Boş Yıl ) dedikleri bu uygulamaya pek çok şirket, seyahat acentesi yardımcı oluyor. Seyahat dergileri bu konuya sayfalar ayırıyor, popüler rotaları duyuruyorlar. Bu işi moda haline getirmişler. Örneğin; Hindistan, Güney Afrika, Kanada, Kenya, Tayland her zaman listede olan ülkeler.  “ Hayat Molası”nın muhakkak bir yıl olması gerekmiyor. Ancak uygulama bir ay izin alıp geri dönmek gibi kısa dönemlide değil. Gençler gittikleri ülkelerde yetimhanelerde, nesli tükenmekte olan hayvanların ve bitkilerin kurtarılması çalışmalarında tarım arazilerinde, ücra köylerde öğretmenlik yaparak gönüllülük esasıyla çalışıyorlar. Devlet  bu proje ile gençlerine iş bulma zorunluluğunu bir yıl ertelemiş oluyor.  

              Hayat Molası sadece gençler için mi geçerli? Belirli yaşa gelmiş, yıllarını çalışmakla     

geçirmiş olan bizlerin Hayat Molasına ihtiyacı yok mu? Her insanın belirli zamanlarda çekip gitmeye hakkı olmalı.

             Hayatımızın gerçek sahibi acele davranarak sonsuza kadar mola vermeden, bizlerinde hayatımıza bir yıl mola vermenin yollarını aramamız gerekmez mi ?



     LOZAN VE TÜRKİYE

 Rüştü Demirel

Lozan Barış Antlaşması, Türk Kurtuluş Savaşı’nın sağladığı, Türk milletinin hayati hakları ve beklentilerinin gerçekleştiği bir eserdir. Bu antlaşma, aynı zamanda Orta Doğu’nun en önemli bölgesinde devamlı bir barış ve güvenliği kurmak ve devam ettirmekle dünya barışına hizmet etmiştir.

            Türkiye Lozan’da bir taraftan Misak-ı Milli’yi gerçekleştirirken, diğer taraftan  çağdaş  devletler  arasındaki hukuki yerini almış. Osmanlının külleri arasında doğmuş  olan  yeni  Türkiye’yi  tüm dünyaya siyasi ve hukuki alanda tescil ettirmiştir.

            Lozan’da yapılan görüşmeler çok zor ve çetin geçmiştir. İsmet Paşa konferansta yüz yıllık hesapların mücadelesini yapmak zorunda kalmıştır. Mustafa Kemal Nutuk’ta “ Lozan sulh masasında ortaya konulan meseleler üç dört yıllık yeni bir devreye ait sorunlar olarak kalmıyordu. Konferansta, yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık hesapların içinden çıkmak, elbette o kadar basit değildi “ şeklinde belirterek, İsmet İnönü’nün karşılaştığı güçlükleri anlatıyordu.

            4 Kasım 1922 de Ankara’dan Lozan’a uğurlanan heyet başkanı İsmet İnönü, Lozan Üniversite salonunda İngiltere, Fransa,  İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya, SSCB, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, Yugoslavya’nın temsilcileriyle yorucu bir çalışma sonucu ortaya çıkan antlaşmayı 24  Temmuz 1923 de törenle imzaladı.

            İsmet İnönü, konferans çalışmaları bu safhaya gelince Ankara’dan imza yetkisi istedi.  Mustafa Kemal Paşa, hükümetin vermesi gereken yetkiyi kendi verdi. Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya çektiği telgrafta şu ifade yer aldı:

“Lozan’da İsmet Paşa hazretlerine; 18 Temmuz 1923 tarihli telgrafnamenizi aldım. Hiç kimsede tereddüt yoktur. Kazandığınız başarıyı en sıcak ve samimi duygularımızla tebrik ederek, usulen imza edildiğinin bildirilmesini bekliyoruz kardeşim. Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal.”

Telgrafı alan İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya 20 Temmuz tarihinde şu karşılığı verdi:

“Gazi Mustafa Paşa Hazretlerine; Her dar zamanımızda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış, yaptırmış bir adamsın, sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim, pek sevgili aziz kardeşim.”

            İsmet Paşa, antlaşmayı TBMM’ye sunarken söylediği nutukta Lozan’dan getirdiği Türkiye’yi şöyle tarif eder:

“Birlik ve bütünlük içinde bir vatan;  olağanüstü sınırlamalardan ve hükümet içinde hükümet ifade eden ayrıcalıklardan aklanmış bir vaziyet; olağanüstü mali yükümlülüklerden kurtulmuş, kaynakları  bol ve serbest bir vatan. Bu vatanın adı Türkiye’dir.”

            Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri, Lozan Antlaşmasında da yer aldı. Ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye’de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturduğunu vurguladı. Antlaşmada, Türkiye’de yaşayan Hıristiyan kökenli Rum ve Ermeniler ile Museviler de azınlık olarak tanımlanarak, mal, mülk ve ibadet hakları güvence altına alındı.

            Lozan Konferansı’nı kavrayabilmek için < Mudanya Antlaşması> nı, ve daha geriye bakarak Batı Devletleri’nin Gazi Mustafa Kemal’e adam gönderip barış isteyişlerini, anlaşma zorunda kalmalarının sebebi olarak kurtuluş zaferini, nihayet bütün imkansızlıklara rağmen o zaferi doğuracak bir ıstırap psikolojisi içinde kavrulmuş Türk Milleti’ne, Osmanlı İmparatorluğu’nun son üç yüz yılı boyunca batı Devletleri’nin neler çektirdiklerini, Osmanlının değişen dünyaya ve teknolojiye ayak uyduramamasını, nedenlerini  bilmek gerekir.

            Bu millet, yok olmak üzere olan bir ülkeyi yeniden ayağa kaldıran o büyük insanlara minnet ve şükran duymaktadır.

 



 

 

BİR RÜYAYI GERÇEKLEŞTİRMEK

 

         Bir kent düşünün ki, sokakları tertemiz, pırıl pırıl. Kaldırımlarında araçların park yapmadığı, yayaların rahat yürüyebildiği, tüm binaların şehrin dokusuna uygun renklerle boyandığı, balkonların salkım salkım çiçeklerle süslendiği, korna seslerinin duyulmadığı, sigara izmaritlerinin ve çöplerin sokağa atılmadığı, şehir sakinlerinin birbirlerini saygıyla, güler yüzle selamladığı bir kent.

         Bir kent düşünün ki, otopark sorununu, raylı taşımacılık sorununu halletmiş, sağlık sorunlarının çözülebileceği tüm imkânlara sahip, heykellerle, havuzlarla, şelalelerle, süslü meydanların her yaş grubundan insanlarla dolduğu, onbinlerce turistin ilgi odağı turizm merkezi olmuş bir kent.

         Bir kent düşünün ki, emeklilerinin boş zamanlarını değerlendirebileceği tesislerin olduğu, gençlerin, çocukların tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek eğlence merkezlerinin kurulduğu, halka açık plajlarında, sahillerinde denizin tüm nimetlerinin şehir sakinlerine, misafirlerine sunulabildiği bir kent.

         Trafik, hava kirliliği, kültür hizmetleri, kanalizasyon, çevre kirliliği, içme suyu, deniz ulaşımı, doğalgaz, kadın sığınma evleri, kimsesiz çocukların sorunlarını halletmiş ve kentlilik bilinci oluşmuş bu kentte kim yaşamak istemez ki?

 

KENT KONSEYİ

 

         Ülkemizin koşullarında böyle bir rüya kentini yaratmak çok zor ve bazılarına göre de imkânsız. Birileri düşünmüş, yasalar hazırlamış. Ancak hayallerde yaşayan olgunun gerçeğe dönüşmesi için “Kent Konseyi”nin adımları atılmış. Kenti kucaklayan “ortak akıl”ı oluşturmak için girişimlerde bulunulmuş. Halkın, yaşadığı kente sahip çıkması, çözümde ortaklık sağlanması, siyaset içi ve siyaset dışı ve tüm vatandaşların katılımıyla yerel yönetim hizmet açığını kapatmaya yönelik çalışmalar yapılmış.

         Kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşerilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, hesap sorma ve hesap verme ilkelerini hayata geçirmek için çalışmalar hızlandırılmış. Yerel düzeyde demokratik katılımın yaygınlaştırılması, çok ortaklı yönetim tarzının benimsenmesi için Kent Konseyi oluşturulmuş.

         Benimde Yürütme Kurulunda bulunduğum Kent Konseyi, kentin tüm örgütlü ve örgütsüz kesimlerini temsil edebilecek bir yapıya sahip. Üyelik ağını Meslek Odaları, Birlikler, Sanayi Ticaret Odası, Esnaf Odaları, İşçi ve İşveren Sendikaları, Bilim ve Eğitim Kurumları, Üniversiteler, Basın Yayın Kuruluşları, Spor Kulüpleri, Sağlık Kurumları, Kamu Kurumları oluşturmakta. Tüzel kişiliği olmayan Kent Konseyinin en büyük katılımcısı ise Kent Halkı. Özetle belirtmek gerekirse Kent Konseyleri, Yerel Yönetim, Merkezi Yönetim, Sivil Toplum Örgütleri ve Kent Halkının, kent çıkarlarını korumak ve kollamak için buluştukları bir yönetim mekanizması.

         Kent Konseyinin kararları bağlayıcı olmayıp tavsiye niteliğindedir. Yaptırım gücü olmayan konseylerin, giderek yerel karar alma sürecinde artan bir ağırlığının olduğunu görmek mümkün.

         Kentimizin geleceği hepimizin ortak geleceğidir. Seçilenlerin, atananların arasında, hatta önünde, örgütlü ve örgütsüz tüm Ordu Halkı ile birlikte kentimizi, Kent Konseyi ile sürdürülebilir bir geleceğe taşımak istiyoruz.

         Bu rüya gerçekleşebilir…







GELELİM RUHBAN OKULUNA

 

         Ülkenin yoğun gündemine birde ruhban okulu eklendi. Turizm Bakanımız Sayın Günay’ın “kişisel görüşüm, hem de edindiğim genel izlenim ruhban okulunun açılacağı yönünde”, “ruhban okulunu açacağız” ifadeleri kamuoyunun dikkatini çekti. Arkasından Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu “kararın olgunlaşmadığı” açıklamasını yaptı.

         Patrikhane ve ruhban okulundaki bilgi karmaşası yıllardır sürmektedir.

         Ruhban okulu sorunu nedir? Neden kapanmıştır? Neden, hangi isteklerle açılması istenmektedir ?

         19.yüzyılın başlarından itibaren dalga dalga yayılan milliyetçi akımları, Osmanlı sınırları içinde Ortodoks dünyasını da etkilemeye başlamıştı. Ortodokslar arasındaki bir parçalanmanın önüne geçmek isteyen Patrikhane, teolojik ( ilahiyat ile ilgili ) konularda eğitim vermek, din adamı yetiştirmek için girişimde bulundu. Patrikhane kendi din adamını kendisi yetiştirmeyi amaçlıyordu. 1844 yılında Heybeliada’daki ruhban okulu açıldı. 1951 yılına kadar ortaokul lise seviyesi 6 yıl olarak süren eğitim, 1951 yılından sonra 4 yılı lise, 3 yılı özel yüksek okul statüsünde faaliyetine 1971 yılına kadar devam etti.

         1971 yılında tüm özel yüksek okulların üniversitelere devredilmesi ön gören yasa gereği kapandı.

         Patrikhane devlet denetimindeki bir yüksek okul statüsünü kabul etmedi ve tercihini okulun kapanmasından yana kullandı.

         Aradan zaman geçti. İstanbul Rum Patriği Bartholomeos, Heybeliada Ruhban okulunun kendi denetimleri altında, Milli Eğitim Bakanlığı, yada YÖK’e bağlı olmayan bir özel okul olarak faaliyete geçmesi konusunda ısrarlı isteklerde bulunmaya başladı. Kamuoyunda bu görüşü destekleyen taraflarda buldu. Kimileri Lozan Anlaşmasının bazı maddelerinin bu okulun açılmasına izin verdiğini, kimileri AB uyum yasaları gereği açılmasının doğru olacağını belirtti. Oysaki bu açıklamaların hiç birisi doğru değildi.

         Lozan Anlaşmasının 40.maddesi “Müslüman olmayan Türk uyruklu azınlıkların hukuken ve uygulamada, öteki Türk uyruklular ile eşit haklara sahip olduğu”ndan bahsetmektedir. “Yasa önünde eşitlik” hakkı “Rumlara kendi okulunu açma” hakkını tanımıyor. Sadece Türk vatandaşlarına hangi haklar verilmişse, eşit olarak o haklardan faydalanma güvencesi veriliyor. İmtiyaz değil.

         Türkiye’de, her isteyen dini gurup kendi yüksek okulunu kendi açabilir diye bir yasa olmadığına göre, Patrikhanenin bu yüksek okulu açma hakkının olmadığı açıktır.

         Yunanistan’da Selanik üniversitesine bağlı Teoloji Okulu vardır. 1971 yılında Heybeliada’daki yüksek okul kapanınca buradaki öğrenciler, öğrenimlerini Selanik üniversitesinde devam etmişlerdi. Ama Yunanistan’da hiçbir dini gurubun kendi dini okulunu açma hakkı yoktur.

         Ayrıca, Yunanistan’da yüzbinlerce Müslüman Türk yaşamaktadır. Bu insanlar Yunan Anayasası’nın ve Yunan kanunlarının ve hatta AB yasalarının sağladığı azınlık haklarından faydalanamamaktadır. Lozan’a göre yasal hakları olmasına rağmen kendi müftülerini seçememektedir. Batı Trakya’daki Türk azınlık okullarının durumu perişandır. Oysaki Türkiye’de yetkililer ruhban okulunun, lise düzeyinde vakıf yada devlet üniversitesine bağlı olarak açılmasının ( istenmesi halinde ) mümkün olacağını söylemektedirler. Ancak Patrik Bartholomeus, Heybeli Ruhban Okulunun devlete veya hiçbir kuruma bağlı olarak değil, Patrikhane’ye bağlı olarak kendi denetimlerinde kalmasını istemektedirler.

         Bu konuda, Başkan Obama başta olmak üzere Yunanistan ve diğer tüm Hıristiyan ülkeler, Patriği desteklemekte ve Türk Hükümetine baskı yapmaya çalışmaktadırlar.

         Kaldı ki bu okulu, Patriğin isteği doğrultusunda ( kanunlarını da değiştirerek ) dünyada başka ülkelerin açmaya hazır olduğu da bilinmektedir.

         Özellikle Heybeliada’da Ruhban Okulu neden?

         İstanbul Rum Patriği Bartholomeos’un ısrarla Heybeliada’da açılmasını istediği okul için daha inandırıcı açıklamalar yapması ve gerekçeler getirmesine kendisi için ihtiyaç var.

    

 

 

 

 

 


 

           

 

 

 

 

 
  Sitemizi 157252 ziyaretçi (311955 klik) tıkladı copyriht 2009  
 
YOKSULLUĞA VE YOLSUZLUĞA KARŞI ÇEVRECİ HAFTALIK BAĞIMSIZ GAZETE Ulaşım adresi: Kazım Karabekir Cad. Orhan Turnalı iş merkezi No:18/1 ORDU