MEMLEKETE HOŞ GELDİNİZ

   
  Ordu Değişim Gazetesi
  Gürsel Yıldırım
 


 



 

 

 
 

 

 

 

     DEMOKRASİ SANAT MIDIR ?

 

 

     Bir örnek :

     Yaklaşık yüzyıl önce ABD’de çiftçiler ve hayvan yetiştiricileri “.. Hiçbir yararı olmayan kurtlar, ceylanları, geyikleri avlıyorlar.  Bu canavarların hiçbir yararı yok . Bunları yok edelim ki geyikler rahat etsin. “ şeklinde karar alıp uyguluyorlar. Zamanla çoğalan geyikler çevrelerindeki otları yiyerek eko sistemde erezyon, su dolaşımı gibi dengeleri bozuyorlar. Akılları başına gelen ilgililer, yeniden kurtları sisteme uydurarak denge sağlıyorlar.

     Bir örnek daha :

     İtalya’da, bir kasabada çiftçiler tarladaki ürünleri korumak için fareleri ilaçlama yaparak öldürüyor. Bir zaman sonra çevreyi yılanlar sarıyor. Çünkü farelerle beslenen yılanlar, beslenecek fare bulamayınca kasabaya iniyorlar. Aslında fareler de yılan yumurtalarını yiyerek denge sağlıyorlardı.

      Başka bir örnek :

      Ülkemizde Fenerbahçe- Galatasaray rekabeti çok meşhurdur. Taraftarların maçlar sırasında gösterdikleri aşırı tepki polisiye önlemlere kadar uzanmaktadır. Daha tehlikeli sonuçların görüldüğü de bilinmektedir. Şimdi ilgililerin iki takımdan birini ortadan kaldırarak çekişmeyi ortadan kaldıracağını söylemeleri doğru mudur ? Rakip takımın bilmesi gereken şudur; Onlar olmasa biz de olmazdık !

     Başka bir örnek daha :

     Arap Baharı, o toplumdaki bireylerin yönetimde söz sahibi olma düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Ancak Arap toplumlarını yöneten liderler, kendilerinden başka değer görmediklerinden, karşı düşünceleri baskı altına alma yoluna sapmışlardır. Son görünümde de toplum halen sıkıntı içindedir.

     Doğada ve sosyal yaşamda sürdürülebilir kaliteli yaşam için çeşitlilik önemlidir. Doğa kendi yapısı içinde kendini koruyarak gelişir, değişir ve canlılığını devam ettirir. Sosyal yaşam da doğa kurallarından farklı değildir. Farklı düşüncelere fırsat vererek, kendi düşüncemizin özgünlüğünü savunabiliriz. Demokrasi bu açıdan fırsatlar rejimidir. Günümüzün diğer yönetimlerinin, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, zaman içinde kendilerini yok oluş sürecine sokacakları bilinmelidir.

       Demokrasi, toplumun kendini küçük yanlışlarla tekrarlayarak yenilediği en önemli yöntemdir. Küçük yanlışlıklar yaparak, büyük hatalardan kendimizi korumuş oluruz. Yani demokrasiyi oluşturmak için karşıt fikirlere, yanlış bilinen fikirlere fırsat vererek, kişilerin ya da rakip toplulukların kendilerini ifade etmesine izin vermeliyiz.

       Yoksa sadece kurtlar, yılanlar ya da farelerin olduğu ortama doğru sürükleniriz. Taraftarlar gibi birbirimizi boğmaya doğru gideriz.

       Bu bakımdan, demokrasiyi aynı zamanda sanatsal bir eylem olarak düşünmemiz doğru olacaktır. Ancak sanatın içine tüküren, heykelleri yıkan, resimleri yasaklayan anlayışla, bu sanatı ne derecede gerçekleştiririz, düşünmek gerekir.

       Herhalde toplum olarak son yıllarda yaşadığımız sıkıntı bu olsa gerek !..

 

DİKMETAŞ

 

     Köyün düzlüğünde, yol üzerinde tek parça bir taş var. 5-6 metre yüksekliğindeki bu taşın görünümü, tarlalardaki ot yığını şeklindedir. Efsaneye göre bu görünüm, taş değil de ot yığınıymış zaten.

     Vaktiyle bu taşın bulunduğu yerde Ermeni mahallesi varmış. Karşı tarafta da Türk mahallesi bulunuyormuş. Çok ağır geçen bir kış olmuş. Yeygisizlikten davarlar kırılmaya başlamış. Bir gün bir Türk çiftçisi, çaresiz kalmış, karşı mahalledeki Ermeni komşusundan saman istemiş. Ermeni komşu “ Olur ama kızını isterim “ demiş.

      Zaten istemeyerek komşusuna giden çiftçi, bu istek karşısında bin pişman olmuş ve geriye dönmüş. Dönmüş ama hayvanlarının acı acı bağırmasına dayanamamış. Bağrına taş basarak Ermeni komşusunun yanına gitmiş, isteğini kabul ettiğini söylemiş.

       Durumu kızına anlatmış. O gece kız, sabaha kadar ağlamış. Allah’a yalvarmış. “ Allah’ım, sen ot yığınını taş kestir. “ diye yakarılarda bulunmuş. İsteği kabul olmuş ve ot yığını taş yığını olmuş.

       O günden beri, o taş yığınını da “ Dikmetaş “ olarak anılmış.

       Dikmetaş’ın bulunduğu yerin adı da “ Dikmetaş Köyü “ olmuş.

       O yörede halkın ağzında söylene gelen bir tekerleme duyulmaya başlanmış. Çünkü halkımız bu tür olaylar karşısında duyarlıdır. Tepkisini alır, söze yatırır.

       “ Estir kaba yel estir

          Beye verme destur

          Beyin otlarını

          Hak emriyle taş kestir. “

 

          Elbette ülkeyi yönetenlerin bu tür öykülerden alacağı dersler vardır. Halkımızın sessizliğini, ülke gidişatının olumlu olduğu yönünde değerlendirilmesi, onları yanılgıya götürür. Biz hep sabrederiz. Sonuna kadar sabırlı oluruz. Ama birden patlarız. Son kertede inanılmaz davranışlar gösteririz. Aslında pek te uygun değildir bu tür oluşum. Zamanı gelince tepkiyi göstermek, isteği vurgulamak en doğrusudur.

         Ancak kör gözlü iktidarlar, tepkilerden hoşlanmazlar.

         Yumurtadan kıl çıkarırlar.

         Aba altından sopa gösterirler.

         Gözleri hiçbir şey görmez.

         Kendilerini zemzemle yıkanmış gibi gösterirler.

         Her şeyin altında bir Çapanoğlu ararlar.

         Halkımız n’eylerse güzel eyler. Bu duruma da bir söz yakıştırmıştır.

         “ Akşam Hacı Mehmet, sabah eskici Yahudi ! “ .

         Bizden söylemesi.

         Gerisi Dikmetaş !..

 



     
ACININ BAHANESİ

 

      Cuma günü sancı vurunca, önce dayanırım sandım. Olmadı. Devlet Hastanesi Acil Sevisi’ nin, sonra Ameliyathane’nin sevgi ve sağlık dolu kollarına bıraktım kendimi. Böylece böbrekteki taş, inşaat ustalarına teslim etmek üzere çıkarıldı. Birkaç günün devamında eve geldim.

         Kendi acısı içinde kıvranırken, insanın başka acıları ya da sevinçleri değerlendirmesi zor oluyor. Bu nedenle bu haftaki yazımı Temel fıkralarıyla tamamlamak istedim.

        Bakalım beğenecek misiniz ?

          Avcılar, Temel’in önderliğinde ormanda ilerliyormuş. Karşılarına küçük bir delik çıkmış. Temel “ Yatın tavşan deliği “ demiş. Yatmışlar. Delikten tavşan çıkmış. Avlayıp yollarına devam etmişler. Yolda bakmışlar, daha büyük bir delik. Temel “ Yatın tilki deliği “ demiş. Yatmışlar. Tilki çıkmış, vurmuşlar. Yollarına devam ederken, önlerine biraz daha büyük delik çıkmış. Temel yine bağırmış.” Yatın ayı ini ! “. Beklemişler. Ayıyı da avlamışlar. Temel’in her şeyi bildiğini gören arkadaşları rahatlamış şekilde, yollarına neşe içinde devam etmişler. Bir süre sonra karşılarına kocaman bir delik çıkmış. Temel’e bakmışlar. Temel “ Uşaklar, siz yatın. Ne çıkacağını bilemeyrum. Bahtımıza !.”. Hepsi yüzü koyun yatıp uzanmış … Ertesi gün gazetelerde şu haber çıkmış ; “ Dört avcı tren altında kaldı . “

          Her delikten ne çıkacağını bilen politikacılarımız, inşallah Ergenekon deliğinden ne çıkacağı konusunda Temel kadar bahtsız olmazlar.

          … Temel birkaç arkadaşıyla çukur açıyor , ilerleyip belli aradan sonra çukur açmaya devam ediyormuş. Arkalarından gelen başka gurup da açılan çukurları kapatıyormuş. “ Ne oluyor ? “ diye soranlara Temel demiş ki ; “ Pi grup daha vardu, onlar fidan dikeydu. Bugün celmedular. Biz de boş kalmayalım diye devam ediyruz…

          Bizim siyasette adet böyledir. İktidara gelenler, geçmişin çukurlarını doldurarak devleti yönettiklerini sanırlar.

          … Temel KPS’yi kazanınca Ulaştırma Bakanlığı’na vermişler. Hızlı trene makinist olmuş. İlk görevinde treni devirmiş. 400 yolcu ölmüş. Bakan “ Nasıl oldu bu iş ? “ diye sormuş. Temel “  Raylara pi adam çıktu. Onun yüzünden oldi” demiş. Bakan “ Oğlum, bari adamı ezseydin de 400 kişi ölmeseydi. “ demiş. Temel boyun bükmüş. “ Pen de eyle düşünmüştüm. Ama adam raydan kaçınca peşine düştüm, tren devrildu. “ demiş.

         Nice insan biliriz. Kafalarına taktıkları işi gerçekleştirmek için önlerine bakmadan yol alırlar. Yaptıkları kötülüğü fark etmek istemezler. Devletler, ne yazık ki bu tür kişiler tarafından kör kuyulara sürüklenirler.


 

HAMAMA NELER GİDER

 

      Hamamı özgün şekliyle “ yıkanılan yer “ olarak biliriz. O hamamların ısısı odun yakılarak sağlanır. Soyunur, peştamalı giyer, takunyelerle kalın kapıyı iteliyerek içeri girersiniz. Bedeninizi buğu kaplar. Hele göbek taşına uzandınız mı yavaş yavaş terler, o terlemeyle bedeniniz  gevşer.

      Gerisi tellağın bileceği iştir artık.

      Hamamı bilmeyenler ilk kez gittiklerinde şaşırırlar ve sonradan da aşık olurlar. Böylelerine “ Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya aşık olur “ diye yakıştırma yapılır. Yani bunlar şıpsevdidirler. Yaşamın her anında şıpsevdidirler. Bunların elinden “ Hamamın namusunu kurtarmak “ gerekir.

       Diyeceksiniz ki  “Bu hamam muhabbeti nereden çıktı ?” .

       Dışarıda üşütüp evde terleyince aklıma “ hamam “ geldi. Hani derler ya  “Hamam giren terler ! “.

       Yolumuz hamama düştü.

       Hamamın önünde bir yığın odun.

       O an aklıma 12 Eylül dönemi geldi. Bir yığın kitap ! Biz o kitapları hamamın önüne yığmadık ama sobalarımız kitap külleriyle dolup taştı. Velhasıl kitabın yakıldığı ülke olduk. Kitap yakılınca elbette gerisi gelecek.

       Geldi de !..

       Osmanlı döneminde de kitap yakılmış. Hem de hamamlarda. Cumhuriyet döneminde de bu iş devam edegelmiş.

       Ünyeli Hacı Ahmed  Efendi dışarıdan aldığı kitapları Ünye’ye götürmek için bir sandığa doldurmuş. Üzerlerini  şeker, makarna gibi erzaklarla kapatmış. Fakat  gümrüğe takılmış. Böylece sandıktaki 590 kitaba el konmuş.

       Daha nice kitap !

       El konulan kitaplar 150 çuvalı bulunca Muayene Heyeti’nin raporuyla, önce Kâğıthane’de yakılması kararlaştırılıyor. Sonra iyi bir fikir olmadığı anlaşılınca Milli Eğitim Bakanlığı’nın arkasındaki depoya gönderilip orada yakılması uygun bulunuyor. Ancak açık alanda yakılacak kitapların dumanlarıyla birlikte içindeki düşüncelerin de yayılması olasılığı fark edilince vazgeçiliyor.

        150 çuval nereye gönderiliyor, dersiniz ?

         Elbette hamama !..

        Çemberlitaş Hamamına götürülerek günde 15 çuval yakılabilmek suretiyle kül haline getirildikten sonra üstüne su dökülüyor.

        Cumhuriyet döneminde Hocapaşa Hamamı’na götürülen kitaplar, hamam sahibinin “ Kitapları hamamda yakarsak hamamın külhanı tıkanır “ gerekçesiyle geri gönderiliyor.

        Kitaplarla ısınan hamam suyunda hiç yıkandınız mı acaba ?

        Yıkandınızsa o kitap  sayfaları içindeki muzır düşünceler de  bedeninize girmiş, münafık biri olmuşsunuz demektir.

        Sonrası ?

        Bundan sonra hamama girerken ısı kaynağını sormak gerekir. Yoksa örgütlü kitap yakmaktan …



 

         HAKARA MAKARA

         Başbakanımız “ tweet” kullanımı için böyle bir argo söz kullandı. Meraklılar bu sözün anlamı için açmadık kitap, girilmedik site koymadılar. Sonuç alınamayınca bu konuda yetkili, uzman Filiz Bingölçe’ye başvurulmuş. Onun analizi şöyle;  “ Sayın başbakan bir argo kullanıcısı olduğu kadar argo üreticisi de … Konumu dolayısıyla ağzından çıkan olağandışı her sözcük anında ülke çapında dolaşıma giriyor, ilgi çekiyor. Ağızdan ağıza dolaşmaya başlıyor. Argo denen olgu de bu zaten. Hakara, kakaret kökünden Arapça bir sözcük . Makara da sardığımız şey. “

           Yani anlayacağınız,  Başbakanımız  “ Hafif hakaretle karışık dalgasını geçmek “ anlamında kullanmış bu ifadesini.

            Yani Başbakanımız tweet’tire hafif hakaret ederek dalga geçmiş.

            Niye olmasın ?

            “ Her devrin argosu; Her argonun kullanıcısı, üreticisi ve elbette bir de tarihi var “ mış.

           Aslında siyasette küfür ya da hakaret yerine kullanılacak ince ayarlı bir argo, tansiyonu düşürür. Hatta gülümsemeye yol açar. Toplumumuzun da böyle bir tavıra ihtiyacı var. Kürsülerde yumruklaşma yerine hoşgörülü argolarla olayı geçiştirmek topluma da yansır. Haberleri kahvelerde dinleyen halkımız da bu argo sözlerle birbirlerine sataşarak yaklaşım sağlarlar.

           Daha önce söylenen “ Ananı da al git “ ifadesi de hakara makara türünden bir yergidir. Toplumumuz bunu hakaretten çok ince ayarlı bir uyarı olarak kabul etmiştir.

           Yıllar önce seçimlerde Halil Tekkaya  adlı bağımsız bir adayımız vardı. Kürsüye çıktığında ya da kahve kahve dolaştığında söylediği sözler, kulaklarımızda inci gibi takılı kalmıştır. Hele “ Tık tık Tekkaya, Tekkaya Ankara’ya “ ünlemesi meşhurdur. Ama rahmetlinin argo takıntısı, duyduğumuza göre ufak bir sandık oyunuyla Ankara yolunu tıkamıştır.

           Yine rahmetli Bölükbaşı’nın kürsüsü, hem öğreti hem siyaset okuluydu. Argoyu en uygun biçimde kullanarak gönüllere ferahlık verirdi. Ne yazık ki hınçla dolu ve kendine ait anlayışı yürütmekten yoksun bugünün politika adamları siyaset üretemedikleri gibi toplumun dikkatini çekebilecek argo da kullanamıyorlar. Parmakla siyaset yapmak yerine argo zenginliğinden yararlanılsa daha çok tutunacaklar. Meclisimizde küfür ve hakaret var ama ortamı yumuşatacak argo yok. Çünkü argo kullanımı özel bir yaratıcılık gerektiriyor.

           Sayın Başbakanımızda bu var.

           Milletvekillerimiz  azıcık ondan örnek alsalar, ülkemiz siyasetine diyecek olmaz doğrusu.



 

GÜÇ DENEN ŞEY

     Stalin cinayetlerini planladığı çalışma odasında, dostlarını toplamış sohbet ediyormuş. Votka şişelerinin biri gelip biri giderken kafalar iyice dumanlanmış. Dalkavukluk yarışına giren adamlara seslenmiş;

     -Saçını ihtilalde, devlet yönetiminde ağartmış dostlarım. Söyleyin bakalım; halkın yönetime baş eğmesi, kayıtsız şartsız uyması için ne yapmalıyız ?

      Her kafadan bir ses çıkar. Haktan, adaletten, demokrasiden, sürgünden, sehpadan, hapisten bahsedilir. Ama Stalin beğenmez. Onlara ders vermek istemektedir.

      -Yönetimi ele geçiren hükümdar en yücedir. Ne yaparsa meşrudur. Bunu size şöyle anlatmalıyım, der ve masalara  hizmet eden garsonları çağırır. Aceleyle bana tavuk bulup getirin, diye emreder.

       Tavuk bulup getirilir. Stalin, adamların şaşkın bakışları önünde canlı canlı tavuğun tüylerini yolmaya başlar. Bütün tüyler yolunulup tavuk cascavlak kalınca, salonun ortasına fırlatır.

* Söyleyin bakalım, bu tavuk nereye gidecek, diye sorar.Zavallı tavuk,

 masaların altından kapının arkasına; oradan duvar diplerine, yanan şöminenin yanına, masaların ayaklarına sürtünerek kaçışır durur. Her tarafı yara bere içindedir. En sonunda Stalin’in bacakları arasına saklanıp durur. O zaman Stalin, cebinden bir avuç yem çıkarıp tavuğun önüne tane tane atar. Bir yandan yürümekte, tavuk ta onun arkası sıra gitmektedir. Salondakilerin ağızları açık, durumu izlemektedirler.

        Stalin post bıyıklarını oynatarak şöyle seslenir:

        -Gördünüz mü; halk dediğiniz topluluk, tavuk gibidir. Tüylerini yol ve serbest bırak. O zaman yönetmek kolay olur.

        …                                                               

        Bir zamanlar çoğumuzun rüyalarına giren o dünyanın anlayışı böyle dostlar; neylersiniz. Ama sorun, sadece komünist sistem sorunu değil. Geçmişte ve zamanımızda görüyoruzki yönetimi ele geçiren bazı kişiler, kendilerinde üstün meziyetler zannedip Stalin gibi davranmaya çalışmışlardır. Dünyanın dört yanında bu tür yönetimler vardır. Kimi krallık, kimi demokrasi, kimi ihtilaller yoluyla iş başına gelip halklarını, yukarıdaki tavuk örneğindeki gibi yönetmeye

çalışmışlardır.Bu anlayışın sürekliliği  mümkün değildir. Olmamıştır.Herhalde Arap Baharı derken, dünya halklar platformuna bahar rüzgarları daha anlamlı esecektir. Zannederim, bunu aşmanın yolu, yönetimlerin halkına güvenidir. Halkını sevmesi ve onu can-ı yürekten kucaklamasıdır.

        Türkiye Cumhuriyeti böyle bir anlayışın ürünüdür. Aksini savunanlar, sapaklık edenler hak ettikleri, halkın cezasını bulur ve çekerler.

 

 




 

        

 PENCEREDEN KAR GELİYOR

           “ Noel Baba diye birisi yok. “ demiş efendinin biri.

           Hayallerimi  kırdığı için kırıldım bu adama. Olsa ne olur ? Finlilere göre, dünyanın patırtısından sıkılan ve kendisine sessiz, sakin bir yer arayan Noel Baba, kutup bölgesine yakın bir yere ( Rovaniemi) yerleşmiş. Zamanla adresi unutulmuşsa da II. Dünya Savaşı sırasında şehirin yıkılmasıyla ortaya çıkmış.Kulaktan kulağa yayılmış ve onu görmek için Rovaniemi’ye insanlar akın etmiş. Böylece şehir de  kalkınıp kendine gelmiş.

            Eh, bundan sonra da Noel Baba bir umudun, bir isteğin, hayata bağlanmanın, bir dala tutunma isteğinin sembolü olmuş. Yılbaşı akşamı başını soğuk cama dayayarak, gelecek yıl için umutlarını bir mucizeye, olsa olsa bir Noel Baba umuduna bağlayan insanların umudunu kırmaya ne gerek var ? Varsın o akşam, o saatler düşleriyle yaşasın insanlar.

            Kimbilir, hangi umutlarımızı sıralayacağız, o gelecek diye !..

            Umutsuz da yaşanmıyor ki; bırakın beyler, umutlarımızı yok etmeyin hiç olmazsa. İnsanların umutlara, yaşama sarılmak için nedenlere ihtiyacı var. Onları engellemeyin .

           2012 ‘de umut dolu yıllar, şiir dolu saatler, türkü dolu gönüller, sağlık dolu günler dileğiyle 2011’e veda etmek istiyorum.

Bu

Yılbaşı

Ağacımı

Hediyelerle

Donatmak yerine,

Her dalını bir dostumun

Adı ile süslemek istedim.Yakın

Dostlar, uzakta olan arkadaşlar. Eski

Arkadaşlar, yeni dostlar. Hergün gördüklerim

Ve arasıra görüşebildiklerim. Hep aklımda olanlar.

Ve sıkça unuttuklarım… Bu ağaçta hepsinin kökleri sağlam,

Dalları uzun ve güçlü olacak.

İYİKİ VARSINIZ .


FRANSIZ GUYANASI

 

GÜRSEL YILDIRIM

       Resmi adı, Fransız Guyanası Denizaşırı İli’ dir.

       Güney Amerika’nın  Okyanus’a bakan kuzey tarafında.

       Devlet Başkanı, Fransa cumhurbaşkanı’ dır.

       Resmi Dili, Fransızca’ dır.

      “ Fransa nire, Güney Amerika nire” diye düşünebilirsiniz.

       Bir de Fransız Polinezyası var. Tahiti Adaları’nın ta orda. Onunda Devlet Başkanı, Fransa Cumhurbaşkanı’dır. Resmi Dili hem Fransızca, hem Tahiti dili.

       Gabon.

       Resmi Dili Fransızca.

       Gine.

       Resmi Dili Fransızca.

       Guadeloupe.

       Böyle bir devlet  var mı, diye sorabilirsiniz.

       Var. Açın Dünya Atlası’nı; Küba’nın alt ucuna doğru gidin. Elbette Resmi Dili, Fransızca.

       Hatay.

       Yahu, orası bizim vilayetimiz ya, diyeceksiniz. 1938’ den önce Fransızlar orada fink atıyordu. M.Kemal yatağından şöyle bir doğrulup kalkınca tası tarağı topladılar.

       Yeni Kaledonya.

       Atlas’ta yerini bulursanız arkadaşlarınıza gösterin. Resmi Dili’ni söylemeye gerek yok.

       Vanuatu.

       Fransa’nın Mururoa Mercanadasında giriştiği nükleer denemeleri ve Yeni Kaledonya’da izlediği politikayı eleştirince Fransa’yla işleri bozuldu. 1980’de bağımsızlığını kazanınca elçiyi sınırdışı etti.

       Açın Sevr Antlaşması’nı; Trakya, İzmir Yunanistan’a verilecekti. Doğu Anadolu’da bağımsız Ermenistan Devleti ve özerk Kürdistan kurulacak; ülkenin güney sınırlarından Antalya, Antep, Urfa, Mardin Fransa’ya kalacak biçimde düzenlenecekti. 

       Oldu mu ?

       Olmadı.

       Ama  Antep, Gaziantep oldu.

       Urfa, Şanlıurfa oldu.

       Maraş, Kahramanmaraş oldu.

       Arada bir  tarihini unutan siyasetçilerce İzmir’ “ Gavur İzmir “ olsa da, orası ülkenin yüzakı, batıya açılan önemli penceresi oldu.

       Sevr yırtıldı, Lozan’da bir devlet doğdu.

       Çok yıllar önceydi. Osmanlı’nın sarıklı elçisi Paris’e gidince Fransızlar şaşırdılar. Elçimiz yakışıklıydı da. Madamlar sıraya girdiler. Farfarlı eteklerini kaldırarak  sarıklı elçimizi görmek istediler. Görenler görmek istediğini gördüler de devlet  erkânları ne olduğunu anlayamadı. Elçimiz yemekten sonra sıkışınca onların diliyle “ Tuvalet” i, yani “ yüznumarayı”, Osmanlı diliyle “ kenef” i sordu.

        Yine anlayamadılar.

        Saraylarında, evlerinde kenef yoktu. Çömelip ediyorlar, sonra sokağa fırlatıyorlardı. Bizimkiler tarif ettiler. Affedersiniz,  s.çmasın öğrendiler. Yaşamın en temel gereksinmelerden birini bizden öğrendiler. O günden bu yana ne iyi iş yapsalar, bir süre sonra üzerine s.çıyorlar.

        Aynı  “ Ermeni Soykırımı “ gibi iddianın üzerine de böyle yaptılar. Koskoca tarihin üzerine oy avcılığı nedeniyle …!

        Bizim Türk Halk fıkrasındaki gibi; daha sonra dönüp “ Biz bu haltı niye yedik ? “ diyebilirler.

        Yanıtımız hazır olmalı.

        Mesela, Lozan Antlaşması’nın fotokopisi Paris’e doğru fırlatılabilinir. Okusunlar da iyice anlasınlar, diye.


OSMANLI DONANMASI NİYE YANDI ?

 

        1768 yılında Osmanlı ile Rusya arasında savaş çıkar. Baltık Denizi’nde bulunan Rus Donanması, savaşa katılmak üzere Akdeniz’e hareket eder…

           Sorabilirsiniz ; Baltık neresi, Akdeniz neresi ?

           Baltık Denizi, Avrupa’nın kuzey üst karası ile İskandinav yarımadası arasında bir deniz. O zamanlar Rusya Devletinin deniz sınırlarına dahil bir yer. Rusya’nın denizlere açılma emellerinin taşıdığı bölge. Dolayısıyla donanmasının beklediği, yetiştirildiği, denizlere açıldığı özellikli bir yer. Ruslar ta oradan Akdeniz’e gelip Osmanlıyı yenmek istemişler.

           Coğrafya bilgisinden yoksun o zamanki Osmanlı yöneticileri “ Baltık Denizi ile Akdeniz arasında bağlantı olmadığı “ için, denizden gelecek bir tehlike yoktur, diyerek önlem alma gereği duymamışlar. Osmanlı Donanması  Ege sularında gezisini tamamlayarak İstanbul’a geri dönerken bir kalyonu Çeşme Limanı önünde arızalanmış ve demirlenmek zorunda kalmış. Elini kolunu sallayarak Ege’ye kadar gelen Rus Donanması, Çeşme  Limanı’nda tıkış tıkış duran Osmanlı Donanması’nı ateşe tutar ve sonuçta Donanmanın tümü yanar.

            Yanan donanma olsun !

            Halbuki o tarihten 250 yıl kadar önce Piri Reis adlı bir denizci , Dünya haritaları ve yazdığı “ Kitab-ı Bahriye “ adlı eseriyle denizcilik konusunda çok önemli bir adım atmıştır. Çizdiği haritalar zamanının o kadar ilerisindeydi ki bugün, “ bu haritaları Piri Reis’in çizmesinin olanaksız olduğu, ancak dünyaya gelmiş akıllı uzaylıların çizmiş olabileceği “ öne sürülüyor.

           Bu kitap Pargalı Sadrazam İbrahim Paşa’nın önerisiyle 1525’te muhteşem Sultan Kanuni’ye sunuluyor. Osmanlı’da üst memuriyet ve Kaptan-ı Deryalığa getiriliyor. O makamda önemli görevler ve başarılar yapıyor. Ancak başarılarını çekemeyen Basra Beylerbeyi’nin suçlamasıyla İstanbul’dan gönderilen fermanla Kahire’de kellesi vuruluyor.

          İşte Dünya Denizcilik Tarihi’ne damgasını vurmuş bir adamın bizdeki öyküsü. Elbetteki bilim tarihi bunun gibi nice olaylarla süslüdür. Ama Avrupalı durmamış, bilim alanında adımlarını atarak, sürdürerek uygarlığın doruğuna ulaşmaya çalışmıştır.

         Aslında 8. Ve 12. Yüzyıllar arasında bilimin ışığı İslam dünyasında yükselmişti. Harizmi, Ömer Hayyam, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbnül Heysem gibi bilim adamları yaptıkları buluşlarla evrensel bilime önemli katkılarda bulundular. Daha sonra Haçlı Seferleri ve Moğol istilalarıyla bunalıma girilmiş, bilim ve bilim adamları saygınlıklarını kaybetmiş; bunu önlemek için devlet adamları din sömürüsüne başvurmuşlardır.

         Gerisini biliyorsunuz. İslam dünyası ve Osmanlı’da zaman zaman parlayan yıldızlar etkili olamamış, bugünkü sömürülen düzeye indirgenmiştir. Özellikle İslam dünyasının halen kendini bulduğunu, hatta ileride de bulabileceğini söylemek olanaksızdır. Atatürk gibi bir dâhinin, devrimler yaparak Osmanlının üzerinde kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bu ortaçağ karanlığını yırtmıştır.

        Ulusların tarihinde geri dönüşümler ya da geçmişten körbakışlı intikamlar almak vardır. Son zamanlarda da ülkemizde de bu anlamda çıkışlar görülmektedir. Ama bilim ve akıl, ilerleyen zamanın yol göstericisi olarak daima rehberdir. Bu rehberi kendimize ışık olarak kabul ettiğimizde Dünyanın saygın ulusları arasına gireriz.

           Yoksa İmam Gazali’nin akıl ve bilim karşıtı görüşüyle parelel yürüyen, halen günümüzde var olan “ mele “ lerle bu işi sürdürmek olası değildir. Ne yapalım ki siyasal iktidar, nedendir bu yolu seçmiştir.

           Bekleyeceğiz, göreceğiz.


HAYDİN  “TURKİSH “  OLALIM

 

 

      “Baba artık uçakla gelin.” dedi oğlum. Atladık Samsun’a. Bindik uçağa. Pencere kenarında değilim ki aşağıları seyretsem. Baktım önümde albenili bir dergi. “Skylife “ diye yazıyor. Olsa olsa adıdır dedim. Sayfalarını açmaya başladım. İngilizce, Türkçe, Fransızca, tekrar İngilizce … İnince sordum oğluma, “ Skylife” nedir, diye. Türkçesi “ Gökyaşam “ imiş!

        Yahu bu uçak Van’dan Ankara’ya kalksa ya da benim gibi Karadeniz’den İstanbul’ gitse , uçarken okunan derginin adı Gökyaşam olsa bir acayiplik mi olacaktı da Skylife koydunuz ?.. Bu uçağın Türk uçağı olduğunu nasıl fark edeceğim ? Yoksa önemli değil mi ?

        Bir zamanlar  demiryolları, denizyolları yabancıların elindeydi. Bizimkilerin bu konudaki beceriksizliğinden mi nedir, önemli işletmeleri onlara teslim etmişiz. Ama onlar akıllı adamlar. İsimlerinin Türkçe olması, Türklerin gururunu okşayacağından Denizyolları, Demiryolları A.Ş. aynen kaldı da işletmesini kendileri sürdürdüler. Hani ne derler; Davul bizim boynumuzda, tokmak onlarda !..

         Önceleri banka adlarında da bu işlemi uyguladılar. Adlara dokunmadılar ama bankaların içini teslim aldılar. Olsun, dedik. Bankamızın adı Ziraat ya, İş ya, Deniz ya !... Aaa, bir baktık , bu da aşılmış. Her köşenin başında İnterbank, Bank Ekspres’ten levhalar. Koş vatandaş koş !... Artık para taşıma devri bitti. Al sana  Taksit card ! Al sana Vord card !..

         Allah Allah, C harfi ne zaman K yerine kullanılmaya başlandı da biz geride kaldık!.. Evdeki “ card “ ları Cardbanklara iade ederek işe başladım. Ama Allahı var; kibar adamlar. İade işleminde adamı kırmıyorlar. Belki biraz dil döküyorlarsa da o da insanın gururunu okşuyor. Ne de olsa gurur sahibi milletiz. İyi tanıyorlar bizi. Ne yalan söyleyeyim.

        Evin pencerelerini plastik yaptıracağım. İyi olur, dediler. Ses geçirmezmiş. Isı yalıtımını sağlarmış. Araştırdım ; Pen’siz, Window’suz, Win’siz marka bulamadım. Demek ki pencere plastik olacaksa bunlardan olmalı. Herhalde daha ses geçirmiyor, daha çok ısı yalıtımı sağlıyor. Böylece çook çook dışardan gelecek sesleri duymaz, rahat rahat uyuruz. Adamlar bizim nasıl rahat uyuyacağımızı, nasıl güzel güzel ısınacağımızı düşünmüşler. Hatta bunun için, Türk er alınmasınlar diye yerli işbirlikçilerini da bulmuşlar !..

         Fidangör’den başlayıp Otogar’a kadar yürüdüğünüzde gördükleriniz sizi rahatsız ediyor mu, bilmem. Bizim, çocuklarımızın ülkeleri olan bu topraklara yabancı kalmaya mı başladık acaba ? Yoksa  kendinizin dışlandığını mı hissediyorsunuz ?

         Nereye baksam yenilmişlik, terk edilmişlik, gıcıklanma, boyalı gösteri şatafatları, şiddet, baskı, yalnızlaşma, tükenmeye doğru adım adım gidiş, azalmışlık, beraber olamama, paylaşamama …  duyguları ağır basıyor. Biz bir yerlere doğru gidiyoruz da farkında mıyız acaba ?

         Bir ulusun batışı nasıl olur, diye düşünüyorum. Başımı dayadığım buğulu dolmuş camından dışarıyı görmeye, anlamaya çalışıyorum. İnmem gereken durakta inmedim. Son durağa kadar baktım durdum camdan. Camın buğusu sırtımıza yapışmış asalakların vitrinlerini görmekten alıkoymadı beni.

        Yoksa hepimizin gözü önüne sisler mi çöktü ?


CAN ÇEKİŞEN TÜRKİYE

 

     “La Turguie Agonisante” diye bilinen kitabın Türkçe çevrimini yazımın başlığı yaptım. Batılının canı öyle istediği için Türkiye’yi can çekişen ülke konumuna sokmuş. Zaten 1915’ten beri her fırsatta Türkiye’nin canına okumak için yapmadıklarını bırakmıyorlar. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki isyanlar bu isteklerinin göstergesidir. Günümüzde gündeme gelen Dersim ise Cumhuriyetle karşıtlarının son hesaplaşmasıdır. Cumhuriyet galip gelmiştir. Osmanlıdan beri gelen kangrene neşteri vurmuştur.

         Aslında ulusal kimlik sahibi olmaya karşı koymadır. Unutmayalım; sınırlarımız içindeki Kürtler,Çerkezler,Lazlar, Gürcüler, Boşnaklar ve diğer Balkan göçmenleri, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Araplar … kendilerini değişik ifade etmeye çalışsalar da Türkiye’de yaşayan  toplumu oluşturan tarih kimliğinin dışında kalamazlar. Çünkü çok geçmişten gelen Anadolulu bir kimlik söz konusudur.

         Bu Anadolulu kimlik içinde Türkler, Türk dilli insanlar olarak dışarıdan gelmişlerdir. İslamla tanıştıktan sonra dilimize giren Farsça ve Arapça’yla birlikte Türk dili zenginleşmiştir. Yani Türkiye insanlarını Türk dili ve İslam dininin bütünleşmesi olarak görmek gerekir. Ancak Osmanlıyla birlikte ortaya çıkan dil bir tür esperantodur. Yani yapay bir dildir. Böylece Osmanlı da kendini Türklükten ayırmıştır.

         Cumhuriyetle birlikte ulusal kimlik oluşurken dil de halkın kullandığı konuma oturmuştur. Yani, Türk halkı Türkçeye özgün şekilde kullanmaya başlamış ve zaman içinde gelişmiş, zenginleşmiştir. Dil de kendi yapısına kavuşan Cumhuriyet, çağdaş devlet olmanın ekonomik, siyasal, kültürel değerlerine de ulaşmıştır.

         Osmanlı Türk’ü dışlamışken Cumhuriyet Osmanlıyı asla dışlamamıştır. Türkleşme aslında bir batılılaşma hareketidir. Bu hareket elbette gerici,dinci ve Osmanlıcı olarak kendini gören, feodal yapıyı kendi varlığı için gerekli bulan çevrelerce her zaman onay görmemiş; fırsatı bulunduğunda karşı konulmaya çalışılmıştır.

         Dersim bu oluşumun bir göstergesidir.

         Günümüzde de halen Cumhuriyeti benimsememiş, anlayamamış olanlar kendilerine bir çıkış noktası aramaktadırlar. Güya tarihle yüzleşmek yoluyla, aslında hesaplaşmaya yönelmektedirler.

         Kişi olarak ben  hesaplaşmaya hazırım. Cumhuriyetçiler de aynı görüşteler elbette. Kendilerini Yeni Osmanlıcılar olarak ifade edenler ise buyursun gelsinler karşımıza. Aymazlıklarını yüzlerine açık açık vurmaya hazırız. Dersim’i kullanarak Cumhuriytten intikam almaya çalışmaları boşuna çabadır. Orada olan olayları incelemek ve yanlışları söylemek ayrı bir konu; Dersim başkaldırısını tarihçi olarak değerlendirmak ayrı bir konudur.

TAŞ MUSTAFA

 

GÜRSEL YILDIRIM

             Çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları köyünde geçti. Tarlalar, hayvan gütmeler, yayla yolları derken günü geldi askere gitti. Zaten gidiş o gidiş…

            İstanbul’u mekân etti.

            Çocukluğunda ilk kez köyden başka yere adım atarken yürüdüğü yolların taşlı,tozlu oluşu pek garibine gitmedi. Ancak ağbisinin  “Şeher ekmeği gibisi var mı ? “ diye  görüp övündüğü pazara merak sarmıştı. Şeher ekmeğinin bir gıdımlık tadı yanında büyük büyük evlerin nasıl olduğunu şekillendiremiyordu. Hele o ekmeğin yapıldığı fırın, doğrusu görülmesi gereken bir yerdi.

             Babası, amcası , diğer köylüler ördükleri gıdıkları,sepetleri, şelekleri oraya götürüyorlar; dönerken tuz, gaz… ne varsa  alıp geliyorlardı. Bir gün o da tutturdu. İlle oraya gideceğim, şeher ekmeğinin fırından çıkmışını ben de yiyeceğim, diye .

              O sabahın gün doğuşuna kadar gözü uyku tutmadı. Erken kalkıp yol hazırlığı yapanları, yorganın altından gizli gizli izledi. Kendisi çoktan hazırdı. Onlar yola koyulunca peşlerine düştü. Babası geri kovaladı. Olmadı. Amcası sahiplendi. Hadi sen de gel, dedi.

             Amcası bi hoş adamdı. Yeğeninin kolundan tuttu, kendine çekti. “ Bak “ dedi. Pazara gideceğiz. Sen şeher ekmeği isteyeceksin. Ama fırıncı herkese ekmek vermez. Bak, geçeceğimiz derenin kenarını iyi gözle. İyi bir kaylık taşı bul ve omuzla. O taşı fırının kapısına kadar götürecek, fırıncıya vereceksin. O zaman ekmeği hak etmiş olursun.”.

            Diğerlerine göz kırptı.

            Taşı fırının kapısına kadar götürdü. Amcası selam verip içeri girince kapıya önlüklü bir adam çıktı. Mustafa’yı yanına çağırdı. Taşı yan tarafa bırakmasını söyledi.

            Öyle yaptı.

            Sonra  çıkıp yan taraftaki çınarın dibine oturdu.

            Biraz sonra amcası elinde ikiş ekmekle göründü. Birini Mustafa’ya, diğerini ağbisine verdi. Fırıncı gönderdi, dedi.  Sevindi Mustafa. Buğuluyan, sıcak şeher ekmeğini kucakladı. Sarmaladı. Kokladı. Ucundan ısıra ısıra yemeğe başladı.

           Tadı damağında yayıldıkça kendinden geçiyordu.

            O günden sonra adı Taş Mustafa oldu.

             Sepet örmeyi öğrendi. Pazara götürdü. Hayvan alım satımı yaptı. Kepekli buğday ununu çuvala yükledi, kapış kapış satıldı.

            Askere gitti. Sınırlarda  soğukta, tehlikede nöbet tuttu. Mayına basan arkadaşlarının şehitliğini gördü. Günlerce yürüyüşlerden usanmadı. Tezkeresini alınca köyde onu davul- zurnayla karşıladılar. Yavuklusu uzaktan uzaktan el salladı. O da  halay çekerken, verdiği oyalı mendili çıkardı; salladı, salladı ..

           Babası  meydandaki taşın üstüne çıktı. Köylülerine seslendi:

           “ Oğlum bedelli askerlik yapmadı. Hem bizim köyden kimse bedelli askerlik yapmadı. Ben oğluma, kasabadaki Hikmet Ağa’nın oğlu gibi “ otuz binlik ”  dedirtmem “ dedi.

           Herkes alkışladı.

           Taş Mustafa  ertesi yıl İstanbul’a gitti. Köylüsü işe çağırmıştı. Kadıköy’de deniz kenarındaki büfede çaycı olarak işe başladı. İş sahibi ve aynı zamanda köylüsü onu “ Taş Mustafa “ diye çağırıyordu. “ Niye ? “ diye sorduklarında yukarıda okuduğunuz öyküyü anlatıyordu.

           Herkese.

           Tekrar tekrar.

           Taş Mustafa da “ otuz binlik” olmadığı için gerine gerine çayları masalara taşıyordu. Öyküsünün her anlatılışında daha gururla işine sahipleniyordu.

           Ben onu büfenin önündeki masada Kadıköy İskelesi’ne gelen yolcu vapurlarını izlerken tanıdım. Çayını tada tada içtim.

yildirim.gursel@gmail.com

      BÜYÜK HARFİN BAŞINA GELENLER

 

      Hani derler ya; başıma gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmedi. Son haftaların dikkat çeken olayından sonra (USLU) sözcüğünün yazılışı ve anlamı ya da anlamından doğan yazılış şekli kafamı alt üst etti. Çalmadık kapı, sormadık aklı eren bırakmadım. Baktım olacak gibi değil Türkçe Sözlüğe ve Dil Derneği’nin Yazım kılavuzuna başvurdum.

     USLU’yu yazarken baş harfini nasıl kullanmalıydım ?

     Yazım Kılavuzu diyorki;

a)     Tümcelerin ilk harfi her zaman büyük yazılır.

b)     Bütün özel adlar.

c)     Kurum ve kuruluşların adlarının her sözcüğü .

d)    Yapı,yapıt,ören adları .

e)     Kitap, dergi , yasa adları.Tarih yazılırken gün, ay adları.

f)      Yer,yöre adları.

g)     Devlet, ulus adları…gibi.

Harfin yazılışından hareket edersek :                                                                           1- (Uslu ) şeklinde yazarsam bir kişinin özel adını yazmış olurum. O kişi kim olursa olsun, önemli değil. Türkçe’ye saygımızdan bu kurala uymak zorundayım

2- (uslu ) şeklinde yazarsam, sözcüğün anlamına uygun şekilde hareket ederek hata yapmamış olurum.                                                                                                    Bu şekilde yazıldığında da iki anlam çıkıyor. Birisi “ Uslu otur” dediğimizdeki gibi “ Yaramazlık yapma “ anlamında oluyor. Diğeri “ Us= Akıl “ olduğundan “ Akıllı ol “ anlamı bize göz kırpıyor.

Şimdi …

          Biliyorsunuz, Büyük Millet Meclisi’nde soyadı USLU olan bir zat-ı muhterem, belki kendisinin demokrasi anlayışına uygun olarak, belki de soyadının anlamına ters gelecek şekilde davranışta bulundu. Uslu oturması gerekirken, kürsüdeki konuşmacıyı uslu olmayan şekilde iteledi.

Bu davranışı elbette tartışılır ve tartışılacak ta !

Acaba hareketini us’lu olarak görmek mümkün mü ?

Bağlı olduğu partisi de hiçolmaması gereken şekilde sahip çıktı ve

davranışını olumluladı. Acaba diyorum, bizim mi bir eksikliğimiz var ? Demokrasilerde kürsüye çıkmış hatibi iteleme,kakalama gibi davranışların olabileceğini biz mi akıl edemiyoruz ?

Hani seçimlerden sonra Meclisi tanımlarlar; Halkın meclisi diye. İktidar da

partisinin mensuplarından kararlarına uymasını bekler. Olmazsa trene bir daha binemezsiniz, diye kulaklarına  su kaçırır. O zaman seçilmiş milletvekillerimize bir görev düşer.

Uslu olmak !

O Meclisin kapısına da bir levha asmalı;

Uslu Olanların Meclisi, diye.

           Belki o levhadaki yazının baş harfleri küçük te yazılabilinir:

           “ uslu olanların meclisi “

           Sakın ha, yazım hatası yapıp “ us’lu olanların meclisi, diye yazıvermeyin. Başınıza uslu olmadığınızdan dolayı neler geliverir !

           Gördünüz mü büyük harfin başına gelenleri ! Siz siz olun, bundan sonra büyük harfi kullanırken 

         “uslu “

        “ Uslu “

        “ us’lu “    

 oluverin. Yoksa kendinizi harmanda itelenmiş bulursunuz.

 

 

 

 

 

 

 

 


     
GÖRECEĞİZ

       Gürsel Yıldırım

            Padişah Murad Hüdavendigar zamanında Konya ve Aydın’dan getirilmiş Oğuz Türkmenlerinin yerleştiği Manastır- Kocacık, atalarının Balkanlardaki yurduydu.

            Bilinen en uc dedesine Kırmızı Ahmet Hafız derlerdi.

            Babası Ali Rıza Efendi, O doğduğunda, 1877 Rus Savaşı’ndan kalan kılıcını başucuna astı.

            Okula ilk gittiğinde başında sırma işlemeli bir sarık, sırtında beyaz bir mintan vardı. Molla Kadın Mektebi’ne dualarla başladı.

            12 yaşında yetim kalınca dayısı kâhya Hüseyin Ağa’nın yanında, Selanik yakınlarındaki çiftlikte tarlalardaki kargaları kovalarken, Osmanlı İmparatorluğu’nun dört yanında çakallar, çaylaklar,çıyanlar hep birlikte devletin tarlalarına saldırıyordu.

            1894’te Selanik Askeri Rüştiyesi’ne kaydoldu. O’nun zeka ve bilgi birikimini fark eden öğretmen subaylar, okula üçüncü sınıftan başlattılar.

            1896’da Manastır Askeri İdadisi’ne girdi. Namık Kemal’in şiirleriyle tanıştı.

            1902’de 21 yaşında teğmen oldu.

            1903’te Harp Akademisi’ne girdikten sonra kafasında yeni düşünceler, siyasi fikirler gelişmeye başladı.

            1905’te 24 yaşında yüzbaşıydı. Şam’daki 5. Ordu’ya “..bir daha memleketlerine kolaylıkla dönmemeleri için …” sürgün edildi. Maaş alamayan, doyurulamayan, giydirilemeyen askerlerle Osmanlı ordusunun çürümüşlüğünü gördü.

            1906’da arkadaşlarıyla birlikte, padişaha karşı Vatan Cemiyeti’ni kurdu. Daha sonra gelişen ve genişleyen, vatansever subaylar arasında değer kazanan dernek, Vatan ve Hürriyet     Cemiyeti olarak Selanik’te çalışmaya başladı.

            1907’de Makedonya’daki 3. Ordu’ya atandı.

            23 Temmuz 1908’de Kanuni Esasinin ilanına katıldı. Ama bunun çare olmadığını “ Yeni idare şekli, köhnemiş bir imparatorluğun hasta gövdesi üzerinde değil, aksine Türk Milletinin yaşadığı topraklar üzerinde kurulmalıdır…” sözleriyle belirtti.

            31 Mart 1908 olayında 28 yaşındadır.

            27 Eylül 1911’de İtalyanlara karşı savaşmak için Trablusgarp’tadır. 30 yaşında Binbaşı’dır.

            Edirne’nin düşmesi,Selanik’in verilmesi karşısında şaşkındır.

            1913’deki 2.Balkan Harbi sıkıntılarını yaşar.

            1 Ağustos 1914 1.Dünya savaşı’na Almanya yanında savaşa katılmamızı kabul etmez.

            1915’te Çanakkale’dedir. Destanın büyük kahramanının yaşı 34’tür.

            1917’de Paşa olarak 36 yaşında 2.Ordu Komutanıdır.

            1918 Mondros Mütarekesi yüreğini yakan bir ateştir. İstanbul’da düşman gemilerini görünce haykırır: “ Geldikleri gibi giderler ! “.

            1919’da sisli,karanlık,teslim olmuş saltanat yönetimi karşısında “ Tek çare Anadolu’ya gitmektir ! “ der.

            Sonrası mı ?

            Kurtuluş Savaşı ve Kuruluş günleri !

            Yaşadığı ihanetler !

            Tek dayanağı olan ulusuna güveni !

            Devrimler !

            Çağdaş Türkiye !

            Cumhuriyet !

            Bir 10 Kasım sabahı daha bunları düşündüm. O’na özenenleri; O’nun yaptıklarını inkar edenleri; O’nun kurduğu, başkanlık yaptığı Meclis’te, O’na  “diktatör,faşist” diyenleri ….

Yaşım yaşım ağlayan bulutları,sarı yapraklarını döken ağaçları, çırpınan denizi,dağları tepeleri, kıvrım kıvrım yolları ve uygarlığa açılan pencereleri !..

            Yine bir 10 Kasım sabahı, bu ulus, kendine ne demek istediğini, Nutuk’u bağıra bağıra okurken anlayacak; Kuruluş’un aydınlım üzerinde yürümeye başlayacaktır.

            Göreceğiz !..


ERDEM

         Karşıdaki ordu sınıra kadar geldi. Tankların ve askerlerin geçeceği öprünün malzemeleri ırmağın kenarına yığıldı. Çadırlar kuruldu. Askerler savaşa hazır; düşman komutanı karargahını denetliyor. Bu tarafta ise bir hareketlilik yok. Sadece askarlkiğini 20 ay yapmış Başkomutan ülkenin başkentinden bağırıyor.

-         İntikamımızı sonuna kadar alacağız.

         Düşman komutanı, subaylarına “ Bunların paşaları nerede? “ diye soruyor. Subaylar çoktan istihbaratlarını yapmış, “ Silivri’de komutanım “ diyorlar.

Komutan soruyor:

-         Silivri neresi ?

-         Bir tür hapishane, komutanım.

“ Öyleyse toplanın “ diyor düşman komutanı. “ Ben paşaları hapiste olan orduyla savaş etmem ! “.

       Meclis başkanı, milletvekillerinin önlerindeki düğmeye basarak işaret buyurmalarını istiyor. Sayım sonucu 550 bulunamıyor. “ Çağırın salondakileri “ diyor Başkan. Girenler oluyor. 423’e  ancak ulaşılıyor. Başkan oldukça kızgın. “ Yeni Anayasa oylamasında Meclis üyelerinin tamamının burada olmasını arzu ediyorum. Milletimiz de bizden bunu bekliyor. Oylama yapılıyor. 541’ de kalınıyor bu kez. Başkan soruyor:

-         Nerede bunlar ?

Divan kâtibi yanıtlıyor:

-         Galiba tutuklu milletvekilleri katılamadı, başkanım.

-         Neredse tutuklu bunlar ?

-         Silivri’de.

      “ Öyleyse “ diyor Meclis Başkanı “, “ Seçilen milletvekillerinin Meclis’te     olamadığı bir Meclis, ulusunu tam temsil edemez. Oylamanın tam sayı sağlandığında yapılmasını arzu ediyorum…”

        Yerinden kalkıyor, Başkanlık kürsüsünü yorgun ve düşünceli adımlarla terk ediyor.

   ...

          TV’de Şampiyonlar Ligi maçı var. Kentin takımının başkanı günler öncesi    seyircinin katılımının azlığından rahatsız. 20 milyona yakın sevdalısı olan diğer bir takımın üyeleri ise ülke çapında ilgisiz. Hatta rakip Avrupa takımının destekleyicisi durumunda. Kentin takımı ligi ikinci bitirmiş ama birileri kolundan tutmuş Şampiyonlar Ligi’ne göndermiş onları. Seni şampiyon ilan ettik, demişler. Fakat şampiyonluk kupaları ellerinde değil. Yani paşa olmuşlar ama apoletleri omuzlarında yok. Hiç kimse apoletimiz, kupamız nerede diye soramıyor. Kupasız takımın başkanı ne yapacağını şaşırmış. Teknik Direktörünün ağzı düğmelenmiş…

Bu üç olay nerede mi gerçekleşti ?

        Arkadaşlarla “ Erdem “ üzerine tartışıyor, yaşanılanlardan örnekler veriyorduk. Gece rüyama da girdi bu tartışma. Sonra tiyatro oyunu şeklinde tan ağarmasına kadar üç perdelik oyun halinde sürdü. Dekor olarak 4000 yıllık bir coğrafyanın doğa,tarih,sosyal yaşam, savaş,kıyım,barış, inanç, kucaklama, ihanet, türkü … görüntüleri vardı.

O ülkeyi siz tanıyor musunuz ?

 

NEDİR SENDEN ÇEKTİĞİMİZ

 

          Adamın biri, Cumhuriyet’in gayrimüslimleri, Kürtleri, Alevileri, Köylüleri, dindar insanları ötekileştirdiğini yumurtlamış. Cumhuriyetten önce bu insanlar Osmanlının yanında özgür, eşit ve dostça yaşıyorlarmış. Alt kimlikler unutulmuş. Osmanlının tüm kimlikleri kucaklayan yapısı yerine ulusçu anlayış getirilerek tek millet oluşturulmaya çalışılmış. Lozan tarihin en büyük toprak kaybına neden olmuş. Sözde ortaya konan çarpık tarihle geçmiş unutturulmaya çalışılıyormuş. Ne din kalmış ne dil. Nesiller birbirini anlayamaz olmuş. Laiklik denen illetle dini öğretim yok edilmiş. Herkes kendi inanç çerçevesinde ibadetini yapma hakkı yoluyla camiler terk edilmiş. Kuran kursları kapatılmış. Sarıklı hocalar yerine okuldan yetişmiş güya din yobazları kanalıyla Kuran anlaşılamaz, herkesin istediği yoruma açık hale getirilmiş. Yetmemiş okullardan zorunlu din dersleri kaldırılmış.

           Vay bunları yapan sensin he mi Cumhuriyet !

           Bir Anayasa tutturmuşlar. Vatandaşlık denecek ortak bir kavram, yurt bütünlüğü, insan hakları, kadınların hakları, çocukların hakları, işçi hakkı,grev, toplu sözleşme  filan filan ! Yahu ortada bir şeriat varken senin arattığın nedir ? Bizi elin gavuruna esir ettin; yetmedi gurbet ellerde perişan eyledin. Neyine yetmiyordu bu milletin bir avuç arpası buğdayı ? Şükürler edip yatıp uyuması.

          Vay bunları yapan sensin he mi Cumhuriyet !

          29 Ekim 1923 ‘ ten sonra arkası kesilmez şekilde gelen devrimleriyle toplumu helak edivermişsin. Fese karışmış, ezana karışmış, kıyafete karışmış,alfabeye karışmış, evliliğe karışmış, güya bizi ortaçağdan kurtarmaya çalışmışsın. Bizi ilim ve irfan sahibi yapmaya and içmişsin.

           Vay bunları  yapan sensin he mi Cumhuriyet !

           Alacağın olsun. Bunu yanına komayız. Altını oyar, yavaş yavaş yaptıklarını yıkar, o beklediğimiz düzene elbette kavuşuruz bir gün. Halkıyla el ele tutuşup çağdaşlığa doğru yürüyen liderinin önüne geçer, karanlık bir bulut gibi çökeriz elbet tepene. Bak ABD’li Obama ne diyor;” … Türkiye farklı bir gelecek benimsedi. Kendisini yabancı kontrolden uzaklaştırdı. Bir Cumhuriyet kurdu. Bu Cumhuriyet  hem ABD’nin hem de diğer dünya ülkelerinin saygısını kazandı.”

         ….

         Bu karanlık sesi duyunca bağırıyorum.

         Bağırıyorum ve çağırıyorum.

         Ey kimsesizlerin kimsesi olan Cumhuriyet ! Sesimi duyuyor musun ?

 

AKINTIYA KÜREK ÇEKMEK

 

        Bir Bektaşi ile yan yana oturdukları komşusu iyi anlaşırlar ve pek sevişirlermiş. İkisi de uzun yaşamış ve sonuçta dünyayı terk etmişler. Nekir melekleri gelmiş, hesaplarını görmüş ve komşu cennete, Bektaşi cehenneme yollanmış. Aradan yüzyıllar geçmiş … Bir gün görevli olarak gittikleri toplantıda karşılaşmışlar. Birbirlerine durumlarını sormuşlar. Bektaşi “ Bizim orası hem çok kalabalık, hem de yapılacak iş çok değil. İşimiz iki saatte bitiyor. Ondan sonra yan gelip yatıyoruz.” Diye açıklamış. Komşu ise şaşkın. “ Yapma yahu ! Bizim orası pek tenha. İşim de bitmek bilmiyor. Sabah kalkıyor önce güneşi uyandırıyorum, sonra yıldızları parlatıyorum. Devamında yağmur bulutlarıyla ilgileniyorum…” Bektaşi  neden bu kadar iş düştüğünü sorunca, adamcağız yakınmalı sesle bağırmış ; “ Adam yok, adam ..!

          Bir Bektaşi babası kendine göre yaşayıp gidiyormuş. Yaptıklarını da inancı belleyip günlerini geçiriyormuş. Elbette sürekli içmekten  vaz geçtiği, hatta sevap-günah diye hesap yaptığı da yokmuş. Ancak arada bir “ Affet beni Allah’ım “ diye niyazlanıyormuş. Bir gün yine “ Affet beni Allah’ım “  diye söylenince, yanından geçen komşusu, “ Bre melun ! Allah hangi suçunu affetsin ki  yalvarıyorsun ? “ diye karşı gelmiş. Bektaşi babası adamı yanına çağırıp açıklama yapmış ; “ Allah’ın işine karışmak haddimize değil. Allah affedicidir, kusurlarımızı affeder. O Allah’tır. Sana ne ?...”

         Bektaşi sofrasına haddini bilmez biri düşmüş. Biraz demlenince başlamış hayat felsefesine. “ Ben yaşamın nasıl bir şey olduğunu kuru soğanı yerken anlıyorum. Soğanı bıçakla kesmek adaba uymaz. Yumruğu vurup soğanın başını dağıtmak gerekir. Yedikçe acısı artar ve adamı ağlatmaya başlar. Yaşanan zaman daöyledir; zaman küçüldükçe adamı daha da çok düşündürür …” Masada oturanlardan biri adama dönüp “ Sen soğan doğramaktan başka bir nedenle ağladın mı ? “ . Adam yanıtlamış ; “ Ben kendime hakim olan bir kişiyim. Hiç ağlamam ! “. Soru soran ; “ Sen asıl buna ağlamalısın ! “ diye uyarıvermiş.

           Kişinin ne zaman ağlayacağını bilmesi önemlidir. Ağlamak ta elbette insan yaratılışının bir özelliğidir. Soğan soyanın ağlamasıyla çevresinde olup bitene insanca duygu içinde bakanın ağlaması farklıdır muhakkak. Bunun ayırdına varmak ta önemlidir. Erdemliliktir.

           Ha ! Bunları bilmek, öğrenmek gerekir. Öğrenmek için bir çaba gereklidir. Aslında öğrenmek, akıntıya kürek çekmek gibidir. Bırakıldığı anda geriye sürüklenirsiniz. Bir politikacı ; “ Önceleri çok şey bilmiyordum. Dolayısıyla korkmuyordum . Şimdi çok şey öğrendim, çok korkuyorum “ demiş.

          Bizim halkımız ve özellikle politikacılarımız öğrenmekten uzak duruyorlar. Acaba ,öğrenince korku yüreklerimizi sarar diye korkuyorlar mı ?

VUVUZELA

 

         Bu aleti hepimiz biliyoruz. Dünya Futbol Şampiyonası’nda Güney Afrika yerlileri öttürdü ve dünya tanıdı. Pek sevilen bir ses değildi. Hele ötüp zoraki dinlenince bıktık.

         Bizim zurnaya benziyor ama sesi o kadar hoş değil. Zurnayı öttürmekte zor elbette, ustalık ister. Vuvuzelayı ağzınıza alıp üfleyice biraz tuhaf ses çıkıyor. Zurnada ise ses çıkarmak için sadece üflemek yetmez, son deliğini bulup parmağınızla ritim tutmak gerekiyor. Yoksa olmaz.

         Hani ne demişler; Zurnanın son deliği misin, diye.

         ABD Başkanı Obama oraya gidince bizimkilere bir heves geldi. O giderse biz de gideriz, diye tutturdular ve gittiler. Hem de iyi ettiler. Böylece ABD’nin ne denli dümen suyunda gittiğimizi ispatlamış olduk.

         O üfle (ye) memiştir. Her ne kadar zenci kökenliler bu konuda başarılı da olsalar, Obama koskoca başkan, uzatılanı hemen üfleyecek değil ya ! Bizimki de ona özenmiş. Uzatılan vuvuzelayı üflememiş. Vekâlet verip Bakanına uzattırmış. O da, derin bir soluk alıp üflemiş.

         Bir ses çıkmış alkışlar arasında ama nasıl bir ses ! Diyorlarki bazı sesler de karışıklığa gelmiş, duyulamamış. Ya da anlaşılamamış. Öyle ya, bakan üfleyince alkışlar arasına her türlü ses duyulamazki.

         Olsun, üflendi ya !

         O üfürük sesini dünyaya duyurduk ya !

         Sonra sesin arkasından kükredik. Sesimiz Libya’yı, Mısır’ı aşıp Suriye’ye uzandı. Demokrasi, dedik. Halkına baskı yapma , dedik. Özgürlük , dedik. O sırada aklımız vuvuzelada olduğu tutuklu gazeteciler aklımıza gel (e) medi. Halkın seçip Meclis’e gönderdiği Balbay, Haberal ve diğer tutuklu milletvekilleri gel (e) medi .

         Olsun, biz üfledik ya !

       Sadece doğu tarafımızdan inlemeli bir ses geldi. Kendine güveniyorsan bizim zurnayı üfle, diye. Aslında iktidarımız zurnayı öttürmek için çaba gösteriyor da, üfleyince nasıl bir ses çıkacağından endişeli. Muhalefet ise yan gelmiş bekliyor. Onlar bir üflesinler de biz ona göre üfleriz, diye. Öyle ya, önce bakacaklar; iktidarın üflemesini halk beğenmedi. Hemen eleştirecekler ve kendileri üfleyecek.

         Püff !

         Aslında kimsenin ne vuvezelayı, ne zurnayı tanıdığı yok. Tanımadığın şeyi nasıl öttüreceksin ?

        Onun için üfleyince garip sesler çıkıyor.

        Halkımız da o garip sesleri duyup birbirine bakıyor. Yahu, diyorlar. Biz çalsak daha iyi öttürürüz.


    
YUH OLSUN

 

    Sılaya varınca önce büyüklerin elleri öpülür. Sevinirler. Gönenirler.

    Bu kez öyle olmadı. Doğru köyün mezarlığına gittim. Bayrağımız kapı girişinden görünüyordu. Köyümüzün şehit mezarının başucunda gururla ve belki de hüzünle dalgalanıyordu. Bir başka bayrak ise köyümüzün kalesinde upuzun direğinin üstünde şerefle dalgalanıyordu. Köylüler, o toprağın bağrında yaşayanlar, o topraklarla gurur duyanlar dikmişti o bayrağı. Her ikisinin gölgesinde oturduk. Dualarımızı ettik. Yiğidimizin anılarını yaşattık.

     O şehidin kızı yıllar önce bir düzenlemede Türkiye Güzeli olmuştu. Babası her yıl gönlümüzün güzelidir.

     Ülkemizde nice köyün, nice kentin mezarlıklarında bayraklar dalgalanır. O bayraklar o yörenin, vatana sahip çıkma duygusunun haykırışıdır. Gökyüzüne seslenişinin işaretidir. Annenin, babanın, eşin ve çocuklarının, köyün, tüm halkın ve ulusun hıçkırıklı duruşunun mihenk taşıdır.

    Sabrının ölçümüdür.

    Ey halkım; şimdi koşma vakti gelmiştir. O şehidin mezarındaki bayrağı alıp dağ dağ, ırmak ırmak koşma vaktidir. Bu kana susamışlara yumruğu sallamanın vaktidir. Vatanın bölünmezliğini anlamayanlara dersini iyi okutmanın vaktidir…

    Önce Ankara’ya bir selam göndermek gerek. Koltuklarında rahat oturuyorlarsa selamı da geri alıp cepheye yönelmek gerek. Cephe “ Sathı Vatan” dır. O vatanın insanlarına seslenmek gerek. Oyuna gelmeyelim. O oyun ki yıllar önce M.Kemal’in önderliğinde Kurtuluş’la bozuldu. O oyun ki o bozulmanın hıncı için yeniden yöneldi bize. Farkına varalım.

     Tek Türkiye var; bunu unutmayalım.

     Tek bayrak, tek Türkçe ve tek Cumhuriyet var; asla aklımızdan çıkarmayalım.

     Ne öğretmen kaçırma, ne askeri şehit etme, polise saldırı, yağma, yıkma … bunlarla bir yerlere varılamayacağını anlatalım. Anlayalım. Birlikte yaşamanın ön koşulu olan “Yaşam hakkına saygı” yı unutmayalım. Sorunlarımızın konuşarak, tartışarak çözme yollarını görelim. Siyasi yaşamın bunun için gerekli olduğunu bilelim.

    Yapılanlara “ Yuh ! ” demek yetmez elbette.

     Ama ülkemi seviyorum. Ülkemde barış içinde yaşamak istiyorum. Ülkemin insanlarının mutlu olmasını, toplumun refah içinde yaşamasını istiyorum. Elimi aklı şaşmışlara tekrar tekrar uzatıyorum.

          Köyüme gittiğimde mezarlığı gezerken öc içinde değil, orada yatanların huzurunu duyumsayarak yaşamak istiyorum.

 

     GÖVDE BİZİM

              Köylerden uçtuk kentlere.

            Kuş uçar konar da acaba biz konduk mu ?

            Onlar konduklarında yuvalarını yaparlar. Yavrularını doğururlar. O dönemi o yuvada geçirirler. Sonra yine o mevsim gelene kadar göçerler. Bizim göçümüz ne zamana dek sürecek ? Hep göçecek miyiz ?

            Kırlar, bozkırlar ıraklaştı bizden ya da biz ıraklaştık oralardan. Gittik, kentlere konduk. Apartmanlara konduk. Asansörle çıkmaya başladık dairelerimize. Ama ayakkabımızın topuğuna basmaktan vazgeçmedik. Zile basmak yerine ayağımızın ucuyla vurduk kapımızı. Sigaramız elimizden düşmedi.

            Arabamız oldu. Kornasına doyasıya bastık. İzmaritlerimizi, burnumuzu sildiğimiz kâğıt mendili sokağa fırlattık. Paspasımızın çöpünü park yerine boca ettik.

            Belki inanmayacaksınız; ev sahibim kente yaptığı dört katlı apartmanının çatısına ineğini çıkardı. Orada beslemeye başladı. Gün geldi, yaylaya çıkarken, ineğiyle merdivenleri yularından çeke çeke indi. O mu öndeydi, yoksa inek mi; kestiremedim !

            Kapı önlerinde birikerek sohbetlerimize devam ettik. Yorgan-yatak yünlerimizi  sitemizin giriş betonunda suları şaldır şaldır dökerek yumduk.  Güneşlettik . Komşuları çağırdık, bir güzel diktik.

            Hoşumuza giden türküleri komşumuz da dinlesin diye sonuna kadar çığırttık. TV’ lerimiz yüreğimizin sesi oldu, istediğimiz kadar açtık.

            Hastane  sırası, dolmuş sırası, kasa sırası mı bilemedik. Koştuk en öne. Açıkgözlük yaptık.

            Yani, o doğacı alışkanlıklarımızı, o kendimize özgü kır yaşantılarımızı kente taşıdık.

            Kat kat apartmanların yükseldiği, türlü türlü taşıtların boy gösterdiği, geniş caddelerinde sallana sallana yürüdüğümüz kentlere taşıdık.

            Hani o bizim olan kentlerimize !

            Hani o kendi disiplinini içinde taşıyan ama uymamakta direndiğimiz kentlere.

            Hani gövdemizin orada olduğu ama aklımızın orada olamadığı kentlere.

            Keçi gibiyiz galiba.

            Belki de koyun gibi.

            Kedi gibi uysal ya da köpek gibi sadık !

            Kullanım süresi çoktan geçmiş otomuzla öndekini geçmek için zorladığımızda, belki keçi gibiyiz. Çalıştığımız yerde sosyal haklarımızı aramakta koyun gibi, seçim sürecinde kedi gibi, dünyayı yorumlamada ….  Gibi !

            Toplumun ortak aklını kullanmaktan çok uzağız.

            Evrensel kapitalizm kendini var etmenin ve gücünü sürdürmenin yollarını biliyor. Gelişmemiş ülkeleri de kendi bataklığında bocalamasını sağlıyor. Toplum uyandığında ortak aklı elbette fark edecek. Bunun yolu da eğitim, eğitim, eğitimdir.

            Ama bunu anlayana !


ALTIN BİR KUPADA TAŞIYORUM GÜNEŞİ

 

         AYI İSE GÜMÜŞTEN BİR TORBADA

 

       

        2009

        2010

        Rakamlar değişiyor. Sayılar kendine özgü bir şekil alıyor.

        İnsanoğlu zamanı kendine göre sınırlandırmak için sayıları kullanıyor. Halbuki zaman,  başlangıcı ve sonu belli olmayan bir süreç. Yıl, ay, gün, saat … bu sürecin insan tarafından belirlenmiş etapları.

        Niye koyarız bu etapları ? Yaşamımızı zamanın kalıplarına niye sokarız ?

        Çünkü ölçütlerimiz vardır bizim. Geçmişin deneyimlerinden gelen ve geleceğimize yön veren bu ölçütler, kişinin değerinin göstergesidir. Zamanın sınırlandırılması, aslında insanın var olma değerinin ortaya konulmasıdır.

         “Ben değerliyim.”

         Niye ?

         Önce “insan” olduğum için.

         Sonra zamanın bu ölçütlerinde şu, şu işleri yaptığım için.

         “Yaptıklarımla onur duyuyorum.”

         Zaten sorun da bu. Kişinin yaptıklarıyla onur duyması. Bir tür kendisiyle hesaplaşması.

         Zaman zaman yapmalıyız bunu.

         İşte yılbaşı günü. Geride bıraktığımız yıllar. Önümüze serili yeni bir zaman parçası.Neyi, eksik bıraktık ya da neyi gelecek bu güne aktardık ? İnsanın kendisiyle hesaplaşması kolay bir şey değildir elbet. Daha çok esrik bir kafayla ve iyi bir dost bulmuşsak yapabiliriz bunu.

          Gelin değiştirelim bu alışkanlığımızı ve kendimize sığınarak adımlarımızı atalım.

          Gecenin geç bir vaktinde, ne kadar sorunumuz varsa o kadar taşı elimize doldurarak sahile koşalım. Gümüşi parıltılarıyla bizi kucaklamaya çağıran denize fırlatalım taşları. Her birini fırlattıkça yükümüzün azaldığını duyumsayalım.

           Örneğin, gökyüzünde bir yıldız belleyelim. O yıldız sizin yıldızınız olsun. Bir saat sonra o yıldızı yeniden gözlemleyelim. Yerinde duruyor mu ? Ona sığınalım ve dertlerimizi, umudumuzu, arzularımızı, isteklerimizi ona söyleyelim. Gökyüzü çok derindir. Sesimizi duyar ve bize işaretler verir.

           Çocuklarımızla ya da eşimizle bir türkü söyleyelim. Sesinizin fa majör tonunda çıkması önemli değil, Yeterki beraberliği yaşayalım. Bir umuttur seslerin kaynaşması.Sabahleyin sadece horozlar ötmüyorki; sabahın er vaktinde bülbüllerin, sığırcık kuşlarının seslerini dinlediniz mi?

            Bu sabah eşinizin elini avuçlarınız arasına alıp el içini, en içten ve isteyerek öpünüz.

Onun size hayran bakışlarına “Bana emek veren ey kadın ..” diyerek sesleniniz.

            Neyiniz eksilir ?

            2010 umutlarınızın ışığı olsun.

            Bu ışığı yüreğinizde duyumsayarak şairin dizelerini yeniden okuyunuz.

          “Yere serilinceye kadar

            Altın bir kupada taşıyorum güneşi

            Ayı ise gümüşten bir kupada”

            Nice yıllara.

 

 

SAYIN EROL

 

            Gönderdiğim yazıları, sorumluluk bende de olsa, okuma hakkın var. Elbette okuduktan sonra gazetenin oto sansürüne takılabilir. Ne var ki ben böyle yazıyorum. Duyduğuma göre bazı dostlarımıza yazılarım hakkında  serzenişte bulunmuşsun. “ Keşke böyle yazmasa” gibi laf etmişsin. Bu  kadarla kalsa iyi. Bak neler demişsin.

          Libya hakkında yazmasaymışım. Hükümet her ne kadar önce Kaddafi’ye, sonra birleşik güçlere sahip çıkıp hata etse de, Nato gücü altında gemiler gönderse de önemli değilmiş. Sonunda Ankara elçiliğinde yeni Libya bayrağı dalgalanmış. Onlar bize “ ağabey” gözüyle bakıyorlarmış. Sahip çıkarsak yatırım payımız, petrol payımız artabilirmiş.

           Mısır’daki Hürriyet meydanı yeni bir rüzgar oluşturmuş. Bize her daim karşı çıkan o eski lider şimdi kafeste ifadeye geliyormuş. Tarihte buna benzer olayı biz de yaşamışmışız. Halkını dinlemeyen liderlerin sonu bu olurmuş. Hükümetimiz bu konuda uyarısını yapmış ama dinleyen olmamış.

          Suriye’ye gelince; başkalarının kışkırtmasına ayak uyduran halka sahip çıkmak pek doğru görünmüyor gibiyse de Sam amca bir rota çizince ona uymak zorunda kalındığını kalın kalın çizgilerle anlatmışım.

          Irak’ın bombalanmasına karşı çıkan üslupta yazılar yazıyormuşum. Daha dün, yani yıllar önce yakıp yıkılan, yağmalanan Müslüman Irak halkı kendi yönetimini kurma becerisini gösteremeyince bizim sınıra doğru yığılmalar başlamış. Ayrılıkçı hareket orada yoğunlaşmış. Hükümet ne yapsın, değil mi? Öyle diyor muşsun.

         Belik sırada İran var, Yemen var …

         Oraları da kurcalayan yazılar yazmamalıymışım.

         Olur.

         Peki; ülkem hakkında yazsam, yayımlar mısın ?

         Örneğin; basına yapılan baskıyı, uzun tutukluluk sürelerini, milletvekili olup ta olamayanları, basılmamış kitapların yayımlanmamasını, telefonların dinleniyor oluşunu, üniversite öğrencilerinin haykırışlarını, Hopa’daki uygulamayı, çocuk pazarlarını, üç çocuk doğur(a) mayan kadınlara yapılan işkenceleri … yazsam, ne dersin ?

         Bilirsin ki her yazarın bir Nuriye  yiyişi vardır. Ben tatlının böylesini seviyorum.

         Sen  dondurmalı kadayıf isteyebilirsin.

         İyisi mi, gel Tuncer’i de yanımıza alalım. Çambaşı yolunda delibal yiyelim. Ya senin dediğin olur, ya benimki. Sakın ha yumurta getirme. Bilirsin, yumurta yüzünden çocukların başına neler geldi. Bal bizi tutarsa Giligili de soğuk su içeriz.

         Zaten bu yazıyı okuduktan sonra soğuk su içmek en iyisi.

       Hem bayramı da kutlamış oluruz.

 

 

 

 

 

 

 

EYVAH YAĞMUR !

        Karadeniz bu.

        Yüksek bir tepeden denize doğru baktığınızda, denizin üstü pır pır ediyor, renkler yeşilden, açık maviden, kirli kiremitten koyu maviye doğru gidiyorsa, bilinki yağmur gelecektir. O zaman Boztepe’ye  bakmak gerekir. Başı dumanlanmış, koyu bulutlar şaha kalkmış, karanlık kentin üzerine doğru çökmeye başlamışsa damlaları artık hissedebilirsiniz.

        Çamaşırlarınızı toplayın, pencerelerinizi kapatın…

        Ama bu kez böyle olmadı. Bardaktan boşanırcasına değil de kazanlar dolusu sular, saatlerce gökyüzünden aktı durdu. Dereler taştı. Alt katları çamurlu sular doldurdu. Cadde ve sokaklardan geçilmez oldu. Sel suları arabaların boyunu aştı…

        Bir felaket yaşadı Ordu.

        Yaşlılar anımsar elbette; bu tür felaketleri özellikle sahil kentleri zaman zaman yaşamıştır. Ordu da yaşadı. Ama ders alınmadı, anılamadı.

        Hep suçluyu ötekinde aradık.

        Örneğin, Belediye’yi suçladık. Valiliğe kızdık, söylendik.

        Hiç kendimize bakıp, benim de suçum var mı acaba ! diye söylendik mi ?

        Secdeye vardığımızda; Ey Allah’ım, bu nedir, hangi günahı işledik ? diye sorduğunuzda, başımızı öne eğip günahın nerede işlenmiş olduğunu düşündük mü ?

       Elbette hayır !

       Çünkü suçlu ya da günah veya sorumluluk duygusu bizden ötededir hep. Alışmışız başkalarını suçlamaya. Tenekeleri, beyaz eşya ve ev artıklarını dere yataklarına kaldırıp attığımızda; dolu naylon poşetleri sınırımızdan öteye fırlattığımızda; bahçeleri temizledikten sonra artıkları değerlendirme yerine bir köşeye yığdığımızda; çöplerimizin bizim çöplerimiz olduğunu görmediğimizde ya da anlayamadığımızda; evlerimizi şehir planlaması dışında kat kat yükseltme eyyamcılığına düştüğümüzde ve bunun için oy kullanma seçeneğimizi rüşvet olarak  öne çıkardığımızda; kentleşmenin ne demek olduğunu bilmeden akın akın gelerek köyleştirme yaptığımızda …

      Ve .. ve .. ve !..

      Sonra “ Eyvah yağmur ! “ telaşı kaplar yüreğimizi.

      Ne olur, azıcık düşünelim yaşadığımız yeri. O yerin doğasına sahip çıkalım. O yerin bizim ortak yaşam alanı olduğumuzu bilelim.

      Pencerenin önünde sigarayı tüttürmek kolay da,  sigaranın dumanının nereye doğru savrulduğunu hesap etmek, külünün nereye döküleceğini düşünmek biraz akıl, biraz vicdan, biraz öngörü ister. Felaket önce kendi ayağımızın bastığı yerde başlar. Felaket önce kendi vicdanımızın köreldiği anda ortaya çıkar. Felaket öngörüsüz insanların yaşadığı toplumlarda kendini gösterir.

       Yaşanan doğal bir yıkım, felaket değil, akılsız başa basit bir doğa anımsatmasıdır.


OSMANLI  HANEDANININ  YAPISI

 

      Bazen elimdeki belgelere bakınca ilginç bilgilerle karşılaşıyorum. O bilgiler beni farklı düşüncelere alıp götürüyor. Tarihi doğru okuma konusunda kendimi zorluyorum. Zaten “ Faldaca” adlı köy kitabımı yazarken öyle yerlere, öyle kitaplara, öyle belgelere ulaştım ki bildiklerimin ne kadar yanlış olduğunu üzüntüyle fark ettim. Şimdi de “ Osmanlı Hanedanının Yapısı/Alderson” un kitabını okuyunca sizlerle paylaşmak gereğini duydum.

      17.yüzyıldan beri şehzadeliklerini uzun yıllar kafes hapsinde geçirdikten sonra tahta çıkma şansı yakalayan padişahların sonuncusu Abdülmecid’in babası II. Mahmud’ tur. Astığı astık kestiği kestik, fevri, acımasız ama yenilik yanlısı, ancak kadın ve içki müptelası bir padişahtır. 11 kadını, 9 ikbal hanımı,bir düzine gözdesi varmış.18 şehzadesinin 16’sı ve 17 kızından 13’ü babalarının sağlığında ölmüşler. Yani anlayacağınız II. Mahmud 55 kişilik bir aileye reislik etmiş. Yaşayan iki şehzadenin adları Abdülmecid ve Abdülaziz’dir.

     Şehzade  Abdülmecid babasının öldüğü sabah (1 Temmuz 1839) tahta çıkıyor. 22 yıllık saltanattan sonra 38 yaşında ölüyor. Sakin, sağ duyulu,yenilik taraftarı bir kişiliğe sahipti. Onun zamanında Tanzimat-ı Hayriye Fermanı ve Islahat Fermanı ilan edildi. İlk nüfus sayımı onun zamanında yapıldı. Padişahların en müşfik ve merhametlisi olarak bilinir. Ne varki o da babası gibi kadın ve içki sevdalısı idi. Ölümü de bu sevdaya bağlı veremden olmuştur. Abdülmecid’in 26 eşi, 19 şehzadesi, 22 kızı, kendisi ve annesi olarak 69 kişiden oluşan ailesi vardı. 26 eşi; biri nikahlı 12 kadınefendisi,10 ikbal hatunu, 4 gözdesi şeklinde oluşuyordu. Ancak bu eşler 22 yıllık zaman içinde eşlik görevlerinde bulunmuşlar ve çoğu veremden ölmüş. 19 şehzadesinin 8 tanesi yetişkinlik çağına ulaşmış, diğerleri ise çocuk yaşlarda ölmüş.

      Abdülmecid’in anadan üvey kardeşi  Abdülaziz, annesi Bezmialem Valide Sultan tarafından, sarayın geleceği düşünülerek  Çerkes ve Gürcü cariyelerin koynuna atılmış, art arda şehzadeler, sultanefendiler doğmaya başlamıştır. Bu hareket Abdülaziz’in ölümüne kadar sürmüş, ancak çoğu, verem ve çocuk hastalıklarından ölmüştür. Sağ kalan dört şehzade 1922 yılına kadar padişahlık iktidarını sürdürmüşlerdir.

      Şimdi “ Cumhuriyeti bırak, Osmanlıya bak” diye şak şak dalkavukluğu yapanları  anlamaya çalışalım. Hepimizi sarmış gibi görünen bu sevdanın bizi nerelere götüreceğini düşünelim.

     Arap Baharı yaşayan Arap devletlerinin “ Osmanlılar geliyor” diye bizi nasıl karşılayacaklarını hesap edelim.

     Osmanlıcıların aklının gerisinde ne olacağını da kestirmeye çalışalım.

     Sonrası mı ?

     Biz ulus olarak göbeğimizi kaşımaktan, akılımızı karıştırmaktan ne zaman kurtulacaksak, o zaman sonrasını da düşünürüz.

      Değil mi efendim !

yildirim.gursel@gmail.com

04 Ağustos 2011/İstanbul


           
BİR ÖYKÜ VE SONRASI

 

 

         Eski zaman hükümdarlarından birisi kılık değiştirerek yurdu içerisinde bir inceleme gezisi yaparken okuldan eve dönen bir öğrenciye rastlar ve onunla şöyle bir konuşuğa tutuşurlar:

-         Oğlum, adın ne ?

-         Hasan Hüseyin.

-         Kimin oğlusun ?

-         Demirci Bektaş ustanın.

-         Nereden geliyorsun ?

-         Okumadan.

-         Dersin neresi ?

-         Vedduha …

-         Aç bakayım kitabını.

          Çocuk kitabını açtığı zaman dersinin “ Abese ..” konusu olduğunu işaretli kâğıdından anlar ve çocuğa:

-         Oğlum dersin “ Abese ..” olduğu halde niçin “ Vedduha “ dedin ?

Çocuk ta:

-         Dervişim, abes söz olmasın diye söyledim.

Bu hazırcevaplılık hükümdarın hoşuna gider, çocuğa bir avuç altın ihsan eyler. Çocuk buna karşı:

-         Biz sadaka dilenmiyoruz derviş baba.

Hükümdar çocuğun kulağına eğilir:

-         Ben padişahım. Bunu sana ihsan ediyorum.

Bu söze karşılık çocuk şu sözde bulunur:

-         Padişahların ihsanı böyle sadaka şeklinde olmaz ! Vurduğunu öldürür, yedirdiğini doyurur.

Bu sözden daha çok hoşlanan hükümdar çocuğun çantasını altınla

 doldurarak evine yolcu eder.

 

Bu öyküyü öğretmen Hasan Tahsin OKUTAN’ın “ Ş.Karahisar ve Civarı/

1949 “ adlı kitabından aldım. Niye yazdığımı beni izleyen değerli okuyucularım elbette fark etmiştir. Ortada bir padişah vardır ve ihsan sahibidir. Çocuk ise halktan bir kimsedir ve  “ akıllı, zeki, padişahına bağlı” olduğundan ihsana layıktır.

         Aslında öykünün devamı var. Hükümdar çocuğun babasını çağırır ve ona da sorular sorar. Baba da çocuğu gibi “ akıllı, zeki , padişahına bağlı “ olduğundan ihsana layık görülür.

         Geçenlerde yapılan Türkiye Değerleri Araştırması’ndaki çarpıcı ve o derecede kuşku verici sonuçları görünce geriye doğru gittim. Hemen bu öykü geldi aklıma. Kulluk ve ihsan sahibi olmak anlayışı yıllardır nasıl da işlenmiş kanımıza. Dadaloğlu’yla Hükümdar arasında gidip geliyoruz. Son yıllarda ise Dadaloğlu olmayı terk ederek Hükümdara, iktidar sahibi olana yanaşmayı, kulluk etmeyi tercih eder olduk.

         Onlar da “ Biz “ yerine “ Ben” diyor.

         Ülkemin kullarına, ihsana layık olmayı düşünenlere hayırlı olsun !

Yildirim.gursel@gmail.com

İstanbul/29 Temmuz 2011


      
ON ÜÇ ŞEHİT

 

            Dağlarda şehit oldular. Atalarının kendilerine emanet ettiği, VATAN denen bütünün kapsadığı dağlarda.

            Dağların ormanları,koyakları, dereleri, yemyeşil çayırları vardı.

            Ormanın içinde ağacın gölgesine yaslanmış, günün yorgunluğunu içine çekecekleri iki nefes atacaklardı.

            Ezilmesini bile istemedikleri otların üstüne şöylesine uzanmışlardı. Mataralarında ki suyu yudumluyup sılayı gözlerinin önüne getireceklerdi. Yükleri sırtlarında, silahları yanıbaşındaydı., Kahpe kurşunun nereden, nasıl geleceği belli olmazdı. Bu dağlar kendi köylerinde de vardı. Dağın tepesindeki gözeden çıkıp nazlı nazlı akardı. İnekler, koyunlar sularından içerdi. Çayırları yemyeşil yapardı bu sular. Ala balıkları, dere sazanları oynaşıp dururdu.

            Çiçekler ah, hele ah o çiçekler yok mu ?

            Tutiyalar, kündügüzelleri, papatyalar, gelincikler… daha niceleri.

            Ha oradakiler, ha buradakiler. Hepsi güzeldi. Hepsi özgündü bu vatanın çiçekleri. Hepsi yiğitleri bağrında saklardı bu dağların. Bu derelerin hepsi gönülleri serinletirdi.

            Onları, hepsini korumak için bu dağdaydılar.

            Bu vatanının dağlarında , bu vatanın evlatları olarak.

            Korumak istedikleri dağlarda şehit oldular. O dağların koyakları, tepeleri kahpe kurşun sesleri ile inim inim inledi.

            S esler baba ocağına vardı.

            Baba sordu şehit oğlunun tabutuna.

            “Ey tabut! O dağlarda sadece kurşun sesleri mi duydun, yoksa satılan dağların, ovaların inleyen seslerinimi de duydun?”

            Dağ suskun.

            Dere suskun. Toprak suskun.

            İnsanı bir hoştur bizim memleketin. Vakurluğu suskunluğundandır. Suskunluğunun altında patlayacak çağlayan yatar. Yeter ki “Ha!” diye duysun

            Öküzüyle , çapasıyla, topu, tüfeğiyle yola çıkarı.

            Gerisini hak getire!



    
“GİT” DİYE BAŞLAYAN YAŞAM

 

     Ellerini salladığında hayretle bakıyorum. “Bana mı ? “ diye soruyorum.

     “ Evet, sana ! “ diyor.

     Küskün, saçlarına akşamın güneşi çökmüş. Elleri yanlarında, öksüz bir kuş gibi.

    “ Yaşadıklarımız “ diyorum.

    “ Benimle yaşadığın yok ki; sadece bir zamanlar ay ışığında soluduk, yakamozları seyrettik. O kadar.”

     “ Denizin köpüklü dalgaları ayağımızı ıslattığında eteklerini tutup bana koşmuştun ! “ diyorum.

     O suskun, gözleri umutlarını kaybetmiş şekilde bakıyor. “ Demek ki ben sadece koşmuşum, ama senin sarılmanın sıcaklığı umut vermemiş bana; ya da !.. “

     “ Ama, ya’ sı yok bu işin “ diyorum.

     Kiremetci Burnu’nun  kayalıklarına oturup İason’u konuk eden dalgalara sesleniyorum.

 GİT

Kalbimin aklı diyor ki

Git, kaybetmek istiyorlar seni

Git, dumana dönüştürüp

Öylece bakacaklar uzaktan.

Git, kızıl ufkun içinde-

Bekle, gümüş sözlerle geceyi.

Git, ardında ala bir dağ

Git, ardında şakacı bir rüzgar

Git, ardında binlerce yıllık tanrı’nın evi.

Git, ıslak sabah ayazında-

Dolaş sokaklarında göçler tarihinin.

Git, anlamını yitirmiş sözlerle

Olmadığın şeye dönüştürecekler seni.

     Kalkıp gidiyorum.

     Kavuşamamışların yolu uzun.

     Dertlilerin  yolu dumanlı.

     Sevdiğinden uzakta olanların yolu sisli…

yildirim.gursel@gmail.com

ORDU/ 15.07.11

     TÜKÜRMEK ÜZERİNE

 

   Başbakanımız “ Tükürdüklerini yalayacaklar” demiş. Kime dediği açıkça belli değil.

   CHP’ye olabilir.

    BDP’ ye olabilir.

    Engin Paşa’ya da olabilir. Malum, o ayağa kalkmamanın cezasını ödüyor (muş) .

    CHP’den milletvekili seçilen Balbay ve Haberal  Silivri’den salıverilmeyince tepki olarak CHP’li vekiller yemin etmediler.Ortam gerildi. Sonra Başbakanımız o sözü söyledi. Balbay üzerine alındımı, bilmem. Çünkü daracık odasındaki kokuları defetmek için arada tükürebilir. Lavabonun yönü ne tarafadır acaba ? Ankara’dan tükürük sesi duyulamayacağına göre kamera kayıtları devreye girmiştir.

     Vay sen misin tüküren; hücreye devam öyleyse !

      Haberal koskoca Prof, hiç tükürmüş müdür,sanmam. Tükürse bile yanında hemşeriler var; yardım etmiştir. Tükürük hokkasına veya tükürme bezine nazikçe  “ tüü’ “ demiştir. O ses pencereden dışarı çıkıp, hapishane duvarlarını aşıp yola çıkamamıştır elbet.

     Bence o söz, ne hikmetse yemin etmeyen milletvekillerine aittir. Milletin vekilleri tükürür mü? Tükürürse yalar mı ? Yalayacaklarsa onlara kim “ Hele yala, gerisini sonra düşünürüz” diyecek !

     Başbakanımızın balkon konuşmasından sonra “ Tükürdüklerini yalayacaklar” söylemi biraz ağır kaçsa da demokrasimiz için olsa gerek. Bacanağımı kızdırınca arada bana “ Sen benim yağdanlığım olabilirsin” diye söyler. Yağdanlık, bel kemerinde taşınan bir şey.  Lazım olunca kullanılır. Çalışanlar arada ellerine tükürürler de gayrete gelirler. Laz Temel’in “ Sıkı tutun, tüküreceğim” söylemini hepiniz bilirsiniz.

      Demek ki tükürmek eylemi “ İşe sarılmak, gayrete gelmek” amacıyla söylenmiş olabilir. Ama “ yalama” sözcüğü niye söylenmiştir, bilemedim. Çünkü demokrasi yönetimi karşılıklı anlayış, barışım, adım atma ve birbirini kucaklama rejimidir.Başbakanımız bunu zaten biliyor.

     Bence barışmak için söylemiştir.

     Tükürüğün ise bu ülkede kargaşa yaratmaya çalışanlara ait olduğu açıktır. Baksanıza Ankara varken başka yerlerde toplanan vekillere! Ne diyor onlar.

     Beyler ! Bu ülkenin insanları Ankara’da birbirleriyle kucaklaşan, ama ülke için gerektiğinde birbirleriyle fikir mücadelesi yapan vekiller istiyor. Sorunları ise dargınlık ve hakaretlerle değil karşılıklı anlayışla çözmenizi istiyor. Tükürüğü çıkarın aradan, bakın nasıl beraber olacaksınız.

yildirim.gursel@gmail.com

8 Temmuz 2011/ORDU

 

 

 

 

 

 

İÇİM ACIYOR

            Seçim sürecinde yaşananlara bakınca bu ülkeyi yönetmeye sahiplenmiş partilerimizin birbirlerine karşı ne kadar acımasız davrandıklarını gördük. Ülkenin temel sorunları şöyle dursun, en güncel konularda bile nerdeyse birbirlerinin boğazlarına sarılacak duruma geldiler. Bu gerilim seçmene yansıdı. Korkum, toplumun giderek küçük bölünmeler içinde ortak paydadan uzaklaşmaya doğru yönelmesidir. Halâ ülkenin temel anlayışı üzerine mutabakata bağlanmamış olmamız, partilerimizin halâ Cumhuriyetimizin ana sorunları karşısında çözümsüzleşmesi, ayrı havalardan dem vurmalar, dinsel ve etnik yapıyı çıkar amaçlı sömürmeler … bizi korkulu bir ayrışmaya doğru itmektedir.

       Seçilen TBMM’nin üyelerinin bunları görmemezlikten gelişi de ayrı bir endişe konusudur. Meclisimiz bizi rahatlatacak düzenlemeler yapabilir mi;şüpheliyim.

      A partisinin zort demesine, B partisi zırt demekte, C partisi zart diyerek ateşi körüklemekte, diğer teferruat partileri de bir pay kapmak için hepten cartlatmakta ve ortalığı pis, karanlık, güvensiz, yazgısız bir hava kaplamaktadır.Dış güçlerin ise yangına körükle gideceği, gittiği hepimizce bilinmektedir.

       Bölünmüş, parçalanmış bir Türkiye, yeni dünya düzeninin hatta BOP’un en büyük sevdasıdır. Onların yaşadığımız olaylar karşısında şıkır şıkır oynadığını sanıyorum.

       Milletvekillerimizin parlamentoda nasıl bir araya geleceklerini merak ediyorum. Yoksa kayıkçı kavgası mı yaptılar; zannetmem. Meclisimizin çağı yakalayacak yeniliklerle örnek olması, vatandaşlarımızı güvensiz ortamdan kurtaracak adımlar atması, hepimizin paylaşacağı ve benimseyeceği Anayasa’yla öne çıkması, seçim meydanlarında yaptıkları konuşmalardan dolayı  özür dilemeleri hepimizi gönendirecektir.

      Günlerdir düşünüyorum ve içim acıyor.

      Türkiye bu görünüme layık değildir.

   Birliği, dayanışmayı yaşamak zorundayız.

   Galiba ilk adımı da iktidar kanadının atması, ana muhalefetin kendine yakışır biçimde bu atılıma katılması gerekmektedir. Sn.Erdoğan’ın ve Kılıçdaroğlu’nun birbirini kucaklamış şekilde halkın önünde görülmesi bizleri mutlu edecektir. Lütfen diyorum, lütfen bizleri sevindirin.

      Bu güzel ülkede yaşarken sevinçlerimizi de paylaşalım.

yildirim.gursel@gmail.com

26 Haziran 2011 /Yukarıgökçe

 

ŞAPKADAN OY ÇIKTI

 

       Sn. İ. Naim Şahin seçim çalışmaları sırasında kasketi başına takarak seslendi:

       “Bu kasketi tüm muhtarlara göndereceğim…”

       Gönderdi mi bilmem; ama amaç yerine ulaştı.

       Bilirsiniz Sn. Demirel’in de fötrü vardı. Kürsüde sallayarak halkı selamlardı. Bu fötrü kapmaya çalışan çok oldu ama Sn. Demirel fötrü kaptırmadı.

       Fötr sosyal yapıda köylülükten kente geçmeyi temsil ediyordu. Bu geçiş kırsal kesimde kabullenildi. Halkın hamle yapması, statü değiştirmesi hatta devlet erkinde söz sahibi olması anlamına geliyordu. Kasket ise halâ köylülüğün devamı anlamını taşımasına rağmen, belki özgüveni göstermesi bakımından yadırganmadı.

        Toplumumuz bir değişim yaşamak istiyor. Ona öncülük edecek güç ise ortada yok. Var olan güç kendisini değişimin sahibi olarak göstermesine rağmen çok tutmadı. Ama iktidarı ele geçirdi. Peki, sormak gerek; İktidarı ele geçirmek değişimin motorunu yönetmek mi oluyor ?

       Çünkü çağcıl bir değişimi yaşayamıyoruz. Bilimi, sanatı, özgürlüğü, hukuku yabancıllaştıran bir anlayışla karşı karşıyayız. Çağ bilişim, teknoloji, kültür, sanat çağıdır. Özgürlükleri kendi anlayışlara göre sınırlamak olası değil.

       Ama bunlar kimin neyine. Hatta vatandaşı pek ilgilendirmiyor galiba. Onlar bugünkü yaşayışı doğru buluyorlar ve sandıkta onaylamışlar. Demokrasi elbette sandıkla ölçülemez. Halkın seçimini de yadsımak doğru olmaz.

      Siyasiler kendi anlayışlarını söylemleriyle, topluma kabul ettirebilecek sembolleriyle ortaya çıkarlar. Propagandalarını yaparlar. Sn. Şahin’in ilginç atağı kabul görmüştür.

      Ve kasketten oy çıkmıştır.

      Vatandaş altı ok ’tan, kurt bakışlı ifadeden ve diğer sembollerden kendine yakınlık, iletişim sağlayamamıştır. Şapkanın altına sığınmıştır. Sığınmak çare midir ? Yoksa çareyi kendinde mi aramalıdır ? Demek ki çareyi aratacak sunuşlar yapılamamış ve vatandaş mevcudu tercih etmiştir.

     O zaman partilerimizin bu doğrultuda değerlendirme yapmaları gerekecektir. Fakat ne yazık ki görüyoruz; parti içi çalkalanmaya doğru gidilmektedir. Vatandaş çekişmeden muzdariptir. Vatandaş kendi adayını aramaktadır. Vatandaş oy vereceği adaya sahip çıkmak istemekte, kendinden biri gibi görmek istemektedir.

      Başarılı olanı da, eleştiri hakkımızı saklı tutmak kaydıyla, ne olursa olsun kutlamak görevimizdir.

      Yeni sabahlara, yeni gündemlere doğru yol almaktayız.

      Şapkayı ortaya attığımız kadar, yeni rüzgarlara doğru yelkenler açarak ülkemizi aydınlık günlere ulaştırırız. Çünkü görülüyor ki çağ bizimdir. Gelecek bizimdir.

           

 

 

MAKSAT KAHRAMANLIK OLSUN

            Kahramanlık genimizde var.

            Kahraman olmanın örnek yönünden çok yaptırım sahibi olmak hoşumuza gidiyor. Kişinin kahramanlığının yarattığı efsane yerine o an gerçekleştirdiğimiz yaptırım bizi tatmin ediyor. Neye mal olursa olsun dediğimizi yaptırmış olmak, kahramanlık aritmetiğimize işlenmiş.

           Her zaman olduğu gibi kahramanların derdi kişiye, topluma, karşı guruba meydan okumaktır. Meydan okurken aklımız bizden uzaklaşır. Yerini şiddet, öfke, hınç, abartı … alır. Söylenen sözün tonu, anlamı olmaz. Ağızdan kurşun gibi çıkar.

           “ Birisi de kalp krizinden ölmüş, üzerinde durmak istemiyorum … “ gibi.

           Bunu sokaktan birisi söylese öfkesine bağlarız. Kültürü budur işte, deriz. Ama hepimizin Başbakanı söyleyince duraksamak, düşünmek gerekir. Acaba kendisine karşı çıkmış bir anlayışa tahammülü mü yok. Onlara karşı kahramanlık sevdası peşinde mi ?

            Seçim heyecanı parti liderlerini sarınca, yukarıdan aşağıya doğru, liderden vatandaşa doğru akıl almaz sözler, suçlamalar ortalığa dökülüverdi. Konuşuldukça “ Acaba abartı mı var “ diye düşünmeye başladık. Ama yok. Ortaya konan tezgahtan yararlanıp, ben böyle değilim diyerek kahraman olma sevdası var. Seni gidi seni, diyerek hınç alma ve rakibi aşağılama duygusu benliği sarıyor.

           “ Ben onlar kadar edepsiz ,alçak, ahlaksız değilim … “ gibi.

           Söylenenleri şöyle sıralamak mümkün:

           Alçak …

           Edepsiz …

           Gâvur …

           Besleme …

           Çılgın …

           Ustalık …

           Açılım …

           Demokrasi …

          Fuhuş …

         Zıbarmak …

         Bu sözcükler arasına oklar çizerek birbirleriyle bağlantılar kurabilirsiniz. Sonrada ne anlama gelebileceğini düşünmek serbest. Ta ki 11 Haziran’a kadar.

        Sonrası !..

        O tarihten sonra yaratılacak kahramanın peşine düşerek ya “ Van münit “ deriz ya da “ Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek  yollara düşeriz.

        Yoksa kahraman olmak kolay mı sandınız ?

 

          Es sual’u nısf-ul-ilm

 

          Toplumumuzun kalkınmışlığını ifade derken kullandığımız araçlar otomobil, televizyon, telefon, buzdolabı, elektrik süpürgesi, internet …  ve en  övünçlüsü apartmanda daire sahibi olmaktır. Bunlarla çağ atladığımızı zannederiz. Hele horoz tüylü fötr  şapkamızı başımıza geçirdiğimizde, yabancı adlar yazılı ama ne anlama geldiğini bilmediğimiz tişörtleri sırtımıza geçirip volta attığımızda, köy halkının bize imrendiğini düşünerek Avrupalı olduğumuzu kanıtlamaya çalışırız.

           Avrupalı olmak !

          Acaba, hepimizin bildiği öyküdeki gibi “ Vezir olduk ama adam olamadık” mı duygusu endişelenmemize neden olmaktadır ? Yoksa adam olmanın ne demek olduğunu bilemiyor muyuz ?

          Adam olmak !

         Paçası yırtık çocuklarımıza, binemeyeceği otoların markasını saydırmak; açıp kapamasını beceremediğimiz televizyonun renkli dünyasına kapılıp Brezilya dizileri önünde kahırlanmak; ineği satıp aldığımız,  kullanım özelliğini pek bilmediğimiz telefonla olur olmaz yerde lanlı-lunlu konuşmaya çalışmak; içi boş buzdolabını konuklar önünde açıp kapayarak gösteriş yapmaya çalışmak; ahır pisliğini temizlemeye çalıştığımız elektrik süpürgesiyle ne kadar modern olduğumuzu kanıtlamak ve hele penceresinden kilimlerimizi, yatak örtülerimizi salladığımız apartman penceresinden nerden nereye geldiğimizi göstermek … gibi üstünlüklerimiz bizi Avrupalı ya da Adam Olma derecesine mi yükseltmektedir, sorgulamak gerekir.

           Sorgulamak için de soru sormak gerekir.

           Elde ettiğimiz araçları yapma eğitimine kavuşamamış; bilim alanında parmakla bile gösterilecek bilim adamlarına kavuşamamış; yetişmiş sanatçısının eserine tükürmüş;  kitabını yasaklamış; toplumun aynasını çıkarmaya çalışan gazetecisini sorgusuz hapse attırmış, musikisine sahip çıkamamış; ressamının, ustasının horlanmasını kınamamış yapının oluşturduğu toplum sorgulama yapabilir mi?

           Ayrıca doğru soruyu da sormak gerekir. Doğru soru için yeterli bilgi, deneyim ve önemlisi cesaret gereklidir. Siyasilere karşı boynu bükük duran, örgütlenmeden korkan birey ne soru sorabilir, ne de doğru soru sorabilir.

         Öyleyse soru sormasını da öğrenmemiz gerekmektedir.

        Konya Karatay Medresesi’nin kapısında bir yazı vardır. Günümüz Türkçesiyle şöyle der; “Sormasını bilmek bilimin yarısıdır.” Yazımın başlığı ise bu anlatımın Arapçasıdır.

        Onun için diyorum ki, ne zaman soru sormasını bilirsek, o zaman uygar oluruz. Adam oluruz.


    
ŞİMDİ HESAP ZAMANI

 

     Şimdi oturup hesap yapalım. Hesap deyince 2+2=4 şeklinde işlemle yola çıkmayacağız. Seçimler yaklaşıyor ya, biz de nerede, nasıl, niçin yer aldığımızın hesabını yapacağız. Onun için sorular soracağız kendimize.

     Örneğin; Sağlık Bakanı, “ Kör olduğun halde sana iş verdik. Daha ne istiyorsun ?” diye vermiş veriştirmiş engelli bir vatandaşımıza. Vatandaş körlüğünden utanmalı mı, yoksa iş verildiğine şükür mü etmeli ?

     “ Evet “ derseniz yolunuz hayırlara vesile olsun, diyorum.

     Bu Bakanımızın tozlu ayakkabısı, havaalanında uğurlanırken, ev sahibi vali tarafından temizleniyorken bir gazeteci tarafından yalvarılarak engellendi. Kör vatandaşı n’apsın bu anlayış!..

    Kürt açılımı yapıldı. Nereye kadar açıldığımız ortada İktidar açtığı kadar açtı da muhalefet açılamadı İkisi arasında açılım ikilemi yaşıyorsanız, buyurun siz de istediğiniz kadar açılın. Ancak fazla da açılmayın. Yolunuz Silivri’ye düşer. Haa, endişem yok, bu açılım Türkiye’yi bölmez, diyorsanız desteğe devam !..

     Geçen yıl Evet-Hayır için sandığa koştuk. Evetcilerin bir bölümü 12 Eylül’den hesap sorulacağı sevinciyle mühürü bastılar. Sonunda 12 Eylül kahramanı Evren’in maaşı arttı. Siz bu maaş ta yetmez, hesap sormaya devam diyorsanız, yolunuza devam ediniz. Elden ne gelir ki !..

     Diyelim ki çocuğunuz sınava girdi. Sınavın sonuçları açıklanınca ortaya bir koku yayıldı; güven kokusu. Bu koku 1.700 bin genci rahatsız etti de sizi etmedi. Hatta “ Gidin, elini öpün” denilince koştunuz, alıştığınız şekilde el öpmeye yöneldiniz. Gelecek melecek neymiş, önemli değil. Yeterki devran sürsün. Yani kokudan rahatsız filan olmuyorsunuz. Buyurun koklayın !..

     Telefonunuzdan cızırtı geliyor; şüpheye düştünüz.

     Bir kitap okudunuz; birileri sizi izledi .

     Okuduğunuz gazetenin yazarı tutuklandı. Üyesi olduğunuz derneğe sabaha karşı baskın yapıldı.

     Rahatsız oluyor musunuz ?

     Kasetler havada uçuşuyor.

    İktidar bir konuya açıklık getirmek için ulemaya başvurma yolunu gösterdi.

    Seçim meydanlarında çocuklarımıza bile izin veremeyeceğimiz sözler bağıra bağıra söyleniyor. Haber bültenlerini kapatma yolunu tercih etmeye başladık.

    Her gün kadın cinayeti, açlıktan çocuk ölümü ve bunlara abuk sabuk gerekçeler.

     Rahatsız oluyor musunuz ?

     Kömüre, kullanım süresi geçmiş makarnaya, haksız paraya el açmak sizi rahatsız ediyor mu ?

     Buyurun, hesabınızı yapın.

     Bu ülkenin toprağına taşına sahip olmak için; özgür birey olarak yaşamak için; yüreğinizin sesini dinlemek için; onurlu bir yurttaş olmak için; din bezirganlarına fırsat vermemek için; yarının aydınlığını beyninizde tadabilmek için …

      Buyurun, hesabınızı iyi yapın.


EDEP YAHU !

 

          Siyaset tatlanıyor mu, ballanıyor mu; yoksa tüm acımasızlığıyla aklımızı mı karıştırıyor ? Şaştık kaldık.

          Sandığa giderken partilerin seçmenlere gelecekle ilgili projelerini sunması gerekirken birbirlerine saldırmalarını seçmen olarak anlamlandıramıyorum. Aslında bu davranışları, bizi hiçe saymaktan geçiyor.

           Ne yapalım ?

           Örgütlü toplum olamadığımız için bireysel çıkışlarımız sonuç vermiyor. Onlar da bunu bildikleri için bize örgütlü olabilme olanağı tanımıyorlar. Derneklere,  sendikalara saldırı ondan. Ama para sahibi iseniz konuşabiliyorsunuz. Bu da her zaman olası değil. İktidara yönelik eleştiri yaptınız mı, gelsin vergi denetimi. Defterlere el koymalar, sabah sabah bürolara baskınlar … Bakıyorum da Ergenekon’a karışmamış, yasaya uymamış kişi, kuruluş yok. Bizden değilsen vay haline !

            Belgeler, kasetler, aslı belli olmayan haberler havada uçuşuyor. Merak ediyoruz; bunlar ne kadar doğru !

            Örneğin; kasetlerin seçimle ne ilgisi var ? Liderlerin “ Bak, biz daha namusluyuz.” anlayışı içinde başkalarına saldırmasını kabul edemiyorum. Öğrencilerin sınavlarıyla bunca yanlışlık varken onlar üzerinden siyaset yapılması beni rahatsız ediyor. Yetkili kişiler sanki iktidarı arkalarına almış gibi söylemlerde bulunuyorlar.

            Hele hele içimi acıtan kadın olayları karşısında, ne yazık ki çağın çok gerisinde kalmış anlayışla fetva verilişini üzüntüyle izliyorum.

            Çevremizdeki ülkelerde olan olaylar giderek bizi çembere alıyor. Hatta içine çekiyor. PKK ile mücadele etmekte  bile başarılı olamamışken çok daha engin öngörüyle siyaset geliştirmemiz gereken ateş çemberinde ne yaptığımızı, neler yapabileceğimizi kuşkuyla karşılıyorum. Bu konuların vatandaş olarak bilgisine erişmemiz gerekiyorken Meclis’te bulunan diğer partilerin bile bundan uzak kaldıklarını görüyoruz. Hani nerede o meşhur birlik beraberlik ifadeleri ?

             Üzülüyorum.

             Izdırap duyuyorum.

           Ülkemin geleceği konusunda kuşkularım var.                                    

           Gelecekle ilgili olarak birtakım seçmenin kömüre, kokmuş tavuğa, avanta paraya önem vererek değerlendirme yoluna gitmesi beni endişelendiriyor. Güzel dinimizi kullanarak kürsülerde naralar atmak yok mu; bitiriyor beni.

           Bu yazımı yazarken TV’de YÖK Başkanının YGS sınavlarını ağzına burnuna dolandıran kişi için “ Güzel insan” demesi hepten çıldırttı beni. Ne diyeyim, güzellik bu mu ?.. En iyisi Aşık Veysel gibi söylenmek ; “Güzelliğin on para etmez ! “.


BABAM AĞLAMADI AMA ANNEM …

 

     Yıl bin dokuz yüz altmış üç ; Siirt’e ilk atamam yapıldı.

     Elimde zarf, önce babama koştum. Daire arkadaşları beni sandalyeye oturttular ve ilk memur çayımı  ısmarladılar. Sonra eve gittim. Anneme müjdemi verdim.

     Kucaklaştık.

     Ağlamaya başladı. Halbuki babam ağlamamıştı.

    “ Hemen hazırlıklar yapalım” dedi. “ Oralar soğuktur. Sen dayanamazsın” dedi.

   Elimde tahta bavulumla yatak dengimi arabaya yüklerken yeniden kucaklaştık. Annem “ Trenle yolculuk nasıl olur, bilmem ama kendini pencerenin rüzgarına verme “ dedi. Arabaya bindim,el salladım.

       Yaşam yolculuğu başlamıştı.

       Birinci mektubumda hep hasretimi yazmıştım. O “ Yattığın yer serin mi? “ diye yanıtlamıştı.

       İkinci mektubumda okulumu, öğrencilerimi ve beni merak etmemelerini yazmıştım. O palto alıp almadığımı soruyordu.

       Birinci yıl böyle geçti.

       Tatilde çarşıyı beraber  gezerken yün bir hırka gördüm. Almak istedim. O “ Hayır “ dedi. “ İstersen önce babana bir gömlek alalım” dedi.

       O gün elimizde fileler ve paketlerle eve dönerken çalımlıydı. Eve bildik yerden değil de ara sokaklardan döndük. Niyeydi, anlayamadım. Sonra kız kardeşlerim anlattı. Beni evlendirmeyi düşündüğü kızın evinin önünden geçmişiz.

       İkinci yılın sonunda daha olgunca mıydım neydim, bilemiyorum. “ Aslanım “ diye sardı, öptü beni.

      Askere giderken yün çorap, yünlü fanila koydu paketime. Halbuki yaz aylarıydı.

     Birgün evde banyoda sırtımı keselerken “ Sen artık evlenmelisin “ dedi.

     Babam öldüğünde yan odadaki divana yatmıştı. Gittim, ipek saçlarını okşaya okşaya geçmişten konuştuk. Beni büyüten Cicianneme ne kadar da benzemeye başlamıştı.

     Kızlarını evlendirirken biraz acele etti galiba. Nedenini çok sonra anladım.

     Son nefesini verirken başındaydım. Kur’an okudum. Melek yüzü gözümün önünden hiç gitmedi. İsteği üzerine onu da köye, babamın yanına koydum.

     Su böreğini O’nun kadar güzel yapan yoktu. Benim sevdiğimi de bildiğinden her gelişimde su böreğini yapardı.

     Arada dertlendiğinde kısa kısa türküler söylerdi.

       Kucağına, benim oğlum olan ilk torununu aldığında kurban kesmişti.

       Yedi çocuk annesiydi. Zaman zaman başı ağrıyor, hastalanıyordu. Başına yuvarlak patatesler sarar, saçlarını komşusuna çektirir, arada bir kendini yaşlı kocakarılara okuturdu.

       Yoksula hiç dayanamazdı. Kapımızda çok insanın doyduğunu bilirim.

       Babama “ Efendi “ derdi. Annesi de Efendibabama öyle söylermiş.

       Ben ev sahibi olduğumda, otomobil aldığımda O ölmüştü. Ne evimde oturtabildim, ne otomobilimle gezdirebildim.

       Şimdi yazımı yazarken de benden çok uzakta. Ancak iç geçirerek dualarımı gönderebiliyorum.

       Sokağa çıktığımda bir anne bulursam ellerinden öpeceğim. Belki annemin kokusunu duyabilirim.      Tüm annelerin kokusu aynı değil midir ?

BİR BOĞAZ YETER

 

 

     Çılgın projeyi gördük.

     Ben ülkem adına utanıyorum. Benim hükümetimin çılgınlık yerine aklın, bilimin, teknolojinin egemen olduğu bir projeyi halkına sunmasını beklerdim.

     Olmadı.

     “ Yahu Hocam, sen Ordu’dasın. İşin ne İstanbul’la ? “ diyebilirsiniz. Ama unutmayınki bu dünya kenti herkesi ilgilendiriyor. Ülkemizde yaşayıp ta orada bağı olmayan var mıki? Elbette yok. İstanbul’un taşı toprağı altın, diye oraya koşma yerine artık orada yerleşme düşüncesi, hatta eylemi yer aldı yaşantımız içinde. Çoğumuz tası tarağı toplayarak oraya gitti. Gecekondu derken şimdi apartman katı oldu evler. Araziler yağmalandı. Ormanlar yakıldı. Herkes gücü oranında bir paylaşım içine girdi. Sonunda sorunlarıyla boğuşan bir dünya kenti, kendi özellikleriyle karşımıza çıktı.

       17 milyonluk kentte hepimiz “Anadolu Hemşehrisi” olarak yer aldık. Orada oturanlar “ Boğuluyoruz ! “ diye bağırıyor. Yazbahar gelende köylere müthiş bir dönüş başlıyor. Anadolu hemşehrileri köy kültürlerini bu kente taşıyarak, kentleşme yerine köy-kent anlayışıyla yer ediniyorlar.

      Ve Anadolu boşalıyor.

      İstanbul’un büyük il haritasına bakın. Hangi yerden gelinmişse, oradakiler mahallelerini, hatta semtlerini oluşturmuşlar. Geldikleri yerin adını da vermişler.

      Artık İstanbul, kış kenti olmuş.

      İş kenti olmuş.

      Ev kaçıklarının kenti olmuş.

      Lüksün kenti, sömürünün kenti, ölümün kenti olmuş.

      Aşağılanmanın, başkaldırının kenti …

      Yozlaşmanın kenti …

      Ama yine de içimize yerleşmiş özlemin, tarihin, gururun kenti olarak duruyor.

      Şimdi yanına bir kent daha konulacak. Yeni bir boğaz, yeni köprüler, yollar, yeni kat katlı apartmanlar kenti doğurulacak. Ve milyonlarca insan, Anadolu insanı buralara tıkıştırılacak.

      Tıkıştırılacak…

      Anadolu’nun yanık bağrından kopartılıp iş-aş uğruna !

      Coğrafyası bilinmeden …

      Yaratacağı kaos düşünülmeden …

      Sadece “ çılgınlık olsun” diye …

      Halbuki bir (İstanbul) boğazı bizi ne hale koydu; görüyoruz. Biliyoruz.

      İkinci bir boğaz bizi hepten boğacak. Alıp götürecek eşi dostu; Anadolu’yu !

      Ordu,Giresun,Trabzon,Erzurum,Kars, Van, Bitlis … nüfusu yirmi milyonu bulan cümle Anadolu kenti boşalacak. Çılgın boğazda boğulacak.

      Geriye kim mi kalacak ?

      Mezarlarımız !...

ULUS DEVLET

 

 

                Bir 23 Nisan yazısı yazmayı düşünüyorum.

                                 Ama çoğumuz hamasi nutuk ötesinde bayramla ilgili doğru ve açık şeyler söylemediğimizden ikileme girdim. Ben de aynı tür söyleme geçmemeliydim. Biliyorsunuz ki bayramla ilgili nutuk ve söylemlerde en öznel cümle bayramın “ Çocuk Bayramı “ oluşudur. Ayrıca M.Kemal Atatürk’ün bu bayramı çocuklarımıza armağan edişinin nedenlerine pek  inilmiyor. Oradan atlanarak “ Dünya ulusları arasında çocuklara armağan edilen ilk bayram “ vurgusuna geçiliyor ve artık diğer devletlerin çocukları bayrama davet edilerek  eğlenceye, karnavala dönüşüm başlatılıyor.

                                  Egemenlik yok.

                                  Meclis’in  önemi yok.

                                  Ulusallık yok.

                                  Makamlara oturtulan çocuklarda bir endişe var.Hatta büyüklerimiz, onlar bir pot kırar ayıp olur öngörüsü içinde yol gösteriyor. Ne yapalım; çocuklarımıza ve gençlerimize halâ güvenemiyoruz.

                                  23 Nisan yazısı dedim de …

                                  Önümde Zülfü Livanelli’nin son kitabı Serenad var. Onu okuyorum. 200-201’ inci sayfalardan alıntı yapmak istiyorum.

                                  “ … Demek ki Türkiye’nin yakın tarihi böyleydi. O büyük altüst oluş yıllarında ırklar, dinler, diller, ,katliamlar,sahte kimlikler birbirine karışmış ve her evin bir sırrı olmasına yol açmıştı..Bizim aile bir istisna değildi. Tipik bir Osmanlı hikâyesiydi. Zaman zaman aile soyağacını bulmak için devletin nüfus kayıtlarına girdiğimde ancak iki kuşak geriye  gidebilmemin, ondan sonrasını görememenin nedeni buydu demek ki. Devletin oluşturduğu kayıtlar ancak  anne babalarımızı ve dedelerimizle ninelerimizi kapsıyordu. Daha ileri gitmiyordu. Bu işe hayret etmiştim ama sebebini ancak şimdi anlıyordum. Ağabeyim “ Bu kayıtlar açıklanamaz “ diyordu. “ Çünkü kıyamet kopar. Birçok devlet büyüğünün kökeni ortaya çıkar. “.

                                     Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli, çok dilli bir toplumdan hep birbirine benzeyen bir Türk ulusu  yaratma çabası,böyle zorlamaları da beraber getiriyordu işte. Devlet bu yüzden Türk kimliği üzerinde bu kadar hassastı. Çünkü yine ağabeyimin deyimiyle, biz diğer mevcut uluslar gibi kendimize bir devlet yaratmamıştık. Yani tam olarak ulus-devlet değildi kurulan, devlet kendine bir ulus yaratmıştı.Yeni kurulan Cumhuriyetimiz için daha çok, devlet-ulus denebilirdi.Bu yüzden de devleti eleştirmek ulusa darbe vurmak anlamına geliyor ve bağışlanmıyordu. Demek ki her sabah milyonlarca öğrencinin “ Türküm “ diyerek başlayan ve “ Varlığım Türk varlığına armağan olsun “ diye biten toplu andı tekrarlaması boşuna değildi. Oysa biz bu andı söylerken sesimizin yüksek çıkmasından başka bir şeye dikkat etmez, kelimelerin ne anlama geldiğini bile düşünmezdik…”

                                  Anladınız mı ?

                                  Şimdi Türklük yerine dini, dinsel ifadeyi ikame etmeye çalışanların çabasını !..

                                  Türk alfabesine yeni harfler eklemenin, dilimizi yabancı sözcüklerle zorlamada bulunmanın hikmetini!.

                                  Biat kültürünün yukardan aşağıya doğru yer edişini !..

                                  Niye egemenliğin unutturulmaya çalışıldığını !..

                                  Göbeğini kaşıyan bir ulus yaratma çabasını !..

                                  Cumhuriyet’in ulus-devlet kavramından uzaklaştırılışını !..

                                  Belki gelecek 23 Nisan’da “ Bayram “ bile kalmayacak. Sadece devletlerin çocukları hoplayıp zıplayacak.

                                  Siz siz olun, 23 Nisan’la 12 Haziran arasındaki yolu aklınızın süzgeçinden geçirin …

                                      Ve …

 

                                      yildirim.gürsel@gmail.com

                                      22 Nisan 2011/ İstanbul

                              

 
MSS

 

 

     Açılımı şu ; Milletvekili Seçme Sınavı.

     Toplum yönetiminde, ilkel toplumlardan başlayarak büyücülerden, şamanlardan,rahiplerden, hocalardan yararlanılmış; daha sonra bilginin elde edilmesiyle bilginlere, bilge adamlara danışılır, hatta ön verilir omuştur. Sonuçta bilgiye yer ve önem veren yönetimler başarılı olmuş, toplumlar ilerlemiş ve bu gün hedeflenen çağdaş düzeye ulaşmışlardır.

     Biz öyle miyiz, hangisiyiz ? diye sorabiliriz.

     Yönetimler iktidara, demokratik rejimlerde parti seçimleri yoluyla gelirler. Partileri de vekiller aracılığıyla millet seçer. Elbetteki bu seçimin birtakım ölçütleri vardır. Zaten olmalıdır da. Ancak kendi vekillerini seçecek halkın da belli bir bilince ulaşmış olması en tercih edilen yoldur. Ama sandıktan çıkan her oy eşdeğerde olduğuna göre belli bir bilince kavuşmuş olmanın derecesini sorgulamak mümkün değil.

     Ben yine de halkımın yüksek sezgisine güvenerek bir sorgulamaya giriştim. Daha doğrusu MSS denen bir sınav türü geliştirdim.

      İsteyen denesin.

      SORU : Toplum bilgi talep etmediği zaman topluma bilgiyi kim aktarır ?

a)Hoca        b) Asker       c) Başbakan       d) Muhalefet        e) El Kindi

      SORU : “ Ananı da al git “ sözünü kim söylemiştir ?

a)S. Demirel    b) T.Erdoğan     c) Toroslu çoban     d) Ecevit      e) Gazeteci

      SORU : “ Bu trene binenler inerlerse bir daha binemezler” sözü kimi işaret etmektedir ?

a)Vekilleri   b) Kore Gazilerini   c) Muhtarı      d) Valiyi       e) Seçmeni

      SORU : Nükleer enerji Merkezleri patlarken ülkemizde en son nereye santral kurulmak istenmektedir ?

a)Ankara      b) Ordu         c) Sinop          d)Akkuyu           e)Diyarbakır

      SORU : İsrail 2.Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmuş 5,5 milyonluk bir ülke. Biz ise büyük bir imparatorluktan kalan, sayısal olarak İsrail’den on dört kat büyük bir ülkeyiz. İsrail bizim gibi dindar. Ama pilotsuz uçağı  ve buğday tohumunu İsrail’den alıyoruz. Acaba bizde eksik olan nedir ?

a)Cahil     b) Aptal       c) Aydın        d)Siyasetçi      e) Bakan

      SORU : Osmanlı’da medrese dışında okul olmadığı için Fatih’in hocası Sinan Paşa gibi alimler, kelleyi kurtarmak için, “ Kuran karşısında akıl durur “ diyecek kadar bilinçliymiş.Bu yanıtın  ifade ettiği düşünce karşısında gelişmeyen nedir ?

a)Saray        b) Para       c) Siyaset       d) Bilim         e) Edebiyat

     SORU : “ Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.” Diyen önder kimdir ?

a)      Abdullah Gül     b)İsmet İnönü     c) Atatürk      d) Köyümüzün Şıhı    e)Obama

     SORU : “ Şimdi bunun fitili var.. Fitilinden diğer  malzemelere kadar.. Bomba imalatı şeklinde..” anlatımıyla Sayın Başbakanımızın ima ettiği madde hangisidir ?

a)      Bomba    b) Kitap        c)Risale-i Nur        d) Hamas         e)PKK

     SORU : “Dünyanın en zengin kültür katmanları üzerinde oturan bu milletin Başbakan’ı böyle  biri mi olmalıydı ?” diye yazan Gazeteci Bekir Coşkun acaba hangi ülkeyi işaret etmektedir ?

a)      Suriye    b) Türkiye     C) Patagonya       d) İran          e) Fas

SORU : Bir süre önce kalaşnikofla taranıp ağır yaralanan, tedavi olmak için Sağlık Bakanlığı’nın özel uçağı ile Almanya’ya gönderilen,bir parti tarafından aday gösterilecekken vazgeçilen ve kendisi tarafından Urfa’da bağımsız aday olarak ortaya çıkan ünlü sanatçı, ünlü iş adamı kimdir ?

a)      Deli Bekir   b) Karagöz      c) Paragöz       d)Tatlıses     e) Adnan Polat

Değerli okuyucular,

Bu on soruyu doğru yanıtlayanların 12 Haziran seçimlerinde aklın yolunu seçeceklerine inanıyorum. Sizlere kolay gelsin.

ÖNEMLİ İP UCU : Soruların doğru yanıtları bir şifrede gizlidir. Belki biraz zorlanacaksınız ama söyleyeyim. En çok harfli seçeneğin sol tarafındaki seçenek doğru yanıttır.

KURBAĞALAR

 

            Kurbağayı kaynar suya atmaya kalktığınızda sıçrayıp kendini dışarı atar ve hayatını kurtarmış olur kurbağacık, ama normal ısıda suya atıp suyu yavaş yavaş ısıtırsanız o da suya yavaş yavaş  uyum sağladığı için kasları gevşermiş ve farkına varmadan haşlanarak ölürmüş .          Bu nedir diye sorarsanız öyle bir öykücük .

           Şuna benziyor.

           Minderler,şilteler, sedirler, divanlar gözden düştü; yerlerine kanepe geldi, koltuk geldi. Dolaplar büfe oldu, konsol oldu, gardrop oldu. Dili dönmediği için gardrop yerine gardolap diyenlerle dalga geçtik.

           Ocaklar şömineye döndü.

           Dö-piyesler yetmedi tayyörler  geldi.

           Çay-kahve alır mısınız, teklifini hiç yadırgamadan “ Çay alayım” diye yanıtladıktan sonra banyo almalar, duş almalar çoğaldı.

           The Marmara’nın the’si birkaç aydınımız dışında kimseyi harekete geçiremeyince  continental, regency geldi.

           The Marmara’nın sırasında Taksim Square Hotel var. Açılınca muhakkak bir gece yatın Kalkınmışlığımızı görürsünüz.

           Radyo diye bellediğimiz nesne Radio’ya döndü. My dream radio on the air My Donose şeklinde duyuru yaparak yeni istasyonlar açtığımızı duyurduk. Ne müthiş yabancı dil yeteneğimiz varmış, cümle alem öğrendi.

           Kendilerine Radyo 5 adını vermiş olan bir radyomuz, baktı olmadı; adını Radyo 5 It’s fresh olarak değiştirdi.

           İşin bir tuhaf yanı, İstanbul’da semtlere göre sinema adları düşünüldü ve kondu. Böylece Batılılaşma hamlemiz bir adım daha ilerledi. Akatlar MAYADROM, Altunizade CAPITOL, Avcılar CINEMETRO, Beyoğlu ALKAZAR, Fenerbahçe PYRAMID, Kadıköy BROADWAY, Kadıköy REX, Kozyatağı CINEPOL, Maslak PRINCESS …

           Hadi devam edelim.

           Üniversitelerimizde eğitim ve öğretim dili İngilizce oldu.

           Yetmedi; İngilizce öğrenme yaşı biraz daha aşağı çekilerek ilköğretim öncesine indirildi. Anneler babalar sevinçli. “ Hadi oğlum, konuklara İngilizce Hoş Geldin, de.”

           Maşallah, maşallah !..                                                              

           Ama Unesco’nun bir okula uluslar arası statü kazandırmak için öne sürdüğü koşulu bilen var mı ?

          “ Ana dilini çok iyi derecede öğretmek ! ”

          Devlette yabancı dil bilmek terfi nedeni sayıldı. Ama o kişinin kendi dilini yazışmada ne kadar kullanabildiğini ölçmüyor.

          Şimdi bankalara uzanalım, diyeceğim de “ Hangisi ? “ diye sorarsanız endişem var. CITIBANK, INGBANK,FORTİS …

          Hasta mı oldunuz; hastaneye gideceksiniz. Levhalara bakıyorsunuz ; ACADEMIC HOSPİTAL, AMERİCAN HOSPITAL, MEDICAL HOSPITAL …

          Paşa PASHA oldu.

          CAFE REST,  CATERING SERVISE, BLEU CORNER …

          ( THY)  Turkish Airlines’e bindim. Koltuğumun önünde dergi var. Kapağında SKYLİFE yazıyor. Yani Türkçesi  GÖKYAŞAM . Ama öyle dersek biraz şey kaçmaz mı ?

           Off !..

           Sanki yaşamımıza el konmuş.

           Sanki suyumuz yavaş yavaş  ısınıyor ya da ısıtılıyor.

          Yirmi  çuval kömür ve yiyecek dolu file dağıtanlar suyumuzu ısıtırken, alanlar sularının ısındığının farkındalar mı acaba ?

          Göreceğiz.

 

           YAĞMUR YAĞIYOR

 

 

          “Yağmur yağıyor” dedi adam.

          “ Dan dan dan ! “

          “ Niye vurdun? “ diye sordu savcı.

          “ Bana Ördek Ali “ dedi  adam. “ Onun için vurdum.”.

          “ Hayır, ben sadece yağmur yağıyor “ dedim.

          “ Ama Savcı bey; yağmur yağınca ne olur ? Su birikir, göl olur. Göl olunca ördekler gelir, orada yüzer. Yani aslında bu adam, bana Ördek Ali demiş oldu.” Diye savundu kendini adam.

          Savcı düşündü.

          Hakim düşündü.

          “Yağmur sözcüğü yasaklansa mı acaba ! ” diye iç geçirdiler.

          Aslında bu ülkede yasaklanması gereken nice sözcük vardı. Bunları derleyip bir torba yasayla yasak olduğu ilan edilebilirdi. Yasanın adı da “ Ördek Ali Yasası” olurdu ki tam anlamına uygun düşerdi.

           Ama halkın ağzı torba değilki büzesin. Önüne gelen konuşuyor.

           Neymiş ; İzmir NATO’ya teslim edilmiş …

           Neymiş ; Gülen cemaati devleti teslim almış …

           Neymiş ; Milletvekili listesine girmek için öpülmedik yer bırakılmamış …

           Neymiş ; Kadına saldırı son yıllarda artmış mış …

           Neymiş ; Sanatçılar özgür değilmiş …

           İstediği heykeli hükümet yıkamazmış …

           Havada uçan kasetlerin arkasında en masum insanlar varmış …

           Basımevleri istediği kitabı basamazmış …

           Herkes bilgisayarının tuşuna istediği gibi basıp, istediği sitelere giremezmiş …

           Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablosunu gördünüz mü, bilmem.Ama niye yapıldığını öğrenmek gerek. Derlerki  Sultan Abdülhamit baskısına karşı sanatçı isyanıdır o tablo.

           Peki, bu ülkede Abdülhamit baskısı var mı ?

           Yok !

           Var demem için Ördek Ali Yasası’na bakmam gerek.

           Çünkü artık bu ülkede siyaset, hatta yaşam tarzı Ördek Alileşiyor. Merak ediyorum ya da yasayı okurken atlamış olabilirim. Yasada Hava Raporu sunumu da yasaklandı mı acaba .Artık ressamların yağmurlu tablolarına, yazarların içinde yağmur geçen öykülerine, çocukların Yağ Yağ Yağmur tekerlemelerine son verilir.

           Son verilir de memleket rahatlar.

           Rahatlık bir yerlerimize mi batıyor sanki. Oturur dururuz şeyimizin üstünde.

           Oh , ne rahat / huzurlu hayat.

           Yan gelip te yat yat yat !..

 

yildirim.gursel@gmail.com

02 Nisan 2011/ İstanbul


NE GÜZEL GÜNLERDİ

 

 

          Ne güzel günlerdi o günler.

          Ciciannemin kilim yapmak için sardığı çaput yumağını aşırıp sokağın başına koşardım. Diğer arkadaşım eski havlu parçası ve iğne iplikle gelir bez topumuzu yapardık. Arkadaşlar birikirdi. O zamanlar takım adlarımız Ataryemez, Karagülle,Egespor … gibi adlar olurdu.Sahamız evlerimizin arasındaki dar sokağımızdı. İki ucunda kalelerimiz vardı. Toprak zeminde düştüğümüzde çok çok dizlerimiz kanar, lastik ayakkabılarımızın ökçesi kopardı.

          Sonra lastik topuna geçtik. Cam çerçeveler bu top yüzünden inmeye başladı. Mahallenin kocakarıları değnekle bizi kovalar oldu. Sık sık patlayan topumuzu yamamaya götürmeye başladık.

          Bir gün deri futbol topuyla mahallenin zengin çocuğu çıktı karşımıza. Onu oyunlarımıza pek almazdık. Top elinde geldi, sokağın duvarına çıktı. Lastik topumuzu bırakıp onun yanına koştuk. “ Kaleci olmam “ dedi önce. “ Peki “ dedik. “Takımını istediğin gibi sen kur “ dedik. Kendisini öteleyen birisini seçti ilkin. Takımları kurduk. Başladık oynamaya. Yeni topa vurmak ta bir keyifti ki sormayın. Ama o çocuk tüm koşuşlarına rağmen ancak dokunabiliyordu topa. Penaltı oldu. Hemen sarıldı topa. “ Ben atacağım “ dedi. Kaleciye işaret ettik. Golü yedi.

          Bu topla birlikte sahamız yetmez oldu bize. Okulumuzun bahçesine koştuk. O günlerde okul bahçesinin duvarı yoktu. Yan taraftaki fındık bahçesi sahibi, sınır olarak dikenli telle çevirmişti bahçesini. Topumuz o bahçeye kaçardı. Korkuyla telin altından geçer topu alırdık. Bir maçta kaleci  bendim. Top bahçeye kaçınca gidip almak istedim. Telin altından geçip topu aldım. Geri dönerken biraz da  korku nedeniyle acele geçmek için en üstteki tele bastım. Zıpladım. Sağ ayağımız başparmağı ile sonraki parmak arası kesilmişti. Kan akıyordu. Eve koştum. Ciciannem durumumu görünce donumu indirdi. “ İşe oğlum “ dedi. Ayak ucuna doğru işeyiverdim. Kan durdurmasının en pratik yolunu  böylece öğrenmiş oldum.

           Biraz daha büyüyünce maçlarımızda kavga çıkmaya başladı. Mahalleler arası maç yapıyorduk.Maç süresi yerine gol sayısı sonucu belirlerdi. Maçı beş golde bitirme kararı alırsak, beş golü atan maçı kazanmış olurdu.  Muhakkak bir olay olurdu. Yenilen taraf hırgür çıkarır ya da yenildikten sonra sahadan biraz uzaklaşınca taş atmaya başlardı. Karşılıklı taş atar, arada bir baş göz yaralanırdı. Başı yaralanan kolay kolay ağlamazdı. Şimdilerde başına  pamuk yumağı değen çocuklar korkudan bayılıyor. Hayret bir şey !

           Oyunlarımızın çokluğu bizi birbirimize bağlar, dostluklarımızı pekiştirirdi. Oyun arkadaşlarımızı bu dostluklar sonunda seçer, böylece kader birliği etmiş olurduk. Hele Köşe Kapmaca oyunundaki dayanışmaya diyecek yoktu doğrusu.

           Yine önemsediğimiz oyunlardan birisi Uzuneşek’ti. Zıplayıp “ Güm” diye düştüğümüzde altımızdakinin “Ah “ diye inlemesi pek keyifli olurdu. Torunuma o günleri, oyunlarımızı anlatıyorum da şaşırıyor. Onun derdi bilgisayar oyunları. Masa başından kalkıp hayatın içine katılmayı beceremiyor. Ama doğaya çıkınca kolay kolay da içeri girmek istemiyor. Bir çelişki işte.

           Ne güzel günlerdi o günler.

           Hepimizin torbasında saklı nice anılar vardır. O anıların tadı yaşamımızın renkleridir.

            Ne yazık ki bu anılarımızı da yaşayamaz olduk. Bir korku sindi üstümüze. Geçmiş günlerden bahsederken geleceğin özlemini yaşamak korkutur oldu bizi. Şimdi kalksak ilk Mahalle Mektebine nasıl başladığımızı anlatsak, Hocanın uzun değneğini başımıza nasıl vurduğunu, nasıl sallana sallana dualar ezberlediğimizi anlatsak olumsuzlayacaklar bizi. Belki de bunları düşündüğümüz için yargılayacaklar.

         Tıpkı “ İmamın Ordusu” gibi.


NE ZAMAN

 

 

          “ Ne zaman galip geleceğiz ? “ dedi damat.

          İki damat var. Biri Galatasaraylı, biri Beşiktaşlı. Derbi maçlarda beni evlerine çağırıyorlar.

          Masa donatılmış durumda. Fındık fıstık dolu …

          Maç başlıyor.

          İlk gol onlardan. Bir sevinç ki sormayın. Ben atıştırıyorum. Bu kez yeneceğiz, diyorlar. Bu kez galip geleceğiz, diyorlar.

          Bir yudum alıyorum. Bakın diyorum, siz ne zaman galip geleceksiniz. Maç bitince anlatırım.

          Golü atınca sahadaki ve yedek kulübesindeki futbolcular öyle seviniyorlar ki teknik direktörün ayak bileğini sakatlıyorlar sevinçlerinden.Hagi’nin dudaklarını bir okuyabilseler !

          Sonra adını bile söylemek istemediğim Fener’den ihraçlı futbolcu müsvettesi gol sevincini eski Başkanına ve Teknik direktörüne kol sallayarak gösteriyor !

          Derken Volkan’a yağan paketler.

          Boş votka şişesi penaltı noktasında !

          Canım Arena Stadı  lekeleniyor. Ali Sami Yen Stadı diyemiyorum, çünkü ruhu yok olmuş !

          Takımdan kaçmak isteyen Baroş, hakemin üstüne yürüyerek kırmızı kart görüyor. Hani kesilmek istenen keçi, çobanın değneğine sürünür ya aynen öyle.

          Maç bitiyor. Sonuç malum.

          Arkama yaslanıyorum.

          Siz ne zaman galip gelebilirsiniz, anlatayım, diyorum.

          BİR : Gol atınca birbirlerini sakatlamayacak kadar  sevindiklerinde.

          İKİ : Sadece Fener’i yenmek için futbol oynamama  mantilesinin tüm camianın kafasına yerleşinceye kadar.

          ÜÇ : Başka takımdan gelmiş bir futbolcunun eski takım sahiplerine sporun etiğini çiğnememenin önemini anlayınca ve bunu sporcularına ilgililerin anlatıncaya kadar. Böyle sporcuların  Galatasaray’da barınmaması gerektiği bilincine varıncaya kadar.

          DÖRT : Takımın mozağini bozan futbolculara “ kurtarıcı “ diye sarılmayıp onlara ödün vermeyinceye kadar.

          BEŞ : Galatasaraylı ruhunu taşıyacak ekibi buluncaya kadar.

          Yutkundular damatlar.

          Ben evden çıkarken mırıldanmaya başladım ; “ Kanaryam sarı kuşum / Ben sana vurulmuşum…”

          Şimdi bu yazıyı okuyunca, “Memlekette bunca dert varken … “ diye başlayabilirsiniz.

Evet, haklısınız ama !..

          İçimde bir korku var. Korkuyu bulaştırmak istemiyorum.

          Bir Başbakan ki  Nükleer enerjiyle tüp gazını eş tutuyor, korkuyorum.

          Nükleerden ya da tüpten değil, bunun ayırtına varamamış Sayın Başbakanımızdan korkuyorum. Halkımıza bu kazığı atmaktan çekinmeyecek iktidardan korkuyorum.

          Ve …

 

 

           Halkımızın bunu anlayamamış olmasından korkuyorum.

 

yildirim.gursel@gmail.com

19 Mart 2011 / İstanbul


HARİTA TAMAMLANIYOR

 

 

          Spor polisi üçüncü çocuğunun doğum haberini aldıktan sonra büyük bir sevinç içinde stadyuma doğru yürüdü. Sevincini kendini bekleyen iki bin kişiyle de paylaşmalıydı. Kürsüye çıktığında “ Esselamınaleyküm ! “ diyerek gürledi. Sahadaki iki bin kişi aynı gürlükte yanıtladı:

          “ Aleykümselam ! “.

          Kürsünün yanındaki tablaya sıçradı. Formasını düzeltti.

          “ Arkadaşlar, son iki günümüze geldik. Bu güne kadarki birlik ve beraberlik çalışmalarımızdan memnunum. Son iki günümüzde,   El Halife Efendi’yi nasıl karşılayacağımız ve nasıl tezahürat yapacağımız konusunda çalışmalar yapacağız. Başarılı olduğumuzda alacağınız belgeler sayesinde İslami Cumhuriyet’ imizin saygılı elemanları olarak işe atılacaksınız ve görevinize başlayacaksınız. Hepimize hayırlı olsun.” diye gırtlaktan çıkan bir sesle gürledi.

          Sonra belini öne doğru eğerek iki kolunu da paralel şekilde uzattı.

          Yaşları 20-30 arasındaki iki bin kişi de aynı şeyi yaptı.

          Ellerini tempolu şekilde vurdu.

          Gönül erenleri de öyle yaptılar.

          El vuruşları sıklaştı.

          Stattan yükselen el çırpmaları sesi kuvvetlenince duvarlara konmuş sığırcıklar, kargalar, güvercinler kanat vurarak göğe doğru uçtular.

          Bu alkış temrininin devamında ses çalışmasına geçildi.

          Gırtlak sesi yükseldi ; “ Ha-li-fe-miz bin ya-şa ! “

          Aşınmış çim sahadan aynı tempoyla cevap geldi ; “ Ha-li-fe-miz  bin ya-şa ! “.

         Turuncu devletin üst makamlarına rapor yazıldı. Gençlik teşkilatlanması tamamdı.

         Üst makamdan Okyanus ötesine faks çekildi. Faksı alan alaylı bir şekilde gülümsedi. Halbuki rapor kendilerine çoktan ulaşmıştı. Rapor Mağrıp-Maşrık ülkeleri masasına getirildi. Masa üzerindeki haritanın üstüne konarak tartışılmaya başlandı. Kalemler, cetveller, pergellerle çizgiler çizildi. Kırmızı zarflara konarak ilgili yerlere postalandı.

          Zarflar Turuncu Hükümetlere ulaşınca sokak gösterileri, gazete kapatmaları, yazar tutuklanmaları başladı. Yargıda yeni reformlara gidildi. Muhalefetler “ Vatan hainliği” yle suçlanarak susturulma yolu uygulamaya kondu.

          Akdeniz’in güneyinden başlayıp Ortadoğu’ya doğru giden dalgalanma kuzeye doğru yükselirken biraz yavaşlar gibi oldu. Domino taşları kolay yıkılmıyordu. Ulusal direnç göstergesi aşağıya inmiyordu.

          Dediler ; “ Bekleyelim.”

          Şimdi karşılıklı beklemeler başladı.

          Nereye kadar mı ?

          Sandık ortaya konana kadar.

SAYILI GÜNLER TÜKENDİ

 

YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR

 

          Haykırmak istiyorum “ seni seviyorum”  diye.

          Baharda,  kurumuş ağaç dalı gibi suskunum. Yöremde açmış yeşil dalların ve çiçeklerin hasreti içinde küskün ve durgun duruyorum.

          Yağmur yüklü bulutların serinliği vurmuyor kabuğuma. Hissedemiyorum.

          Böcekler kanat çırparak konmuyor kuru gövdeme.

          Yapraklarım açmamış ki gölgem olsun. Sığınanım yok gölgemde.

          Hiçbir aşığın sevdalı sesini duyamıyorum.

          Karıncalar ağızlarındaki yüklerle tırmalayarak geçiyorlar.

          Kelebek yok.

          Kuş yok.

          Dalıma sarılmış bir ince kablo, kablonun ucunda kara bir kutu ve cırıl cırıl bir ses.

          Ne  beni söylüyor, ne dinleyeni var.

          Günlerimi anımsıyorum. Bal yüklü kollarımda büyümüş meyveleri. Ona hayran hayran bakan insanları. Çiçeklerimi. Çiçeğimi sevgilisinin saçlarına takan sevdalı genci anımsıyorum.  Onun sevda yüklü bedenine uzanıyorum ta  Afrika ormanları gibi. Nil nehri gibi.

          Kızılırmak gibi.

          Ordu dereleri  gibi.

          Ah Ordu dereleri ! Bedenimi  ıslatan, serinleten, dalıma canlılık veren dereler…

          Sularında ıslanmak, sevdamı ilk gözenden başlatarak kaylık taşlar üzerinden atlaya atlaya, kıvrımlar çizerek; yanlarında sümbüller, mor menekşeler açmış, şırıltılarla uzanan sularında yıkanmak ne büyük yaşam duygusu olurdu.

          Ama dereler uzanamıyor köklerime ve özsu çıkmıyor kollarıma.

         Mecnun gibiyim.

         Ferhat gibiyim.

         Ağır ağır şiirlerimden mısralar sayıklıyorum, bana bakmadan geçip giden gölgenin arkasından.

        “ İstanbul’da karaya vurmuş bir adam ağlar

           Duyulu uzaktan karcığar faslı

           Yere düşen oyalı mendildir sevdam

           Beni sana sarışın öksüzlüğün bağlar.”.

         

           Sonra oturuyorum  bir taşın üzerine. Bekliyorum bir ağacın dalı gölge olsun bana.

           Dal benden yorgun.

           Dal benden suskun.

           Gün çoktan doğmuş, gelmiş geçmiş. Diğer günler gibi.

           Yaşlılar bastonlarına tutunmuş,  yokuşu omuzlamışlar gidiyorlar bir bir.

           Ben günlere tutunmaya çalışıyorum.

           Ama günler tükenmiş.

           Sevdalı günler tükenmiş. Aynı sayılı mısır taneleri gibi. Aynı tespih taneleri gibi. Sadece imame duruyor orada.

           Yani yolun sonu görünüyor artık dostlar.

           Sadece anılar kalacak.


ŞU HORTUMLU DÜNYADA FİL YALNIZ BİR HAYVANDIR

 

 

          “… Biz maçlara sevinip balkonlardaki bebekleri vuran, kamyonlarla arabalarla birbirimizi ezen, en ufak bir gerginlikte yumruklaşan, rüşvete, hukuksuzluğa, kötü yönetilmeye göz yuman, bir kiloluk iki tane ‘bebek ‘ kılıç balığını Kızılay’ın ortasındaki balıkçılarda satan, üzerinde Amerikan sloganlı tişört, elinde tespihle gezen, yalnızlığındaki bütün kanalizasyonu denize, içindeki tüm hırsı birbirine döken bir millet olmaya başladık…”

          “… İkinci Dünya Savaşı sırasında rahmetli İsmet İNÖNÜ, ‘Zor durumdayız, herkes nikâh yüzüklerini versin’ der. İnsanların durumu bu güne göre onlarca defa daha kötü, insanlar mısır saplarının öğütülmesinden yapılmış ekmekleri karneyle alabiliyorlar, şeker yok, un yok … Koca bir ülke … Herkes çıkarır nikâh yüzüğünü, ülkesi için verir. Bugün deselerki ülke batıyor (ki batıyor) şu aldığınız zammın yarısını verir misiniz ?

           Hiç kimse vermez.

           Çünkü yurdumuzu artık sevmiyoruz.

           Hepimizin kalbinden yurt sevgisini ufak ufak, parça parça aldılar. “

          “1920’ lerde ‘ Türk Övün, Çalış, Güven ‘ denilen bir yurtta, ( Neyle övüneyim? Nerede çalışayım? Kime güveneyim? ) diyecek duruma geldik.

           Okul minibüsüyle sürat yapan şoförün, benim akciğer kanseri olan arkadaşımın SSK’ da yüzüne bakmayan, ama muayenesinde ilgi meleği kesilen doktorun,yavru balıkları trolle avlayan balıkçının,okulunu,hastanesini temiz tutmayan temizlikçinin,lokantasını temizlemeyen garsonun,  rüşvete boğulmuş memurun … Bu kitabı okuyan sizin ve benim …

            Hiç birimiz işimizi iyi yapmıyoruz.

            O yüzden ülke hukuksuz, sağlıksız  ve eğitimsiz.

           Hiçbirimiz  yurdumuzu hak ettiği kadar sevmiyoruz.

           Bu ülkeyi sevin…”

           Yazar : Ahmet Şerif İZGÖREN

           Yoksa …

           Artık sokaklarda yaşlıları karşıdan karşıya geçiren kimseler olmayacak. Zaten yok.

           Bazen bir tane çaksam, diyen erkeklerin oranı, ankete göre % 68 olmuş. Daha erkek bir ülkede yaşamaya hazır olmalıyız. Zaten erkek milletiz.

           Göçmen kuşlar bile göç yollarını değiştirdiler. Sularımızın ,göllerimizin, yeşil alanlarımızın kıymetini bilen yok. Zaten bu gidişle kalmayacak.

           Bir ilahi şöyle diyor ; “ Burhan sorardım aslıma/ Aslım bana burhan imiş ! “ Açıklaması şu: “ Kendime Tanrı’yla ilgili delil sorardım/ Meğer kendim delilmişim.” Şimdi inandığı dini hiç araştırmadan koca  bir yaşamını geçiştiren, din yobazlarının peşine düşerek lâdini olan, dini afyon gibi kullanan siyasetçinin ardında secdeye duran, sevgi dinini Arap’ın korku dinine yönelten sizler neredesiniz ? Okuyor musunuz ? Zaten okuyan bir ulus değiliz.

           Kimi kişiler güçlüklerle karşılaştığında hemen harekete geçer. Güçlüğü yenmek için bir çözüm yolu olduğuna inanır. Tepkisini gösterir ve kararını alır.  Harekete geçer. Biz çözümlerimizi 1919’ dan başlayarak kendimiz ararken, sonraları Avrupa kapılarında arar olduk. Politika cambazlarının oyunuyla çözümleri sadece ve sadece  onlara bıraktık. Düşünmeyi ar edindik. Düşüneni, çözüm ileri süreni aforoz ettik. Silivri mahkemeleri ne yapacağını şaşıran vatandaşı bile ayırdı.  Zaten gittikçe ayrılan, ayrışan bir ulus olmuyor muyuz ?

             Ne yapalım, diye sormayalım.

             Yapacaklarınızı sır gibi saklamayın.Çıkın ortaya.Her birimizin yurdumuzu gereği kadar sevmesi gerek.

             Yoksa ! …

BEN UYUMADIM

 

 

          Bu yazıyı okumadan önce 11 Şubat tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Onuncu Köy-Bekir Coşkun köşesinin okunması gerekir. Sevgili Erol’un o yazıyı gazeteye ekleyeceğini biliyorum. Böylece benim yazım daha anlam kazanır.

          O yazı okunsun istiyorum.

          Çünkü …

          “Herkes uyurken çok şey oluyor bu memlekette …”

          “Ortalık karanlıktı … “

          Ama ben uyuyamadım.

          Benim gibi % 42’ ler uyuyamamış olabilirler, dedim kendime.

          Beşinci kattaki evimin balkonuna çıktım. Evlere, evlerin pencerelerine baktım. Işıklar aradım. Uykusuzluğumu “ lan, armut, hıyar … “ sözcükleriyle dolu spor programlarını izlediğime yormayın.

Ya da sulu zırtlak eğlence programlarını izlediğimi sanmayın.

          Derin uykusuna dalmış güzel ülkemin insanlarının nasıl mışıl mışıl uyuduğunu düşünerek huzursuz olduğumu fark ediverin.

          Köyleşen kentlerimizdeki insanlarımızın neden kentleşemediğini; kente geldiklerinde tüm rahatı sağlasalar bile, tüm teknolojik araçları evlerine yığsalar bile kentlide olması gereken davranışları edinemediklerini görünce …

          AB’li olacağız diye çır çır çırpınırken varacakları el kapılarında bir türlü AB kültürünün oluştuğu Avrupa kentlerinde onlar gibi davranamayacaklarını gördükçe …

         Varoşlardaki sığınmacı, aşağılayıcı kültürde sömürüldüklerini gördükçe …

         Aslında onlara nasıl davranmalarını söyleyecek, yol gösterecek kentlilerin kalmadığı, fakat  altmış yıldır iktidarlarını onların sırtından sürdürenlerin bile iyileştirici önlemlerde bulunmadıklarını ve bunları da bu halkın anlayamadığını gördükçe …

         Bilgiyi ve teknolojiyi kullanmada eğitime yönelmediklerini gördükçe …

         Avrupalı toplumun kendi yarattığı dünyada yaşarken, benim insanlarımın ithal ettikleri toplum modelinde yaşama çığırtkanlığını yaptığını gördükçe …

         Bunlara çanak tutanların altmış yıldır iktidarda olduğunu gördükçe …

         Çin ve Hindistan dahil geçmişte sömürge oldukları halde bugün bilim ve teknolojide attıkları adımlarla kaderlerini değiştirirken, Kore’nin bizi çoktan aşmış durumunu izlerken ve Batı artık daha kolay bir av olarak gördüğü Müslüman toplumlarını sakal-bıyık çizgisinde meşgul ederken; bunları gördükçe …

         Osmanlı sona erdiğinde % 90’ı okuma-yazma bilmeyen ve 1300 yıl okuma-yazma bilmeden kırsal kesimde at,eşek,koyun,dam,karasaban … peşinde koşan halkımın Atatürk Devrimlerini halâ benimseyememiş olduğunu görünce …

         Uyuyamadım ...

         Çünkü yıllardır  uğruna uğraşı verdiğim çağdaş düşüncenin,Kurtuluş ve Kuruluş’un dünya uluslarına örnek olduğu gerçek iken bizim ondan uzaklaşımızın bende yarattığı sıkıntılarla nasıl uyurum ?

         Ben uyumadım, demek istiyorum.

         Yurtseverlerin de “ Ben uyumadım “ diye bağırarak ortaya çıkmasını, birbirine sarılmasını, büyük bir uğraşının, çabanın içine girerek bu aymazlığın yok edilmesi yolunda mücadelesini istiyorum.

         Yoksa nice uykular boğazımızda düğüm düğüm olacak !

Yildirim.gursel@gmail.com     12 Şubat 2011-İstanbul


TELEF OLDU

 

 

            Gazetedeki haber aynen şöyle:

           “… tavuk çiftliğinden  6 bin tavuk alarak yola çıkan kamyon, tipi nedeniyle devrilince aynı şirket için çalışan tavuk yüklü 5 kamyon daha mahsur kaldı. Araçlar uzun süre kurtulamayınca kamyonlardaki 36 bin tavuktan 15 bine yakınının soğuktan telef olduğu bildirildi.”

          Tavuk bu, yumurtlasın diye beslenmiş. Sonra verimi azalmış. Kesilmek üzere kamyonlara doldurulmuş. Görülmez olay değil ya kaza geçirmişler. 15 bini telef olmuş.

          Sahibi üzülmüş müdür; zannetmem.

          Belki paracıkları heba olduğundan içinden vahlanmıştır. Hatta kızmıştır bile.

          Ölmenin sırası mıydı ?

          Haber şöyle de olabilirdi;

        “… ilinden oy kullanmak üzere yola çıkan 6 otobüs, tipi nedeniyle devrilince aynı amaçla yola çıkan diğer 5 otobüsün de yolu tıkanmış ve yolcular mahsur kalmıştır. Araçlar uzun süre kurtulamayınca otobüslerdeki yolculardan 15’i …”

         Onları uğurlayan partili zevat üzülmüştür elbette.

         Hatta kızmıştır.

         Ölmenin sırası mıydı ?

        Bunca kömür, bunca file dolusu yiyecek, en tazesinden 100 gramlık kahve poşetleri boşuna mı gitti ! Onlar (evde varken) yine soğutucu ya da çamaşır makinesi bile almışlardır. Fazlalık göz mü çıkarır, diye düşünerek gelen bağış ahırın bir köşesine konmuştur. 10 yıl sonra evlenecek kızına gelin bahşişi olarak verilecektir. Fena mı olur yani !..

         Tavuklar hiç kıpırdamamış. Gık ! deyip uzanmışlar yere.

         Koyun olsalardı yine aynı olurdu. Hiç sesleri çıkmazdı.

         İnsan olunca sesleri çıktı mı; yoksa “ kader “ deyip boyunlarını eğdiler mi ?

         Hepsi aynı. Vur boyunlarına, ellerine al ekmeklerini !

        Otobüs devrilip kaza geçirenler seslerini duyurmak için “ ıslık “ çaldılar mı?

        Koyunlar melediler mi ?

        Kümesin efendisi horoz bir kere öttü mü ?

        Hayır.

       O tavuklar tırlara doldurulup gemiciklere yükleneceklerdi. Önlerine birazcık su, yem konacaktı. Onlar ona razıydı elbet. Bir kere insanlara boyun eğmişlerdi.

       Ya insanlar ?

       Benim köylüm, benim işçim, benim üreticim diye bağırlara basılan insancıklar ?

       Ah, onlar mı ?

     

      yildirim.gursel@gmail.com

      04 Şubat 2011-02-04

DÜDÜKLÜ TENCERE

 

 

          Teknoloji yaşamın her alanına girince mutfaktan uzak durması beklenilemezdi. Değişen araç gereçlerle birlikte pişirme alışkanlıkları da değişti. Ona bağlı olarak yemek yeme alışkanlıkları da …

          Kalaylı bakır tencerelerin yerini düdüklü kaplar aldı.

          Mahalle aralıklarını seslerini duyduğumuz bakırcı ve kalaycılar da yok oldular.

          Sebzeleri dolduruyorsun düdüklüye. Düdüklünün ağzını kapatıp ocağa koyuyorsun. Ayrılıp başka işe gidebiliyorsun. Yemek pişince düdüklü ötüyor.

          Düüüt !

          Koşup düdüklüyü ocaktan indirmek gerek. Yoksa öter öter,bakar ki aldıran yok. Patlar !..

          Her tarafta yemek kırıntıları …

          Kişiler de böyledir. Dolduruluşa gelince ötmeye başlar. Aldıran olmazsa patlar. Cam çerçeve kırar. Kaldırım taşlarını söker atar. Daha neler neler !..

          Statlara gelen seyircilerinde kendilerini anlatma yöntemi alkış ya da ıslıktır. Hani düdük gibi ötseler diyeceğiz ama her birinin düdüklü tencere taşıma olanağı yok. Olsa bile stattan içeri sokmazlar.

          Ne yapsın seyirci ?

          Beğendiğini alkışlıyor.

          Beğenmeyince ıslıklıyor.

          Parasını vermiş. Beğenisini ortaya koyması onun hakkı. Birilerinin işaretiyle hareket edecek değil. Yani onu orkestranın davulcusu gibi görmek yanlış.

          Örneğin Galatasaraylılar ya da Beşiktaş’ın Çarşı gurubu. Fenerlilerin gönüllü sevdalıları. Hep beraber orkestra gibi hareket ederken onları yönetmeye kalkmak mümkün mü ?.. Canları bazı konuşmalara sıkılmış. Tuttukları takım adına üzüntü duymuşlar.

           Ne yapmalılar ?

           Islıkla protesto etmişler.

           Kulübün başkanı, Başbakanımız ve diğer zevat bundan alınmış .

           Yani ülkenin büyükleri ıslıklanmaz mı ? Öyle bir kural mı var ?

           Demokrasi anlayışı AKP ile biraz değişiyor gibi. Zaten adım adım izliyoruz bunu, anlatmaya çalışıyoruz. Yakında koyunlarını otlatan çoban, cebine eline sokup zevkli bir anını yaşamak isteyen vatandaş, hastasının dil bozukluğunu düzeltmeye çalışan doktor ıslık çalamayacak. Ya da ıslım çalmak için dilekçe yazıp izin isteyecek.

            Çalayım mı ağbi ?

            Çal kardeşim.

            Demokrasimiz ıslıkla kurtulacak.

            Ben sandığa giderken ıslık  çalacağım.

            Ya siz ?...

 

yildirim.gursel@gmail.com

27 Ocak 2011-01-27


        
GALATASARAYLI OLMAK

 

 

         Dostlarım benim ne kadar fanatik Fenerli olduğumu bilir. Hele Galatasaraylılara karşı duruşumu kolay kolay terk etmem. Ama ne varki olaylar ve zaman kişiyi bazı değişikliklere itiyor.

         “Yani Fener!den vaz mı geçtin ? “ diye sormayın.

        Asla !

        Fakat Arena  stadında yaşananları okuyunca Galatasaraylı olmanın da bir duruş olduğunu gördüm ve anladım. Şimdi nerede Galatasaraylı görsem önümü ilikliyor ve sevgilerimi sunuyorum.Her ne kadar son yıllarda yaşadığı sportif başarısızlıklar beni sevindiriyorsa da !..

        Sporun ne yüce ahlaki değerler taşıdığını anlatmaya çalışıyorduk. Anlatmak çoğu kez yetmiyor. Bilinmedik bir olay  her şeyi daha iyi sergiliyor. İşte Arena’da yaşananlar bu sergilemenin güzel bir örneği oldu.

        İnsanların beğenmediğini protesto etmesi kadar haklı bir duruş olmaz. Protesto edilenler en yüce makamda bile olsalar olayı kişiselleşme yerine, nedenini irdelemesi gerekmektedir. Ama her şeyde olduğu gibi bu kez de iktidar sahibi olanlar mercekle suçlu aramaya kalkmışlardır. Bu kalkışmaya kulüp başkanı da çanak tutmuştur.

         Şimdi tribünlerde protestocu arama avı başlatılmıştır.

         Hani kızıyorum bu protestocu Galatasaraylılara.

         Sizin göreviniz alkış.

         Ne mi yapacaktınız ?

         Galiba Ali Sami Yen’in açılışında o zamanın Başbakanı Sayın Demirel santrada açılış vuruşu yapacaktı. Yaptı da. Ama seyircilerin protestosundan nasibini de aldı. Öfkelendi mi, hayır. Olayı saygıyla karşıladığını bile belirtti. Sayın Başbakan Erdoğan da herhalde bir açılış vuruşu yapacaktı. Olmadı. Sayın Polat’la başlayan olumsuz konuşmalar seyirciyi tahrik etti. Yine de susmala mıydılar?

        Bence  akla ve duygularına uygun olanı yaptılar.

        Öyle ya sonuçta bu stadın parasını halkımız ödemişti. İktidarın görevi bu stadı ve bu stada benzer stadları yapmaktır. Benim sayemde oldu, söylemi yanlıştı.

        Polat’ın başkanlığı ile beraber stadın Galatasaray’a devri tamamlanmış olacaktı. Olmadı.

        Bunları Galatasaray taraftarları yer miydi ?

        Yemedi.

        Bir duruş sergiledi.

        Ülkemizin bu tür duruşlara ihtiyacı var.

        Eğilip bükülmek yok.

        Doğru bildiğini söylemek, onun peşinden koşmak var.

        Sayın büyüklerimizin de hoşgörülü olması, öfke yerine samimiyetini sergilemesi en güzel yöntem olur. Demokrasi bu tür anlayışlarla güzelleşir.

        Galatasaraylı taraftarlar bana bu duyguyu yaşattıkları için bir an Galatasaraylı mı olsam diye düşündüm.Ne  dersiniz ?..

 

yildirim.gursel@gmail.com

20.01.2011/ İstanbul

 

ACELE ETME ÇABUK OL

 

“Nasıl olacak bu?” diye sorabilirsiniz. Aslında bu soruyu sadece ve sadece %58’ciler sorar.

 Niye mi ?

 Son günlerde yaşananları görünce, acele edenlerin neleri düşünmeden sandığa aceleyle gittikleri anlaşılıyor. Her ne kadar onlar, yine “ Ne olmuş yani !” diyerek haklılıklarını belirtecekler. Çünkü ülkenin geleceği ile ilgili olarak dertleri yok. Bu ülke Sevr’e uygun bölünmüş bile olsa, bölünmüş topraklarda yanaşma düzeninde yerlerini alırlar. Ya da en azından sürdürülen düzenin şakşakçıları olarak kendilerini korurlar.

Hiç mi masumlar yok, diyebilirsiniz.

Elbette var. Bu ülkenin insanları demokrasi nutuklarını çok severler. Kendilerine demokrasi vadeden kürsü cambazlarına samimi duygularını açıkca sergilerler. Onlara sarılırlar. Hele dinsel inançlarını sandığa yansıtanları öylesine alkışlarlar ki sandığa sonra çıkacak siyasiye dermanları kalmaz. Onların ne söyleyeceklerine aldırış etmez.

Cuma namazında vaaz efendiyi nasıl dinlerler, bilirsiniz. Namaz bittikten sonra dışarıya çıktıklarında kimsenin aklında bir şey kalmaz. Çünkü edilen vaaz, onlara doğru bir yaşam, onurlu bir hayat, geçmişi bilip geleceğe yönelmek gibi pencereler sunmaktadır. Onlar ise bunca verilmiş söz varken yenilere açılmanın kendilerini yeni sıkıntılara sokacağının hesabını yaparlar.

Kapıya getirilmiş filenin hesabını yapmazlar.

Kapıya yığılmış kömürün hesabını yapmazlar.

Dağıtılan paraların girdisini sormazlar.

Tilki kümese dadanmıştır ama şimdilik kümesten gıdırtı gelmemektedir.

Olsun.

Yazımızı bir fıkrayla sonlandıralım.   

Nasrettin Hoca kendisine pantolon almak niyetiyle Bursa çarşısına gider. Pantolonu alır gibi üstünde dener ama sonra geri verir. Onun yerine bir cüppe alır. Paketi sardırır. Koltuğunun altına koyar. Çıkar. Tam bu sırada satıcı “ Parasını ödemediniz “ der. Hoca da “Pantolonu bıraktım, karşılığında cüppeyi aldım ya !.” der. Satıcı “ Ama sen pantolonun parasını ödemedin ki “ der. Hoca bu kez, “ Hoş insanlarsınız Bursalı efendi. Ben sanki pantolonu aldım mı? “.

Yakında % 58’ ciler pantolon hesabında şaşmazlarsa ben şaşarım.



OF PUF

 

 

            Sıcaklar bastırdıkça yaşamamızda ki değişkenler insanlarımızı bunaltmaya başladı. Hele nemin artışı sıcaklık ölçüsünü hepten şaşırttı.

            Yaylaya koşanlar, denize koşanlar iş düzenini de  bozdu.

            Bu anlarda fırıncıları düşünürüm hep. Onların emeklerini,boncuk boncuk terlerini, fırından çıkan mis kokulu ekmekler karşısında gururlarını. Derler ki, ekmek alacaksan vitrinden seç! Çünkü en kızarmış ekmekler orada sıralanır.

Siyasette böyle olsa;politikacılar toplum karşısında ıralansa, amaçlarını açık açık söylese de insanlar onların arasından en halis(!) olanları seçebilse.

            Of Puf!..

            Bu sıcakta sanki başka dert yok.

            Ben dağlara kaçtım. Çam ormanlarının arasına. Soğuk su başlarına. Gece yıldızlara, yıldız yağmurlarına baka baka derin uykulara dalıyorum.

            Ye denize koşanlar!.. Doğrusu pek imreniyorum. Temiz deniz mi kaldı? Sahil boyunca uzanan karayolunun gürültüsü ve bizi denizden ayıran görüntüsü?

            Of Puf!..

            Derelerimiz boğulmaya başladı. Bakın Ordu derelerini, aksın yukarı doğru da, bizler türkülerimizi söyleyelim. Ayağında naliniyle sıyırdığı eteğinin narin görüntüsüyle suya giren periyi düşlemeye çalışıyorum.

            TV’yi açmak gelmiyor içimden. Yasaların anası olacak anayasamız üzerinde oynanan oyunları görünce bunalıyorum. Midem karışıyor. Bağırsaklarım bozuluyor.

            Ramazanın güzelliği üzerine karabasanlar geliyor. Yoksul kapılarında altın bilezikli hanımefendilerin yardım paketlerini dağıtan görüntüleri beynimi zorluyor.

            Of Puf!!!

            Kamyonlardan atılan kömür torbaları, omuzlarıma dağlar yüklüyor.

            Şehit haberleri gönlümü dağlıyor. Of!..

            Kürsülerde birileri!...

            Puf!..

            Bu ülkenin onurlu insanlarının üzerinde yükselmeye çalışan ey küçük insanlar;lütfen yer değiştirip sizler onları dinleyin. Keselerimizin ağzını kapatıp onların hazinelerine koşun.

            Radyoda bir türkü; Aman tabip, can tabip,oy tabip? Saramazsın bu yarayı can tabip.

            Of ki of!
             Şu alemin görüntüsüne puf ki puf!


BICIŞMAK

            Türk diline, Türkçenin sesine hayran olmamak mümkün değil. Olayları anlatışındaki müthiş dil gücü, kendisine karşı olanları bile şaşırtıyor.

            Vatanın neresi, demişler.

            Yanıtı; Vatanım dilimdir demiş kişi.

            Bu vatanın bir köşesinden aldım bu sözcüğü;

            Bıcışmak.

            Yerel anlamı;kararlaştırılan işten, sözden vazgeçmek. Bıcışan kişiye, birazda aşağılamak için “Vazgeldi” de deniyor. “Caymak” diye de karşılığı var,. Cayan kişi ayni zamanda güvenilir olmadığını da betimliyor. Sözlük anlamı; Vazgeçmek sözünden ya da kararından dönmek, olarak gösterilebilir. Bu kişilere , yine yerel bir ifadeyle “Dönük” denmektedir. Dönük sözcüğünün sosyolojik bir anlamı da var. Bunu ayrı bir yazımızda anlatırız.

            Bıcışmak sözcüğü, günümüzün olaylarını en iyi anlatan ifadelerden biri. YAŞ’la birlikte topluma yansıyan kararlar,sözler, davranışlar saat başı değişiveriyor. Yanı birileri bıcışıyor. Verdiği sözden cayıyor. Dik duruş göremiyor. Dolayısıyla, toplum önderlerinin bu vaz geçişleri insanlarımıza yansıyor. Çıkar ilişkileri öne çıkıyor. Davranış modellerinin sarsıcı yapısı, toplumu da bozuyor.

            Bakıyorsunuz; bıcışan bıcışana!

            Vazgelen, sulu gözlerle ağlama edebiyatı yaparak puan kazanmaya, kendini haklı göstermeye çalışıyor.

            Cayan kişi, soluğu başka dere kenarlarında alıyor.

            Herkes birbirine, içinden, dönük diyerek sesleniyor.

            Ay ışığında mum yakıp adam aramaya başlıyoruz.

            Adam gibi adam!

            Bıcışmayan, vazgelmeyen, caymayan, dönmeyen!..

            Arada bulasın.

            Ödleklikle dönekliğin sanat olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Yaşasın Türkiye!..


BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜK

 

              Önce, haberi köşesine alan Ali Sirmen (Cumhuriyet 29 Temmuz)’in yazısından alıntı yapalım.

            “Başbakan Erdoğan önceki gün Ankara’da İngiltere Başbakanı David Cameron’u ağırladı.Bir de keyifli ortak basın toplantısı yaptılar. O toplantıda Başbakan, konuğuna verdiği değeri dile getirecek şekilde şöyle seslendi:

              -Değerli dostum David.

               Cameron da, Başbakanımıza, Amerikalılarda adet olduğu şekilde, adıyla hitap etti:

-   Tayyip.

Bu keyifli basın toplantısının fotoğrafını dünkü Milliyet’te gördüm. Gördüm de benim pek

hoşuma gitmedi. Çünkü hemen resimle birlikte verilen haberde Cameron’un şunları söylediği yazılıydı:

-Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin AB sürecinin önünde duruyor, bu sorunu ne kadar hızlı çözersek, süreci o kadar hızlandırırız.

…”

Gördünüz mü akıllı adamın lafını !

Sözün arkasında baklava tadında öğüt var. Diplomatik dille neyin, nasıl olacağını gösteriyor. AB’ye girmek istiyorsan Kıbrıs’ı hallet.

Nasıl olacak bu iş ?

Kıbrıs’ı Rum tarafına teslim et.

Yani, bunun İngilizcesi,yersen!..

Zaten yemediğimiz herze (!) kalmadı.

Merak ettiğim şu; acaba bizimkiler ne yaptı ?

Fotoğrafa bakarsak, bizimkilerin yüzünde gülücükler varmış. Cameron söyledikçe geniş geniş gülümsüyorlarmış. Bu sırada Cameron’un aklından kim bilir neler geçmiştir. Hatta, Türkler yine numaramızı yedi, bile demiştir.

Ama ben ifrit oldum. Nefesim tıkandı. Adamın gülüşüyle birinin bana sövüşü arasında fark göremedim. Onlar bizi halâ Sevr’de masaya oturttukları Osmanlıya benzetiyorlar. Dayatırsak alırız, fikri sabitindeler. Lozan güclerine gidiyor ya intikam peşindeler.

Eh, yalakalarını da bulmuşlarsa adım üzerine adım atarak, gülücüklerle ilerliyorlar.

Nereye kadar ?

Bir gün onlara, bu lafları yemediğimizi, AB’nin artık kabak tadı verdiğini söyleyecek devlet adamlarımıza kavuştuğumuz zaman.

Türkiye’nin kendi sorunlarını başkalarına ,ihale etmeye ihtiyacı olmadığını söyleyecek dik duruşlu kişilere kavuştuğumuz zaman.

Olumsuz konuşmalarda, gülücüklerle karşılık verme yerine kaşlarını çatacak nitelikte yurtseverlere kavuştuğumuz zaman.

Bu filmi renklendirip karşımıza çıkanlara artık doğru yanıt vermeliyiz. Ülkemin bu durumu yüreğimi acıtıyor. Sizin de acıtıyorsa yol yakın. 12 Eylül bir fırsat olarak karşımıza çıktı.

Ya devlet başa, ya da kuzgun leşe !..

               yildirim.gursel@gmail.com/ ORDU

 

 

 

 

DOĞRU YORUMLAMAK

            “ İnsan aç kalmak istemiyor, barınak istiyor ve geleceğinin güvence içinde olmasını istiyor.”            

            Bu bir genel saptama. Dünyanın neresine giderseniz gidin toplumlar bu saptamaya uygun olarak kendi düzenlerini kurmak isterler. Bunu sağlayacak olan devlet düzenine erişmek ve o devlete bağlı birey olarak yaşamak isterler. Devlet ise bireylerinin bu bağlılığını ve isteğini karşılamak için gelişmiş teknolojiye uygun üretim sistemi kurmak zorundadır. Biliyoruz ki teknolojinin temeli bilimdir. Yine söylemek gerekirse bunu sağlayacak olan da devlettir. Bu da ancak ulus devlet modeliyle olur.

              Ulus devlet  bağımsızdır. Siyasette ve ekonomide bağımsız, özgür, kendi istencine göre hareket eden, eğitimini ulusunun gereksinmelerine göre yapılandırmış bir yapıdadır. Halkının bağımsızlığını ve üretime katkısını sağlayarak görevini yerine getirmeye çalışır. Bu yapı devam ettiği müddetçe de kendi varlığını  da korumuş olur.

            Günümüzde devletleri bağımlı, bağımsız diye ayırmak mümkün. Bağımsız ülkeler kendi teknolojilerini kurarak üretimi ele geçirmişler, hatta egemenliklerini sürdürmek amacıyla sömürge anlayışını yaratmışlar ve günümüze kadar varlıklarını farklı biçimde sürdürmüşlerdir. Bağımlı dediğimiz ülkelerin ana sorunu teknolojiye sahip olamamak ve dolayısıyla üretememektir. Elbetteki gelişmiş teknolojiye bağlı üretim, bir egemenlik aracı olarak kullanılmaktadır. Günümüzün kalkınmış, gelişmiş dediğimiz ülkelerine bakarsak, onların teknolojiye ne kadar önem verdiklerini ve teknolojik gelişmeleri kendi markaları üzerinden sürdürdüklerini görürüz. Ayrıca onların  yarattıkları liberal kapitalizm, küreselleşme denen kandırmacalar, varlıklarını sürdürmek için birer araçtır. Bağımlı ülkelere dayattıkları birer modeldlr.

              Ne yazık ki bu modelin, bağımlı ülkelerde elemanları, ayakları vardır.

              Bu durum üzüntüyle söylemek gerekirse ülkemizde de vardır. Siyasal varlıklarını ve toplumun mutluluğuna rağmen hüküm sürme anlayışlarını ısrarla sürdürmek isteyen politikacılar Türk toplumunun önünde bir engel olarak durmaktadırlar. Saptırıcı söylemlerle,hukuksal olmayan adımlarla, yalanlarla insanlarımızı kandırarak  sürdürülen bu yapı, ulusumuzun geleceğini karartmaktadır. Hiçbir teknolojik yatırım ve destek görmemişken eğitimimizde yapılan değişiklikler bizi geleceği umutsuz bir dünyaya doğru sürüklemektedir. Unutmayalım; bu yüzyılda yalanın sınırı yoktur. Ahlaksızlığın da sınırı yoktur. İnsanları kandırmak bir bilimdir. Kapitalizm de bilim ve teknolojiyi  yalanla birlikte etkili olarak kullanan sömürge örgütlenmesidir. Toplumumuza bu durumu iyi açıklamak ve oynanan oyunu açıkca belirtmek zorundayız.

             Yoksa !...

 

     KÖPRÜ YERİNDE Mİ ?

     Uzun yolculuklarda geçtiğiniz yollarda dereler,ırmaklar vardır. Onları geçerken yanlarındaki demir bantlar size köprüden geçtiğinizi anımsatır. Bu nedenle bana, köprüler hep atlama, bilmeden geçme anlamını yaratır. İnsanoğlu  geçmede zorluk gördüğü yere köprü kurar.  Böylece çoğu kez bilmeden, anlamadan  oradan, o yoldan geçer gider.

            Bilirsiniz, güreşte köprü kurarak yenilmekten kurtulan güreşçinin yenilmesi değil de kurduğu köprünün önemi daha çok vurgulanır. Siyasetçiler kurdukları köprüler ile övünürler. Bu köprü, seçmenle kurulan bağıntı olur  ya da parti başkanına bağlantı köprüsü olabilir.

      Aslında aklın köprüsünü kurmak en doğrusudur da bunu becerebilmek kolay değildir. Kolay olmadığı içinde kişiler bu yolu pek denemezler.

     Düşünürlerin toplumla kurmak istedikleri köprü ise çok önemlidir. Bu yolda önemli sözler de sarf ederler. İşte bunlardan bazı örnekler:

     Pasolini’ye sormuşlar, “ Vatanın neresidir ?” diye. Yanıtlamış; “ Dilimdir ” demiş.

     Siz vatanınızın neresi olduğunu hiç sorguladınız mı?

     “Kralların çocuklarına sizinle ben de ağlarım, elverir ki siz de halkın çocuklarına benimle ağlayın” .

     Şehitlerimizin arkasından ağlayanlarla Beyoğlu barlarında dolaşan kralların ( !) çocuklarını düşünüyorum.

     “Terazi eğilmek zorundaysa halktan yana olsun. O daha çok eskiden beri acı çekiyor.”

      Yılardır halktan yana bir terazi tartısı görmedik. Gören haber versin de tartımızı oraya yönlendirelim.

     “ Suçlu günahı işleyen değil, gölgeyi yaratandır”.

      Gölgeyi ben yarattım diyene rastlayamadık. Hele politikacılar asla bugüne değin dememişlerdir. Yoksa halk kendi gölgesini kendisi mi yaratıyor ?

     “ Toprakta kefenlediğimiz kimseler vardır, ama daha çok ayrı bir şekilde sevilenleri de vardır ki, kefenleri yüreğimizde olmuştur., anıları her gün yüreğimizin vuruşlarına karışır; soluk alır gibi onları düşünürüz, aşka vergi bir ruh sıçramasının tatlı yasasına göre bizdedirler.( Vadideki Zambak’tan)

      Bir gün herhangi bir köprüden geçerken geride bıraktıklarınızı düşünerek bu sözü anımsayınız. Belki aramızda bir düş köprüsü  kurulur.

ÇÖPLÜKTE ŞİİR

 

              Bir genç tanıdım.

              Çöp bidonlarına ellerini daldırıp ayırdığı plastik artıklarını çöp arabasının torbasına dolduruyor. Bir yandan da bazı kağıt parçacıklarını, kitap sayfalarını arabasının yan tarafına astığı,eski bir okul çantasının içerisine  tıkıştırıyordu.Merak ettim. Diğer günlerde de izledim. Hep aynı saatte geliyordu, yolumun üzerindeki sitenin çöp bidonlarına. Daha önceki bidonlardan da kâğıt parçacıkları toplamış olacak ki çantanın delik yerlerinden sayfalar göz kırpıyordu.

              Çöp bidonlarında şiir arayan çıplak ayaklı bir gençti bu. Ekmek parası için çöplerle uğraşırken aklı şiire takılmış. Olay şöyle olmuş onun anlatısıyla; Bir gün üzerine şarap dökülmüş bir kâğıt gözüne ilişmiş. Şarabın kokusunu iyi bildiğini söylüyor. Alıp koklamış. Niyeti şarabın hangi marka olduğunu anlamakmış. Kırmızı şarap lekesinin altında şiiri görmüş. Hemen okudu bana. “Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış / Aç karnına kuru öğüt çekilmez / Önce doyur beni, ondan sonra konuş / Sende göbek, bizde ahlak nedense / Şimdi bizi iyice dinle, bak / İster şöyle düşün, ister böyle / Önce ekmek gelir, arkadan ahlak / Artık vermek gerek, unutmayın sakın / Tüm nimetlerden, payını yoksulların.”.

            O günden sonra şiir vurgunu olmuş.

            Ekmek parası çöplerden kazandığı paradan şiire, şiir kitaplarına gizli gizli ayırmalar yapmış. Büyükleri bilse elbette kızacaklar. Dahası darılacaklar. Kendi dünyaları için şiir ne ki ?

            Çöplerin içindeki evinin kendine ait dar odasında şiir kitaplığı var. Kitaplık dediğin çöpe atılmış üç raflı dolap. Bir çöplükte bulmuş ve evine getirmiş.

            Bu genç şiiri seviyor.

           Hem de bir kıza aşık.

          O kızla aynı denize aşık.  Kızı her akşam karşı kıyıdan getiren vapura, vapurun yol aldığı köpüklü denize aşık. Çöpünü topladığı iskelenin yolcu çıkışının biraz ötesinde bekliyor. Kızın rüzgarda dağılmış saçlarını görünce çöp arabasından birazcık uzaklaşıp kızı izliyor. Şiir gibi yürüyor kız. Diyorki bana ; “ Gül bahçesinde yatıp uyuyan kişi, bir an evvel uyanmayı ister. Fakat zindanda uyumuş olan, ebediyen uyumaktan yanadır, çünkü uyanırsa yeniden zindana düşeceğini bilir. Ben gül bahçesinde olmak istiyorum ama durumum zindanda gibi…”

            Önümden geçerken “ Gel gel beru ki savm ü salatın kazası var / Sensiz geçen zaman-ı hayatın kazası yok.” diye söyleniyorum. Elbette anlamıyor.

            “Bu ülkede siyasiler şiir sevse kavga olmaz “ diyor.

             “ Anasından başka/ fırtına tanımayan cenin / bir balık edinir soluğuna / kanın şerrinden / korunmak için sığındığı su / akar bir toprağa uzun / solur havayı kısa “ diye söylenip ayrılıyor yanımdan. Başka çöplüklerde yeni şiirler bulmak için.

 

        47 YIL

 

 

        Öğretmen Okulundan mezun olalı tam 47 yıl olmuş.

        47 dolu yıl.

        Yılları taş edip yokuştan yuvarlasam bizim kadar yıpranır mı acaba? Bizim kadar yuvarlandıkça toprağa tutunmaya çalışır mı ?

        Toprak dediğin kocaman bir vatan. Bizi kucaklayan, sarmalayan, besleyen ve içinde saklayan koca bir aşk.

        Okulumuzdan o koca ananın bağrına atılmak, o bağırda bize düşen görevi yapmak üzere 47 yıl önce ayrıldık. Elimizde tahta bavulumuz ve içinde burcu burcu vatan aşkı kokan kitaplarımızla. Vardığımız okulun duvarlarının yıkık olması, bahçesinde bir gül olmaması, sıralarının yokluğu, çatısının akması hiç önemli değildi. Yeterki anlatacağım konuların, bilgilerin sunulacağı kara tahta olsun.

        Elbette bir de öğrencilerimiz …

        O genç arkadaşlarımla 47 yıl sonra tekrar buluştuk. Saçlarındaki aklık bilgeliklerini gösteriyor. Yüzlerindeki çizgiler, verdikleri savaşımın yorgun ama onurlu çizgileri. Birbirlerine anlatacakları binbir anılarla dolular. Hepsi, öğretmenliğin destanını yapmış; destanlarının yiğit Köroğluları, Dadaloğulları, Tahirleri, Zühreleri olarak yaşamışlar. Çalıştıkları yerlerde muhakkak bir iz bırakmışlar.

        Çünkü onların yüreğinde Atatürk var.

        Çünkü onların yüreğinde Cumhuriyet var.

        Ordu Öğretmen Evi’nde buluştuğumuz o akşam gönüllerinin sesini dinledim. Seslerinin tınısını yüreğimde hissettim.

        Çocukları büyümüş, torunları olmuş.

        Ama onlar çocuk gibi; adam olmuşta büyümüşler !

        Dillerinden düşmeyen şarkı, yine öğretmenlik !..

        Bu öğretmenleri unutmamak gerek ama nerede ?

        Onlara, Türk aydınlanmasının penceresi, Cumhuriyetin yiğit bireyi rahmetli İlhan Selçuk’un “ Japon Gülü” adlı kitabından bir alıntıyla seslenmek istiyorum: “.. Kimi insan Japon Gülü gibidir. En zor günleri bekler açmak için. Karanlık, soğuk, fırtına, tipi vız gelir.O kişiyi ne kış mevsiminin geri dönmesi korkutur, ne kırağı çalması, ne don tutması. Ey yurdumun Japon Gülleri, hepinize merhaba !..”

        Biliyorum ki bu buluşmalarımız bitmeyecek. Ta ki bir Japon Gülü kalana kadar. O gün, o Japon Gülü arkadaşları adına yaşama veda ederken hepimizin bildiği bir şiiri mırıldanacak:

        “ Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya

           Dünyanın bütün çiçeklerinin getirin buraya.”

 

PENCEREMDE BİR KUŞ VAR

 

            O kuşun ağzında her zaman zeytin dalı.

        O pencere her zaman aydınlık. İçeriden dışarıya doğru Cumhuriyet aydınlığını saçıyor.

        O kuş, o pencerede her zaman özgür.

        O pencerenin önünde onun aydınlığıyla büyümüş, onun aydınlığından her zaman beslenmiş ve esinlenmiş binlerce insan var. Aydınlığın ışıttığı ülkenin yurttaşları olmaktan kıvanç duyuyorlar.

        O pencereye bazen kara bir bulut gölge ediyor. Sadece gölge ediyor.

        O kuşa bazen kara taşlar atılıyor. Sadece atılıyor.

        Gölge değil gölgenin oraya gelmesi üzüyor pencereyi.

        Taş değil taşın atılması üzüyor kuşu.

        O an binlerce güneş koşuyor pencereye. Karanlığı iteliyor. Karanlığı şafak aydınlığına dönderiyor.

        O an binlerce aydın kanat geriyor kuşa. Taşları göğüslüyor. Taşları atanları kendi şafağına çağırıyor.

        O pencere “ Cumhuriyet “ denen kalenin giriş kapısı.

        O kuş “ Cumhuriyet “ denen vatanın Anka kuşu.

        İnsanlığın varlıklaşmasıyla doğmuşlar. 1789, 1923 süzgeçlerinden geçerek şekil bulmuşlar. Bilim önlerine geçmiş. Bağımsızlık karakterleri olmuş. Lâik düşünceyle yol bulmuşlar. Aydınlanma denen olgu sarma sarmalamış onları.

        Ben o pencerenin önünde her sabah soluklandım. Pencereden taşan aydınlığı içime, aklıma çekmeye çalıştım. Atatürk Devrimlerini, ulusal bilinci, sol çizgiyi, insan erdemini, karşıtlarla beraber yaşamayı, vatan duygusunu, emek sevgisini, birlikte olmak anlayışını hep o pencereden yayılan ışıklı yazılardan öğrendim.

        İçeri alınırken dik durmayı, çıkarken onurlu gülmeyi, kalemini satmamayı, yalakalardan uzak durmayı, siyaset cambazlarına boyun bükmemeyi, din baronlarına aldanmamayı hep ama hep ondan öğrendim.

        Onun penceresinde hep binlerce kuş olur.

        Onun penceresinde binlerce kuş uçar, döner, pervazına konar.

        Yaşam bu. Onun dediği gibi yaşamın gılgışlı işleri. Bir gün ölüm kapıyı çalar. Pencereden bakan o aydınlık dolu yüz, bir gün pencereye çıkamaz olur. O kuş, o pencereden bir gün bakamaz olur.

       Cumhuriyet çınarı İlhan Selçuk ağabeye selâm olsun.

       Ne penceresi kapanır, ne kuşlar gider olur.

       Aydınlanmadan korkanlara da selâm olsun; ne gölge olabildiler pencereye, ne de kuşları taşlarıyla korkutabildiler.

       O pencere hep orada.

       O kuşlar hep orada.

       İsterseniz Cumhuriyet’in gerçekliğine bir bakın. Belki pencerenin aydınlığı yüzünüze vurur, kuşların kanatlanması yüreğinizi aydınlatır.

       Davet bizim.

                      KAKAFONİ

 

 

                       Orkestrada müzisyenler konserden önce kemanın ya da obuanın sesine uygun olarak çalacakları müzik aletini akort ederler. Bu durum orkestrayı oluşturacak aletlerin uyum içinde olmasını sağlamak amacını güder. Yoksa uyumsuz, dinlenemez, kulağa hoş gelmeyen sesler ortaya çıkar. İşte buna müzik dilinde “ Kakafoni” denir.

                       Toplumlar da orkestra gibidir. Bireyler ve kurumlar kendi aralarında bir uyum sağlamak zorundadır. Bireyler içinde bulundukları toplumun bir parçası olduğunu düşünerek neme lazım demekten kurtulmalıdır. Toplumu oluşturan devlet bürokrasisi, belediyeler, şirketler, sivil toplum kuruluşları ve diğer kuruluşlar da kendi aralarında uyum sağlamak durumundadırlar.

                        Toplumun bireyleri ve kurumları arasında uyum olabilmesi için onların önüne “ ideal”  dediğimiz seçenek konmalıdır. Buna o toplumun ülküsü, geleceğe bakış açısı da diyebiliriz. Elbette toplumun tarihinden gelen bir birikim, kültürel mirası, ekonomik yapısı, kendi içinde dayanışma anlayışı ülküsünün oluşumunda önemli belirteçlerdir.

                        1923 devriminin bize çizdiği bir yol vardır. Çağdaş dünya, bilim ve cumhuriyet kavramlarının genel çizgisi bu yolumuzun olmazsa olmazlarıdır. Birey olarak bu olmazlara sahiplenmek, kurumlar olarak bu olmazlara katılmak büyük dayanışmanın gereğidir. Böylece kakafonik olmaktan kurtulup, dünyaya ne kadar uyumlu bir yapıda olduğumuzu gösterme olanağı buluruz.

                        Uyum önce kişiden kaynaklanıyor. Çağdaş bilimin ve kültürün nasibini al (a) mamış, almamakta direnen bireylerden uyum beklemek hayal olur. Hele bu kişilerin önünde, onları sömüren, onların dünyasını özellikle dinci düşüncelerle şekillendiren lider, önder, siyasal kişilikler olursa, toplum, dalgalı denizde kalmış kayıklar gibi çalkalanıp durur. Din anlayışını içselleştirmedikçe, onu Tanrı’yla inanan arasında sevgi bağı olarak görmedikçe kanatılmak istenen yara gibi daima yedekte bekletilir.

                       Tabiî ki sorun sadece bu değil. Ne yaptığını bilemeyen bir eğitim anlayışından elde edilecek sonuç, uyumsuz insanların birbirine saygısızlığı, karşıtlığı ile sürer gider. Dolmuş kuyruğunda, hastanede bekleme sırasında, banka gişeleri önünde itişme, kargaşanın nedenini düşünmek gerek. Yaratılmak istenen kaos hiç te umut verici değil. Paranın ön plana çıktığı anlayışta etik değerlerin zımparaya vurulmuş gibi değer yitirmesi kadar olağan bir durum olmaz.

                      Geleceğimiz olan gençlere bakalım. Okullarını bitirmek ve yaşama katılmak isteyen çocuklarımıza hangi anlayışla sahip çıkıyoruzki ? Onları geleceğin kurucuları olarak görmedikçe ve önlerine fırsatlar sermedikçe mutlu olmak, mutlu olacaklarını beklemek olası mı?

                     Sevgili okuyucular,

                     Sayın Doğan Kuban’ın dediği gibi “ Gelecek, geleceği üretenin olacak “ tır. Karın doyurmak, giyinmek, barınmak dışında bu dünyada yaşamı sürdürebilme olanağı verecek teknolojilere sahiplenmemiz gerekmektedir. Gençlerimizin onlarla donatımı gereklidir. Bunun için de Cumhuriyetin oluşumunda eğitim öğretim programlarına konmuş olan felsefe, müzik, bilim dersleri, estetik gibi derslerin yeniden ele alınması gereklidir.

                    Yoksa “ Arap’ın eli olmak” teranesiyle avunup dururuz.

                    Önümüzdeki süreci iyi değerlendirmek zorundayız. Kömürü kapımıza getireni değil, kömürü üretecek fırsatı yaratacak anlayışı yakalamadıkça; buzdolabını sırtlamak değil, onu üretecek fabrikasyonda işçilik fırsatı yaratılmadıkça karşımıza hep sömürü dünyasının seçenekleri sunulacaktır.

                     Artık görelim ve bilelim.                       yildirim.gursel@gmail.com


GÖĞSÜKINALI

 

            Önce harmanın otunu biçmek gerek. Kafama yerleşmiş bir kez. Ben doğru          çardağa gidiyorum. Melek hanım sesleniyor:

        “ Önce vanayı aç, şarteli indir ! “

         O, evin temizliğine bakacak. Benim de işin ucundan bile olsa tutmam gerekiyor ya kaytarmaya çalışıyorum.  Harmanın bir kenarında üzüm asması, otlara boğulmuş yeni dikme ıhlamur, duvar kenarına sıralanmış ahududu, çiçeklenmiş çilekler, hanımelleri, papatyalar beni çağırıyor.

        “ Kurtar bizi yabani otlardan, köy göçürenlerden !”

       Orakla işe başlıyorum ama faydası yok.

       Bacanağım elinde tırpanla yetişiyor. Ha bismillah !.. Bir sıra ancak gidebiliyor. Köy göçürenler direniyor tırpana. Oturuyoruz.

        Yanda süslü bir horoz ötüp duruyor. Bizi görünce sevindi mi, yoksa tavuklarını mı kıskanıyor !..

        Köyde oturan yeğenim yetişti imdadımıza. Tırpanı sallarken çıkardığı yılanvari ses, otların demet demet düşüşü ve ortalığı kaplıyan ot kokusu !

        Akşamın karanlığı çökerken yorgun bedenim, büyük bacanağımın demli çayıyla rahatlıyor. Balkondan yıldız dolu gökyüzüne bakıyoruz. Yarımay ışıklarını salıvermiş, gümüşi bir ışık köyün üstünde. Karşı tepelerde çamlara, uzun kavaklara vurmuş. Oynaşıyorlar.

         Sabahleyin kuşların senfonisiyle uyanıyorum. Dere yatağından gelen bülbül sesleri, saksağanlar, sığırcıklar ve çatıda gerine gerine gaklayan kargalar .. Kimbilir daha adını bile bilmediğim nice kuş cıvıltıları…

         Horoz sesleri, tavuk gıdaklamaları …

         Yaylıma salıverilmiş danaların çıngırakları, köpek havlamaları .. Derin derin soluk alıyorum. Ciğerlerimi dolduruyorum bu muhteşem havayla.

         Düşüncelerim boşanıveriyor.

         Bir kuş konuyor biçilmiş otların üstüne. Gagasını uzatıyor, açığa çıkmış böcekleri yiyor herhalde. Zıplıyor. Başını kaldırıp ötüyor. Dünyanın en güzel sesi sanki. Öyle bir aşk şarkısı döşeniyor ki !

         “ Öt kuşum öt !”

         Bana dönüyor.

         “ Göğsükınalı bu” diyor arkamdan bir ses.

         Eşim yanıbaşımda.

         İçleniyoruz.Gözümüzden yaşlar akıyor. Beş yıl önce bizim de bir göğsükınalımız vardı. Haramanda koşuyor, sularla oynuyordu. İstanbul’un karanlığından alıp köyle, doğayla tanıştırmak istemiştik. Kitaplarda gördüğü horozu, ineği, karıncayı  tanıştırmıştık. Köpeği sevdirmiştik. Ama o göğsükınalımız bir sabah ayrıldı aramızdan.

         Şimdi harmanda bir göğsükınalı !

         Zıplıyor, ötüyor, bize can katıyor.

            
TÜRKLÜK BİLİNCİ

 

             Divanü Lügat-it- Türk’ün yazılışından 900 yılı aşkın süre geçti. Kâşgarlı Mahmut bu eserinde  Türk dili ve Türklük bilgisi konusunda bize  rehber olan aydınlatıcı bilgiler vermiştir. Onu, tarihimizin en eski bilgini ve ulusal bilinci temsil eden bir Türk olarak anmalıyız. Amacım ırkçılık ya da dar bir ulusçuluk değildir. Ama kendi ulusunun üstün niteliklerini bulunduğu ortamda bağnazlığa kapılmadan koyan bu büyük kişiye saygı göstermeliyiz.

             Ne diyor Kâşgarlı Mahmut, görelim:

             Yapıtının başında Tanrı’ya şükür, Peygambere salât ve selamdan sonra söze şöyle başlıyor: “ Bundan sonra bu Tanrı kulu Muhammed oğlu Hüseyn oğlu Mahmud der ki; Ben, yüce Tanrı’nın devlet güneşini Türklerin burçlarında parlattığını, feleklerin dairelerini onların ülkeleri üzerinde döndürmüş olduğunu, onlara Türk adını verdiğini ve yeryüzünde onları egemen kıldığını, çağının hükümdarı yaptığını, dünyadakilerin yönetim dizginlerini onların ellerine teslim ettiğini, onları herkese egemen kıldığını, onları hak ile güçlü kıldığını, onlara hizmet edenleri, onların yanında istediklerini elde edenleri Tanrı’nın yücelttiğini ve bu kimseleri kötülerin şerrinden güvenli kıldığını görünce, onların kalplerini kazanmak, oklarının değmesinden korunmak, söylediklerini dinletebilmek için, onların dillerinden daha güzel bir vesile olamayacağına göre bu dile bağlananı da onlar kendilerinden sayıp korkudan güvenli kılacaklarından ondan olmayanın ona sığınıp kendisinden zulmün uzaklaştığını gördüm.

                Ben Buhara’nın sözüne inanılır imamlarından birinden ve Nişaburlu başka bir imamdan kesinlikle duydum, her ikisi de senetleriyle bildiriyorlar ki, Peygamberimiz (S.A.) kıyamet belirtilerinden ve karışıklarından ve Oğuz Türklerinden söz ederken, ‘ Türk dilini öğreniniz, çünkü onların egemenlikleri uzun sürecektir’ buyurmuşlardır. Bu söz doğru ise, sorgusu o ikisi üzerinde olsun, onu öğrenmek gerekli olur. Eğer bu sözün aslı yoksa, akıl da bu dili zaten öğrenmeyi emreder.

               “ Bize, ad olarak Türk adını ulu Tanrı vermiştir” dedik. Çünkü,  bize Halfe oğlu imam Şeyh Huseyn, ona da İbnü’l_ğarkıy denilen kimse İbnü Ebi’d_Dünya ahir zaman üzerine yazmış olduğu kitabında ulu Peygamber’e tanıklıkla varan bir hadisi yazmış. Hadis şöyledir: “ Yüce Tanrı, benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim. Onları doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam, Türkleri o ulus üzerine musallat kılarım” diyor. İşte bu Türkler için bir üstünlüktür. Çünkü, Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Bununla beraber, Türklerde güzellik, sevimlilik,tatlılık,edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer sayısız iyilikler görülmektedir.”

              

              Kâşgarlı Mahmut, Türk dilinin öğrenilmesini zorunluluk olarak gördüğünden “ .. en yetkili Türk olarak sizin dil olanaklarınızdan yararlanarak ben öğreteceğim.” diyerek Divanü Lügat-it-Türk adlı yapıtını yazar.

             Bu yapıt günümüze de ışık tutması açısından çok önemlidir. Bugün Anadolu’da kullandığımız sözcüklerin kökenini bu eserden yararlanarak buluruz. Ayrıca Türk tarihi ve Türklük hakkında da özel bilgilere ulaşırız. O çağlarda Türk toplumunun zenginlik ve uygarlığını belirten başka bilginler de vardır. Onları da gelecek yazılarımızda okuyacağız.

              Günümüzde destanlar yaparak kazandığımız Cumhuriyetimizi başka mecralara çekmek isteyen siyaset adamları ve güya aydınlarımız, acaba bu eseri ya da  diğer eserleri açıp okumuşlar mıdır; yoksa es mi geçmişlerdir ?  Eminim ki Türklük duygusundan bu kadar uzak duran bir anlayış, bizi ileriye götüremez. Bizi yönetmede uzak kalır.

              Türklük,  Anadolu coğrafyasında birleştirici ve kişiye onur verici bir kavramdır. M.Kemal Atatürk’ün “ Ne mutlu Türküm diyene !” özdeyişini bu çizgiden bakarsak daha iyi anlarız. 19 Mayıs’ta Türklü olgusunun başkaldırışının ilk adımı, ufukta parlayan güneşidir. Çocuklarımıza bayramları böyle anlatırsak daha gönençli bir ülkede yaşarız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KILIÇDAROĞLU

 

                         CHP’de yeni bir lider umut olarak toplumu kucakladı. Aslında umut arayan bir toplum, kendisine sıcak gelen bir kişiyi görünce ona koştu. Bu koşunun nedenini toplumbilimciler iyice araştırmak zorunda. Ama görünen köye de pek rehber gerekmez. Çünkü 12 Eylül’den sonra pusulasını şaşırmış toplumumuz bir limana sığınıp kendini güvende hissetmek, geleceği için umut taşımak istiyordu. Kendi iradesini yansıtmayan anayasaya bile çok aldırmaksızın “Evet” dedi. Bu evet’in arkasından gelen iktidarlar sinmiş topluma seçenek sunmadan bildiklerini uygulamaya başladılar. Arkalarında da ABD’nin ve Avrupa’nın sermayesi vardı.

                          Sonuçta üretmeyen bir toplum yaratıldı.

                          Bu oluşumdan partiler de nasibini aldı. Varlıklarını kendilerinden menkul anlayışta gören siyasal tipler sahneye çıktı. Sadece orada değil, sendikalarda, diğer örgütlenmelerde de bu tipler öne çıktı. Parti ağalığı, sendika ağalığı gibi kavramlara karşı çıkabilen olmadı. Çünkü rüzgâr çok kuvvetliydi. Sermayeden destek görüyordu.

                          Halkı mı soruyorsunuz ?

                          Onlar çoktan kabuğuna çekilmiş, günlük geçim kaygısı içinde debelenip duruyordu. Önlerinde bazı oyuncaklar vardı. Ekonomik sorunlarla uğraşabilecek halleri kalmamıştı.

                          Ama kulak duyuyor, göz görüyordu. Söylenen dil izlense bile birşeyler konuşulmaya başlanmıştı. Son yıllardaki yolsuzluk, yoksunluk, ülke çıkarlarına aldırmasızlık, vurgundaki tavana vuran söylentiler, siyasilerimizin kabadayı söylemleri karşısında halkımızda bir kıpırdanma başladı.

                           Bir ışık aranıyordu.

                           Bir umut aranıyordu.

                           İnsanlar kendilerine yakın bulacakları birini arıyordu.

                           Mevcut partilerimiz bir umut vermiyordu. Değişmeyen liderler, kavgalı söylemler, en iyi ben bilirim anlayışı, uzun yılların birikintisinde dolmuş halkımızı bir arayışa yöneltti.

                           CHP’nin son oluşumu, bu arayışın ışığı gibi görünüyor.

                           CHP’deki değişim, Kurultayın ya da delegelerin başarısı değildir. Umut arayan halkımızın manevi baskısı, kurultayı bu değişime zorlamıştır.

                           Kılıçdaroğlu bu değişimin yıldızıdır.

                           Kılıçdaroğlu, umut arayan halkın ileri ittiği bir lider tipidir.

                           Sosyal demokrasinin yıllardır kendini arayışından yaratılan bir önderdir.

                           Rolünü iyi oynayacak mı; göreceğiz. Sahne ve seyirciler onu alkışlamak için beklemekte, hatta sabırsızlıktan yerlerinde duramamaktadır. Onun başarısı, demokrasimizin başarısı, ülkemizin kurtuluş çizgisinin yeniden rayına oturuşu olacaktır. Belki bu değişim diğer partilere de örnek olur da siyasal hayatımız daha olgunlaşır.

 

 

                 BENİM DİLİMİN UCUNDA

 

          Fazıl Hüsnü Dağlarca “ İnsan nasıl ölebilir / yaşamak bu kadar güzelken “ diye  söylüyor bir şiirinde. Baharın yorgun kış günlerini bir kenara itip çiçekleriyle, yemyeşil dallarıyla ve ötüşen kuşlarıyla içimize kadar girmesiyle ölümü düşünmek zor geliyor insana. Elbetteki kaçınılmaz bir son. Ama onunla yaşamak yerine, yaşamın güzelliklerini tadarak günleri geçirmek herhalde daha güzel. Muzaffer Tayip Uslu unutmamış bu sonu ki şiirinde şöyle diyor:

            “Sokakların ellerinden öperim      

            Bana yaşamasını öğretmişlerdi

            Dost olsun, düşman olsun

            İnsanlara iyi günler dilerim

            Söyle sarı saçlı daktiloya

            Ben yokum artık

            Vefasız dostlara hatırlat

            Kimseye kalmaz o dünya

            Nasıl unuturum güzeldi yaşamak

            Fakat hakkı varmış Oktay’ın

            Hatıralar dal istiyor

            Kuşlar gibi konacak.”

            Hatıralar elbette dal ister. Onları anlatmak gerek. Geçmişimizin unutulmaz parçasıdır hatıralar. Hele bahar gelince, doğanın canlılığıyla beraber hatıralar da canlanır. Deniz kuşlarının kanatlarında bulutlara karışan hatıralar yeni bir soluklanma getirir düşüncelerimize.Renk renk çiçeklerin davetiyle eski sevdalar kurcalanır gönlümüzde. Güneş sımsıcak vurunca bedenimize gençlik pınarları akar yüreğimizden.

          Bunlar hep baharın yüzündendir.

          Şair Hasan Şimşek gibi söyleniriz bu kez .

         “Öyle vakitsiz nereden geldin bahar

          Elbisem yeni değil

          Üstelik bir de sevda işim var .”

          Sevda işi olunca iş değişir. Ay batar, güneş doğar, deniz çalkalanır, yağmur seller gibi akar. Ne freni kalır yüreğin, ne durağı.

          İşte o zaman Oktay Rıfat girer devreye.

          “Köşe başını tutmuş leylak kokusu

           Yakamı bırak ta gideyim.”

          Ne bahar bırakır kişinin yakasını, ne bahar. Pencereden doluşan gün ışığı gibi yıkılır üstümüze. Yaşama koşarsınız. Güzelliklere seyirtirsiniz.  Ama ne fayda !

           Necati Cumalı girer devreye.

           “ Ne çare sen gittin, ben aşık değilim artık

           Yalnızca tuhaf bir hüzün kalmış içimde “ diye mırıldanırsınız. Duyguların şairi Nahit Ulvi Akgün sokulu yanınıza. Şiirini söyler.

           “Bir şey var aramızda

           Senin gözlerinden belli

           Benim yanan yüzümden

           Susuyoruz arada bir

           Gülüşerek başlıyoruz söze

           Ne kadar gizlesek nafile

           Bir şey var aramızda

           Senin gözlerinde ışıldıyor

           Benim dilimin ucunda.
OTLARLA YAŞAMAK

 

      Küçüklüğüm Görele’de geçti. Evimiz denize elli metre kadardı ve ben bir deniz kuşuydum. Kumlarda oynar, kuleler, göçükler yapardım. Elbetteki uzun deniz kıyısı sefası sırasında rüzgârdan çok çok  etkilendim. Hep bronşitli oldum. Ciciannem bana sık sık sırgan yemekleri yapardı. Çoğu zaman taze sırganı başka sebzelerin yapraklarıyla kaynatır, süzer, içinde şeker eriterek içirirdi.  Hem bedeni diriltir hem idrar söktürürmüş. Bulunduğumuz Doğu Karadeniz Bölgesinin iklimi solonum hastalıklarına neden olan yapıda. Onun için bölge halkı bu tür halk sağaltımlarını iyi bilir.

        Hani söylenir; Giresunlular’a sırgancı, Ordulular’a kabakçı denir.

        Kabak alçakgönüllü bir sebzedir. Sindirimi hafif olduğu gibi masrafı da azdır. Çok çeşitli yemeği yapılır.

        Ordulular da alçak gönüllü insanlar değil midir?

        Geçende sevdiğim bir dostumun karanfil çiğnediğini gördüm. Niyesini sordum. Ağzının kokmaması için çare imiş. Eşine karanfilli ağızla yaklaşırsa daha çekici oluyormuş. İçimden dedimki ; Be adam ! Karanfilli ağızla piştov çekeceğine, karanfil kokan sözcüklerle nağme yap ki hedef yerini bulsun.

        Annemin , sarımsağın bütün hastalıklara iyi geldiğini söylemesine, mahallede pek aldırış eden yoktu. Halbuki o, her sabah sarımsak sürdüğü mendilimi boynuma asar; tüm karşı koymamıza rağmen ‘ susun’ der, mendille okula gönderirdi. Dolayısıyla leş gibi sarımsak kokardık. Ama önemli bir sırrı açıklayayım. Sarımsak yüzünden hiç kimsenin bana yaklaşmaması nedeniyle mikrop bulaşmasından kurtulmuştum. Hele kızlardan !..

         At kestanesinin beden hastalıklarına iyi geldiğini berberimden öğrendim. Malûm, berberler her türlü bilginin, isterseniz siz dedikodu deyin, harmanlandığı yerlerdir. Ar kestanelerinin birkaç tanesini, sanki sırlı taşlarmış gibi cebinizde her daim tutarsanız yel ağrılarını, kemik sızılarımı çekip alıyormuş. Öğretmen Evi bahçesindeki at kestanelerinin nasıl kapışıldığını hep görüyorduk. Benden söylemesi. Hani şu günlerde, cebinizde birkaç tane bulunuversin. Meclis karmakarışık. Anayasa, babayasa derken neyin çıktığını pek anlamadan bizi yönetenlere derman olsun diye sunarız belki. Beyin sızılarını önler.

         Bu kadar mı?

         Faldaca adlı köy kitabımı yazarken ot toplayan kadınların fotoğraflarını çekmiştim. Onlar bu çekişi pek hafife aldılar. Öyle ya, ot toplamanın fotoğrafı mı olurmuş!

        TV’lerde otların şifasıyla ilgili olarak tedavi şekilleri öneren önerene. Bizim Anadolu coğrafyası neymiş te biz anlayamamışız. Halbuki Anadolu’nun nice anlaşılamamış yönleri var.

        Otlarla yaşamak iyidir.

        Ot dediğin ne işe yarar, bilinir.

        Ot olmuşlar her yerde tanınır.

        Otlaşmanın ‘ harici ve dahili bedbahtları’ ortaya çıktıkca ortalık aydınlanır.

        Ot oburlarını doyurmanın ne zor olduğunu halkımız iyi bilir.

        Yaşanılan şu süreçte ot gibi kalmanın bedelini elbette bir gün ödeyeceğiz. Sessizliğimiz halâ yine devam edecekse, ne diyeyim!

         Nice otlu günlere.

 

 

          PİEDRA IRMAĞININ KIYISINDA

          ….

          Bir adayı ziyaret etmekte olan bir İspanyol misyoneri, üç Aztek rahiple karşılaşır.

          “Nasıl dua edersiniz ?” diye sorar onlara.

          “Tek bir dua biçimi biliriz biz” diye cevaplar Azteklerden biri. Şöyle deriz : “ Tanrım, sen üçsün, biz üçüz. Merhametini esirgeme bizden.”

          “Güzel bir dua “ der misyoner. “Ama Tanrının sizden tam olarak beklediği dua değil bu. Ben size çok daha iyi bir dua öğreteyim.”

          Misyoner onlara bir Katolik duası öğretir ve Hz. İsa’nın öğretisini yaymak üzere yoluna devam eder. Yıllar sonra onu İspanya’ya geri götüren gemi aynı adaya bir daha uğrar. Üst güverteden bakarken, o üç rahibi kıyıda görür ve el sallar. Bunu üzerine üç Aztek rahip, suyun üzerinde yürüyerek gemiye doğru ilerlemeye başlar.

          “ Peder ! Peder ! “ diye bağırır içlerinden biri gemiye yaklaştığında. “Tanrıyı hoşnut kılan o duayı bize yeniden öğret, biz onu bir türlü anımsayamadık.”

          “ Hiç önemi yok ” der mucizeyi gören misyoner. Ve Tanrı’dan , O’nun her dili bildiğini daha önce akıl edemediği için af diler.

         

          Bizler, çevremizi saran her şeyin olağanüstü olduğunun ender farkına varıyoruz. Mucizeler hemen çevremizde gerçekleşiyor. Tanrı’nın işaretleri bize yol gösteriyor, melekler bize seslerini duyurmaya çalışıyor – ne var ki bize, Tanrı’ya ulaşmanın belirli formülleri ve kuralları öğretildiğinden; bütün bunlara hiç dikkat etmiyoruz. O’nun her yerde bizimle birlikte olduğunu anlamıyoruz.

          

          “ Yüreğinizde ne varsa yazın. Bütün bunları ruhunuzdan çıkarıp önünüzdeki kâğıtlara dökün, sonra da ırmağa atın. Efsaneye göre, Piedra Irmağının suları o kadar soğukmuş ki, bu sulara düşen her şey – kâğıtlar, böcekler, kuş tüyleri- taşa dönüşürmüş. Acınızı bu sulara bırakmak, belki de size iyi gelir, kimbilir ?”

         

          Uzun süre ırmağa baktım. Ağladım, göz pınarlarım kuruyuncaya kadar ağladım.

         

          Tek tanrılı dini Orta Asya’da bırakmış olan Türklerin İslâm diniyle tanıştıktan ve Anadolu’daki başka uygarlıklara karıştıktan sonra “ Sevgi ve hoş görüye” dayanan  yorumunun şimdilerde geldiği noktaya bakıyorum. İslam diniyle birlikte yaydırılmak istenen Arap kültürüne, Arap hayranlığına ve acımasız , şekilci Arap yorumuna bakıyorum.

          “ Ve Tanrı’dan, O’nun her dili bildiğini daha önce akıl edemediğim için af diliyorum.”

          Türk mimarisinin yarattığı güzelim minarelerden “ Tanrı uludur” diye seslenecek; tanrısını kendi diliyle kucaklayacak olan aydınlanmayı bekliyorum. O zaman din tüccarlarının

sığınacağı o karanlıkları, karanlıklardan hortlayan siyaset bezirganlarını düşünüyorum.

          Onlar her zaman olmaya çalışacaklar; onlar, aydınlıkta her zaman açığa çıkacaklardır.

          Bize düşen görev, Cumhuriyet’in aydınlığına sahip çıkmak değil midir ?

          Cumhuriyet, egemen ulusun yönetimidir. Onun için egemenliği geleceğin kuşakları çocuklarımıza bırakmanın anlamını ve erdemini bir kez daha anlamaya çalışalım.

 


         
   ÇİMENLER ÜSTÜNDE GÖZYAŞLARI VAR”

 

            Dedi ki:

            Benim yaz akşamım seninkine benzemez; ıslak ay kokar.

            O söz yaraladı gönlümü. Yıldızların öbek öbek denize yağdığını ve ayın o yağışta kendine yer aradığını biliyordu da ıslak ay kokması nasıl olurdu; düşünememişti.

           “Sen yakamozu bilir misin ? “ dedi oğlan.

            Nerden bilecekti.

            Ayın gümüş ışığı sulara yansır, sularla oynaşır. İşte ona denir , yakamoz diye.

            Köyün alt tarafındaki dereyi anımsadı. Yaz akşamları, kirlenmiş kilimleri toplar, inerlerdi dereye. Sonra fırlatıp suya atarlar, kaçmasın diye de üstüne birkaç ağır taş koyarlardı.

             O sırada ay ışığı suya vururdu.

             Kızlara gönül koyarlar, maniler söylerlerdi.

             Ama ne bilsin onun yakamoz olduğunu.

             Doğu yönünün biraz ucundan, Yoroz’un çatal kayasından sabah güneşi doğup, salına salına yaylaların üzerinden, bulutların arasından geçip gidip, Boztepe’nin deniz yanına mor ışıklarını serperek batarken sen ayaklarını tuzlu suda ıslata dur; ben ayın doğmasını bekleyeyim. Ayaklarının izi kumda kalsın.

             Dediki;

             Aynı yerden ay görünür mü?

             Nerden bilecek ayın, güneşi beklediğini. O batar batmaz, gümüş bir tepsi gibi göğe yükseleceğini. Gümüş tepsiden ışıklarını dökeceğini.

             Dökülen ışıklar, suya uzattığın ayaklarını ıslatacaklar.

             Dökülen ışıklar, denizin uysal kıpırdanışıyla oynaşıp yakamoz oluşturacaklar.

             “Balıkçı İsmail” adlı şiirini söyler oğlan.

            

            Tabyabaşı’na üç kız çıkar                                            

            Aklı başı pır pır güvercin birincisinin

            Yağmur çiğseler yüreğine ikincisinin

            Dalga dalga tarar saçlarını üçüncüsü

            Balıkçı İsmail denize vira.

 

            Tabyabaşı’ndan üç kız iner

            Saçları topuklarına değer birincisinin

            İkincisinin topukları denizi döğer

            Üçüncüsünün pupa yelken göğüsleri

            Balıkçı İsmail horon tutar.

 

            Islak bir güneş doğar Kurul’dan

           Ayna ayna elleri göllere düşer Gülüzar’ın

           Giresun kayıkları Emine’nin elleri

           Hatça dediğin gözlerinde tüter

           İsmail o da tutulur ağlara.

 

 

                  BU KENT

 

            Bahar deli bir yürek gibi çiçekleriyle, çiçeklerin ciğerleri dolduran kokularıyla; yapraklarıyla, yaprakların gönül tazeleyen renkleriyle geldi, yerleşti.                                                                                                                                                    Deniz alabildiğine sevdalı bir bulut sanki. Kış aylarının hırçınlığından uzaklaşıp maşukun omuzlarına doğru salıvermiş kendini. Mavi desenleriyle, yansıyan ışıklarıyla, oynayan yakamozlarıyla bir gönül yatağı. Boztepe düğüne hazırlanan, davete açık kocaman bir sofra.Omuzlarına çıkıp ister Ordu’yu izleyin sabah sabah, isterseniz akşamın cümbüşünü seyredin size el sallayan bulutlarla beraber.

             Evler, evler !..

             Dumanı inceden inceden tüten evler.

             Sığındığımız, acılarımızı duvarlarına gömdüğümüz; sevinçlerimizi oymalarla kapılarına işlediğimiz evlerimiz. Tespih tanesi gibi dizilmiş, her birinden yaşam fışkırıyor.

             Ağaçlar gelinliğin örtüsünü tamamlama yarışında.

             Kuşlar ötüş ötüş, şen şakrak.

             Güneş sevinçli bir devinmenin içinde Yoroz’un çatal kayalıklarından doğup, seyirte seyirte akşamın tül örtüsünü işliyor. Sanki gerdek odasına girecek gibi saklanarak, ışıldayarak, ısıtarak, kucaklayarak yürüyüp gidiyor.

             Sonra bir bahar sisi; bazen denizden atlılarla yarış edercesine şehrin üstünü örtüyor, bazen kentin sokaklarından daha ileriye doğru, keşfedilecek yeni yerler varmış gibi sağdıç özeni içinde  ilerliyor.

             Ruhumun derinliklerinde kuşlar şakıyor. Bulutlar geçiyor. Güneş bedenimi sarıyor. Dilim çiçeklenmiş açıyor…

             Bu kent sarmalıyor beni.

             Bu kent ruhumu okşuyor.

             Bu kentin birbirine geçmiş sokaklarında deli bir yüreğim ben.

             Deniz uzun uzun yatarken, deniz çırpınırken taa orta yerine düşüp denizleşivermek istiyorum. Kokularını sindirmek, kucağına yatıvermek istiyorum.

             En güzel erik çiçeği olup en erken açıvermek, baharı ilk önce ben müjdelemek istiyorum.

             Yason’un ucundaki deniz fenerinin önünde durup gemicilere ben el sallamak, Argonotların macerasına katılmak ve altın postu sırtlayıp kentin en geniş meydanına sermek istiyorum.

             Uzak iklimler gibi görünen karlı dağların sırrına ermek, kuz yerlerde çöreklenmiş karların dertli dertli sızılayan sularına el vurmak istiyorum.

             Yolları çağırıyor beni.

             Fidangör’ün oynak etekleri, fındık işçilerinin sessiz sesleri, vitrinlerden yükselen Ordu türküleri çağırıyor beni.

              Koşuyorum Melet ırmağı gibi özlemime.

              Süsleniyorum Bülbül deresi gibi usul usul.

              Yüreğimi seriyorum balık ağlarına, vira çekip toplanıyorum.

              Gırnatanın sesinde titriyor bedenim. Ayak uyduruyor doğanın heyecanına.

              Ben Ordulaşıyorum.



    

    JÖN TÜRKLER BÖYLE DİYORDU

         “Şura-yı Ümmet’te ‘Türklerin her şeyi devletten beklemeleriyle sonuçlanan davranışlarını ortadan kaldırmak’ şeklinde hal çaresi kabul edilmiştir. Ayrıca Türklerin tembelliğinin kusurunu İslam dinine yüklemek  mümkün değildir. Ancak Türkiye’deki İslam mistisizmi ve yarattığı tarikatların etkisi, bireylerin kendi isteğiyle kısıcı bazı davranışların yerleşmesine neden olmuştur. Bunlar da Fransızların istedikleri imtiyazlar gibi eğitim yoluyla halledilebilirdi. Yine ne vakit yabancı bir devlet Osmanlıların işine müdahale etmişse, İmparatorluğun bir parçası elden gidiyordu. Bunun yanında Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlıkta olan unsurların anavatandan ayrılması için neden yoktu. İmparatorluk geniş imkânlara sahipti. Bu imkânların işletilmesiyle herkese iyi bir hayat sağlanabilirdi. Bu da genel bir islâhat politikasının gerçekleştirilmesine bağlıydı…”

           Yıl 1902.

           Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğindeki unsurlar devletin yönetiminde oldukları halde ‘mahvolamaz birer anasır-ı metin-i zi-i hayat’ olduklarını gösteriyorlardı’ da Türkler, gurbette durdukları halde bakışlarını ‘vatan’a çevirmiyorlardı.

            Bunun sebebi neydi?

           “Anlaşılıyor ki ilmi,edebiyatı,lisanı olan bir millet mahvolmuyor. Öyle bir anasır-ı zi-i hayatı  zeka-yı, cihanın bütün kuvva-yı maddesi ezemiyor. Biz de ise mevcudiyet-i siyasiyenin nihayet bulduğu yerlerde millet bir eser-i mevcudiyet gösteremiyor. Çıktığımız memalikte kışlalarla istihkâmlar yapıyoruz. Görülüyor ki baka-yı millet için en vasi kışlalar, mektepler, en zaptolunmaz istihkamlar, dar-ül fünunlar imiş…”

           Yukardaki tahlili yapan Jön Türkler’in, Türk batılılaşma tarihinde Anadolu’nun geri kalışı konusunda zamanımıza kadar gelen hayıflanmasını görüyoruz. 1902 tarihinde Mısır’da çıkarılan Anadolu dergisinde Jön Türkler’in dil birliği, eğitim,siyaset konularında çağrılarını yapan bir örneği de okuyalım.

           “ Essalâm-ü alyk ey mübarek Anadolu. Ey koca Türkeli. Merhaba ey sevgili küçük Asya! Ey mukaddes vatan. Eyadi-i zülm-ü istibdat, hane ve kâşanelerini viran, ehl-ü ayalin olan ehl-i islamı perişan eylemiştir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah..”

             Yıkıma doğru giden Osmanlı’da, Jön Türklerce Türkçülük, kültürel bir yönelmeden siyasi bir formül haline getirilmeye çalışılıyordu. Bu düşünce siyasi bir formül haline getirildiği zaman “Türklerden ibaret bir Türkiye’nin kurulması” şeklini alacaktı.

              Bu günü dünden ayırmak olası mı?

              Hep derinlerden gelen bir acının sancısını mı duyacağız? Yoksa bir türlü var edemediğimiz Türkçülük felsefesinin bugünlerde de dışarıdan getirilen düşüncelerle darmadağın edilmesine suskun mu kalacağız?

              Artık göbeği kaşıma yerine kendimize sorular sormalıyız.

              Yoksa ….

 

TÜRK OLMAK ÜZERİNE

 

             Ş.S.AYDEMİR “ Oğuzlar” adlı makalesinde şöyle diyor:

          “ … tarihin derinliklerinde bir İngiliz ırkı ve milleti yoktur. Bir Fransız ırkı ve milleti mevcut değildir. Fakat bir İngiliz, bir Fransız ırklaşması ve milletleşmesi vardır. Mesela İngiliz milletleşmesinin tarihi, İngiltere adalarından ta İberlerden,Keltlerden,Gallerden, Roma istilasının buralara sürdüğü daha başka boylardan Alman asıllı Normanlardan, Saksonlardan, Angıllardan başlar. Ama bugün , bütün bu kanların hasılası olan  bir İngiliz milleti vardır. Fransızların aslı da,  gene Alman kanına karışan  Franklara, Gotlara …vs. uzanır. Ama bugün bir Fransız ırkı ve milleti mevcuttur.

              Bizim aslımız ve kökümüz ise böyle büyük katkılar ve karışıklıklar göstermez... Biz Türkler , ulu Asya anamızın bağrından taşan gür, güçlü insanoğulları selinin kollarından biriyiz. Bu sel, Tiyanşan-Altay silsilelerinin iki tarafında kaynadı. Doğuya yayılanlar, Mongolit ırklar kollarını teşkil ettiler. Biz Türklerin de bağlı bulunduğu asıl soy ise, Orta Asya ile daha batıya ve güneye doğru yayıldı. Bu selin en güçlü ve devlet kurucu kudretini Oğuzlar teşkil eder ...”

              H.TARCAN “ Uygarlıkların Potası Anadolu” adlı makalesinde “ … Türkler Ortadoğu’ya, Anadolu’ya Sümer, Subar, Guti, Guzzi, Uz adları altında 3000’lerde gelmişlerdir. Bu bir yakıştırma, aşırı milliyetçilik değil, çok yönlü bir gerçektir. “ der.

              Ç.GÜLERSOY da “Türk Kimliği” adlı makalesinde “ … Bu toprakların en eskilerden gelen nüfusları vardı. Sayıları da, gelenlerin, tabii çok çok üstündeydi. At sırtında kaç kişi gelebilir ? Devletleri ortadan kalkan bu halklar  ne kadar çok çeşitli idiler: Hattiler, Hititler, Frikyalılar, Kayralılar, Likyalılar, Lidyalılar, Pamfilyalılar, Urartulular … kendilerinin de savuşup bir yerlere gittiğini tarih yazmıyor. Bu yerleşik insan unsuru, bileği üstün gelen her işgalci kuvvete baş eğdi ve zorunlu olarak karıştı. Sırası ile Romalı, Bizanslı, Selçuklu, Beylikler vatandaşı ve Osmanlı oldu…” demektedir.

              Atatürk, kültürel kimliyken yoksun olan bir halkın sürüden farksız olduğunu, öz kaynaklarla beslenmeyen bir halkın bir süre sonra sürüleşeceğini çok iyi biliyordu. Onun için “ temeli Türk kimliği ve kültürüne dayalı” bir Cumhuriyet kurdu.

             Yani Türkiye’de Türkleştik.

             Türk olduk.

             Kimliğimiz ve kültürümüzde Türk olmanın özellikleri vardır.

             Bunlardan biri de “Nevruz” dur.

             Mesudiye’de köyümde eski adet ve gelenekleri araştırırken 26 Mart gününün “Mesudiye’de Yılbaşı Günü” olarak kutlandığını yaşlılardan duydum. Bahara geçiş günüymüş ve eğlencelerle kutlanırmış. O eğlencelerden birinin adı da “Çömçe Gelin” dir.

             Nevruz’un Kürt kimlikli vatandaşlarımızca, hele mavi gözlü Kürtlerce (!) başka siyasal amaçlar güdülerek kutlanmasını kabul edemiyorum. Halbuki bu gün, Türklerin doğa ile barışık yaşamlarında, doğayla kucaklaşmalarını ifade eden, doğanın yeniden doğuşunun simgesi olan sevinç dolu bir gündür.

             Hepimize özeldir.

             Nevruz gününün yüreğinize kardeşlik dolu, sıcak, barıştan yana, Cumhuriyetin yurttaşlığı içinde geçmesini diliyorum.

 

 

            TÜRKİYE NİYE BİZİM

 

            Bu memleket niçin bizim ?

          “Dört nala gelip Uzak Asya’dan

            Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

                                              bu memleket bizim” diyen şair niye bu memlekete sahipleniyor?

           1071’de Malazgirt’te galip gelip bu toprakları fethettiğimiz için mi?

           Yoksa daha öncesine dayanıp bu toprakları kendimize vatan gördüğümüz için mi?

           Kimler yaşamış bu topraklarda? Onlar başka yerlerden gelip buraya yerleşmemişler mi; yoksa Hititler, Frigyalılar, Etrüskler, Bizanslılar, Moğollar bu topraklarda çok önceden mi varmış? Anadolu’yu nasıl, ne zaman, kimden fethetmişler de yerleşmişler buralara?

           Halbuki Anadolu hep var.

           Kim yaşamışsa bu topraklarda hep Anadolulu olmuş.

           Anadolulu kimliği öne çıkmış.

          Yani, gelen ve fetheden kimse yok. Sadece geldikleri topraklara uyan, daha öncekilerle kaynaşan, ortak bir Anadolu kimliği yaratanlar var.

          Kim onlar?

          Irksal kimliği tam oluşmamış ama Asya’dan geldiği belli olan ve Hititler öncesi yerleşenler diyebileceğimiz guruplar. Bunların tarih öncesi izleri Anadolu bozkırlarında mevcut.

          Hititler … M. İlmiye Çığ’ı okuduğumuz zaman kim olduklarını anlıyoruz. Ama Batı dünyası bu tezi kabul etmeme çırpınışları içinde.

          Frigyalılar, Etrüskler, Lidyalılar …

          Bizanslılar … “Hepimiz  Bizans’ın çocuklarıyız” sözü bazılarını rahatsız etse de sözün anlam derinliğini bilmek istemeyenler Anadolu’yu kavramak istememektedirler.

          Moğolların bu topraklarda silindir gibi geçtiğini ve bir döneme damga vurduğunu yadsıyacak değiliz herhalde.

          Selçuklular, Osmanlılar …Türkleri bu yapıda tanımlamak aslında yanlış. Onlar sadece Türk yönetiminin lider boylarıdır.

          Zaten 1071 tarihini dayatanlar, Anadolu Türklüğünü en eski tarih olarak 1071’ de göstermek istemektedirler ve yanlıdırlar. Bu tarih tezi, kökenini bulamamış Batı dünyasının Türklere bakış açısını sergilemektedirler. Güya Türkler bu tarihten itibaren Anadolu’ya gelmiş olduklarından, bu toprakların başka sahipleri vardır.

          Kimler onlar ?

          Rumlar, Ermeniler, Grekler, Pontuslular, Kürtler !...

          Hatta hatta yirmi altı köken yaratıp pay edecekler.

          Türkiye olmayacak. Sevr ile ortaya çıkmış emellerin düzenlediği harita uygulamaya konacak !

          Fetheden de biziz, fethedilen de .

          Kaynaşmış, Anadolu’nun derinliklerinde kültürünü yaratmış bir ulusuz.

          Bu topraklarda yoğrulmuşuz, bu topraklar bizi yoğurmuş.

          En eskiden başlayarak en yeniye kadar bizleşmişiz.

       “ Bu yaşadığımız süreç nedir öyleyse ?” diyebilirsiniz. İşte sorun burada. Cumhuriyetle başlayan birleştirici gücümüzü terk ederek bu günlere geldik. Yani Anadolu kültürümüzün hakkını veremediğimizden buralara geldik.

          Öyleyse yapılacak iş ortada.

          Önemli olan sadece bunu fark edebilmek !


 

 

KÖKSÜZ AĞAÇ OLMAZ

 

Köksüz bir ağaç olmaz, çünkü kökü vardır.

Evet.

Soysuz bir insan olmaz, çünkü soyu vardır.

Hayır.

Bir insan treni kaçırırsa, başka bir tren gelir alır onu.

Evet.

Bir ulus treni kaçırırsa, başka bir ulus gelir onu alır.

Doğru.

Kaygı, kuruntu, kuşku kişiyi kendinden uzaklaştırır.

Evet.

Kendinden uzaklaşan toplumlar, başkalarının trenine binerler.

Doğru.

Trenin lokomotifi değilseniz, gideceğiniz yolu bilemezsiniz.

Evet.

Toplumların bilemedikleri yolda yürümesi, onu tarihin çöplüğüne ulaştırır.

Doğru.

Tarihin çöplüğü, kendinden uzaklaşmış toplumlarla doludur.

Evet.

Köksüz ağaçla, kendinden uzaklaşmış toplum arasında fark yoktur.

Doğru.

Köksüz ağaç ne rüzgâra, ne ışığa, ne de kendine dayanmaya dayanamaz.

Evet.

Gölgesine güvenilemez.

Doğru.

Köksüz ulusların ne dostu, ne güvenci vardır.

Evet.

İnsanın soyunun olması onu yüceltmez.

Doğru.

Soyu yücelten kültür, köken, bilim, uygarlık ve geleceğe bakıştır.

Evet.

Soysuzluk kökensizlikle başlar.

Doğru.

Soysuz kişilerin yaratacağı ulus olamaz. Çünkü onlar karanlıktaki yarasalar gibidir. Varlıklarını karanlığa eşitlemişlerdir.

Evet.

Karanlığın rüzgârında ot biçenler, varlıklarının görünmesinden korkan hainler gibidirler. İçlerindeki korku, kuşku ve güvensizlik soysuzluklarının basit örgüleridir.

Doğru.

Şimdi önümüzdeki seçeneklere bakalım; Garımıza uğrayan her trene binecek miyiz, yoksa treni seçen biz mi olacağız? Trenin geçip gitmesini mi bekleyeceğiz, yoksa tren, çıktığımız yolculuğun aracı olarak denetimimizde mi olacak?

Evet.

Öyleyse;” Seçenek (siz) misiniz ?” diye sorulduğunda vereceğimiz yanıtı biliyoruz.

( ………. )

Yukarıdaki boşluğu doldurur musunuz !..


 
  “Tuu”  ve “Yuh”

 

Başbakan Yardımcısı Sn. Bülent Arınç’ın şahsına münhasır kişiliği var. Konuşmalarını ilgiyle izleyip örnek almaktan zevk duyuyorum. Elbette ona oy veren seçmen kitlesi de bu zevki benimle paylaşırdır.

Başsavcı Cihaner’in odasının aranmasını “ Adliyeye baskın” diye sunan gazetecilere “tuu” dedikten sonra Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı ile atışmasında “Ziyaretime gelmezseniz, tabii tanımam” demiş. Başkanın  “ Şimdiye kadar hiçbir bakanı ziyaret etmedik. Ayrıca bize tuu derseniz gitmeyiz tabii ki” yanıtı üzerine de “ O zaman yuh diyeyim de gelin” karşılığı vermiş.

Eh, benim güzel ülkemin Başbakan yardımcısının insanlarla iletişiminde “Tuu” ve “ Yuh” ünlemeleri öne çıkıyorsa, yani imam şey ediyorsa, bilirsinizki cemaat başka şeyler eder.

Cemaatın başka şeyler etmesine fırsat kalmadan partisinin milletvekilleri ortaya çıkıverdiler ve içlerindeki kini kusuverdiler.

Milletvekili Avni Doğan “40 yıl onlar fişledi, şimdi biz onları fişliyoruz… İnşallah sıra bizde” demiş.

Vay be!..

İntikam hırsıyla Meclis’e koşmuş bu zat-ı muhterem, Türk insanını “Onlar” ve “ Biz “ olarak  ayırmış.

Onlar kim, biz kim ?

Şimdi siz yolda yürürken, “Ben onlardan mıyım, bizden miyim?” diye düşünmez misiniz? Ya da yanınızdan geçen benim güzel ülkemin vatandaşı için “Acaba onlardan mı, bizden mi?” diye yan yan bakmaz mısınız?

Biz , onlar derken aa! O da ne?

Tuu ve Yuh’un yandaş milletvekillerinden Ahmet Aydoğmuş “İktidara karşı çıkanların kanını tahlile yollamak gerekir. Bu kanı bozuklar …” deyivermesin mi?

Yani AKP dışında herkes kanı bozuk olarak dolaşmaktadır bu milletvekilimize göre.

Hastanelere gün doğdu öyleyse. “Kan tahlili için geldim doktor bey” diye kolunuzu uzatıp tahlil sonrasını beklerken kan bozukluğunuzun türünü de öğrenmenin heyecanı içindesiniz. Kâğıtlar geldi. İlaç istemeye gerek yok. Git, kaydol iktidar partisine, kan bozukluğun şıp diye düzeliversin.

Demokrasi bu işte.

Hani, türkiş demokrasisi !

Hem birlik beraberlikten dem vuracak, demokratik açılım diye açmadığın kapı bırakmayacaksın; hem de onlar,bizler, kanı bozuklar diyerek açılımının içine tüküreceksin.

Vay benim güzel ülkem!

Kimsenin ne muhalefeti, ne iktidarı sevme diye zorunluluğu yok. Kim görevini güzel eylediyse, vatandaş olarak onu alkışlarım. Ama şairin dediği gibi, “Zulme boyun eğmem!”

Ne zaman barıştan,kardeşlikten yana ses duyacağız acaba?

Ne zaman bu ülkenin insanları güler yüzle sokağa çıkacaklar?

Ne zaman dostça birbirlerine selam verecekler?

Ne zaman mutlu bir ülkenin vatandaşı olmanın kıvancını yaşayacağız?

Tuu ve Yuh’un olmadığı, insanların birbirini fişlemediği, kanı bozuklar diye suçlamadığı günlerde herhalde. O günleri de halk yaratır.

Benim halkıma selam olsun!..

 





ACELE EDİN VE GİDİN

 

“Oturumunuzu sonlandırmaya geldim.

Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim.

Siz ki fitneci, fesatçı meclis üyeleri; siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!..

Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı’ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı?

Bir parça vicdan da mı yok?

Atım kadar bile dindar değilsiniz!

Altın sizin yeni Tanrı’nız olmuş!

Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı!

Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz?

Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz!

Tanrı’nın kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hısızların ini haline çevirdiniz!

Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız!

Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız.Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz.

Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahı temizlemeye çağırdı!

Ve bu gücü de bana Tanrı verdi.

Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim.

Vay halinize!

Şimdi derhal defolun!

Acele edin rüşvetin köleleri!

Acele edin, gidin!

Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!. “

 

Yukarıdaki satırlar 20 Nisan 1653 yılında İngiltere meclisinde nutuk atan General Oliver CROMWELL’e aittir. Sözlere katılır ya da katılmazsınız ama bilin ki bu nutuk tarihe yön veren konuşmalardan biridir. Tarih, bilmeden veya bilerek ülkesine ihanet etmiş krallar, devlet adamları örnekleriyle doludur. İnsanlık bu ihanetlerin sonuçlarından ders alarak yoluna yürümeye devam etmektedir. Ders almayanların öyküleri ise tarihin çöplüğünde sürünüp gitmektedir.

Cromwel’in nutkunu okuyunca aklınıza başka şeyler gelmiş olabilir. Sakın ha!.

Demokrasi, demokrasinin beşiği olan İngiltere’den hangi aşamalarla buraya kadar gelmiş, anlayabiliyoruz. Bunları biz de yaşayacağız. Ama yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız  az olsun. Kısa süreli olsun. Ülkemize zarar vermesin.

Meclisimizin tarihsel yüceliği bunu aşacak güçtedir.

Halkımızın devlet bilinci bunu görecek güçtedir.

Yeter ki Cumhuriyete inanalım.

 

OSMANLICI

 

Hani bugünkü iktidar “Osmanlı” olmak, o dönemin siyasal düzenini Cumhuriyete uygulamak istiyor ya, merak ettim. Büyük Osmanlı Tarihi (Ord.Prof. İ.Hakkı Uzunçarşılı) Ansiklopedisi’ni açtım. Daha evvel okurken kulaklarını büktüğüm sayfalara yeniden ve özellikle baktım.

Niye bükmüştüm onları ?

Gördüm ki her daim gerekli olan konu başlıklarını işaretlemişim.

Bakın; Cilt.6  Syf.571

Konu : 18. Asırda Osmanlı İktisadiyatı.

“…

Yerli malı kullanılmasına dair diğer bir teşebbüs de 1197 H. 1783 M. De Vezir-i Azam Halil Hamid Paşa sadareti esnasında yapılmıştır. Bu hususa dair neşrolunan bir fermanla halkın elbise  hususunda birbirleriyle rekabet edercesine tekellüf ve sefahatten çekinmeleri, yüksek fiyatla eşya tedariki için  Hindistan’a ve sair yerlere para çıkarılmayarak memleket içinde bu zararlı yolun kapatılması ve badema yerli malı kullanılması hakkında vesayada bulunmuştur. Giyilmesi tavsiye edilen bu yerli malları İstanbul ve Ankara şalı ve sofu ile Bursa ipeklisi, Şam alacası, Hama kuşağı, basma, Galata işi denilen tel ve sırma kılaptandan Süzeni adındaki ince nakış işlenmiş kumaş ve sair yerli emtiası idi.

Hükümetçe bu yolda halka vesayada bulunurken, iptida buna örnek olmaları icap eden devlet ricalinden başkalarının Hind şalı, Samur kürk, Kakım kürk ve çiçekli giymeleri emrediliyordu.

Halil Hamid Paşa yukarıda hulasasını kaydettiğimiz fermanı her tarafa tamim ederken, bir müddet sonra yine eski halin avdet edeceğini düşünerek Hindistan’dan ve Bender Abbas’tan usta ve şal dokuyucuları getirtmek ve bu dokuma işini İstanbul’da tesis etmek üzere  o taraflara adamlar gönderilmişti; fakat onun sadaretten azli üzerine teşebbüs akim kalmıştır…”

Gördünüz mü?

Usta ve şal dokuyucuları getirmesi üzerine azli ! (Görevden alınması)  söz konusu olmuş.Birilerinin çıkarına çubuk sokar mısın? Adamı  büyük vezir de olsan yerler.

Otur oturduğun yerde.

Samur kürkünü giy, çiçekli basmalarla dolaş.

Halkı, Cuma selamlığında gör.

Yoksa adama “ Ananı da al git” derler.

Güya garibanı,gurabanı, halkını  düşünüyorsun; onlar zaten kendi ihtiyaçlarını görürler.Hem onların ihtiyacı nedir ki?

Keten gömlek, aba kumaş giyiyorlarmış…

Osmanlı zamanında yerli malını düşünürken, bugünlerde yerli malı ne varsa elden çıkıyor. Uluslararası bağlantılar ulusal ekonomilere öylesine el atıyorlar ki diren direne bilirsen.

Özenilmek istenen Osmanlının ne olduğunu bilemeden binmişiz küheylana.

Demokrasi-memokrasi !..

Özgürlük-mözgürlük !...

İnsan hakları- çuval hakları !...

Sendika- mendika !...

Haydin hep beraber Cumhuriyete fatiha !...

 

 

TEKEL

TEK  EL

 

Yeni nüfus sayımı rakamıyla 72.5 milyon Türk insanının 72 milyonu, günlerdir hak arama mücadelesindeki Tekel işçilerini izliyor. Gönlü onlarla soğukta, açlıkta beraber oluyor.

Buçuk milyon ise aldırmasız.

İnsanlarımız emek mücadelesinin ne kadar zor ama ne kadar onurlu olduğunu gördüler.Bir şeye ulaşmak, kavuşmak için verilecek mücadelenin kişinin yaşamına getireceği yükümlülükleri fark etmeye başladılar.

Galiba hepimizin özlediği bir şeyleri yapıyor Tekel işçileri.

Gönlünden geçip te açığa çıkaramadığı duyguları onlarla yaşıyor.

Çocuğunun akan gözyaşında aile olmanın heyecanının tadıyor.

Dayanışmanın getirdiği birlik duygusunu sindiriyor.

Sadece iktidara karşı mı bu yapılanlar ?

Hayır.

Uyuyan insanlara, topluma önder olamayanlara, artık refah ve huzur toplumu olma isteğini anlayamayan çevrelere büyük bir sesleniş bu. Bırakın kavgaları, yalan dolanları da ülkeye hizmet anlayışında gayret gösterin demenin ifadesi bu.

Anlayacaklar mı dersiniz ?

Halâ tek el peşinde koşan, ikbalini bu tek elin hükmüne bırakmış insanlardan pek beklemiyorum. Yalakalık ta ustalaşmış, koltuğa sarılırken vicdanını kaybetmiş, yağcılık yaparken bile ustasını zedelediğini görememiş insanlardan bekleyemeyiz bunu. Ne yazık ki her şeye maydanoz olmaya çalışan lider cuntasından da umudum yok.

Bu umutsuzluk denizinde çırpınırken Tekel işçilerinin direnci bir ışık oluyor sanki.Onların safında kendimizi görüyor gibiyiz.

Bu bir özlem mi ?

Evet.

Birlik ve direniş ruhuna böyle ulaşabiliriz.

Ülkemizde yaşanan olumsuzluklara karşı birlik olmanın ve direnmenin ilk adımı böyle atabiliriz.

Emek mücadelesini anlayabiliriz.

Hak aramanın, demokratik mücadelenin onurlu yoluna böyle girebiliriz.

Belki ulusal sanayinin, dışa bağımlı olmanın, İMF’nin, Avrupa Birliği’ne girmenin ne demek olduğunu öğrenebiliriz.

Ortak vicdanımızın Tekel işçilerinin direnişi sırasındaki sızısı, bizi alıp bir yerlere götürebilir. Ancak aklı hep önde tutmalıyız.

Haydi ülkemin güzel insanları; var olma, insan olma, yurttaş olma yolunda birleşin. Bu güzel ülkemin hak ettiği yerde olması hepimizin büyük özlemidir. Ama özlemek yetmiyor. Görmek,anlamak ve bu ülkü etrafında birleşmek gerekiyor.Tutun avuçlarınızda aklınızın ve beyninizin yükünü. Sonra sert adımlarla yürüyünüz.

Dağ başını duman almış !..

Yeter artık; dağ başından güneş doğmalı.

Cumhuriyetimizin güneşi demokratik mücadelemizin ışığı olmalı.




 

YENİ OSMANLICILARA İTHAF

 

1730’ların Osmanlı Sarayı’ndayız. Şair Nedim o günleri anlatıyor.

“Ahali ızz u devlette

Reaya emn ü rahetta

Hüner erbabı rif’atte

Cihan yekpare nurani”

Türkçesi şu : “ Müslüman halk ululuk ve yücelik içinde, gayrimüslim halk da emniyet ve huzurla dolu. Sanatçılar ve zanaatkârlar değerini bulmuşlar. Dünyada her şey güzel vesselam.”

O zamanın Çardak çorbacısı kahveci Ali Usta’nın ise heyecan, merak ve isyan halindeki halka nutku şöyledir: “ Var mı içinizde bu herzelere inananınız ? Hanginiz ululuk üzeresiniz Allah aşkına ? Ya hanginizin emniyeti var ? Huzuru olan hanginiz ? Dükkânına kilit vuran kaç zanaatkâr var aranızda ? Peki, var mı içinizde Nedim Efendi’nin lezzet aldığı meclise katılanınız ? Var mı vur patlasın, çal oynasın ibn-i vakt olanınız ?..”

Sonuçta Kahveci Ali Usta, Manav Muslu Beşe, Arnavut Patrona Halil Ağa adamlarıyla hazırlık yaparken; Saray, İran’a yürümek üzere Üsküdar’a geçen orduyu, halkı ve ordusuyla bütünleştirmek amacıyla gösteri yapmak için Üsküdar Sarayı’ndan bu geçit resmini seyrediyordu.

Bakın Ali Usta yine konuşuyor:

“ Çeşme yaptırdım, matbaa kurdum diyormuş. Matbaa tamam da kitap okumaya mum kalmamıştır. Çeşme iyi de el yıkamaya sabun kalmamıştır. Odun ateş pahası, bir çekeği on akçe edecek. Kömürün tozunu bulan nerdeyse gözüne sürme diye çekecek. Buğdaydan geçtik arpayı bulamıyoruz. Gözünde arpacık çıkanın sevinesi geliyor. Yakmaya mum yok elde avuçta, yüreklerimizin yağı erimiş yanıyor, yanıyor …”

Yanıyor, yanıyor !..

Şimdi 2010’lardayız.

İktidarın şair Nedim’i yok ki kasideler, koşmalar, övgüler yazsın. Sanata tüküren bir anlayışın elbette şairi olmaz ama yalakası olur. Yalaka taifesi her zaman, her yerde vardır ve ödülden daima nasibini alır.

Peki, halkın Ali Ustaları var mı ?

Var.

Var ama bakmışlar ki papuç pahalı. Onların çoğu da Evliya Çelebi gibi onurlu durmaktan vazgeçmiş. Yani zamanın paşasının öngörüsüne karşı durmak yerine yaltaklanarak söze girmiş ve Azak kalesi yakınlarındayken güneşin yedi ayrı yerden doğup battığını, bu işin aynen Paşanın dediği gibi olduğunu ballandıra ballandıra anlatmış.

Ve sözünü şöyle bağlamış:                                                                                                               “ Ol zaman bildim ki bütün vezirler ve vekiller ve rebabı devletin ileri gelenleri huzurunda yalakalık ve hoşa gidici sözler lazım imiş …”

 





   “ Üstelik kanatsızdır bulutlar

 

Taşıyamaz kimseyi omuzlarında “

Safran Sarı /  İnci Aral

 

Sonra şöyle diyor yazar, aynı kitabının sonuna doğru:

“ Suç karşısında özrü olmayan yoktur.Ama insan kendi hayatının suçunu taşımak zorundadır ve buna karşılık yapılacak bir şey de yoktur… “

Genç yaşta yükselmiş bir yatırım uzmanı; eski eser kaçakçısı bir aile; üniversite mezunu, babaya baş kaldırarak yuvasından uçmuş ve telekız olmuş bir kadın; para, güç ve başarı peşinden koşarken kimliklerinden uzaklaşan insanlar …

Bunlar önce sevgiyi, sonra geleceğe ait umutlarını ve sonunda ruhlarını kaybederek basit yaşanmışlık içinde arayışlara yönelirler. Zenginlik beklenmeyen bir sonuç olursa, onun getireceği değişime ayak uydurmak zordur.Sorun zenginliği korumak değil, zenginken ne olduğunu bilebilmektir. Nice zenginlerin ki onlar kendilerini “ varsıllar” sınıfına koyarlar, ufak bir darbeyle sahte duvarlarının yıkıldığı görülmüştür, duyulmuştur ya da okunmuştur. Çoğu kez geride yıkıntıları bile görülmez.

Yani hoş seda bırakmamışlardır.

Varlıklarını düzenin bozukluğu üstüne kurup, vurdukça heybetlenen insanların  ya da ailelerin sonraları saman çuvalı gibi yuvarlanmaları, ayrıca toplumun da erdemsizliğine örnektir. Çünkü toplum  böyle yapılanmalara izin vermişse, çıkarlar ve edepsizlikler karşısında sessiz kalmışsa, ya da başka deyişle değer yitirimine aldırış etmemiş/ edememişse bozulmaya hatta yıkılmaya doğru yol almış demektir.

Artık vuran vurana, soyan soyana mantığıyla hareket başlamıştır.Ahlak, etik kurallar ve inanç yok olmaya mahkumdur. Bu değerleri yitirmek te varsıl olmaktan daha da çok kötüdür.

Okuyunuz Safran Sarı’yı.

Günümüzde ‘birlik ve beraberlik içinde’ diye başlayan nutukların ne kadar aldatmacı olduğunu daha iyi anlarız. Paranın yok etmeye başladığı değerleri, bu değerleri savunmaya çalışanlar tarafından nasıl örselendiğini fark ederiz.

Yıllar önce yitirdiğimiz Mumcu’nun yazdıkları, söyledikleri bir bir doğrulandıkça toplumumuzun ayağa kalkması gerekirken, umutsuzlar gibi çırpınışları üzüyor beni. Hakkını arayana, derdini anlatmaya çalışana gösterilen tepki karşısında bile suskunuz.

Demokrasiyi sırf Meclis koridorlarında zanneden iktidar ve muhalefete bir şey diyeceğimiz yok mu?

Zenginlikle değil erdemli davranışlarla var olmak istiyoruz.

Zenginliğe varan yolun her türlü edepsizliklerle donatılmış olmasından rahatsızız.

Zengin olan inancımızın ve değerlerimizin örselenmesinden utanıyoruz.

Romanda şöyle bi metin var. “ Bazı geceler insan karanlık bir sahilde durup uçsuz bucaksız gökyüzüne bakar ve tanıdık yıldızların yeli yerinde durduğunu görerek sevinir. Sonra birden onlardan daha uzakta, daha az parlak ve küçük bir yıldızın kendisine göz kırptığını fark eder. Merak duyar; yoksa bu göktaşı mı?.. “

Toplum olarak bir göktaşı mı arıyoruz ?

 

 

TSSB

 

Yukarıdaki yazı başlığının açılımını yapmak elbette zor.Pek alışık olmadığımız sözcüklerin harf başlıklarından oluşuyor. Ama hemen söyleyeyim; Psikolojik bir rahatsızlığın adı. Türkçede  ‘Travma Sonrası Stres Bozukluğu’ olarak  geçiyor.

Toplum ve bireyleri yaşadıkları dönemde olağanüstü olaylar yaşıyorlar. Bu yaşanan olaylar, derin sarsılmalar ve izler bırakıyor. “ Biz bu muyuz?” denli şaşkın sorular sorup kendinizi ve yaşadığınız toplumu araştırmaya başlıyorsunuz.

Hayret !..

Siz ve yaşadığınız toplum hiç bunları hak etmiş değil.

Ama o sarsıcı olaylar var ve siz şaşkınsınız.

Önüne gelen ‘ Birlik ve beraberlik içinde yaşamak’ tan söz ediyor. Fakat o ruh, o beraberlik düşüncesi yok olmuş gitmiş. Yerine birbirine güvenemeyen bireyler gelmiş.Oradan da “Gemisini kurtaran kaptandır” sözü ağızlara pelesenk olmuş.

Öylesine kurtarıcı ihtilaller, başkaldırılar görmüşki toplum; değil kurtarılmak, o ağın içinde bulunmaktan bile korkulur olunmuş. Değişecek düzen yerine, emeğe olan baskı, sömürü artmış. Sendikaların üzerine yürünmüş ve kişiler bireyselleşmeye doğru zorlanmış.

Dayanışma ruhu yok edilmiş.

Ulus olmakla övünülürken ulusal değerler parçalanmış, örselenmiş. Uluslaşmanın arkasındaki savaşım, devrimler ötelenmeye başlanmış. Ulus olmanın yarattığı birlik duygusu yerine etnik kimlik öne çıkarılmaya başlanmış.

Sokaklarda dövülen memurlar, öğrenciler, işçilerin görüntüsü yüreğinizi haklı olarak burkmuş. Kötücül bir korkuyu duymaya başlamışsınız.

Umudunuz yitmeye yönelmiş.

Hiçbir şeyden neşe, zevk almamaya başlamışsınız. Hatta kahkahayla gülen, sırıtan birilerini gördünüz mü yaşamanızın anlamını sorguluyorsunuz. ‘Hayat bu kadar ucuz mu ?’ denli sorularla kendinizi sorguluyorsunuz.

Arkası gelmeyen, gelebileceğini de pek emin olmadığınız terörist saldırılar güvenlik duygunuzu aşındırmaya başlamış.

Açılım diye bağıran iktidar karşısında açılımının ne olduğunu öğrenmeye kalktığınızda

‘Uyumsuz birey’ diye suçlanıyorsunuz. Sanki bilmek, öğrenmek ve yaşadığınız toplumla ilgili kararlarda söz sahibi olabilmek suçmuş gibi !..

Yaşam koşulları için mücadele etmek gerektiğini kabul etmişsiniz de, mücadelenin koşullarını öteki olma yolunda hızla ilerleyenler hazırlıyor. Öfkeleniyorsunuz. Öfkenizi anlayışlı bir devlet adamının yatıştırmasını beklerken kafanıza inen bir dipçik, yüzünüze sıkılan biber gazı daha da artırıyor.

Ama siz, devlete saygı gösteren, onu yücelten bir anlayışın ürünüsünüz.

İşte orada, birey olarak, toplum olarak bir travma, travma sonrası stres bozukluğu yaşıyorsunuz. Hastalığınız belli oldu artık. Şimdi sorun, bu hastalığın üstesinden gelebilmek.

Hastalığa iyi tanı koyabilmiş, ona neden olanları iyi belirlemişseniz ilk adımı atabiliriz.

Yeniden doğru ve iyi dengeleri yaşayabileceğiniz düşünce sistemini yaşama geçirmek !...

Normalleşmeyi sağlayabilmek.

İşte ‘erken seçim’ bunun için gereklidir.

 

ALTIN BİR KUPADA TAŞIYORUM GÜNEŞİ

AYI İSE GÜMÜŞTEN BİR TORBADA

 

2009

2010

Rakamlar değişiyor. Sayılar kendine özgü bir şekil alıyor.

İnsanoğlu zamanı kendine göre sınırlandırmak için sayıları kullanıyor. Halbuki zaman,  başlangıcı ve sonu belli olmayan bir süreç. Yıl, ay, gün, saat … bu sürecin insan tarafından belirlenmiş etapları.

Niye koyarız bu etapları ? Yaşamımızı zamanın kalıplarına niye sokarız ?

Çünkü ölçütlerimiz vardır bizim. Geçmişin deneyimlerinden gelen ve geleceğimize yön veren bu ölçütler, kişinin değerinin göstergesidir. Zamanın sınırlandırılması, aslında insanın var olma değerinin ortaya konulmasıdır.

“Ben değerliyim.”

Niye ?

Önce “insan” olduğum için.

Sonra zamanın bu ölçütlerinde şu, şu işleri yaptığım için.

“Yaptıklarımla onur duyuyorum.”

Zaten sorun da bu. Kişinin yaptıklarıyla onur duyması. Bir tür kendisiyle hesaplaşması.

Zaman zaman yapmalıyız bunu.

İşte yılbaşı günü. Geride bıraktığımız yıllar. Önümüze serili yeni bir zaman parçası.Neyi, eksik bıraktık ya da neyi gelecek bu güne aktardık ? İnsanın kendisiyle hesaplaşması kolay bir şey değildir elbet. Daha çok esrik bir kafayla ve iyi bir dost bulmuşsak yapabiliriz bunu.

Gelin değiştirelim bu alışkanlığımızı ve kendimize sığınarak adımlarımızı atalım.

Gecenin geç bir vaktinde, ne kadar sorunumuz varsa o kadar taşı elimize doldurarak sahile koşalım. Gümüşi parıltılarıyla bizi kucaklamaya çağıran denize fırlatalım taşları. Her birini fırlattıkça yükümüzün azaldığını duyumsayalım.

Örneğin, gökyüzünde bir yıldız belleyelim. O yıldız sizin yıldızınız olsun. Bir saat sonra o yıldızı yeniden gözlemleyelim. Yerinde duruyor mu ? Ona sığınalım ve dertlerimizi, umudumuzu, arzularımızı, isteklerimizi ona söyleyelim. Gökyüzü çok derindir. Sesimizi duyar ve bize işaretler verir.

Çocuklarımızla ya da eşimizle bir türkü söyleyelim. Sesinizin fa majör tonunda çıkması önemli değil, Yeterki beraberliği yaşayalım. Bir umuttur seslerin kaynaşması.Sabahleyin sadece horozlar ötmüyorki; sabahın er vaktinde bülbüllerin, sığırcık kuşlarının seslerini dinlediniz mi?

Bu sabah eşinizin elini avuçlarınız arasına alıp el içini, en içten ve isteyerek öpünüz.

Onun size hayran bakışlarına “Bana emek veren ey kadın ..” diyerek sesleniniz.

Neyiniz eksilir ?

2010 umutlarınızın ışığı olsun.

Bu ışığı yüreğinizde duyumsayarak şairin dizelerini yeniden okuyunuz.

“Yere serilinceye kadar

Altın bir kupada taşıyorum güneşi

Ayı ise gümüşten bir kupada”

Nice yıllara.

 




VAR MIYDI YAŞARKEN ?

 

“ Ona haydi

Savaşa dediler

Başkaca bir şey söylemediler

Aldılar köyünden

Davulla,zurnayla

Geride üç çocuk

Bir eş ve bir ana

Eline bir silah

Tutuşturdular

Ve karşılaştı

Düşman ordular

Vurulup düştü

İlk çatışmada

Göğsünde bir oyuk

Üç delik alnında

Ey bu topraklar için

Toprağa düşen

Bir karış toprağın

Var mıydı yaşarken ? “

 

Şaire düşen, kendi mantıksalı içinde toplumsal yaşamdaki gerçekleri ortaya dökmektir. Söz görevini üstlenir. Okuyanlar oradan bir sonuç çıkarır ve kendilerine bir yol haritası çizerler. Her ne kadar politikacılar şairleri pek sevmeseler bile kürsüye çıktıkları zaman onların dizelerine sığınırlar. Onların şiirlerinden seçmenlerine iletiler vermeye çalışırlar. Seçmen şairi değil de şiiri okuyanı alkışlar çoğu kez. Şair, şiir dergileri arasında yuvarlanıp gider. Ancak gün olur da anımsandığında, gökte parlayan bir yıldızın  yeryüzüne indirilmesi gibi alkışlarla karşılanır.

Heyhat, yaşam bitmiştir.

Toprağı olmayıp ta topraklar için vuruşan ve toprağa düşen bir asker gibi!..

O askere toprağı sorulmaz. Zaten asker, kendine toprak kazanmak için gitmemiştir askere. O görev bir borçtur. Hele biz Türkler için.

“Göğsünde bir oyuk/Üç delik alnında “ ile dönmek yaşamının en onurlu anıdır. Şehit düşmüştür. “ Geride üç çocuk/ Bir eş ve bir ana “ onların gözyaşları, ülkenin namusudur.Topluma düşen görev, o namusu en üst derecede korumaktır.

Ülkemizin yaşadığı şu sıkıntılı günlerde, hele Tokat’taki alçakça saldırıda şehit olan askerlerimiz için şair Ataol Behramoğlu’nun bu şiirine sığındım.

Bir soysuzun ve onu bahane ederek dilinin altında başka baklalar saklayanların yarattığı kardeş kavgasının acıları gün be gün yüreklerimizi acıtmaktadır. Dış güçlerin oyunlarına gelerek ülkede ayrışmalar yaratmak isteyenlere, yurtseverlerin elbette söyleyeceği sözler olacaktır. Hiç kimsenin yurt bölünmesinden pay sahibi olabileceği asla düşünülmesin.

Ülkenin bölünmez bütünlüğü, Cumhuriyetin onurlu varlığı sonsuza değin sürdürülecektir.

Önce bunu bilelim.

 

BÜYÜK YANLIŞ

 

 

Adını “ Kürt Açılımı” olarak koydunuz. Şimdi ne kadar değiştirmek isteseniz de varacağınız nokta, ne olacağını düşünemediğiniz yolda tekrar başa dönülmesidir. Açılımdan neyi  anlatmak istediğinizi bilemediğiniz  için taraflar sağırlar diyaloğu içinde birbirine sözler  sarfetmektedir.”

Bu benim AK Parti’ye en yalın biçimde söyleyebileceğim görüşümdür.

Ben bu açılımdan neyi anlıyordum.

Kürt kökenli vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı  yerlerde çağdaş hak ve özgürlüklerin doğru biçimde uygulanması; Anadillerinin kullanılmasının sağlanması; Eğitim,sağlık,adalet, sosyal yaşam, iş, aş gibi kamu hizmetlerinin etkin biçimde ayaklarına götürülmesi;  soy ilişkilerinde ırksal ayrımcılığa yer verilmemesi…

Kürt vatandaşlarımızın oylarıyla Büyük Millet Meclisi’ne gönderdikleri DPT ve yaşadıkları kentlerde yerel yönetimleri teslim ettikleri Belediye Başkanları ne istiyor?  Siyasal sistemimiz  içinde aynasal güvenceye alınmış bu parti ve yandaşları ne istiyor? Akılları niye devletin katil olarak hüküm giydirdiği Öcalan’da ? Kendilerine oy verdikleri vatandaşları niye devlete karşı kışkırtıyorlar ?  Meclis’te onların sorunlarını söyleyip çareler arama yoluna niye gitmiyorlar ?

Demek ki ortada büyük bir oyun var.

Oyunun uzantısı Sevr’e kadar gidiyor.

Lozan’la hesaplaşma peşindeler.

İkinci Cumhuriyetçiler, göbeği dış sermayeyle şişmiş ağa babalar, siyaset bilimci olarak geçinmeye çalışan ihanetçiler … leş kargaları misali gaklayıp dururken kendilerine verilecek parsa için elleri ceplerinde beklemektedirler.

Kürt açılımını fırsat bilip “ üniter devlet” ve “ulus devlet” kavramlarını örselemeye çalışarak, birleştirici olan bu kavramlar yerine etnik bölünmeyi öne çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Yani dillerinin altında bir bakla var !

Kendi varlığını yadsıyıp, sırtını Apo’ya ve PKK’ya dayayan DPT’ nin dilinin altındaki baklayı çıkarıp adam gibi söylemesi lazım. Ama öyle yapmıyorlar; yaratmaya çalıştıkları sisli havadan, külleri havaya savrulmuş meydanlardan yararlanıp bir yerlere doğru gitmeye çalışıyorlar.

İşte bu yanlış. Hem de büyük bir yanlış.

Ortaya çıkıp “ Türkiye’nin birliği ve bütünlüğünden yanayız” deyip, kendilerini ipotek altından kurtarıp, kürt kökenli vatandaşlarımızı Türkiye Cumhuriyeti ile barıştırmaya yönelmelidirler. Anayasamızın değişmez ilk üç maddesini kendilerine şiar edinmelidirler.

Şehitlerimizin örtüsü, o örtünün gölgesi üzerlerine doğru uzandığında çok geç kalınmış olur ki bunun vebalinden tarih önünde ve insanlık adına kurtulamazlar. Acaba gözyaşları vicdanlarını hiç mi sızlatmıyor?

Bu oyuna gelmeyeceğiz.

Türk ulusu nice şehitler pahasına bugünleri de aşacaktır.

Şehitlerimiz önünde saygıyla, minnetle eğilirim.

 

 

ALO ! ÖKÜZÜM KAÇTI

 

Ahmet bey kurbanlığını üç gün komşunun fındık bahçesinde sakladıktan sonra Bayram namazı bitiminde tekbirlerle evinin önüne getirirken ah! ne yaptı da bu hataya düştü. Kurbanlık öküzü birden huylandı,ipinden boşandı, kurtuldu.

Osman efendinin başına gelenler ise daha az değil. O da kaçan öküzünün peşinden ana yola doğru seyirtmeye başladı. Yoldaki otoların kornaları fayda etmedi de Osman efendi arkada, öküzü önde bir koşuşturma sürüp gitti.

Ebuzittin efendi ne yapsın. Bacaklarında koşacak, öküzünün peşinde gidebilecek derman yok. Komşu çocuklarına bıraktı bu işi. Evine döndü,pencerenin önündeki sedire oturarak dışarıyı izlemeye başladı. İçinden “ Medet ya Allah” diyor, başka bir söz ağzından çıkmıyordu.

Bu yılki kurbanlıklara bir şey olmuştu.Kaçan kaçana!

Ahmet bey Belediyeyi aradı. Yardım istedi. İtfaiye aracı alarm çalarak yollara düştü.Aracın arkasındaki görevlinin elinde hortum, kaçan öküze doğru uzatılmış ha bire su sıkıyordu. Öküz ıslandıkça canlanıyor, tazyikli suyu yedikçe daha hırsla sokaktan sokağa,duvardan duvara atlıyordu.

Osman beyin kurban ortakları ellerine geçirdikleri odun ve demir çubuklarla çoktan öküzün peşine düşmüşler, yaklaştıkları yerde vurarak onu yola getirmeye çalışıyorlardı. Sen misin kaçan, ha bire vuruyor, vuruyor, vuruyorlardı. Her darbede daha çok huysuzlanan kurbanlık ta oradan oraya atlayarak, bazen önüne gelene tos vurarak kaçıyordu.

Ebuzittin beyin yardımına koşan komşu çocukları, öküzü basket sahasına sokmuşlar,biraz da alayla onunla oynamaya çalışıyorlardı. Öküz burnundan çıkardığı solukla onlara bakarken bir yandan da eşiniyordu. En çok bu eşinme sahnesi çocukların hoşuna gitmişti. Ebuzittin bey gelene kadar oynamalıydılar. Neşeleri yerindeydi. Ebuzittin bey geldi. Basket sahasının kapısını açtı ki, eyvah! Hayvan yeniden celallendi.

Kentin Belediye hoparlöründen bir uyarı sesi yükseliyordu :

“Dikkat dikkat ! Bu yılki kurbanlık öküzlerin çoğu kaçmış, nedense Samsun-Ankara yolundan ilerlemektedirler. Bu durum kentimiz için hiç te hayırlara vesile olacak bir durum değildir. Acilen alınacak önlemler gereği …”

Öküzü kaçan halk, Belediye önünde toplanmış sorunlarına çare bulması için Başkandan yardım istiyorlardı. Başkan Belediyenin balkonuna çıktı. Halkını selamladı.

“ İlk iş olarak, bundan böyle ‘ Alo, Öküzüm Kaçtı’ hattı kurulmuştur. Halkımızın can güvenliği açısından önemlidir …” diye konuşmasını sürdürdü.

Kentin halkı rahatlamıştı. Diğer kentlere örnek olunacak bir adım da atılmıştı.

Bundan böyle Ankara yoluna düşecek her öküz için çırpınmak, çareler aramak yerine Belediye Öküz Hattı’na telefon açılacak, derdi olan dertten kurtulacaktı.

Bu tarihi olaya tanık olan bendeniz de 1800’ lü yıllarda yaşayan Aşık Veli’den bir dörtlükle yazımı bağlamak istedim.

Bir kâmil mürşitten dersin almazsa

Okuduğu harfe amel olmazsa

Post sahibi postun aslın bilmezse

Tarih çalsa talip mısmıl ola mı.

 

 

MUZAFFER’İN ÖKÜZÜ

 

“Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet,hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır… Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur… Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederse, manevi mirasçılarım olurlar.”

Milli Eğitim Bakanı Dr.Reşit Galip’in sorusuna Mustafa Kemal’in yanıtı bu şekildedir.Dünya basını ve bilim adamları her gün insanları bekleyen felaketlerin senaryolarını yazarken ülkemizde politikacıların ve basının uğraştığı konulara bakalım.Toplumumuzun ilgi duyduğu konulara bakalım. Hayallerimizi süsleyen Amerika ya da Almanya zenginliğinin nedenlerini araştırmadan oralara göçün yollarını arayan insanlarımızın hallerine bakalım.

Hiç bu ülkeler ile ülkemizde çalışan öğretmenlerin maaşları arasındaki farkı merak ettiniz mi? Sorunun kaynağının eğitim-öğretim olduğunu görebiliyor muyuz?

Daha derin sıkıntılara girmeden bir şiirimle öğretmenlerimizin gününü kutluyorum.

 

Muzaffer’in Öküzü

 

Evimin salonunda yağlıboya bir resim

Sıska

Avurtları çökmüş bir adam

Toprağa yumuşacık basıyor

Boyunduruk ve saban

Toprakta ince izler açıyor

Öküz, adam

Tohum, toprak

Deviniyor bir baştan bir başa

Arkada

Uzun kavaklar arasında güneş batıyor.

 

Siyah yağlıboya bir resim

Görenler soruyor

Bu kim

Bu

Anlatıyorum parmağımı dokundurarak

Bu resmi yapan Muzaffer

Kır saçlı nazik bir adam

Okul arkadaşım

Bu da öküzü

Böyle adamın koca boynuzlu

Kır tüylü gebeş karınlı

Öküzü olacak değil ya

 

Muzaffer bir öğretmen

Elinde alfabesi

Hiç batmaz güneşi

Devinir durur Şebinkarahisar’da dağlar ardında

Arada bir bana mektup yazar

Kahkahalar atar telefonda

Yaşam dediğin ne ki

Bizimkisi

Öğretmen tesellisi.

 

 

YAVAŞLAYIN BİRAZ

 

“Tanrım, beni yavaşlat! Akılımı sakinleştir, kalbimi dinlendir.

Günün karmaşası içinde, bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver. Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka.

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret.

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat. Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı artırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. Bakıp göreyim ki onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.

Ve  hepsinden önemlisi: Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için ‘ cesaret ‘ , değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için ‘ sabır ‘, ikisi arasındaki farkı bilmek için ‘ akıl ‘ ve beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak ‘ dostlar ‘ ver ! “

Duaysa, yakarmaksa, dilekse bundan daha iyisi olur mu?

Yaşamın gittikçe karmaşıklaşan düzeni içinde insanın uyandığında bu metni okuduğunu düşünün. Pencerenizin ötesinde cebelleşen, birbirinin hakkını yemek için didişen, komşusuna ‘ günaydın ‘ demeyi ar edinen, kapısındaki çöpü atlayarak geçen, önceliği kendine sağlamak için açıkgözlük eden insanların biraz yavaşladıklarında ‘ Aklımı sakinleştir, kalbimi dinlendir ‘ diyebildiklerinin düşünün.

Yağmurlardan bıkma yerine, onun cama vuran damlalarını izleyin.

Mevsimin son sıcak günlerinde yol boyu yürürken ta uzaklardan geçen mor salkımlı bulutların dansını izleyin.

Sararmış bir yaprağın, dalından nazlı nazlı düşüşünü izleyin.

Bahçenin kıyısında açmış, ‘ Ben en sonuncusuyum ‘ diyen gülü koklayın.

Bir duvarın dibine çökmüş, mır mır uyuyan kedinin bükülmüş gövdesini, sallanan kuyruğunu görmek için adımlarınızı yavaşlatın.

Sahile inip derin bir nefes alın.

Balık olmayı düşünün.

Bulut olup dağ başlarına sürünerek gezindiğinizi düşünün.

Sabır, cesaret ve dost edinme dileğinde bulunun.

Sonra Tanrı’ya, bu dünyaya bir canlı olarak geldiğiniz için teşekkür edin.Yüksek sesle, yüksek sesle seslenin.

Son bir not: Yukarıda yazılı olan, tırnak içine aldığım metin, milattan (MÖ) 2000 yıl önce Anadolu’da yaşamış Hititler’e ait duvar yazısıdır. Anadolu kültürünün derinliğini görmek istemeyenlere ithaf olunur.

 

KADEH

 

Burası dalyan kahvesi

Ortalık süt mavisi

Apostol bu ne biçim meyhane

Tabağımda bir bulut

Kadehimde gökyüzü.

 

Oturmuşum M…’nın lokantasına. Tutturmuşum Oktay Rifat’tan bir şiir. Deniz mavi, gökyüzü mavi…Uzakta sevdalı bir bulut, kadehime el sallıyor. Başım Boztepe’nin dumanını çoktan açmış. Ellerimde şiir sayfaları; heceler birbirini yutuyor.

“Hayat ardından hayat geçip gider/şiirsiz,tatsız,sevgisiz” diyen İngiliz şairinin Dilsizler’ine takılıyorum:

Erkeklerin işidir laf atmak

bir kadın geçerken sokaktan

ya da metronun basamaklarından

duyumsatmak için ona kadın olduğunu

ve bunu bilir bedeni onların

 

İnci Aral’ın öykü kitabının adı,”Ruhumu Öpmeyi Unuttun”. Dışarı bakıyorum ve gözlerim, beyaz kanatlarını havada süzdüre süzdüre gezen martılara takılıyor. İnsanlar kuşlar gibi kanatlı olsa, diye düşünürken alnıma tuzlu suyun nemi değiyor. Kanat çırpar, sevgilinin penceresini gören ağacın çiçekli dalına konardım.

 

Yunus Nadi Öykü Ödülü’nün sahibi Murat Yaşar “ Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir!” diyor. “Öykülerinizde genelde karamsar bir hava var, bunun nedeni nedir acaba?” diye sorulduğunda “Çünkü mutlu harf yoktur ve herkes kendi ‘kara’ sını döker sayfaya.” Şeklinde de yanıtlıyor.

Mutlu harf yoktur!

Senin adının harfini arıyorum şiir defterimde. Şairin söylediği doğru. Hep kendi ‘kara’mı dökmüşüm dizelerime.

Diyarbakırlı bir kadın “ Ak memelerden korkağa pay  düşmez” diyor.

Peynire takılı çatalım havada asılı kalıyor. Ne kadar yiğitçe söylemiş, hak edilen aşkı yakalamak için cesur olmak gerektiğini. Yoksa kendi ‘kara’sına dönülerek harfleri dizelemenin anlamı olmaz. Ellerinden öperim, ey yiğit kadın. Denizin berrak sularını, gökyüzünün tüm bulutlarını senin ellerine savuruyorum. Teninle buluştur onları ve seven kadınlar adına diren.

Bir yürek burkuntusunun mahrem romanı olan Maraz’ın kahramanı Aslı için, çok uzak ülkelerden bir başka kadın yazarın dizeleriyle Şiir Defteri’mi kapatıyorum.

“Zemheri gecesinin karanlığında,

Şafağı arar gözlerimiz,

Keskin soğuğun kollarında

Güneşe hasret yüreğimiz.

Böyle kör böyle tutsakken ruhumuz,

Sesleniriz sana,

Gel bize ışık ol, ateş ol, hayat ol,

Hürriyet!”

 

 

yildirim.gurselqgmail.com

 





BU HÜZÜN YETER

 

 

İstanbul’u şiirlerde, romanlarda tanıyordum.Boğazın güzelliği hayallerimi süslüyordu.Vardım,gördüm.

Bir gün Kadıköy’e indim.Deniz kenarındaki banka oturdum. Boğaz vapurlarını,inip binen yolcuları ve beyaz kanatlarıyla çığrışan martıları seyrettim.

Simitçiler,boyacılar,çiçek satıcıları,gençler geçip gidiyorlardı.Hiç bitmeden,hiç usanmadan …

Akşam karanlığı basmadan kalktım.Otobüse bindim.

Günler böyle geçip giderken, her zaman geçtiğim ara yolda beynimi karıncalatan bir olayla karşılaştım. Yere çöktüm. Gözümden yaşlar akmaya başladı. Ben bu manzaraya dayanamazdım.

Aşağıdaki şiirimi o zaman yazdım.

 

ÇÖP

 

Çöp karıştıran amca

Ne olur acıtma yüreğimi

Bilmezem sofranda kaç dilim ekmek vardır

Hangi kokmuş sebzeler konur tabağına

Yangıdan bakamam

Topuğu kopmuş ayakkabılarına.

 

Çöp karıştıran çocuk

Ne olur kıyma ellerime

Ellerim ki sevgi yüklüdür

Kim aldı oyun dünyasından seni

Acımadan bakamam

Nasır tutmuş çıplak ayaklarına.

 

Çöp karıştıran kız

Saçlarını topla değmesin artıklarımıza

Parmaklarının üzerinde yürü tüm güzelliğinle

Can içre bakamam

Yaşamak hepimizin hakkıdır

Ve türkü söylemek

Ve ıslık çalmak sevgiliye.

 

yildirim.gursel@gmail.com

Temmuz/ORDU

 






 

     

 
  Sitemizi 68181 ziyaretçi (150996 klik) tıkladı copyriht 2009  
 
YOKSULLUĞA VE YOLSUZLUĞA KARŞI ÇEVRECİ HAFTALIK BAĞIMSIZ GAZETE Ulaşım adresi: Kazım Karabekir Cad. Orhan Turnalı iş merkezi No:18/1 ORDU