MEMLEKETE HOŞ GELDİNİZ

   
  Ordu Değişim Gazetesi
  Osman Çakmak
 

 



 





osman@osmancakmak.com



HEM TANIT, HEM ESKİ HEMDE YEDİR!

 

            Fındık komisyoncusu Osman Çakmak, fındıkta yaşanan olaylarla ilgili olarak görüşlerini açıkladı,

            Çakmak’ın açıklamaları şöyle:

            Fındıkta ne kadar çok çelişkiler ve ilginçlikler yaşıyoruz!
            Bakınız bir taraftan fındık tanıtımı yaparak, daha fazla tüketimi sağlamaya çalışırken, bir taraftan da insanlara eski fındık yedirmek için ha gayret çalışıyoruz! Köylü de tüccarda bu kadar fındık varken neden eski fındık satmak gereğini duyduk, anlamış değilim.
            Belli ki; tam da fındık fiyatları yükselirken bu durumdan rahatsız olanların akıllarına hemen TMO gelivermiş. Hemen piyasada TMO’nun da dediği gibi piyasaların daraldığı ve fındık arzının talebi karşılamadığının saptandığının vurgulanması,  sektörün ihtiyaçlarının karşılanması suretiyle piyasaların sağlıklı bir şekilde işlemesi ve fındık ihracatının gelişmelerden olumsuz etkilenmemesi amacıyla bir kısım fındık stoklarının satışa açılması uygun görülmüş.  Peki sizce fiyatlar çıkarken niye, kim, bu satışı uygun görmüş?
            Ya da nasıl bir saptanma yolu çizilmiş ki böyle bir durum hasıl olmuş? Satışa açılmasına uygun görülmüş görülmesine de sizce şuana kadar kaç ton satış yapabilmiş  50 yada 60 bin ton eski ürün satmayı düşünenler sizce bu tahmini yapanlar yada bunun aklını verenlere şimdi sorulmaz mı kaç ton sattınız?  aslında burası biraz karışık gibi dursa da, bakınız bazıları eski fındık satmaya çıkarken fındıkta önemli söz sahibi olan ve  fındığın en büyük ihracatını yapanları temsil edildiği  Fındık İhracatçıları Birliği’nin çatısı altındaki Fındık Tanıtım Grubu kurulduğu günden bugüne misyonu içinde  fındık tanıtmak ve fındığını tüketimini artırmak için yaptığı çalışmalara harcadığı milyon dolarlar öyle bakıldığında  hiç yabana atılacak gibi değildir.
            Sanırım en son akıllarda kalan agannigi naganigi gibi ülkemizde ulusal televizyonlar da her akşam karşımıza çıkan ve her ne kadar muhafazakar kesimlerin tepkisini çekmiş  olsa da  yapmış olduğu reklamlarla büyük ilgi gören ve bu çalışmalara harcanan  paraları göz önünde bulundurduğumuz da öyle küçümsenecek gibi olmadığı gözüküyor. Peki o zaman hem tüketimi artırmak için hem de fındığı kullandığınız ürünlerin daha lezzetli olmasını sağlamak için ve detaylı araştırmalardan geçen fındıklarımızın nihai ürünlerimizde  TMO tarafından  satışa çıkarılmış olduğu ayrıca bir çok fındık sanayimizdeki  ürünlerde kullanılan bu fındıklardan dolayı eğer fındık tüketiminde düşüş söz konusu olabilir mi ? yada ihracatımız  düşme sebebi sayılabilir mi?
            Bunların cevabını yetkililer mutlaka verir ama bana göre eğer bunlardan dolayı bir sıkıntı doğmuşsa çok yazık olmayacak mı? bir taraftan harcanan milyon dolarlar  diğer taraftan verilen emekler sizce boşa gitmez mi ? aslında bunları sorgulamamız gerekmez mi beyler !! son günlerde üreticinin sesi olan ziraat odası başkanlarının ciddi ve bir tehdit hissettirdiği sözlü ve yazılı ifadelerinin hemen arkasından yapılan açıklamaların fındıkta  vahim bir sürece girildiğinin bir göstergesi olmamıştır sizce?   Ziraat odalarının açıklamalarının arkasından fındık ihracatçısı adına onları savunmak için yapılan açıklamalara bakıldığında kendi aralarında bu açıklamalardan rahatsız olan başka ihracatçılarında olduğu açık açık ortadadır. Geçmişte ihracat yapmış köklü firma yetkilileri bu rahatsızlıklarını birçok medya da gündeme getirmiş olmasına rağmen ihracatçılar arasındaki farklı düşüncelerin de olduğunu göstermiştir. Asıl bizi ilgilendiren konu ise insan sağlığıdır beyler. TMO depolarından da olsa fındığın bir ömrü olduğunu unutmamak gerek ve belirli bir süreden sonra fındık ürünü özelliklerini kaybedeceğini sizlerde benden iyi bilirsiniz. TMO’nun depolarında soğuk havalı mı bilinmez ama fındığın canlı bir ürün olduğunu unutmam gerek hali ile fındığında bir ömrü olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Zaman sonra yıl içinde mutlaka yağı, proteini ve yağ asitlerinde bir değişiklik kaçınılmaz olur. Farklı depolarda bu fındıkları 3 yada 5 yıl bekletilmesi durumunda mutlaka özelliklerinde değişiklik olacaktır. Bu satışa sunulan fındıkların yeni mahsul fındıklarla bir tutulması büyük bir yanlış hatta tehlikeli  olması kaçınılmazdır. Uzun süre bekletilen fındıkların protein ve yağ asitlerindeki değişlikler ya da eğer varsa küflenmeler mutlaka yenmek den ziyade yağlık olarak ayrılmasında daha hayırlı bir iş olacağı kanısındayım. Bunu ben değil konunun uzmanları da böyle der.  Çünkü insan sağlığı her şeyden çok önemli olduğunu sizler de iyi bilmektesiniz  tabi konun diğer yüzü ise eğer eski fındık fındıklı çeşitli ürünlerde kullanılıyor ise kullanan firmaların insanların yemesine sunulan ürünlerin ambalajlarında kullanılan fındık ürünün mutlaka yılı yazılmasıdır. Sonuçta tüketicinin bunları bilme hakkı ve ürünlerde kullanılan yeni fındık ve eski fındık tercihini yapması hakkıdır.

            Bence bu tüketicinin en doğal hakkı değil mi sizce de  en azında bu ürünleri alacak olan tüketici tercihini ona göre kullanmış olmaz mı? Tabi eski fındıkları satma kararı alan ve devlet kurumu olan TMO kurumuna da  eski ürün alan firmaları deklere etmenizde ne gibi bir sakınca var demek gerek. Hangi firma eski ürün hangi firma yeni ürün kullanmış bunları tüketicin bilmesi kadar doğal ve hukuki ne olabilir ki, piyasaya sürülen fındıkların hangi mahsul yılı 2008 mahsulü dediğinizi nereden kim bilecek? Hangi kurum denetleyecek bu fındıklar natürel ya da işlenmişken 2008 mahsulü ya da 2007 mahsulü diyecek? Geçmişte bunları denetleyen ve her fındık partisinin bir kimliği olduğu zamanlar ve bunu da devletin memurunun yaptığı, hatta bu kırılan iç haline getirilen ya da işlenen bu fındıklara bir kontrol belgesi bir kimlik belgesi düzenleyen kontrolörlük kurumu şimdi nerede ve ne yapıyor? Açıkçası şimdilerde bende bilmiyorum. genel anlamda ise konuya bakıldığında şimdilerde   bu piyasa da eski fındık yeni fındık ayrımı yapanlar bu gemi içinde sıkışmış kalmış olmalarıdır. Zira alınan satılan mallarda eski var yeni yok ve her malın kalitesine göre fiyat uygulaması yapanların kriterlerinin ne olduğunu  iyi öğrenmek zorunda kalmamızdır, bundan dolayı da piyasada haksız rekabet sağlayanların da kendilerine üzerine düşeni almalarıdır. Sayın Fındık Tanıtım Grubuna ve onların yetkililerine derim ki, madem bu fındıklar sizce bir sorun teşkil etmez, ya da sorun yaratmaz Geçmiş de bağırmalar nedendi? o gün bağıranlar sizdendi sizce ne değişti demezler mi  yada, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

 



 

FİSKOBİRLİK 70.GENEL KURULUNUN ARDINDAN

 

OSMAN ÇAKMAK

            Fiskobirlik 70. Olağan Genel Kurulu 14. Ocak 2012 Cumartesi günü yapıldı.

            Bölgemizde ki çeşitli iller ve ilçelerden genel kurulda oy kullanabilecek 171 genel kurul delegesinin hazır bulunduğu seçimlerden tekrar güven tazeleyerek çıkan Lütfü Bayraktar oldu.

            Bulancak delegesi Recep Yakar yapılan genel kurulda seçimi çok az bir farkla kaybetti.

            Lütfü Bayraktar’ın tekrar güven alarak yeniden göreve seçilmesine rağmen bir önceki seçimden daha az bir fakla seçimi kazanması sayın Bayraktar’a da sanki bir uyarı gibiydi. Bu tablo seçime ayrı bir heyecan da kattı.

            Her iki adayın konuşmalarında ise adayların konuşmalarına  bakıldığında mevcut hükümet bana daha yakın olduklarını  vurgulamaları idi belki de oradaki delegeler gibi bende keşke elimizde bir metre olsaydı bir ölçme yapabilseydik ki hangisine daha yakın olduğu anlayabilseydik düşüncesi doğmadı değil bir eleştiri yapabildiğimizde ise Fiskobirlik kurumun içindeki siyasetin  ne kadar gün yüzüne çıktığının aslında bir göstergesi olmuştur.

            Bölgemiz ve üreticilerimiz için önem taşıyan Fiskobirlik genel kurulu gözlemlerim içinde  Genel kurula bölgemizin değişik illerinden seçilerek gelen yaklaşık 171 delegenin oy kullandığı Fiskobirlik 70.olağan genel kurulu açılış konuşmalarının arkasından gündemde yönetim-denetim kurulu üyelerinin seçimlerinin yapılması daha sonra ise her ne kadar ara sıra ufak tefek gerginliklerin olsa da  genel kurulda eski başkan Lütfü Bayraktar’ın tekrar seçilmesi seçimde sonra  değişen ne olacak sorusunu sormak gerekliliğidir. Gözlerden kaçmayan ise oynanan bir tiyatronun sahnesinde her ne kadar roller kişilere göre değişse de aslında aynı oyuncular aynı yüzler aynı insanların çevresinde değişmeyen bir senaryo olarak devam etmesidir. Neden mi dün beraber yürüyenler şimdi karşı taraf olmuş eleştiri yaptıkları bir çok şeylerin de altına imza koyanlar sanki o zaman onlar yokmuş gibi davranmaları da ayrı bir durumdu.

             Eski başkan lütfü bayraktarın 93 oy aldığı seçimde yönetim ve denetim  listesindeki isimlerden  Ömer çebi (araklı) 92 Sıtkı Şarman (Ordu) 90 Ali Güler (Ordu) 90 oy alırken Fiskobirlik denetim kurulu üyeleri asil Hasan Serdar (ordu-Fatsa) 93 Murat Güler (Akçakoca ) 80 oy aldılar.

            Genelinde bakıldığında eski yönetime göre seçimde değişen hiçbir şeyin olmaması gözlerden kaçmadı. Genel kurulda ise konuşmacıların birbirlerine sataşmalardan daha önemlisi her iki adayında ilgi çekici hiçbir projenin ortaya koyulmaması da gözlerden kaçmadı. örneğin sayın bayraktarın geldiği süreçte büyük bir borç batağında olduğu fakat depolarında da fındıkların olduğu bir dönemden sonra ciddi anlamda bir fındık alımın yapılmadığı gerçeği ve sayın Bayraktar’ın iktidardaki bir partinin üyesi olmasına rağmen yalnız bırakılması gerçeği gibi bu yalnızlaştırılmasının  aslında perde   arkasındaki nedenlerin ne olduğu yada fındıkla iştigal eden egemen güçlerin sayın Bayraktar’dan daha mı hükümet  nenizde  güçlü olmalarıydı dı gibi sorulara cevap aramak aslında daha mantıklı olur idi. Çünkü üretici tarafına bakıldığında  son dönemlerde kendi ortağı olduğu bir kuruma fındık vermeyen bir üreticinin güvensizliğinin  sorgulanması Ve yine bunlara rağmen sayın Bayraktar’ın neden  üç dönemdir seçiliyor olmasının sorulması bence FKB içinde ortaklarına ve üreticisine güven veren hiçbir bürokratın yada yöneticinin kalmamış olmamasının yanında sayın Lütfü Bayraktar’ın değişip yada değişmemesinin  üretici acısından çokta önem taşımıyor olmasıdır.  Fiskobirliğin 70. olağan genel kurulunda her iki adayında geçmişinde üretici için büyük önem arz eden bu kurumun eskisi gibi fındık üreticisinin en büyük destekçisi konumuna getirilmesi düşüncesinin ortaya koyulması daha net bir mesaj olacaktı. Çünkü daha hala aylardır sıkıntı içinde olan işçilerin çalışanların emeklerinin karşılığının hala almamaları ve  eğer gerçekse bir an önce verilmesi yada  en azından bu yada şu şekilde sizlere ödeyeceğiz sözünün söylenmesi beklide genel kurulda özlenen konuşmaların içinde olmasaydı. Her ne kadar hükümet nezdinde  güvensizlik olgusu söylense de aslında sayın Bayraktar ve ekibini sıkıntıya götüren gerçeklerin arasında  daha evvel Fiskobirliğe verilen 30 bin tonluk kabuklu fındık olduğunu düşünüyorum zaten sayın Bayraktar da genel kurul konuşması içinde o konudaki yanlışlığını ifade etmesi bence çok olumlu bir duruş oldu.

             Peki neydi o otuz bin tonluk fındık konusunu Fiskobirlik yönetimine o dönem verilen otuz bin tonluk kabuklu fındığın kendi entegresinde işlenmektense kabuklu fındık olarak aslında Fiskobirlik ile aynı piyasada rakip konumdaki tüccara kabuklu satılması idi. Çünkü o dönem hem fındık piyasasında fiyatları çökertti hem de büyük bir gelirini aynı piyasadaki rakiplerine altın bir tepside sunarak kendi büyük bir gelirden oldu hem de rakiplerini güçlendirmiş oldu. Tabi bundan sonrasında ise aynı hükümet tekrarından fındık vermeyi düşündüğünde ise son çıkan kararname ile yağlık şartını getirmesi ile büyük bir hayal kırıklığının arkasından mecburen yağı olarak işlenmesi ile az da olsa bir geliri elde etmesi biraz daha nefes olmasına yetmiş olmasıdır. Olayların geneline bakıldığında büyük bir borcun içinde olan büyük bir kurum en önemli değerlerini satarak bu borcundan kurtulmaya çalışan yada çırpınan Fiskobirlik kurumu az da olsa bir dönüm noktasına gelmiş olmasıdır. Çünkü şimdilik öyle yada böyle en azından bu sıkıntılı süreçte yolda yoluna devam eden otobüsün direksiyondaki usta olmuş bir  şoförde kalması en azından arabanın şarampole yuvarlanmaması demek olacaktır. Ne diyelim bu genel kurulun fındık üreticilerine ve genel kurula katılan bütün herkese hayırlı olsun demekten başka bir sözümüz olmaz…. Saygılarımla

   

 

 

 


 

FINDIKTA TMO’ NUN CUMA GÜNLERİ AÇIKLAMALARI …

OSMAN ÇAKMAK

         TMO ve Fındık son günlerde hiç gündemden düşmeyen bir ortamda nihayet TMO  fındık piyasalarına her zaman olduğu gibi mesainin son günü olan Cuma günü bitimine az kala fındık piyasasına bir hamle daha yaptı.

             Fındık piyasasında TMO’ nun Cuma günleri açıklamalarının meşhur olduğu bir dönemde tekrardan bir Cuma açıklaması yine fındık piyasasına bomba etkisi yaptı. Uzun zamandır konuşulan ha sattı, ha satmayacak denilen bir ortamda depolarındaki eski fındıkları satma kararını açıklaması ve bu açıklarların ardından fındık piyasasında hızlı bir  düşüşe sebep olan bu açıklamanın arkasında serbest piyasa da 7.300.-tl olan fındık fiyatı 6.70.-tl kadar düşmesi ile üretici temsilcilerinden evvelden teşekkür alan ama şimdi ise eleştiri altında kalan  son fındık satma kararı sanırım gündemden düşmeyecek gibi.

             Bilindiği üzere TMO Kurumu, piyasaları düzenlemek amacıyla stoklarında bulunan kabuklu fındıkları arz fazlası oluştuğu dönemlerde yağ imalatına vererek yağ ve küspe olarak değerlendirmiş ve arz açığı oluştuğu dönemlerde ise satış suretiyle piyasa ihtiyacını karşılamış olduğunu söylediği açıklamasında gelinen son noktada fındık piyasasının  İçinde bulunduğu bu dönemde ürün arzında sürekliliğin sağlanması ve piyasa istikrarının korunması amacıyla TMO stoklarındaki ellerindeki eski fındıkları satma kararını açıklaması ile büyük tepki gördü. Ayrıca Bu kapsamda, stoklarındaki Levant kalite kabuklu fındıklar; 16.01.2012 tarihinden geçerli olmak üzere, % 50 sağlam iç esasına göre, KDV hariç 6,50 TL/Kg fiyatla, peşin bedel mukabilinde serbest ve protokollü satışa açılması ve  Satışlar, TMO kurumu tarafından  uygun görüldüğü tarihte sonlandırabilecek olması ayrıca  Kabuklu fındık satışları Akçakoca, Samsun, Ordu ve Trabzon Şube Müdürlükleri stoklarından yapılacak ve numune talepleri KDV dahil 10,00 TL/Kg fiyat üzerinden karşılanacaktır açıklaması ve açıklanan Levant kalite kabuklu fındık satış fiyatı başlangıç fiyatı olduğu ayrıca TMO kurumu ayrıca gerekli gördüğü takdirde fiyatları artırabilecektir açıklamasının yapılmasının ardından bir çok tepkileri de peşinden getirdi.

             Verilen tepkiler ise Toprak Mahsulleri Ofisi, 2012 yılı yeni fındıkların ne olacağının belirlenmesine 15 gün kala elindeki fındığın 16 Ocak 2012 tarihinde satacağını açıklaması ile  Neden 16 Şubat değil de 16 Ocak olduğunu ayrıca kaldı ki 16 Şubat 2012 tarihinde yeni mahsul fındığın karanfil sayımı ile gerçekleştirileceği ve  tahmini rekoltesinin üç aşağı beş yukarı belli olacağı bir zamanda, yangından mal mı kaçırılıyor düşüncelerinin oluştuğu bir ortamda Toprak Mahsulleri Ofisi bu güne kadar söylemlerinde biz elimizdeki fındığı satacak olduğumuzda serbest piyasa fiyatlarını baz alacağız demiş olması, bu gün itibarı ile serbest piyasada 7.20.- 7.30.-TL ye aralığında  fındıklar alınıp satıldığı bir ortamda  çıkıyor 6.50.-TL den eski fındık satmak için bir fiyatı açıklıyor olması insanların kafalarında  sanki Yangından mal mı kaçırılıyor düşüncesi ister istemez getirmiyor  mu?

            Bunu anlamakta herkes gibi bende çok zorlanıyorum desem yalan olmaz. Halbuki  Toprak Mahsulleri Ofisi çiftçi dostu bir kuruluş olmasına rağmen, çiftçinin ne kadar dostu olduğunu ve fındıkta  aldığı son kararı ile ortaya koymuş olmasının takdirini sizlere bırakıyorum. Fındıkta şuan halende fındığın olduğu bir ortamda ve hem tüccarda hem de fındık çiftçisi köylünün elinde 100 bin ton un üzerinde fındık varken, çiftçinin fındığının bitmesini beklememiş olması ve bu  aceleciliğin ne olduğunu anlamak çok zor.

            Üretici temsilcilerinin yapmış olduğu basın bültenlerinde Toprak Mahsulleri Ofisinin maalesef çok kötü bir final yapmış olduğu belirtilirken Gerek çiftçiyi beklememe ve gerekse tarih ve fiyat açısından kendisine yakışmadığının düşünüldüğü bir karar almış olmasının ayrıca da Son üç yıldır uyguladığı politikaların tam tersi bir durum ortaya koymasının tepkisi ve TMO nun bu gün piyasaya satacağım dediği fındıkların 3 yıllık eski fındık olması  Bu fındıkları alanların hatta alacakların ne yapacağını merakla beklediklerini  ifade edilmesinin yanında Çiftçilerimizin panik içersinde olmamalarını bir müddet beklemelerini ve  TMO nın satışa çıkarttığı Nihayetinde 3 yıllık eski fındık olduğu ayrıca Bu fındıkları insanlar tüketecektir denilmesi ve Bu fındıklar bir gıda maddesidir. Maden değildir sözleri sanırım uzun süre konuşulacak gibi Ayrıca geçmiş de bazı sanayicilerin de bu eski  fındıkların Türk fındığının imajının bozulacağının çikolatacıların yüzünü güldüreceğine ve bu fındıkların mutlaka yağ olmalıdır diyen ihracatçılarında  ne diyeceklerini merakla beklediklerini açıklandığı son gelinen nokta da fındık yine gündemini koruyacak gibi duruyor olmasının yanında acaba denilecek olan asıl sorununda son günlerdeki ihracat rakamlarına bakıldığında 2011-2011 sezonları içinde ortalama standart iç fındıkların fiyatlarının 580 dolar iken 2011-2012 sezonunda 788 dolar ortalamalarda olması ayrıca 2012 sezonu başları olan bu günlerde acaba ocak,şubat,mart,nisan aylarına kaç dolardan yeni içi fındık satışları yapılmıştır.

            Ve piyasa da bu kadar fındık dururken TMO ya bu aylarda fındık satışına götüren düşünce elinde fındığı olan insanlara bir panik havası yaratılmak ve ellerindeki yeni fındık sezonu öncesi ucuza fındıklarını almak mı düşüncesini de sormadan geçemeyeceğiz. Son olarak da fındıkta serbest fındık piyasası diyenlere buradan tekrar sormak isterim. Sizce hakikat serbest piyasa anlayışınız böyle midir ?belki devlet alırken müdahil olmadığı bir piyasa ya sizlerinde talepleri ile satarak müdahale olmamış mıdır ?  fındıkta serbest piyasa diyenler acaba yarın fındığın bol olduğu zaman üreticiler devletine gelin fındık alın fındık çok ucuz oldu derse ne diyeceksiniz diye de sormak isterim. Son olarak şimdiden  fındıkta serbest piyasacılara hayırlı olsun derim.  Saygılarımla


 

SIRÇA KÖŞKLERDE OTURAN SPOR YETKİLİLERİ UYANIN…

                Birileri bunları yazmasını çok istemiştim fakat onların yazmasını beklemektense  kendim yazmayı düşündüm neden mi ?  çünkü ben zaten bu yaşanan sorumsuzluklarla daha evvel seçildiğim ve  görevli olduğum yerde bunları yaşamış ve kavgalarını vermiş olmamdır. Sporculuk yaşantıma  ilk tekvando ile başlayıp  futbolla devam ettirdik den sonra kulüp başkanlığı ve peşinden ilimdeki bütün amatör spor kulüplerinden sorumlu genel başkanlığım döneminde büyük mücadele vermiş olduğum bir kavga idi o dönemler bazı  kesim tarafından kavgacı biri olarak gösterilsem de spor müsabakalarında  yaşanan sağlık ve  güvenlik sorunları  görevim gereğince girmiş olduğum  spor güvenlik kurullarında hatta  üyesi olduğum  Türkiye amatör spor kulüpleri konfederasyonundaki bütün toplantılarda  gündeme getirdiğim spor müsabakalarında  ambulans konusu mutlaka olması gerekliliği  hiç unutmam o dönem ilimiz sporundan sorumlu vali yardımcımız sayın Ömer Adar beyin de burada hakkını vermek isterim  büyük desteği olduğu bir spor güvenlik kurulu toplantısında spor müsabakalarında zorunlu ambulans bulunması konusundaki hassasiyetimizdi:

                 toplantıya sağlık müdürlüğü adına katılan bir yetkili ile girmiş olduğum bir tartışmada ambulans ne gerek var acil yani 122  aradığınızda 15 dakika da orada olur sözleridir. Ama  yaşanıldığı gibi olmadığını maalesef yaşamaktayız. Bir ülkede  düşünün ki spor dan hatta futboldan sorumlu yetkililerin altlarındaki lüks mercedeslere bakıldığında önemli işleri yaptıkları düşüncesidir. Aslında onlar sadece aldıkları büyük maaşlar ve bulundukları federasyonların büyük imkanlarına rağmen spor ve sporculara verdikleri önemin ne kadar olduğudur. düşünün  bir devlet yetkilisinin arkasından onu takip eden bir ambulanslara rağmen o kadar ülke gencinin spor faaliyetlerinin  olduğu yerlerde bir sağlık merkezi yada bir ambulansın olmaması aslında  Türkiye de spor yapmanın ve yaptırmanın zorlukların bir gerçeğidir.

                Temelde başlayan  bir resmi müsabakalara gidecekse mutlaka olması gereken bir  lisansın için gerekli sağlık raporu  dolayısı ile  bir sağlık merkezinden alınan  sağlık raporu konusu ki başlı başına düşünülmesi gereken  bir konu olmasıdır. bir çok sporla ilgili toplantılarım da  amatör spor  liglerimizdeki ambulans konusunun  il merkezi ve ilçelerimizde mutlaka spor müsabakaların da olması gerekliliğini bir çok kez kavgasını vermeme rağmen yetkililerin önüme koyduğu bakanlık genelgesinde her ambulans için saat başı 120 tl eğer değişmemişse bu rakamın ödenmesi aksi takdirde ambulansın orada bekleme lüksünün olmayacak olması hatta genelgeye uymayan yetkililer hakkında  bakanlıkça soruşturma açtırılması konusu aslında acıklı bir gerçeğimiz olması ve anayasamızla hiç uyuşmamasıdır. Halbuki  anayasamız der ki ( 58-59 ve 61 ) maddelerine göre devlet gençlerine spor yaptırır maddelerine rağmen trilyonların döndüğü liglerde her türlü güvenliğin alındığı fakat geleceğimiz olan gençlerimizin  temel beden eğitimlerinde spora  daha yeni başlayan ve spor müsabakalarında gerekli sağlık ve diğer güvenliklerden uzak tutulması  bu ülke gençlerine verilen değerin  bir anlam kazanmış olması değil midir.  ilgisizliklerin sonunda oluşan  acı ve üzücü tablolar her zaman yaşanır  olasılığı bizleri düşündürdüğü gibi kurumların başındaki insanları da ilgilendirmiyor mu ? Aslında  bunları bir daha yaşanmaması  için bu konun bir an önce düzeltilmesi gençlerimiz ve sporumuz adına  tek dileğimizdir.

                 Bulunduğum her ortam verdiğim kavgalarımı bile anlamayacak dar kafalara da buradan bir mesaj olsun bu yazdıklarım. Bu gün kendi ilimde yapılan sağlık konusu çalışmaların Ordu da bir özel hastane sahipleri ile özel ilişkilerim sonucunda bir ilin sporcularının spor  müsabakalarında ambulansımızın olmasının ne kadar önemli olduğu konusunun maalesef yaşadığımız acı sonuçları karşısında aslında neler yapıldığının göstergesi olması benim adıma mutlulukların en güzeli olmasıdır. Ve buradan  ordu sporuna bu sağlık desteğini sağlayanlara teşekkürü ve  minnettarlığımız bir borç biliriz. Diğer bir konu ise  Bu yazıyı ele almamım sebebi  beni büyük bir acıya sevk eden çok üzüldüğüm  İzmir Süper Amatör Ligi B Grubunda yaşanan korkunç ihmaldir. İzmir Süper Amatör Ligi B Grubunda deplasmanda karşı karşıya geldikleri sırada oynan futbol  maçında  kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden  kardeşimiz sporcumuz Serkan Tuğal içindir. Olayın daha da vahim olması   Tire Spor futbolcularının  arkadaşlarının ihmal kurbanı olduğunu ileri sürmeleridir. Balçova Stadı’nda oynanan maçın daha 5. dakikasında birden yere yığılan Serkan Tuğal (22) yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamazken, amatör liglerde sahada hazır ambulans bulundurulmaması  ve oradaki futbolcuları isyanı olmasıdır. Daha da ilginci ise  profesyonel liglerde, sahada hazır ambulans beklerken, amatör liglerde ambulans olmaması idi  şimdi bütün ülke bunu konuşuyor olması da ayrı bir konu sayın İzmir ile Manisa  amatör spor kulüpleri federasyonu genel başkanlarının  yönetim kurulu  ve bütün amatör spor ve   Türkiye Futbol camiasının başı sağ olsun diyorum, mekanı cennet olsun Serkan kardeşimizin …


 

EN KÖTÜ KARAR KARARSIZLIKTAN İYİDİR…

 

             Son günlerde yine gündemden düşmeyen kutsal ürünümüz fındık. Zaman kısaldıkça toplantıların ve kulislerin artı arkası kesilmeyen  bir durumla karşı karşıya gelmesi hiç kuşku yok ki fındığımızın özelliğinden olsa gerek. Bırakın fındığı bilenler konuşsun denildiği bir ortamda bir bilenin kimler olduğunu da sormadan geçemeyeceğim. . Fındığı bilirim diyenlerinde ne olduğunu gözlemlemek için tarih sayfalarına bakmak yeterlidir. Tarih içinde fındığı bilenlerin fındıkta  150 yıldır  nelerin değiştirebildikleri de günümüzde belli olmakla beraber her yıl başka sorunları ile baş başa kalmamız onun  bir göstergesi değil midir. 150 yılı yazmaya başlasak o günden bu güne sizce ne gibi değişmiş yada hangi  sorunları çözülmüştür diye sormak hakkımız değil mi?

            Söylemlerin, eylemlerin, sorunların,  çözümsüzlüklerin yada samimiyetsizliklerin hala yaşandığı fındık piyasasının sorunlarını  çözmek istenmiş olsaydı sizce hala bu sorunlarla bölgemiz yaşar mıydı bu da ayrı bir soru tabi.   Aristoteles der ki : Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir. Onun içindir ki sistem kesinlikle zayıf dan değil kuvvetliden yana olduğunda bunu başarmak mümkün değildir. Her zaman ki gibi gündemde olan fındık serbest fındık piyasası ekonomisini savunanların bu konuları biraz daha düşünmelerini ve adaletli olmalarını dilerken  biz piyasa ya müdahale etmiyoruz deseler de fındık alırken değil ama satarken müdahale edenlerin son günlerde yine fındık fiyatlarının çıkışından belli  rahatsızlıklarının sonunda bir arayış içinde olmaları ve son günlerde sıkça kulis yapmaları da gelecek fındık sezonu için de bir not olarak altının çizilmesi gerekliliğidir.  O kadar yazılan çizilen gündeme rağmen ille de birileri istiyor diye fındık satmak düşüncesi kabul görmüş ise bu gerçek den zaruri ise o zaman hemen mutlaka bir an önce bu satışın yapılması gerekmektedir.  Yoksa  yükselen bir fındık piyasasında olumsuzluklara, kararsızlıklara yön vererek elinde fındığı  olan üreticilerimiz zora sokacak yada onlara panik havası yaratırılıp  fındıklarını ucuz satmalarına sebep olacak ortamdan kurtarmalıdır. Yoksa  en kötü karar, kararsızlık dan daha iyidir.

            Belirsizlikler ortamındaki  bir fındık piyasası  sadece kaos yaratanların işine yarayacağı   gibi elindeki fındık olana dürüst esnafında sıkıntı çekeceğini ifade etmek gerekir.  fındıkla iştigal edilen ticaret borsalarında kayıt altında işleme girmiş toplam kabuklu fındık 208 bin ton olarak kayıtlara geçmiş ve  90 bin ton iç yani 180 bin ton kabuklu fındığın da ihracat yapıldığı bir ortamda tahmini olarak da  üretici elinde ise 90-100 ton bir kabuklu fındığını da düşündüğünüzde ve  iç piyasa da tüketilen kabuklu fındık ise 30 bin ton olduğunu da ilave edersek bununla beraber sezon öncesi de tmo tarafından satılan eski fındıklara bakıldığında 50 bin ton daha ilave ile toplamda 360 bin tonluk bir miktar ortaya cıkmış olur. Peki  ihracatçılar tarafından sezon öncesi fındık  600 bin ton olarak tahmin edilmesine rağmen daha sonra ise devletin ciddi kurumları tarafından 453 bin ton olarak revize edilmesi ve  Türkiye İstatistik Kurumu bitkisel üretime ilişkin ikinci tahmininde fındık üretimini 440 bin ton olarak açıklanması ve  geçen yıla göre de yüzde 26 oranında daha düşük bir üretim söz konusu olması fındık sezonda beklentilerin üzerine çıkması sanırım şubat,mart aylarındaki yeni fındık beklentilerine göre sıcaklaşması kaçınılmaz.  Şuan ki fındık piyasasına göre bile bakıldığında   Türkiye’nin ihracatına bile yetmeyecek olmasının gerçeğinin vurgulandığı  fındık rekoltesi sonucunda evdeki hesabın çarşıya uymadığını gördüğümüzde de atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini fark etmiş olacağız   bir aydır kamuoyunda şıkça dile getirilen fındık ihracatı düştü, öyle böyle oldu gibi ifadelerin çok yoğunlaştığı  Fındıkla ilgili bir çok kurumlara fındık sezonu ile ilgili raporlar ve bilgileri istemesi  ve Ofis’in deposunda 7 bin 917 tonu 2007 ve 106 bin 304 tonu 2008 ürünü olmak üzere 114 bin 221 ton kabuklu fındığın nasıl ne şekilde kullanabilirim düşüncesi  Halbuki tamda Türkiye nin gelmiş geçmiş tüm zamanların en stoksuz yılının yaşadığı bu yılda yanlış bir adım atılmaması ve Fındığın her yıl devir ettiği ama bu yıl ise maalesef sıfır stokla sezonu kapatacak olması herkesin daha net görebilmesi gerekliliğini güçlendirmektedir.  2012 yılı yeni fındık mahsulünün işaretlerinin çok  iyi görünmediği bir ortamda  ve ayrıca Toprak Mahsulleri Ofisinizin depolarında bulunan 2008 mahsulü kabuklu fındıklar, bu gün itibarı ile 3 yılını doldurmuş fındıkların olması  fındığın bütün kesimlerinin daha dikkatli olmasının gerekliliğini vurgulamak isterim. Bu fındıkların serbest piyasada satılması ve işlenmesinden dolayı ortaya çıkacak olumsuz sonuçların Türk fındık ticaretine sıkıntı yaratmaması için  tamamının yağlık olarak ayrılması doğru bir davranış olacaktır. Çünkü orada da bir sektör ve ekonomi var.  Eğer yağlık olarak değil de serbest piyasaya satışı düşünülüyorsa, çiftçimizin elindeki 2011 mahsulü fındıklar bitene kadar piyasaya fındık satmamalısınız. Eğer mutlaka satılması gerekiyor ise hemen bu satışın uygulanması ve fiyatlarının serbest piyasa fiyatları ile aynı orantıda olması gerekmektedir. Çünkü herkesin gözü  Bu fındık piyasaya sürüldüğünde dengeler değişecek olması endişesidir.çünkü   Piyasa farklı bir yöne gidecek  Geçen sezon rekor seviyede 281 bin ton iç fındık yani 562 bin ton kabuklu fındık ihraç edildi. Bu yıl aynı miktarda olmasa bile en az 230- 240 bin ton iç fındık ihracatı yapılması bekleniyor. Bu durumda 2011 ürünü fındık ihracata yetmeyecek. Dolayısıyla Toprak Mahsulleri Ofisi’ndeki eski fındığa ihtiyaç var.
Toprak Mahsulleri Ofisi’ndeki fındığa ihtiyaç olduğu konusunda zaten herkes hem fikir.  Fikir ayrılığı bu fındığın piyasaya sunulacağı takvim konusunda ortaya çıkıyor. Elinde fındığı olan üretici bu fındığın mümkün olan en geç zamanda satılmasını istiyor. Ayrıca fiyatının piyasa fiyatının altında olmamasını istiyor. İhracatçı ise sezon başında aldığı fındıkla durumu idare ediyor. Fakat 2012’nin başlarında bu fındığın piyasaya sunularak fiyatın ihracatı olumsuz etkilememesini istiyor.
Üretici ve ihracatçı kendi çıkarlarını gözettiği için bu konuda elbette taraflar. Fakat, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin bitaraf olması gerekiyor. Kaldı ki, Ofis, arada yapılan bazı siyasi müdahaleleri bir yana bırakırsak fındık piyasasında yer aldığı 2006’dan bu yana genellikle piyasayı bozucu değil, dengeleri gözetecek bir fındık politikası uygulanmasına devam etmelidir.  TMO, fındığı piyasaya sürerken üreticinin mağdur olmaması, ihracat gelirinin azalmaması, iç tüketimin azalmaması ve elindeki stokların doğru değerlendirilmesine dikkat ediyor olması gerekmektedir. Bugünkü piyasaya bakıldığında üreticinin zarar görmesi söz konusu değil çünkü fındığın kilosu 7 lira 35 kuruşa kadar yükseldi. İç tüketimde bir düşüş yok. İhracatta ilk 3 ayda miktar olarak yüzde 26 gerileme olsa da değer bakımından yüzde 2.5 gibi önemsenmeyecek bir düşüş var.  fındık bulamıyoruz diyenler doğru söylemediği gibi Parasını verdikten sonra fındık var olduğu bir piyasa da  Dolayısıyla Ofis’in bugünkü şartlarda piyasaya fındık vermesi piyasayı olumsuz etkileyecek olması kaçınılmazdır.  Toprak Mahsulleri Ofisi’nin, 2012 Şubat ayında yeni bir değerlendirme yaparak piyasanın durumuna göre uygun bir fiyat belirleyecek ve  piyasaya fındık sürmesi konuşulsa da  Herkesin buna göre hesap  yapmasında yarar var derim.
            Olağanüstü bir sezonun yaşandığı fındık piyasasında bu gelişmeler yaşanırken aslında herkesin gözü gelecek sezonda. Hükümetin 2009’da ilan ettiği 3 yıllık “yeni fındık stratejisi” bu yıl sona eriyor. Gelecek sezon nasıl bir politika uygulanacak?
            Alan bazlı destekleme devam edecek mi?
Fındık rekoltesi 600 bin tonun üzerinde olursa devlet müdahale ederek fındık alımı için Toprak Mahsulleri Ofisi veya başka bir kurumu yeniden görevlendirecek mi?
Nasıl bir politika uygulanacak? Bunların cevabı ise hala beklemektedir. Her konu da olduğu gibi fındık konusunda da beklenen Adalet   Aristoteles inde  dediği gibi Adalet önce devletten gelir..  Saygılarımla.


 

Köy Yollarında Nereden Nereyeee…

OSMAN ÇAKMAK

            Sanırım Halil Rıfat Paşa’nın  bir sözü olacak şimdilerde bir atasözü haline gelen  “Ulaşamadığın yer senin değildir”.  Ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın seyrini belirleyen temel etken, ulaşım ve haberleşmedir. Ulaşamıyorsanız, erişemiyorsanız, varlığınızı ifade etmeniz, ürettiğinizi pazarlamanız ve ihtiyacınız olan ürünleri de temin etmeniz mümkün değildir. Bütün çabamız, yol yapan, yol açan bir uygarlığın mensubu olma bilinciyle hareket ederek ulusumuzu ve ülkemizi Atatürk’ün hedef gösterdiği saygın konuma ulaştırmak, Türkiye’nin yolunu açmaktan ibaret olması ilkesini unutmamak ve unutturmamak gerek.

            Bakınız   Adalet ve Kalkınma partisi 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan ve kuruluşundan sonra girdiği 03 kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelmesinin arkasından halkımıza verdiği sözlere bakıldığında büyük projelerden söz etmişlerdi. Gitmemiş köye ulaşmamış insan kalmayacaktı bunları söylerken de illerimizde  duble yollar yapacak Türkiye’yi dört bir yandan saracaklardı her ne kadar yaptık ve yapmaya devam ediyoruz demiş olsalar da bu günlerde gerçekleri halk dan saklayan ve sanırım bunu da samimi bir duygu içinde sadece gerçekleri göstermek için ortaya koyan sayın ordu il genel sekreteri Selami Aydın’a teşekkür etmek gerekir derim çünkü ilk kez AKP iktidarında Ordu halkının gerçekleri bilmesi adına köylerimizde 11 yıl geride olduğumuzu açıklamasıdır. Bizler çoğu kez köy yollarımız kötü olduğunu yazmış olsak da  görmek ve duymak çok mümkün olmasa da ordu il genel sekreteri ordu ili köyleri hakkında  gerçekleri kamu oyuna açıkça itiraf etmesi ilimizin köylerindeki eksikleri görünmesi ve onlara çare bulunması için bir mücadele olduğunu her kesim tarafından bunun için çalışmalar yapılmasının bir örneğidir. Bakınız Ordu İl Özel İdare Genel Sekreteri Selami Aydın yıllardır bizleri uyutanlara inat olurcasına hele hele de altın ordu isimin ve Ordu’nun altın yıllarının yaşadığını söylenenlere inat neler demiş.  "Ordu ili, köy yolu ağı bakımından Türkiye'nin en uzun yol ağına sahip 2. ilidir. Ülke genelinde bir köyün ortalama bir ünitesi bulunurken, Ordu'da bir köyün 4 ünitesi bulunuyor. İl Özel İdare Genel Sekreterliği olarak, 19 ilçe 53 belde, 480 köy olmak üzere yaklaşık 6 bin km2 alana hizmet götürdüklerini belirten Selami Aydın, buna ek olarak Ordu'nun Türkiye'nin en uzun yol ağına sahip olduğuna dikkat çekti. Aydın, "Ordu ili 10 bin 296 km köy yolu ağı ile kırsal alanda en uzun yol ağına sahip ikinci ildir. Birinci sırada 12 bin km ile Trabzon bulunmaktadır.

Türkiye'de bir ilin ortalama kırsal alan yol uzunluğu 3 bin 777 km olduğu dikkate alındığında, ilimizin köy yolu ağı, 3 ilin toplamı kadardır. Ülkemizde Km2'ye 430 m köy yolu düşerken bu değer ilimizde Bin 730 m'dir. Bir başka ifadeyle Ordu ilindeki kırsal alan yol yoğunluğu Türkiye ortalamasının 4 katından fazladır. Ayrıca 480 köy ve 2 bin 95 köy bağlısı olmak üzere toplam 2 bin 575 yerleşim birimine (ünite) hizmet götürülmektedir. Ülkemizde bir köyün ortalama 1 bağlısı bulunurken bu rakam ilimizde 4'tür"

            Böylesine büyük bir yol ağına sahip il genelinde 131 memur ve 461 işçi ve makine parkında bulunan 33 binek oto, 24 dozer, 32 greyder, 20 yükleyici, 7 ekskavatör, 11 silindir, 83 kamyon ile hizmet götürmeye çalıştıklarını kaydeden Selami Aydın, "Ülkemizin yıllık yağış ortalaması 600 mm iken ilimizde bu değer Bin 146 mm'dir ki, bu değerle ilimiz ülkemizde en çok yağış alan 5.ildir ayrıca ilimzdeki yaşanan sel felaketlerinden sonra ilimizin yaralarını sarmak için talep edilen afet ödeneğinin ancak yüzde 7.5'uğu karşılanmıştır" yine ilimize bakıldığında Ordu'nun 1.kat asfalt oranları bakımından Türkiye ortalamasına gelebilmesi için gerekli ödeneğin yaklaşık 362 milyon lira olduğunu da vurgulayan Aydın, İl Özel İdaresince köy yollarına 2005-2011 yılları arasında tahsis edilen yıllık ödeneğin ortalamasının 9.8 milyon lira olduğunu, KÖYDES Projesi kapsamında köy yolları için kullanılan ortalama yıllık ödeneğin ise 22 milyon lira olduğuna işaret ederek, "İlimiz kırsal alan yol ağında yapılan çalışmalar için yıllık ortalama 32 milyon TL kullanılabildiği dikkate alındığında ilimizin Türkiye ortalamalarından 11 yıl geride olduğu anlaşılmaktadır" işte eyle dostlar dost acı söyler anlayacağınız  bizi uyutanlara kapak olsun uzun lafın kısası gerçekleri söyleyenler kızmamak gerek  bunları  biz yazdığımız zaman kızanlar yazdıklarımızı yalanlayanlara bu sözler tam oturmuş dedik ya  aslında köylerimize baktığımızda ne kadar geride olduğumuz görmemiz için çok da uzaklara gitmeye gerek yok hemen melet ırmağı boyunca kayabaşına doğru gittiğinizde merkez 10 dakika olan köylerin bile yolları ne halde olduğu açıkça orta da dedik ya ‘’ deve ye sormuşlar neden boyun eğri demiş ki nerem doğru ‘’ kıssadan hisse anlayanlara… Saygılarımla.


 

KİVİ EKERSENİZ SATIN ALIRIZ!

          İngiltere’de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan “The Little Red Hen” isimli kitapta adeta Türkiye’nin ve özelde Ordu'lunun halini anlatan mini hikaye şöyledir:

            Kendi çiftliğinde ırgat haline getirilen tavuk

            Zamanın birinde, küçük bir çiftlikte kırmızı ibikli şirin bir tavuk yaşarmış. Kimseye muhtaç olmadan geçinip giden tavuk, bir gün yerde bir avuç buğday tanesi bulmuş, bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş.
            Nasıl ekeceğini bilmediği için, hemen doğruca dostlarının kapısını çalmış:
             “Bu buğdayları ekmek için kim bana yardım edecek?”
            Ördek cevaplamış:
             “Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim.       Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.”
            Domuz oradan seslenmiş:
            “Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.”
            Fare hemen atlamış:
             “Ben buğday ekiminden anlamam, ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.” 
            Ticaretten anlamayan kırmızı ibikli tavuk, uzun bir süre düşünüp taşındıktan sonra fikir değiştirip kahve ekmeye karar vermiş.
            Ancak kahvenin nasıl ekileceğini bilmediğinden yine dostlarına koşmuş:
             “Kahve tohumlarını ekmek için kim bana yardım edecek?”
Ördek:
             “Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim.”
            Domuz:
             “Ben kahve yetiştirmekten anlamam, ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım.”
            Fare:
             “Gübre ve ilaç için gerekli olan parayı istersen sana borç olarak veririm, zamanı gelince ödersin.”
            Kahve yetiştirmek buğdaydan daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş.
            Ama kırmızı ibikli tavuk çok zengin olacağını hayal ederek sabırlı bir şekilde gece gündüz demeden çalışmış, çalışmış. Gerçekten de bol miktarda ürün elde eden tavuk, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
            “Kahveleri satmama kim yardım edecek?”
            Ördek:
            “Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin.”
            Domuz:
            “Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.”
Fare:
            “Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.”
            Sonunda kırmızı ibikli tavuk gerçeğin farkına varmış, buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış.
            Artık büyük borç içinde imiş ve kış yaklaşırken yiyecek tek bir lokması yokmuş.
            Açlıktan ölmemek için yine yardım istemiş:
            -yiyecek bulmam için kim yardım edecek?”
            Ördek:
             “Ben yardım edemem, çünkü senin bedelini ödeyeceğin paran yok.”
            Domuz:
             “Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken kalmadı, yiyecek yok.”
            Fare:
             “Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.”
            Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor. İşte bizim de tarımdaki ve özellikle gelecekte fındıktaki halimiz bu olacaktır benden hatırlatması…

 


 

TÜRK YEREL MEDYASI AB YOLUNDA

OSMAN ÇAKMAK

            Avrupa Birliği (AB) Bakanlığı ile İngiltere Büyükelçiliği'nin işbirliğiyle gerçekleştirilen Türk Yerel Medyası AB Yolunda Projesi Ordu da düzenlendi.

            Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından yürütülen ve İngiltere Büyükelçiliği'nin desteklediği, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki iletişim ağının daha da güçlendirilmesini, yerel medyanın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecini daha yakından takip edebilmesini ve sürece dahil olmasını amaçlayan "Türk Yerel Medyası AB Yolunda" projesi kapsamında düzenlenen bölgesel bilgilendirme seminerinin altıncısı ordu da düzenlendi.  Bölgesel bilgilendirme seminerine Ordu Valisi Orhan Düzgün ile  Avrupa Birliği Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Burak Erdenir,  İngiltere Büyükelçiliği Göç Politikaları Sorumlusu Martin Waspe,  Avrupa Birliği Bakanlığı Siyasi İşler Başkanı Ege Erkoçak, Basın Müşaviri Derya Akçal, Sosyal, Bölgesel ve Yenilikçi Politikalar Başkanı D.Doğan Yavuz, Katılım Politikası Başkanlığı Koordinatörü Elif Kurşunlu, Sivil Toplum, İletişim ve Kültür Başkanı Başak İlisulu katılırken çevre il ve ilçelerimizden bir çok medya temsilcisi katıldı.

            Konuşmacı olarak katılanların Ordu’ nun geçmişine bakıldığında ilk köy gazetesi çıkarmış bir il olduğunun vurgulandığı ve Ordu medyası için  gurur verici olması ve  bu güzel şehir için  övgü ile anlatılması beni çok mutlu etmesi de  ayrı bir duygu oldu. Peki bu seminer neydi ve neyi anlatıyordu  bir ona bakalım. Britanya Hükümeti’nin, Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne nihai üyeliğini tam anlamıyla desteklendiği bir ortamda bu projeye  destek vermelerinin yanında Avrupa'daki Türk. Girişimcilerde   45 milyar Avro değerinde bir iş hacmi yarattığını  ve 700,000 bin kişiye iş imkanı sağlandığının anlatıldığı seminerde  Türkiye'nin toplam Dolaysız Yabancı Yatırımının üçte ikisi AB'den geldiğinin ve  Ekonominin sıkıntıda olduğu şu dönemlerde ticaret üzerindeki sıkıntıların  kaldırılması  ve Türkiye'nin dinamizminden en iyi şekilde yararlanmasının anlatıldığı ve ayrıca  Türkiye'nin daha da büyümesine yardımcı olunmasının anlatıldığı seminerde Anadolu yerel medyasının da bu konulara dahil edilmesinin çok önemli olmasının gerekliliğini ve  geçmiş yıllar içinde ise seçkinler bürokratlar tarafından yürütülen bir süreçte maalesef meşrutiyet zeminini de kaybedilmesinin ve  Halkın benimsemesi için, gerçekten halkın buna dahil olması, toplumunda  dahil edilmesi ve  toplumsal meşrutiyet anlamında da önem arz edildiğinin vurgulandığı toplantı da konuşmacı olarak ise  , Diplomasi Muhabirleri Derneği'nden Zeynel Lüle, Ekonomi Gazetecileri Derneği'nden Perihan Çakıroğlu, Avrupa Parlamentosu eski Milletvekili Ozan Ceyhun ve İnternet Medyası Derneği'nden Ünal Tanık çeşitli örneklerle yaptıkları konuşmaların arkasından ilimizdeki Avrupa hipe projelerinin uygulamalı olarak eğitiminin verildiği ordu valiliği meclis salonu ziyaret edilmesi AB projelerinden Ordu ilinde yararlanmış olduğu bir çok projelerden  söz edilmesi AB ye giriş sürecinde iken  Türkiye’nin avantajları neler olduğunun anlatılması konuları tartışıldı ve konuşuldu.   

            Seminerin ikinci gününde ise Radyo ve Televizyon üst kurul üyesi sayın Dr. Hamit Ersoy ,ve Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü adına hukuk müşaviri sayın Hacı Mehmet Gani bey konuşmaları arkasından belki de seminerin en zevkli geçtiği ve uygulamalı olarak yapılan  AB de yerel medyanın rolü ve çalışma yöntemlerini anlatan  Sacha Oliverin sunumları oldu Sacha Oliver  yapılan bu seminere ayrı bir renk vermiş olması ayrı bir güzellik oldu. Ama bunlardan daha önemlisi beni de bu seminere davet eden ve bütün katılımcılarla yakından ilgilenen en fazla övgüyü hak eden sayın Derya Akçal,  Aysel Çamur hanıma da buradan teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Seminerin sonunda ise katılımcılara birer sertifika ve toplantıya katılanların içinden de  bir asil birde yedek olmak üzere misafirlerden seçilen bir arkadaşımızın da Brüksel ve Londra gezisi belirlenmiş olması toplantıyı daha fazla renklendirdi gönül ister ki yerel medya içinden devletin bütün gezilerinde şeffaf bir şekilde belirlenen hatta her gezi için ayrı bir arkadaşımızın Türkiye genelindeki yerel gazeteci arkadaşlarında bu yurtdışı gezilerine iştirak ettirilmesinin insan ve yerel medya ya verilen bir değer olarak görülmesini de arzu ederiz. Konusunda uzman yada gezilerin önemine göre belirlenecek yerel medya temsilcileri bence daha fazla bilgi ve özgürlük getirmesinin bir örneği olacaktır. Yapılan bu seminer sonrası gezi kurası bir yerel medya çalışanı arkadaşımızın bel ki ilk yurtdışı gezi tecrübesi olacak olması ayrı bir mana ve önem kazanması herkesi sevindirdiğini söylemeden geçemeyeceğim.. Sonuç olarak ise her ne kadar  toplantının ikinci gününde açılışı  konuşmasını yapan Adalet ve Kalkınma  Partisi  Ordu Millet vekili AB bizim için 50 yıllık bir hikayedir  demesi AB bulunduğu ekonomik sıkıntılarına rağmen bizim hala sayın millet vekilinin de dediği gibi bu hayalin peşinde koşmamızın  bizlere neler getireceğini yada bizden neler götüreceğinin iyi analiz edilmesinin gerekliliğini burada altını çizerken  bu sürecin sonunda çıkacak olan sonu  sabırla bekliyorum.  Konuların uzmanlarının her ne kadar bu AB katılımızın sadece barış ve kardeşlik üzerine olduğunun anlatılmasının barış ve kardeşliğin en büyük örneklerinin bugün AB yaşayana insanlarımızdan örnek verirsek sanırım yanılmamış oluruz biz ki kendi memleketimizde her düşünceden ve kültürden insanlarla hep beraber kardeşçe  yaşadık ve yaşamaya da devam edeceğiz. Bu güzel semineri düzenleyenlere teşekkür ederken bu türlü bilgilendirmenin önemli olduğunun altını çizer ve fazla bilgilendirmelerin toplum için çok önemli olduğunu da vurgulamış olalım…Saygılarımla


 

 

FINDIKTA YALAN RÜZGARI  SERÜVENİ….

            OSMAN ÇAKMAK

 

 

            Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan yeni Fındık Stratejisiyle üreticilere çeşitli desteklemeler yapılarak, 71 yıl sonra fındık fiyatlarının serbest piyasa ekonomisi şartlarına göre oluşması öngörülmüştü. Bununla beraber son yıllar da  olduğu gibi bu yıl da fındık piyasalarında  fındıktaki  serbest piyasa ekonomisi tartışmaları  konusu alevlendi.  Kimine göre fındığın bol olduğu yıllar devletin fındıktaki alım politikalarından rahatsız olan çevrelerin bölgemizde mutlaka fındık piyasası için  fındıkta serbest piyasanın  olmasının  gerekliliğini ve  fındığa neler kazandıracağını  anlatmalarına rağmen  her nedense fındığımızın da az olduğu bu yılda  iktidarında alın size fındıkta serbest piyasa dediği bu günlerde değişik seslerin üstüne üstelik  fındıkta biz  otoriteyiz diyenlerin gerçeği yansımayan açıklamalarına tanık oluyoruz.

             Bu yıl rekolte az  fabrikalarımız tam kapasitede çalışmıyor hal böyle olunca da mutlaka  TMO  stoklarındaki fındıkları yeniden bir gözden geçirmelidir ondan önce de  Fındıkta yalancı bahar rüzgarları, yada bu gidişle gürcü,Azeri hatta İtalya gibi ülkelere eğer fiyatlarımız yüksek olursa onlara  yaracak  gibi yada devlet ilk defa uygulamış olduğu fındıkta serbest piyasanın getirdiği fiyat artışlarından herkes memnun denildiği ve bunlara benzer bir çok açıklamaların yazılıp çizildiği bir ortamda  ilk defa devlet alın size  fındıkta serbest piyasa dedi. Aslında tamda burada söylemlerle eylemlerin ne kadar farklı olduğu bir yalan rüzgarı serüvenini seyir edildiği bir piyasa da bu sözlere ne nedir bilinmez ama tam olarak da  kendi istedikleri yada uygulamaya koydurdukları  serbest piyasa dan rahatsız olanların aslında çelişen bir durum söz konusu değil midir ?  Halbuki geçmiş yıllar  içinde  kendilerinin çok istediği  hem de  71 yıldır istedikleri serbest piyasa anlayışına sizce   ters düşmüyorlar mı ?  TMO ya mal sattırıp fındık piyasasını düşürmek isteyenler sizce serbest piyasa ya müdahale yapmıyorlar mı bunun neresi serbest piyasa oluyor sizce ?

             Bakınız  Daha sezon öncesi yurtdışında yapılan Inc  (International  Nut  and Dried Fruit  Foundation – Dünya Sert Kabuklu Yemişler Birliği )  toplantılarında bu yıl fındıktaki rekoltenin  600 bin ton olduğunu açıklayanlar nasıl bir yanılgı içinde olduklarını  devletin tarım bakanlığının yapmış olduğu 452 bin tonluk rekolte açıklaması yapılması sonucu verdikleri beyanlarla yalancı çıkmıyorlar mı ? belikli bu yılki fındık piyasası da birilerini rahatsız eder gibi  Aslında  bu tür fındık piyasasını yanıltıcı söylemlerin hiçbir kuruma yada kişiye fayda getirmeyeceğini onlar bizden daha iyi bilmekteler. Bence yetki ve etki sahibi insanlarımızın inandırıcılıklarını bu çelişkili söylemlerle kaybettiklerini düşünüyorum. Gelelim asıl mesele ye  Peki neden   Bu yıl fındığımızın  az olduğu bir sezonda daha ekim ayının başları olmasına rağmen fındığa fiyat verip üreticiden almak yerine devletin stoklarında bulunan fındıkları bir gözden geçirmeli gerekliliğini yada fındıkta yalancı bahar sözlerinin gazetelerde manşetten verdiklerini sormak gerek,  iktidarın bakanları ve yöneticileri daha yeni fındık sezonu başlamadan yaklaşık olarak 80 bin ton fındığı stoklarından satışa çıkarıldığını daha açıkladıkları fiyatların son günü gelmeden tekrar hem de  yeni bir fındık sezonuna girerken   Levant  kalite fındık 4.80.TL den hemen sonra  daha satış tarihi de bitmeden  5,80.TL  çıkarmalarına sessiz kalanlar yeni mahsul dururken aldıkları 2008 mahsulü fındıkları Avrupa ya stoklayanlara  daha ekim ayının başında olmamıza rağmen  üreticide fındıkların  olduğu bir ortamda TMO’ nun stoklarındaki fındıkları gözden geçirmelidir  beyanının düşünülmesi gerekliliğini  vurgulamadan geçemeyeceğim.  Bu söylemlerden bizim anladığımız sanırım  sayın tmo yetkilileri bir çağrı olsa gerek  elinizdeki stokları bekletiniz üretici fındıklarını satsın fındık bu yıl bizlere yetmeyecek siz nasıl olsa elinizdeki fındıkları bizlere satarsınız manasını çıkarmamız gerek sanırım.  Yada bizlere elli yıldır söylediğiniz ve her zaman  bizlere korku senaryosu olan temcit pilavı gibi önümüze koyduğunuz   eğer fiyatlar çok  çıkarsa bakınız alıcı rakip  ülkeler  yönelir sözleri mi çıkar onu çok bilemem bildiğim tek şey.  Şunu iyi bilmek gerekir  Bu yıl fındığımızın az olduğunu  görenler ve yeni sezon başlamadan tmo depolarından aldıkları  ayrıca kendi ellerindeki fındıkları da sezon öncesinden Avrupa ya fazladan ihraç edenler bölgemizde fındığımızın  bu aylarda nasıl olsa yüzde otuzunun fındık piyasasına ineceğini düşünenler sanırım umduklarını bulamadılar. Yoksa bu yıl  fındık fiyatı çok yüksek olduğundan fındık satılamıyor diyenlere  fındıkta yalancı bahar geçiyor  diyenlere sanırım üretici de siz merak etmeyin   hele bir kışı  ayını  görelim diyordur sanırım. Yada sizin istediğiniz bu serbest piyasa da yaptıklarınıza dönün bir bakınız diyordur. Neden mi ?   Söylediklerinizle  yaptıklarınız  yada  savunduklarınızla çelişmiyor musunuz  arkadaşlar diye bilir.  Belli ki  bu aralar zorda kalanlar  sanırım serbest piyasa ekonomisine de pek uymuyor serbest piyasa da devletin ne alım da ne de satım müdahil olmaması gerekliğini unutmuş olmalılar  ki bunları söylüyorlar. Bakınız serbest piyasa  nasıl bir şey  ürünün fiyatının  alıcı ve satıcının karşılıklı olarak anlaşmasıyla belirlendiği, arz ve talebine hükümet tarafından müdahale yapılmayan bir piyasadır. Tabi bunu ben demiyorum bu modeli icat edenler yazıyor açıklamaları böyle  Aslında daha neler yazmışlar da  şimdilik oralara dokunmuyorum zamanı geldi mi dokunuruz. Bizim kitabımız böyle tarif ediyor serbest piyasayı amam sizin okuduğunuz kitap ne der bilemem.  neyse bunun kararına da ekonomiyi bilenler versin.

            Uzun lafın kısası  Fındık ta serbest piyasa ekonomisi uygulaması için büyük gayret ve uğraş veren belirli bir kesim iktidarın açıklamış olduğu yeni  fındık stratejisi ile uygulanmasına  başlatılan  fındıkta  serbest piyasa bu aralar belli ki  birilerini rahatsız ediyor gibi.  bu yıl fındıkta uygulanan ve devlet tarafından alım konusunda olmasa da satım konusunda ara ara müdahale edilen fındık piyasasından  memnun olmayanların sayısı sanırım artacak gibi  görünüyor.  yıllardır uygulatmaya çalışılan ve  sanki başarılı bir ekonomi modeli aslında  ekonomik  faaliyetlerin tam rekabet  şartları içinde serbestçe yapılabildiği, ekonomik sorunların çözümünün devletin ekonomiye müdahalesiyle değil fiyat mekanizması aracılığı ile gerçekleştirildiği  Arz ve talebin temel belirleyici olarak kabul edildiği bir modeldir. Ve bu tür ekonomilerde fiyat mekanizmasının iyi işlemesi zorunludur. İdeal serbest piyasa ekonomisinde üreticilerin ve tüketicilerin pazarda aynı şartlar altında bulunduğu varsayılmalıdırlar.  Doğru olanı da budur sizce bunlara bakıldığında bu aralar  bu mümkün mü ?  onunda kararını siz verirsiniz başkalarına bırakmadan yoksa birileri bu aralar çok rahatsız gibi…   Saygılarımla

 

 

 


YANDAŞ HOLDİNGLERİN İŞE ALMA VE İŞTEN ÇIKARMA GARANTİSİ ….

OSMAN ÇAKMAK

Çok zamandır toplumda konuşulur ve  gazetelerin ekonomi sayfalarında yazılır büyük holdinglerin, bankaların, şirketlerin, kamu kuruluşlarının istihdam kadrolarını ne kadar genişletecekleri, mezun gençlere ne oranda iş olanakları sağlayacakları ile ilgili  haberleri süslemeye başlaması.

 Ve çoğu kez ise 'Süslendi de ' çünkü bu aslında bu  haberlerin çoğu gerçekten yeni istihdamı içermiyor, sadece 'işe alma' diye bir sözcüğü ifade ettiği için yerini bulmayan bir umut yaratıyor.

Müjdeli bir  haber olarak verilen bu manşetlerinin arkasında büyük bir haber yanıltması ve pususu var. Burada sorulması gereken bu beyanatları veren o holdingin patronuna yada o şirketlerin CEO'suna   genel müdürüne   işe alacaksanız ama geçen yıl toplam kaç kişinin işine son verdiniz?' sorusunu sorması gerekliliğini düşünüyorum.

Tabi burada bu tür haber yapanlar için bu haberin  toplumun ihtiyaç duyduğu güzel bir haber olacağını düşünüldüğü için büyük bir haber gibi gazetelerine taşımaları da ayrı bir konu.

Fakat reel iş hayatında yazık ki gerçek bu değil.

Şartlar daha zor ve iş dünyasının karı önde tutan kararlarıyla işliyor. 'Biz ticari kuruluşlarız kar olmadan ayakta duramayız' diyen bu büyük kurumların yıllardır, kıdemleri arttıkça personel giderleri ağırlaşan çalışanlarını işten çıkarma politikalarını yürüttüklerini Türkiye'de bilmeyen yok.

Bu sadece kriz yıllarında yaşanan bir gerçek değil, istihdam örgütlenmesi zayıf olan Türk özel sektöründe hep uygulanan bir işveren eylemi.

Kıdemli stajyerler yetiştiriyorlar

Bunun basın tarafından böylesine süslü haber haline getirilmesinin vicdanlarda yarattığı üzüntü ve rahatsızlık ise artık neredeyse hiç ifade edilmeyen bir olgu ve düşünce halini aldı.

Büyük karlar elde eden bu büyük kuruluşlarımızın işten atılan insanlarımızın yerine  yeni  işe alınması  bir tarafın sevinci olurken diğer  ailelerin  üzüntüsü üzerine inşaa edilmiş olmuyor mu?  O işe alınan yeni insanlarımızın gönderilenden daha kötü haklarla, daha zor koşullar kabul ettirilerek işe alınmıyor mu sizce?

Bu büyük kuruluşların işin artık aslanın ulaşılamayan kursağının ötesinde olduğu bir ortamda kullandığı bir diğer mekanizma da üniversitelerden aldıkları stajyer öğrenciler. Bu öğrencilerin stajyerlik hakları öylesine ihlal ediliyor, stajyerler neredeyse gittikleri kurumlarda aylarca kalan kıdemliler oluyorlar.

Her gün mesai yapmayan stajyer çalışanlar işi öğrendikten sonra özellikle iş yoğunluğunun fazla olduğu günlerde, bayram ve yıllık izinlerin yoğun olduğu dönemlerde çalıştırılıyorlar.

Bu düzen böyle sürdüğü sürece, yeni işe alma garantisi,  ve yeni işten çıkarma da garantili bir sistem olarak karşımızda durmuyor mu? İşte size her gün işsizliği çözeceğim diyenlerin insanlarımızı  nasıl kandırma politikaları ürettiğinin göstergesi     siz ne derseniz  bu işe ey halkımız…..

 


 BAYRAM DA YOL REZALETİ !..

Osman Çakmak

        Ramazan boyunca büyük bir keyifle ve heyecan geçirilen bu kutsal ayın sonunda halkımızın büyük bir kısmı arife gününden ebediyete intikal etmiş büyüklerini ve yakınlarını mezarları başında ziyaret ederler.

            Son günlerde ilimizdeki aşırı yağışlar sonunda gerek il merkezinde gerekse köylerimizde büyük bir hasara yol açılmış olması ile il genelinde merkez dahil hummalı bir çalışma örneği görülmesine rağmen maalesef köy yollarımızda bu hassasiyet gösterilmemiş. Bakınız ordu ilinin  sadece 10 km. dahi olmayan merkez ordu,kayabaşı,ve onun mahallesi Dayısullu yine topluca köyü,zafer köyü gibi yakın köylerimizde ki bu örneklerimizi daha da çoğalta biliriz bir bayram öncesi köy yollarımızın böylesi bir durumda olması sayın başbakanımızın duble yolları hemen aklımıza geliyor yada seçim öncesi iktidarın yaptığı yolların seçimdeki propagandası da çabası milletimize verilen vaatlerin sürekli takibi de çok önemli olsa gerek bizde bu görevi bir seçmen olarak vurgulamak istedik.

            Bayram öncesi mutlaka Ordumuz da bir afetin yaşanmasının konuşulduğu bir ortamda sormak gerek eğer afet bu kadar hasarlı ise bizler il ve köylerimizde dahil afet kapsamına alındık mı ? Ki alındıksa neden en yakın köylerimin yolları uçmuş yada hasarlı bir durumda bekliyor ? Afetin üzerinden gecen süre içinde acaba iktidarın büyük köydesleri  nerelerde neler yaptı. İktidarın vekilleri her ilçeye şantiyeler kurmuşlardı nerede bu şantiyeler diye bunu buradan halkımız adına sormak gerekliliğini düşündüm.   Yine bakınız il özel idaresine ait olan bir koca  bir şantiye ordu ya 5 km. olan ve en kalabalık köylerden biri Kayabaşı köyünde olmasına rağmen hatta o şantiye den köylere hizmet götürürken o köyün yollarını yüksek tonajlı kamyonların bozduğu bir ortamda o köyün bile yolları eskiden asfalt iken şimdi köstebek yuvası halinde olması sizce kimin suçudur. Ellerinin altındaki köye bile faydası olamayanların acaba başka kime faydası olur bu ülkede. Her insan eşitse ve devlet kademelerindeki yetkililerin hatta vekillerin köy yollarının asfalt olduğu bir yerde adamı yada vekili olamayan köylerdeki  insanlarının bu yolları kullanma hakları yok mudur? Eğer siz o köyün ırmağından çakılından ve bozulmuş yollarından istifade ediyorsanız. yol boyunca yol kenarındaki bahçelerin uçtuğu yolların köstebek yuvaları haline gelmiş ilimiz merkezine en yakın köylerimizin yolları bu halde ise diğer köylerimizin yollarını sormak dahi istemem. İştir kişinin aynasına bakılmaz. derim. Son söz olarak   değerli iktidarın vekillerine bakanlarına sesleniyorum orada bir köy var yakında seçimden sonra gitmeseniz de görmeseniz de o köy bizim hatta benim köyümdür. Saygılarımla

 



FINDIK DA İKİNCİ AFET…

 

            Bu yıl fındık rekoltesindeki büyük eksiklik den sonra  dünya da en fazla  fındık üretimi gerçekleştiren Ordu ilini son 50 yıl en büyük yağmur afeti vurdu. 18.08.2011 Perşembe akşamı başlayan ve Cuma akşamı da sağanak bir yağışın artından fındığın payı tahtı olan ordu da fındık bahçelerine toplanması için yeni giren üreticiyi büyük yağan yağmur suları vurdu. Fındık harmanlarındaki yeşil kapsüllü fındıkları derelere ve oradan da denize  kadar indirdi.

            18.08.2011 Perşembe Gecesi başlayan ve sabah saatlerine kadar devam eden yağış yüzlerce ev, işyeri ve araçları adeta yuttu. Ayrıca dünya da en fazla fındık üreten ordu iline fındık toplamak için  Güneydoğu bölgesinden gelen fındık işçileri son anda kurtarılırken, çadırları ile iki araç sele kapıldı. Ayrıca ordu ilinde

            Aşırı yağış nedeniyle şehir merkezinde birçok ev ve iş yerini su bastı, bazı araçlar sular altında kaldı.

            Suların sürüklediği yeni toplanmış yeşil fındıklar ve onlarla beraber dereler den  gelen ağaçlar ise denizle buluştu. Denize gelen ağaçları ise Yüzlerce insan denize girerek sel sularının getirdiği ağaçları toplayarak kışlık yakacaklarını çıkarmaya çalıştılar.

Ordu il merkezindeki organize sanayi bölgesine fındık kurutmak için fındıklarını harman yapan fındık üreticilerinin fındıkları sel sularına kapıldı birçok fındık harmanı ise birbirine karışırken birçok harman da bazı fabrika sahalarında sular altında kaldı. Ordu ili köylerinde ise dere kenarlarına yapılan fındık harmanlarını ise sel suları ile yükselen dere suları altı götürdü. Zaten ekonomik sıkıntılar içinde olan fındık üreticisini ise bu yıl küresel ısınmalardan dolayı yeterli gelişmeyi yapamayan fındık da büyük rekolte düşüklüğü yaşanırken bunun yanına da son elli yılın en büyük yağmuru eklendi. Ordu ili fındık üreticisini bir kez daha büyük bir afet vurmuş oldu. Devlet yetkilileri ise şuan da ordu ili ve ilçelerindeki tarım hasar tespit çalışmalarını sürdürüyorlar. Fakat zaten rekoltesi düşük olan fındık üreticileri için nasıl bir hasar tespiti yapacakları ise soru işareti çünkü daha yeni başlamış olan fındık toplama ile harmanlara getirilen yeşil kapsüllü fındıklarını taşan dereler ve sağanak yağan yağmur sularına kapılıp gittiler. Dünya da en fazla fındık üretimi yapan ordu ilinde özellikle fındık rekoltesi konusunda büyük mağduriyetin olduğu görülmektedir. Devlet yetkilerinin bu konu da ordu ilinde geniş kapsamlı bir çalışma yapılması bekleniyor. Bütün ümitlerini fındığa bağlayana fındık üreticileri mağduriyet üzerine mağduriyet yaşıyorlar. Sadece fındık üreticileri mi ? bal üreticileri, seracılık,ve bir çok tarımsal ürünlerdeki mağduriyetten üreticilerimiz ve çiftçimiz büyük sıkıntılar yaşamak da ayrıca  ordu ilindeki  aralıksız yağan ve  Metrekareye 120 kilogram yağışın düştüğü sanılmak da ordu merkez de bulunan  Çivil Deresi, Akçakoca deresi , ve bir çok derlerin  taşması sonucu etkisi artan sel felaketi, yüzlerce ev ve iş yerinde  maddi hasara neden oldu. Son elli yıl en şiddetli yağmurunun yağması ile ordu ilinde büyük hasar oluştu.

            İl merkezinde akşam saatlerinde başlayan sağanak  yağış gece etkisini artırınca dere yatakları taştı. Şehir merkezindeki pek çok mahalle, cadde ve sokak sele teslim olurken yüzlerce ev ve iş yerini de su bastı. Yine olan fındık üreticisine ve bölge halkına oldu….



İHANET !!..

 

             Düşüncelerimizin  toplumla paylaşmanın  en güzel yeridir yazılar. Bazen keskin bazen hüsünlü bazen de acımasız olur. Ama yeri geldiğinde  çok şeyler anlatır yazılar . geçmiş de  Gazeteci ağabeylerim  zaman buldukça bana  yaz derlerdi bende yazı yazmak dan üşenir hep kaçardım. Aslında  yazmanın ortaya çıkardığı  güzelliklerin tadını yazdıklarınızı okudukça anlıyoruz   günlerin  içinde yaşadığımız acı yada güzel anılarımızı  anlatır ve yazıya dökmenizin zevkini yaşamak ve onları insanlarla paylaşmanın güzelliği bir başka olduğunu yaşamak çok güzel bir duygu  bazen zaman gelir  yazdıklarınız  yaşadıklarınızın yada söylemek isteyip de söyleyemediklerinizin  söylendiği yer olmuştur yazılar ve zamana çok güzel oturur. Şimdilerde moda olan ve dejenere olmuş toplumlarda moda haline gelmiş olan  ihanet  duygularından söz etmek istedim bugünde  öyle bir zaman gelmiş ki artık günümüzde normal hale gelmiş olan ihanet sözcüğü aslında öyle güzel görünen bir söz değildir bakını bu sözü usta bir gazeteci nasıl yorumlamış .  ihanet  nedir demiş ?

            Günlük dildeki kullanımında yumuşatılmış olsa da “hain” sözcüğü birini suçlayıp aşağılamak için kullanılabilecek en ağır sözlerden biridir.

            “İhanet” ise bilindiği gibi, ‘hain’ sıfatından türetilmiş bir isimdir…

            Hainlik yapmak, hıyanet etmek, bir dostu sırtından vurmak, kendisine güvenenleri yarı yolda bırakmak ya da satmak anlamlarına gelen, kullanım alanı çok geniş bir sözcüktür.

            İhanetin hiçbir biçimi hoş karşılanmaz.

            İhanet eden kişi, gerekçesi ne olursa olsun, küçümsenen, kendisinden uzak durulan, toplumun gözünde değersiz, güvenilmez biridir.

            Eşler arasındaki aldatmalarda sıklıkla kullanılıyor olsa da ihanet kavramı çok daha geniş bir alanı kapsıyor.

            Akla ilk gelenlerden biri vatana ihanettir.

            Şimdilerde vatan kavramı çok fazla ayağa düşürülmüş olsa da “vatan haini” sözü yine de birine yöneltilebilecek en ağır suçlamalardan biridir.

            Doğup büyüdüğünüz, ekmeğini yiyip suyunu içtiğiniz, havasını soluduğunuz bir coğrafyaya, onun tarihine, bugününe, geleceğine ve orada yaşamakta olan insanlara, yurttaşlarınıza ihanet demektir.

            Mesleğe ihanet, dostluğa ihanet akla ilk elde gelebilecek başkaca ihanet biçimleridir.

            Bunlara, insanın kendine ihanetini de ekleyebiliriz.

            Gün gelir bir insan kendi inançlarına, kişiliğini oluşturan değerlere de ihanet edebilir.

İhanetin en ağır biçimlerinden biri de bu olsa gerek…

            İnsan neden ihanet eder?

            Dostlarını, arkadaşlarını, meslektaşlarını, yoldaşlarını neden yarı yolda bırakır; onları neden sırtlarından hançerler; kimi kez onların güç durumlarından yararlanmayı neden fırsat bilir; kendi inançlarına, kişiliğini oluşturan değerlere bile neden hainlik yapar?

            Bu soruların tek bir yanıtı olmasa gerek…

            Yine de akla ilk gelenleri sıralayalım:

            Çıkarcılık, kıskançlık, yükselme hırsı, zayıf karakterlilik, başkaca kişilik bozuklukları...

            Çünkü ihanet, hastalık gibi bir şeydir.

            Bir virüs, bir mikroptur.

            Sağlıklı bir insan kişiliğiyle bağdaşması, böyle bir kişilik içinde etkin olması olanaksızdır...

            Hainler kendi ruh ve kişilik bozukluklarının farkında oldukları için de yaşadıkları iç çatışma onları giderek daha da alçaklaşmaya, sürüngenleşmeye götürecektir...

            Hainler, ihanet edenler, kişisel ve toplumsal yaşamın güç zamanlarında daha çok sayıda ortaya çıkarlar.

            Pislikten üreyen, bataklıklarda çoğalan zararlı yaratıklar gibidirler.

            İğrençtirler.

            Hiçbir çalım, gösteriş, azamet, göz korkutma ya da göz boyama, gerekçe uydurma ya da açıklama bulma çabası ihanetin çirkinliğini örtüp gizleyemez.

            Bütün bunlar bir an etkili olsalar da, toplumlar sezgiler ve sağduyularıyla ihaneti yine de algılamış ve ona layık olduğu notu vermişlerdir...

            Gün gelir, ihanet eden kişi ve kişiler, her kim olurlarsa olsunlar, kişisel ya da toplumsal yaşamda, en yakınları da içlerinde olmak üzere kendi çevrelerinin ve bütün bir toplumun lanetinden kurtulamazlar...

            İnsan, gerçek anlamıyla insan olmak ve insan kalmak istiyorsa, kimi kez ne kadar güçlüklerle dolu olsa, özveriler gerektirse bile, insanlığı oluşturan en temel değerlerle tutarlı kalmalıdır.

            Sıkıntılar, güçlükler gelip geçer.

            Aşılmaz görülen engeller aşılır.

            Gerçeklik, onu örten yalanlardan, pisliklerden arınıp gün gibi ışıldar.

            Bu hep böyle olmuştur ve böyle olacaktır.

            Tersi, insanın ve insanlığın sonu demektir.

            Gelecek; ihanetin karanlık, korkak, ilkesiz, kötü kokulu çukurlarında değil; cesaretin, dürüstlüğün, özverinin, temiz havayla dolu, aydınlık doruklarında biçimleniyor...

- Ataol BEHRAMOĞLU

Kaynak: 06.08.2011 Cumhuriyet Gazetesi


 

İNSAN HAYATI BU KADAR UCUZ MU ?

OSMAN ÇAKMAK

            Gariplikler ülkesi Türkiye her gün şehit haberleri ile yüreğimizin yandığı bu günlerde sadece bunaltıcı bu sıcaklardan kaçmak ve arkadaşları yada ailesi ile deniz kıyısına  giden insanlarımızın son günlerde deniz mevsimi ile beraber gelen boğulma haberleri ancak bizim ülkemizde rastlanacak konulardandır diye düşünüyorum. şuana kadar ordu kaç kişi boğuldu sayısını bilemem aslında sormak da istemem ama belli ki her gün aldığımı haberler bana yeter de artar bile bu nasıl bir iştir anlamış değilim sormak lazım buradan bu insanlarımız neden boğuluyor sorun nedir bazen her ne kadar da kurtulan olsa da bu sıkıntı neden ki   ya da burada  sorumluları kim ? 

            Bunları bilmem zor ama bildiğim  bir şey birincisi ordu da denize girilebilir yerlerin tespiti yapıldı mı ? yapılmış ise neresi olduğunu nasıl insanlarımız haberdar ederek duyurulu yapılıyor. ilimizde kıyılarımızın bir haritası çıkarılıp halkımızın aileleri ile piknik yapabileceği yerler neresi yada bu aşırı sıcaklardan dolayı serinlemek için girebileceği yerler neresi bunu bilmek güç açıkçası ben duymadım duyan varsa bana da söylesin çünkü olan bizim gençlerimize ve insanlarımıza oluyor şimdi buradan soruyorum bir ordu ilinde halkımızın için bir plaj yani halk plajı var mıdır ?      İki ordu iline bağlı deniz kıyısında işletmelerin hangisinde bir cankurtaran vardır ve bunların kontrollerini kimler yapıyor ? Üç ilimizde haklımızın serinlemek için denize girdiği yerlerde kıyı güvenlik bantları var mıdır ? dört deniz kıyısındaki bir çok işletmelerimiz içinde ilk yardım konusunu bilen kaç kişi çalışıyor ve sertifikaları var mıdır varsa kimlerden almıştır. ? Beş acaba devlet olarak halkımızın güvenliğinden sorumlu insanların her deniz mevsimi ile gelen halkımızın bu ihtiyaçlarını daha kontrollü ve güvenli hala getirecek olanların kimler olduğunu kamuoyuna açıklama ile duyurdu mu ? Bunları açıkçası bende öğrenmek istiyorum. tabi isterdim ki Ordu’daki yayın yapan televizyonlarımız da bu konuları haber yapabilsinler hatta eksiklikleri de konuşsunlar diye açıkçası bakınıyorum ama onlar sadece belediye başkanlarının hangisi daha güzel festival yapmış nerede güreş var yada hangi belediye başkanı cenaze arabası almış yada bir yerde yeni açılmış yerler neresi açıkçası haberleri bu başka bir şey yok ne demek lazım ki şıracının şahidi bozacı olmuş bu şehir de bende bu konulara halkımızın dikkatini çekmek için ve görevlileri uyarmak için ve en önemlisi de anlamsız yere hayatlarını yitiren bu gençlerimize sadece üzülmekle kalmak istemedim. Bunları kamuoyu adına sormak istedim. çünkü ben akşam evime gittiğimde gencecik çocuklarımızın bir hiç uğuruna yok olmalarını istemiyorum. ilimizde bu kadar yüzme bilen gençlerimiz varken hem de işsiz güçsüz neden bu gençlerimizi her deniz mevsimi öncesi mevsimlik bir işçi ekibi oluşturup yada deniz kıyısındaki işletmelere bu güvenlik konularını mecbur tutturup şart getirmiyoruz.

            İlimizde denize yoğun boğulmaların yaşandığı yerler belli olduğu halde buralara can kurtaranlar koymuyoruz neden sürekli deniz içinde kayıkla yada botla sürekli devriye gezen bir ekipleri yapmıyoruz bu işe ayıracak bütçemiz mi yok mümkün değil devlet her zaman on sekiz yaşındadır bu bütçe işletmecilerden bile alınır yada onların bünyesinde mecbur tutulur ve her gün denetlenir. hatta her deniz mevsimi öncesi özel bir kurtarma ekibi bile kurulup bölge haritasına göre dağılımları yapılır buralarda görev yaptırılabilir diye düşünüyorum. tabi en azından benim kafam bu kadar çalışıyor çünkü bu şehri yönetenlere sormak lazım bu kadar boğulma haberlerini duyduktan sonra sizler rahat uyuyabiliyor musunuz ki sanmam o zaman yazılarla zaman geçirmeyi bırakıp bir an önce önlemler alınmalı hatta hemen şimdi bütün işletmecilerle bir toplantı yapılıp mevcut eğitimli insanlarımızla bu işi bir daha ki yaz mevsimine götürmeliyiz derim. Biz hep beraber bu işi halledelim güvenliklere uymayan halkımızı da eğitelim derim yoksa yazık oluyor bu ülkenin gençlerine zaten şehit haberleri bizleri  yıkarken birde sadece serinlemek için denize giren çocuklarımızı koruyalım derim sayın büyüklerim...  


FINDIKTA DÖNEN OYUNLAR

 Osman ÇAKMAK

Çok zamandır köşe yazılarıma biraz ara vermiştim. Bunun da sebepleri siz değerli okuyucularımca bilinmekte. Gerek siyasette ki aday adaylığı süreci gerekse Ordu Amatör sporlarına vermiş olduğum yoğun çalışmalar ve işim olan fındık piyasasının son günlerdeki gelişmelerinden bu zorunlu ara gerçekleşti.

Bugünkü başlığımda belirttiğim gibi ‘eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yaaırdı’ meselesini açmak gerekir. Son günlerdeki fındıkta gelişen olayların kısa bir özetinden söz edeceğim sizlere…

Fındık da 2011 yılı mahsulünün fındık bahçelerindeki rekolte gelişmelerini işimin de gereği olduğundan her yıl takip ettiğim gibi bu yıl da rekolte konusunda bölge ve bahçe çalışmalarımın ardından bir çok basın bültenlerimde söz ettiğim gibi rekoltedeki sıkıntıları ve bu sıkıntıların nasıl gelişme gösterdiğini köşe yazılarımda ve bir çok gerek basın gerekse iş konusundaki dostlarımla paylaşmıştım.

Peki nedir fındık da son durum? Bu yılki fındık rekoltesinin havaların büyük oranda değişim gösterdiği ve gerekli gelişmeyi gösteremeyen fındık bahçelerindeki üründeki sıkıntı tespitim doğrultusunda şunları söyleyebilirim. Rekoltenin bu yıl Türkiye  genelinde 400 bin ton civarında olduğunu hatta bu oranın da altında çıkacağını yazdım, konuştum, söyledim. Hatta fındık bahçelerindeki soğuk hava ve havaların bir günde onbeş ile yirmi derece değiştiğini yazdım. O günlerde benim yazdıklarıma gülenler bu gün benim dediklerimi halkımızla paylaşmaları benim açımdan çok, onlar için büyük gelişme… Nedeni; ‘fındıkta don yoktur, fındıkta rekoltede sorun yoktur’ diyenler bu gün gelinen ve yaptıkları tespitlerden sonra sus pus olmuşlar ki sesleri çıkmıyor. Bu da onların ne kadar fındıkla alakalı olduklarını gösteren bir tablo. Hayatımın nerede ise yaklaşık 35 senesini fındık işi içinde geçirmiş birisi olarak daha fındık bahçelerine fındık tarlası diyenlere bu işi öğretene kadar mücadelem devam edecek. Tabi bir de babadan miras kalanlara ve para çok olup da mangalda kül bırakmayanlara da öğretmeye ve  öğrenmeye devam ettirene kadar devam edeceğim.

Şimdi asıl meseleye gelelim…  Ülkemizde gerekse bölgemizdeki bu fındık rekoltesi azlığı yaklaşan yeni fındık döneminde birilerini fındık fiyatlarındaki artışlardan dolayı büyük rahatsız etmiş olacak ki normalde Fiskobirliğe verilmiş bir söz ve çıkarılan yanlış kararname ve beklediğini bulamayan bir Fiskobirlik… Onun da peşinden fındık da büyük kurtarıcı diye bölgemizde fındık da her ne kadar son zamanlarda biz fındık piyasasına müdahaleci değiliz diye beyan üzerine beyan veren TMO’ki hep beraber izlemekteyiz…

Çok doğru söylüyorlar aslında.. Fındık alımı konusunda fındık piyasasına müdahil değiller ama ne zaman fındık fiyatları çıkmaya başlasa birisi düğmeye basıyor ve hemen ellerindeki eski malları satmak için piyasaya müdahil oluyorlar…

Aslında çok anlamış değilim. Bakın şimdi gelinin son nokta da Fiskobirliğe tam destek olmak ve borçlu  üreticinin derdine çare olacakken birden bire tam da Fiskobirlik TMO’dan eski ürün mal alacakken işler başka tarafa döndürülüyor… Sebep bilinmiyor. Peki neden ve kimler bu işi son Dakika da hem de seçimlerin hemen arkasından; kabuklu 2008 mahsülü hem levant hem de Giresun kalite fındıkların ve yeni mahsulün de  fiyatlarının çıkmaya devam ettiği bir dönemde TMO bu eski ürün fındıkların satılma  kararını alıyorlar ya da aldırıyorlar? Sizce neden? Onu biz bilemeyiz aslında biliriz de konuşamayız! Sonra nemize lazım, çok konuşanı sevmezler. Hele hele gerçekleri yazanı.

Neyse biz gelelim asıl konuya. Aslında  bu fiyatlardan mal alanların çoğunun ya büyük oranda yeni yıl için  fındık satışı var yada bu mallar stok yapılarak gelecek yılın fındığını az olduğunu görenler fındık fiyatlarında büyük bir cıkışın beklentileri içinde olacaklar. O zaman biz de buradan soralım yetkilere; eğer gelecek yıl fındık fiyatlarındaki yüksek rakam beklentileri varsa sizler neden daha yüksek fiyatlardan satıp devletimizin kasasına daha fazla para girmesini sağlamıyorsunuz? Ya da sizce bu malları alanların gelecek yıla satışları mı söz konusu ki bugünden talepleri görüyorlar? Yada çikolata sanayinde ve yağ sanayindeki büyük artışlardan dolayı 15 Ağustos’tan sonra satışına son verilecek olan eski malların tamamının yağılığa hatta oradan da yeni fındık fiyatlarını etkilesin diye Fiskobirliğe mi verilecek?

Bunu bizim bilmemiz zor ancak yetkililer bilir!

Bildiğimiz bir şey var ki; “Eskiye Rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı…

Ama siz yine bunu da demeyin… Demek ki rağbet oluyormuş.

Kıssadan hisse…

 

FINDIKTA ZARAR KAPIDA…

Havalar hiç normal değil…

Geçmişte birçok yazılarımızda fındıkla ilgili sektörümüzü bilgilendirme ve uyarma görevimizi başarı ile yapmış ve gelinin nokta ta yapmaya devam ediyoruz.

Şimdi de, çok önemli bir durum tespiti yapmak isterim. Gelişen küresel ısınma ile beraber bölgemizde de son zamanlarda iklim değişliği herkes tarafından fark edilmektedir. Bunun da yanında getirdiği, bölgemizin birçok tarım ürünlerinde vereceği sıkıntıların bir an önce yetkiler tarafından fark edilmesi. Onun için önlemler alınması gerekliliğini burada vurgulamak istemişdik ama artık çok geç çünkü son günlerdeki özellikle Karadeniz bölgesindeki kar yapışları ve diğer doğu illerimizdeki sağanak yağışların tarım ürünlerine ve seralarımıza  verdiği zarar hiç de küçümsenecek gibi değil . Havaların bir gün içinde 15 ile 20 derece arasında soğuk ve  sıcaklığı, öyle yabana atılacak gibi değil. Bunun yanında birçok hastalığı da taşıyan bu gelişmelere her kesimin kulak vermesi gerekmektedir.

Şu anda  bölgemizin en önemli ürün   fındığın da, nasıl bir durumla karşı karşıya kaldığını  görmek için en az bir hafta sonrasını  görmek ve izlemek gerek.  yetkililerin üreticilerimizi uyarma ve bilgi vermek  konusunda ne kadar etkili olduklarınında  yakın zamanda göreceğiz yoksa hala fındık da sorun yok kar ve soğuk hava fındık için iyi diyenleri görmek istiyorum.  

TMO’nun da gelişen durum karşısında, bu tehlikeyi iyi analiz etmesi gerektiğini söylemiş ve  Yapılan tespit sonucun da  gelmiş olan bir  fındık da ki   afetin  kurum olarak neler kazanacaklarını bilmeleri gerekmektedir.
 Son günlerdeki sıcak ve soğuk hava değişimlerinin fındık ve tarım ürünlerimizdeki tahribatını iyi analiz etmek gerekliğini ve ona göre fındık ve tarım politikasını yürütülmesi gerekdiğini vurgulamak isterim yoksa bu hava şartları bize fındık da tekrar 2004 yılı afetini hatırlatmak da olaçağını bugünlerde gösterecektir diyorum.ayrıca burada ellerinde fındık yada tarım ürünü bulunduranların son dönemlerdeki  hava şartlarında gelişen son durum ile ve  bütün dünyanın tarım  ürünlerinde sorun yaşadığı bu günlerde, ellerindeki mallarını daha dikkatli kullanmaları kaçınılmaz olmuştur. gelinen son durumda Ülkemiz ve Avrupa ülkeleri büyük bir soğuk hava ile karşı karşıya kalmış ve o ülke insanlarının ulusal ve dini bayramları  öncesi yada sonrası çikolata ve fındık gibi ürünlerin tüketilmesi aşırı derecede artmasına sebebiyet vermiştir. Saygılarımla.    

 

UFK'DE ŞOK EDİCİ BAĞIŞLAR!

  İLK önceleri yüzde 85’di, sonra dediler yüzde 80, olmadı yüzde 75, yine olmadı yüzde 70. Dünya’da tekel olduğumuz ve ortalama her yıl 1,5 milyar dolar gelir sağlayan tek milli ürünümüz fındık hakkında, onlarca şey yazılır, çizilir…

Buna rağmen fındığımız her ne hikmetse, bir türlü gelen hükümetler tarafından milli ürün kimliğini alamayan da tek ürünümüz olma özelliğine sahip. Evet, fındıktan bahsediyorum. Geçenlerde mali genel kurulunu yapan fındıkta çözümsüzlüğe çözüm getireceği düşünülüp, ülkede bir Ulusal Fındık Konseyi olmasını isteyenlerin ve fındıktaki sorunları Hükümet’le ortadan kaldıracak diye kurulan Ulusal Fındık Konseyi Mali Genel Kurulu, 19 Haziran’da Ordu Ticaret Borsası Meclis Salonu’nda yapıldı. Haliyle bende, bu Ulusal Fındık Konseyi’nin Genel Kurul üyesi olmama rağmen, toplantı saat ve yerini gazetelerden öğreniyorum. Sadece ben mi? Tabi başkaları da var. Gerçi bu eksiklik bilinçli olmasa da, muhtemelen iletişim eskilliğinden de olma ihtimali yüksek olabilir. Bunlar çok normal, onlara lafımız olmaz. Sonuçta Genel Kurulu üyesi olduğumuzdan da, bu Mali Genel Kurul’dan bilgilenmemiz ve sormamız gerekenler olacaktır dedik. Bizde toplantıya iştirak ettik. Bizlere orada tahammülü olan da var, bir o kadar olmayanı da var. Zaten benim orada olduğumu gören bazı dostlarımızın hemen yüzleri nasılda asılıverdi, bir görseniz!

İnanın ancak bu kadar insanlar kendilerini belli ederler!

Neyse asıl konumuz bu Mali Genel Kurul’dan neler çıktı, neler konuşuldu, bir bakmak gerek dedim. Girişte verilen Mali Genel Kurul’a ait hazırlanmış Mali Raporu, konuşmalar başlamadan bir göz gezdirdim. Bazı yerlerini hemen işaretledim. Başta hemen önsöz olan bir bilgilendirme yazısındakilerin içinde, mesela sanki her yıl 800 ile 900 bin ton ülkemizde fındık oluyormuş gibi verilen bilgi, ayrıca 39 ilde fındık olduğu söylenmesi, en ilginci ise ülkemizde fındık üretiminin yüzde 85’lerden, yüzde 70’e indirilmesi, bunun yanında ülkemizden son 10 yılda ortalama 200 bin ton iç fındık ihracatı olması, Dünya fındık ihracatını yüzde 85’ken, yüzde 80 olması, ülkemizde fındıkta ihraç fiyatlarımızın yüksek olduğunda bizlere rakip ülkeler olan İtalya, İspanya gibi ülkelere avantaj sağlandığı, 2006 yılında Fiskobirlik’in yaşadığı mali sıkıntılar ve 2005 yılında ürün bedellerinin ödenmemesi, bozulan bu piyasada TMO’nun düzenleyici diye piyasaya girmesi, Temmuz 2009’da açıklanan yeni Fındık Stratejisi doğrultusunda çıkarılan, 15.07.2009 tarih ve 27289 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 2009/152020 Sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile TMO’nun fındık alım görevinin sona erdirilmesi, Azerbaycan ve Gürcistan gibi ülkelerde fındık üretimin artması ve çok ilginçtir, Dünya tüketiminde çikolata ve şekerleme sanayinde fındık yerine bademin artması söylentisi, ayrıca sektör içinde kaos haline gelen fındık rekolte tahmini çalışmalarını daha bilimsel, uygun, şeffaf ve güvenilir olmasının sağlanması, son olarak da 21 Mayıs 2010’da Çin’de yapılan Dünya Kuru Gıda Kongresi’nde açıklanan, ülkemizde 630 bin ton, İtalya’da 105 bin ton, ABD’de 34 bin ton, Azerbaycan’da 45 bin ton, Gürcistan’da 40 bin ton, İspanya’da 24 bin ton ve diğerleri ise 27 bin ton, toplam Dünya üretimi 905 bin ton fındık rekoltesi tahmini yapılmış olması.

Valla daha ne demeli bilemem ki!

Tabi buradan bütün bunlara ne desem diye biraz düşündüm. Söylenecek çok söz var ama en azından ilk başta yazdığımız, sanki her yıl bu ülkede 800 ile 900 bin ton fındık rekoltesi oluyormuş gibi yazılması, 39 ilde fındık oluyor havası verilmesi, ülkemizde fındık üretimin yüzde 85 yerine yüzde 70 yazılması, ülkemiz fındığını yüksek fiyattan satarsa, diğer rakip ülkelere avantaj sağladığı yalanı, FKB’nin o dönemler neden sıkıntı çektiğini daha kapsamlı açıklanmaması, kimler FKB’yi ele geçirmek için hangi baskıları yaptığını yazmaması, fındığı uzaktan yakından hiç bilmeyen bir kurumu fındık bölgesine kim ne amaçla hizmet etmek için görevlendirip, TMO’yu fındık bölgesine getirilmesini sağlanması ayrıca 2009’da bu TMO Kurumu’nun sanki gerçekmiş gibi görevine son verdirilmiş havasının verilmesi yalanı, her ne kadar üreticiden fındık almasa da, fındık piyasasında fındık fiyatları yukarı çıkarken piyasaya fındık satması, ya da kullandığı depolarını Odalar ve Borsalar Birliği’nden içinde olduğu lisanlı depoculuk adı altında kurulan şirkete hala devir etmemesi ve hala utanmadan fındığın karşısında yaklaşık 100 yıldır fındık fiyatı yüksek olursa, yabancılar bademe yönelir yalanı, geçen sene bu Ulusal Fındık Konseyi’nin Bilim Araştırma ve Danışma Kurulu olan o güvenilir, şeffaf, bilimsel dedikleri kurumun yapmış olduğu geçen yılın rekolte tahmini olan 410 bin tonluk raporunun, sümenaltı edilmesi ve sonra bu insanlara sormadan açıklanan rekolte tahmini, bunun yanında ise 21 mayıs 2010’da Çin’de yapılan (INC) Kuru Gıda Kongresi’nde açıklanan fındık rekoltesinin hangi metotlara göre fındık rekolte tespiti yapılmasının açıklanmaması, hali ile birer soru işareti olarak kaldı. İnanın, en ilginci ise, fındıkta bütün kesimi içinde bulundurduğunu söyleyen, fındığın sorunlarının çözüleceği her kesimin temsil edildiği ama nasıl, ne şekilde ve kimlerin ağırlığının olduğu bu UFK Mali Genel Kurul Raporları’nın içinde, üye aidatlarının dışında büyük desteği olan bağış ve yardımlar kısmına bakıp bağışları yapanları görünce inanın şok oldum!

İnanın şok oldum, sanırım sözün bittiği yer burası olsa gerek!

Ne hikmettir bilinmez, neden, niçin onu da bilemem ama bakınız bağışı yapan kurumlar kimler? İstanbul İhracatçılar Birliği ve bazı ziraat odaları, tabi ne yalan söyleyeyim çok şaşırdım. Artık orada kala kaldım! Beni tam manası ile şok eden bir olaydır. Artık ne diyeyim ki, aklıma eskilerde televizyonlarda çokta meşhur olan ‘Yalan Rüzgarı’ gibi geliyor. Buradan sonra ben derim ki: “En kolay şey, insanın kendisini aldatmasıdır, çünkü bir insan genellikle istediği şeyin gerçek olduğuna inanır”

İnanın, bazen susmak, söylenen bir sürü sözden çok daha fazlasını ifade eder. Ben de buradan artık susma hakkımı kullanayım diyorum…

 

HEM TANIT, HEM ESKİ YEDİR!

            NE kadar çelişkiler ve ilginçlikler yaşıyoruz Sayın Okurlar!
            Bakınız bir taraftan fındık tanıtımı yaparak, daha fazla tüketimi sağlamaya çalışırken, bir taraftan da insanlara eski fındık yedirmek için ha gayret çalışıyoruz! Köylü de tüccarda bu kadar fındık varken neden eski fındık satmak gereğini duyduk, anlamış değilim…
            Belli ki; tam da fındık fiyatları yükselirken bu durumdan rahatsız olanlar olacak ki, aklıma hemen TMO gelivermiş. Hemen piyasada TMO’nun da dediği gibi piyasaların daraldığı ve fındık arzının talebi karşılamadığının saptandığı vurgulanması, sektörün ihtiyaçlarının karşılanması suretiyle piyasaların sağlıklı bir şekilde işlemesi ve fındık ihracatının gelişmelerden olumsuz etkilenmemesi amacıyla bir kısım fındık stoklarının satışa açılmasının uygun görülmüş. En azından bu olası gerekliliği ortaya atılmış ve hemen açıklamalar ve arkasından satışlar başlamış. Peki sizce fiyatlar çıkarken niye, kim, bu satışı uygun görmüş? Ya da nasıl bir saptanma yolu çizilmiş ki böyle bir durum hasıl olmuş olacak! Tam burası biraz karışık gibi dursa da, bakınız bazıları eski fındık satmaya çıkarken fındığın en büyük ihracatını yapanlar, fındık için hangi çalışmalara girmişler ve neden gereksimim duymuşlar!
            İstanbul ve Karadeniz Fındık İhracatçıları Birliği’nin kurduğu Fındık Tanıtım Grubu kuruluşundaki çalışmaları şöyle anlatıyor asıl amaçlarının gerek ülkemizde gerekse yurt dışında fındık tüketimini artırmak maksadı ile büyük çalışmalar için neler yapıyormuş...
Fındığın yurtiçinde tüketiminin arttırılması adına, televizyon, sinema ve radyolarda reklam filmleri ve anonslarının yayınlanması, dergi, billboard, raket ve mega boardlarda ilanların verilmesi suretiyle, fındığın sağlığa faydaları ön plana çıkarılarak reklam ve tanıtım kampanyaları gerçekleştirmek. Bu çalışmalar sonucunda yaptırılan araştırmalar, bilhassa Türk halkının hafızalarında yer edinen “Aganigi Naganigi” reklamlarından sonra yurtiçinde yüzde 30 oranında bir tüketim artışı sağlandığını biliniyor. Ayrıca "Fındıklı Yemekler Yarışması" konulu projenin 2001 yılında hayata geçirilmiş olması, bu proje kapsamındaki "Unutulmuş ve Bilinmeyen Fındıklı Tarifler" yarışması 01 Şubat 2002 tarihinde Giresun'da, "En Lezzetli Yemekleri Fındıkla Pişirelim" yarışmasının yapılması ve 02 Mart 2002 tarihinde İzmir'de ve 01 Nisan 2002 tarihinde İstanbul'da gerçekleştirmiş olması ve Proje kapsamındaki diğer yarışmalar olan, "Yeni Fındıklı Yemekler Yaratma" ile uluslararası nitelikteki "Dünya Fındık Lezzetleri" yarışmaları 2002 yılı içerisinde tamamlanmış ve yarışmalara iştirak eden tarifler kullanılarak “Dünya Fındık Lezzetleri” adında bir yemek kitabı hazırlanması, İngilizce ve Türkçe olarak “Prestij Kitabı” ve Türkçe olarak “Ev Tipi Kitabı” şeklinde 2003 Temmuz ayında basılan kitap yurtiçi ve yurtdışı tanıtım faaliyetlerinde kullanılması ve yine ayrıca 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı çerçevesinde 2002 yılında düzenlenen etkinliklerde Türk ve Dünya çocuklarına kavrulmuş fındık içeren hediye paketleri armağan edilmesi gibi çalışmaların yapılması ve bunlara neden gerek duyulmuştur ki? Bu çalışmalara reklamlara milyon dolarlar verilerek fındık tanıtımı yapılıyor. Şimdi sizin piyasaya sürdüğünüz mahsul yılını da, 2008 mahsulü dediğinizi nereden kim bilecek? Hangi kurum denetleyecek de bu fındıklar natürel ya da işlenmişken 2008 mahsulü ya da 2007 mahsulü diyecek? Geçmişte bunları denetleyen ve her fındığın her partisinin bir kimliği olduğu zamanlar ve bunu da devletin memurunun yaptığı, hatta bu kırılan iç haline getirilen ya da işlenen bu fındıklara bir kontrol belgesi düzenleyen bu kontrolörlük kurumu şimdi nerede ve ne yapıyor?
            Gelinen son nokta da ne tür bir görev ve misyon üstlenmiştir? Açıkçası bilen varsa bizi de bilgilendirsin. Ayrıca bu kontrolörlük denetleme kurumunu by-pass etmek için türlü farklılıkları getirenler, acaba bu durumdan çok mutludurlar, sormak gerek. Çünkü bu piyasa da eski fındık yeni fındık ayrımı yapanlar bu gemi içinde sıkışmış kalmıştırlar. Zira alınan satılan mallarda eski var yeni yok ve her malın kalitesine göre fiyat uygulaması yapanların kriterlerini iyi öğrenmek zorunda kalan, bundan dolayı da piyasada haksız rekabet sağlayanlar, bunlara umarım bir cevap verebilirler. Ama asıl vermesi gerekenler bu aralar başka işlerle meşguller. Bizim bu yöremizde bir atasözü vardır: Eskiye rağbet olsa idi bitpazarına nur yağardı derler, ama belli ki eskiye rağbet çok. Bu satışları yapan kurum yetkilileri bu eski fındıkları alanları ve miktarlarını da açıklamalıdırlar. Çünkü şeffaflık her zaman iyidir diyenler acaba ne kadar şeffaflar? Bizde görürüz ve hemen buradan Sayın Fındık Tanıtım Grubuna ve onların yetkililerine derim ki, madem bu fındıklar sizce bir sorun teşkil etmez, ya da sorun yaratmaz ki, bu zamana kadar hiçbir yetkilinizden bir ses yok. Geçmişte o zaman bağırmalar nedendi? Ya da hala bu piyasada eski yeni fiyat uygulaması neden var ? Ola ki sorun var, o zaman bu kadar reklam masrafı niye? Kime neye ne kadar fayda getirecektir? Bizleri bir aydınlatınız ve bu satışlardan hiç ama hiç rahatsız olmayan Sayın Birlik başkanları ve onun fındığın tüketimini artırmak için büyük çalışma yapanlar siz, bu işe ne der ve nasıl bakıyorsunuz? Valla orasını ben bilemem ama ben şimdiden bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeye başladım bile.
            Artık bu saatten sonra Fındık Tanıtım Grubu olarak ne deseniz de boş tabi. Onca senelerce harcadığınız milyon dolarlara yazık derim. Bu paralar işini ciddi yapan düzgün insanları ve sanayicileri haksız bir rekabetin içinde sıkıntı çekmelerini sağlamış olursunuz derim. Hele hele, bu krizlerin içinde olduğumuz bu zamanlarda, sizler ihracatçı birlikleri olarak bu konularda bu ortamda neden sessiz kaldığınızı anlamak zor. Bildiğim kadarı ile siz seçilirken herkesin hak ve menfaatlerini korumak ve kollamak için seçilmiştiniz. Düşünüyorum ya da herkes işine geldiği gibi yola devam ediyor olacak. Bu kadar emek harcayacaksınız, milyon dolarlar vereceksiniz, bu devletin bu milletin paralarını fındık daha fazla tüketilsin diye heba edeceksiniz, sonra da yeni fındık varken, tutup eski fındık satacaksınız!
            Valla daha ne diyeyim…
            Size helal olsun! Bir Çin atasözü ile bu yazıma son vereyim: “Bir yıllık varlık istersen buğday, on yıllık varlık istersen ağaç, yüz yıllık varlık istersen insan yetiştir”
            Lütfen kendinizle çelişmeyiniz beyler…
            Saygılarımla.


 

DEPREM VERGİLERİ NE OLDU?
     
Bizim insanımız için kimine göre geçmişi çok çabuk unutan, kimine göre de kaderine razı olan bir toplum olduğumuz yazılır çizilir.
            Belki de doğrudur…
            Bakınız sizlere bu yazımda, bizlerden 10 yıl önce çok acı bir olayla başlayan ve hala devam eden bir vergiden söz etmek istiyorum. Evet, 10 yıl önce yaşanan ve Devlet Planlama Teşkilatı, Dünya Bankası, TÜSİAD gibi kuruluşlar tarafından ekonomik maliyeti 17-24 milyar lira arasında olduğu açıklanan Marmara Depremi için 2009 yılının Haziran ayına kadar halktan toplanan 24.1 milyar lira “Deprem Vergisi’nden söz etmek istiyorum. Bu deprem vergisi aslında o dönemler, deprem yaralarını sarmak gerekçesiyle 10 yılda toplanan 24.1 milyar liralık vergi. Halktan deprem vergileriyle toplanan paralar bütçeye gelir yazılırken, deprem güçlendirme çalışmaları için kredi arayışları felaketin üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen devam ediyor olması da, ayrı bir durumdur sanırım.
            Bazı zamanlarda ara ara da olsa, medyada yerini bulan bu deprem vergileri aslında 1999 depreminden bugüne 10 yıl geçmiş olmasına rağmen, yapılan hesaplamalara göre uluslararası yardımlar, hibeler ve deprem vergilerinden bugüne kadar 20 milyar dolar toplandığı yazıldı, çizildi. Ancak bunun topu topu 6 milyar dolara yakın kısmının depremzedeler için kullanıldığı söylenirken, geriye kalan 14 milyar dolarlık kaynağın bütçeye yama olduğu iddiasıysa, dönemin CHP Bursa Milletvekili olan Sayın Kemal Demirel’in, o dönem Maliye Bakanı olan Sayın Kemal Unakıtan’a, “O paraları siz depreme karşı tedbir alınması amacıyla topladınız” demesine karşı aldığı cevap çok ilginç.
            Dönemin Maliye Bakanı Unakıtan, o zaman IMF’nin takdisi geldi ona yatırdık demesi ise daha ilginçti. Tabi bu sürede yaklaşık dört hükümet geçmesine rağmen bu deprem paralarının nereye gittiği, tam olarak belirlenememiş iddiası bir kenarda dursa da, Gölcük ve hemen ardından Düzce merkezli yaşanan depremlerin üzerinden tam 10 yıl geçti. 10 yıllık sürede yaraları sarmak için öncelikle vergilere yüklenilmesi ve arkasından vatandaşların bağışları, çıkarılan bedelli askerlik uygulaması, uluslararası kuruluşların ve ülkelerin hibe şeklindeki yardımları da olması ve deprem felaketinin yaralarını sarmak için hükümetlerin kontrolüne bırakılmasıyla, 10 yılın sonunda Türkiye’nin hala kamu kuruluşlarında deprem taramasının yüzde 10’unun, yada yüzde 20’sinin bile bitirememiş olması, hastanelerde ve okullarda deprem güçlendirme çalışmalarında istenen sonuçların bir türlü alınamaması, deprem için devreye sokulan kaynakların heba edildiği, amacının dışında kullanıldığı kuşkusu uyandırıyor olması, aslında bizlerin bir kez daha derin düşünmesi gereken çok ciddi durumdur.
            Son dönemlerde ise bazı sivil toplum örgütleri bu toplanan deprem vergilerinin, deprem için toplanan paraların, vergilerin şeffaf bir şekilde nereye harcandığına dair, tüm hükümetler döneminde de doyurucu bir açıklama yapılmadığı iddiası ise çok düşündürücü. 1999 yılından sonra bugüne kadar yaklaşık 24.1 milyar TL deprem vergisi toplandığı, 2009 yılı sonuna kadar elde edilecek deprem vergisi geliri ise 27.2 milyar doları bulacağı hesabı ve sadece cep telefonuyla konuştuğumuz için ödediğimiz vergi, 22.2 milyar TL’yi geçmiş olması, yılsonuna kadar ise 25 milyar TL’yi geçecek olması, 2004 yılında sona erdirilen özel işlem vergilerinden ise 1.8 milyar TL gelmesi, Türkiye 2004 yılına kadar olan dönemde, at yarışlarında oynadığı kolonlardan, iç hat uçuşlarındaki biletlerinden, tapu işlemlerinden, otomobil alımındaki tescil işlemlerinden depremzedeler için ödeme yapmış olması ve aynı zamanda pek çok hayırsever depremzedelerin yardımına koşmuş olmasından ise ilk 1 yıl içinde yapılan bağışların toplamı 180 milyon doları bulması, yine ayrıca o dönemde bedelli askerlik de depremin yol açtığı zararın tazmini için yeniden devreye sokulması, 2 yıllık uygulama süresince yaklaşık 200 milyon dolar civarında bir gelir elde edildiği, deprem vergilerinin yanı sıra en büyük yardım ise uluslararası kuruluşlardan ve ülkelerden gelmiş olduğunun vurgulanması, başta Dünya Bankası ve IMF olmak üzere İslam Kalkınma Bankası, Avrupa Yatırım Bankası gibi kuruluşlar ve ülkelerin yardıma koşmuş olması ve büyük bölümü hibe şeklinde olan uluslararası yardımların toplamı da 3.5 milyar dolar olarak hesap edilmiş olması ile beraber yaklaşık oluşan deprem geliri 20 milyar doları bulduğu söylenmektedir.
            Aslında en büyük sorun, toplanan bu vergilerin nereye gittiğinin tam olarak anlatılamadığı konusu. Biz de millet olarak bunları öğrenmek, bilmek hakkımız olduğunu söylemek gerekliliği için bugün bunu yazdık.

            Bekleyip göreceğiz…

 



  
 HELAL SANA ‘TİM’ AMCA!..

            TİM, Şubat ayı ihracat rakamlarını Dünya’nın en çok fındık üretilen ili Ordu’da açıklama gereği duymuş. Sizce neden acaba? Kimler davet etmiştir? Onu çok bilemem, davet edenlere bir sormak gerek.
            Neyse Ordu Belde Otel’de gerçekleştirilen toplantıya başta Ordu Valisi Orhan Düzgün, Belediye Başkanı Seyit Torun, TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi, Karadeniz Fındık Mamulleri İhracatçılar Birliği Başkanı (KFMİB) Dursun Oğuz Gürsoy, bölge ihracatçı firmaların yönetim kurulu başkanları, oda ve borsa başkanları katıldı. Toplantının açılış konuşmasını yapan Ordu Valisi Orhan Düzgün, TİM’in Şubat ayı ihracat rakamlarını Ordu’da açıklayacak olmasından büyük memnuniyet duyduğunu belirtti. Dünyada en fazla fındığın Ordu’da üretildiğini ifade eden Vali Düzgün, ihracatın arttırılması için TİM, KFMİB gibi kuruluşlara büyük görevler düştüğünü söyledi. Buraya kadara Sayın Valim ev sahipliği adına çok güzel demiş. Gereği bu; fakat sonra o toplantı nereye doğru gitmiş bir bakalım. Sayın TİM Başkanı ve O’nun ayrılmaz oda başkanları, almış ele sazı, başlamış çalmaya…
            Bakınız, ne diyor Sayın Tim Başkanı…
            Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi, Şubat ayında ihracatın, 2009 yılının aynı ayına göre yüzde 20.34 artışla 8 milyar 227 milyon dolar seviyesine ulaştığını söylemiş. 2010 yılının ilk iki ayında ise yapılan ihracatın yüzde 16.26 artışla, 16 milyar 123 milyon dolar olduğunu açıklayarak, böylece uzun zamandır beklenen yüzde yirminin üzerindeki artış seviyelerini Şubat ayında yakalamış olduğunu ve aynı zamanda da, taş gibi olduklarını söylüyor.
            O da yetmemiş, “Şubat ayında en fazla ihracat yapan sektörlerimiz, 1 milyar 512 milyon dolar ile otomotiv endüstrisi, 1 milyar 148 milyon dolar ile Hazır Giyim ve Konfeksiyon ve 843 milyon dolar ile Kimyevi Maddeler ve Mamulleri sektörlerimiz oldu. Tarım sektörlerimiz Şubat ayında 1 milyar 120 milyon dolar ihracatla toplam içinde yüzde 13.61 pay alırken, sanayinin payı 6 milyar 904 milyon dolar ihracat ile yüzde 83.92, madencilik ürünlerinin payı ise 203 milyon dolar ihracat ile yüzde 2.47 oldu. Şubat ayında en fazla ihracat artışını yüzde 67.97 ile madencilik sektörümüz, yüzde 53.58 ile fındık sektörümüz ve yüzde 49.74 ile demir dışı metaller ve mamulleri sektörlerimiz yakaladı diyor, Sayın Başkan!
            “Sanayi sektörü ihracatında ciddi toparlanma var” diye de ilave eden Başkan Büyükekşi, Avrupa pazarının da geri geldiğini anlatıyor ve bazı ülkelerden örnekler veriyor tabi. Sayın Başkan’ın Ordu’da olmasının gerçek sebeplerini zaten haberleri okuyan, ya da televizyonlarda izleyenler anlamıştır. Fakat Sayın Başkan bunları anlatırken ben kendimi başka bir ülkede yaşadığımı sandım. Ya da o sözleri konuşurken sanırım bir Avrupa ülkesinde idim. O ara ki diye düşündüm, peki Sayın Başkan, bu ihracatçı ballandıra ballandıra anlatırken, birde şu ülkenin ithalatını anlatmış olsaydın ya! Birde sizin ağzınızdan hep sizi davet eden, hem de gönülden bağlı olduğunuz arkadaşlarınız sizi ülkemizin ithalatını anlatmanızı dinlese kaç milyon dolar ithalata paramız çıkmış yurtdışına sonra sizinle ve arkadaşlarınızla beraber gelen dövizle yurtdışına çıkan dövizimiz bir toplasak… Ve sonra çıkarsak, ondan sonra sizin bir de başa baş konuşsak! Sizin yıldızlı otellerinize sadece size yakın olanları değildi size bu söyledikleriniz. Aslında kandırmaca uyutmaca olduğunu yüzünüze söylesek, buradan sizlere verecek anlattığınız sayısal rakamlara cevap verecek olsam, inanın siz bunları benden daha iyi biliyorsunuz ama işinize gelmez. Çünkü siz sadece zaten Başkanı olduğunuz yerin hakkını savunmakla meşgulsünüz.
            Maalesef ülke gerçeğini görmeyerek ve anlatmayarak sadece ihracata dayalı ve ona göre rakamlar vererek, uyutmaya ve uyumaya devam ediyorsunuz. Artık bu ülke bunları yemiyor! Maalesef taş gibi dediğiniz bu gelişmelere, size en güzel cevabı esnaf ve sanatkarlar vermeliydi ama olmadı. Cevabı verecek olan bu ülkedeki üreticilerdi ama olmadı! Can çekişen ve özelleştirilen büyük ülke değerlerinin işçileriydi, olmadı. Küçük kobilerdi, olmadı. Bakkallardı, olmadı; memurlar o da olmadı. Emekliler, o da olmadı. Fındık piyasasında TMO ile beraber tekelleşen ve sonra plaket verdiğiniz insanlara bağımlı olmak zorunda kalan fındık kırıcılarına, ya da tüccarlarına, o da olmadı. Gerçekleri yazan ve işten attırılmaya zorlanan yerel ya da ulusal gazetelerde köşe yazarları, sanırım size çok güzel anlatır. Bence siz birde onları dinleyiniz. Birde hatırlatma size! Odalarınıza kayıt olan üyeleriniz iş yapamadığı için can çekişirken ve onlarında aldığınız üye aitdatları ile yaptığınız toplantılar, sadece sizi ve bu anlayışa hizmet edenleri şimdilik mutlu eder. Siz siz olun, bilmediğiniz fındık konusuna bence hiç girmeyin.
         Çünkü bu fındık kimleri batırmadı ki!

 

 

    

ÇİKOLATA ZİRVEDE, FINDIK NEREDE?

     

SON günlerde dünya çikolata sektöründe büyük çıkışlar ve kakao şekerde büyük artış varken, acaba fındık nerede diye bir bakalım dedim.

Gerek ülkemizde, gerekse dış ülkelerde şekerli ürünlerde yada çikolatalı ürünlerde büyük yükselişin olması memnuniyet vericidir. Fakat bu yükselişten acaba bölgemizin en önemli ürünü olan fındıkta nasibini alıyor mu dersiniz?

Neden fiyatlar hala, bir aşağı, bir yukarı inişli-çıkışlı hiç merak ettiniz mi? Bakınız Türkiye’nin çikolata ve şekerleme devi olan bir firma, sektörün yayını yapan bir firmanın çıkardığı ve 9 yıldan bu yana hazırlanan Küresel Top 100 Listesi’nde 11. sıraya yerleşmiş olması, çok dikkat çekici. Çikolata ve şekerleme sektöründe Dünya’da yakından takip edilen yayınlardan biri olan bu dergi, 9 yıldan bu yana, her yıl Küresel Top 100 Listesi yayınlıyor. Tabi bu liste, tüm dünyada çikolata ve şekerleme sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin ciro, çalışan sayısı ve üretim tesisi sayısı bazında değerlendirilmesiyle hazırlanıyor. Bunun yanında her geçen gün devleşen ülkemizdeki bu firmalar, aynı zamanda Avrupa’daki rakiplerine karşı daha şanslı olmalarının altında neler yattığını çok iyi irdelememiz ve incelememiz gerekmektedir. Bakınız, bizim ülkemizde ürettikleri ürünlerin içindeki katkı ürünlerini ucuz almaları, işçiliklerin daha düşük olmasının yanında en önemlisi ürünlerini daha da özel yapan katkı maddelerini düşük maliyetlere almalarıdır. Hal böyle olunca da, onlara bu yükselişi getiriyor.

Dış ülkelerde de, rahatlıkla rekabet etmeleri, daha yüksek fiyata ürün satmaları anlamına geliyor. Bu çikolatalı ürünlerin ve şekerlemeli ürünlerin en önemli katkı ürünleri başında kakao ve şeker gelmektedir. Hal böyle olunca da, kazanan kesimin kimler olduğu ortaya çıkmaktadır. Peki, bu süreçte fındık ne durumda? Fındık ülkemizde hala yerinde saymaktadır. Dış ülkelerde artan kakao ve şeker fiyatları, her ne kadar tüketici konusunda korku senaryoları yazsalar da, sonuç olarak çikolata üreticileri zor bir dönem yaşayacaktır deseler de, “kakao ürünlerinin sıradan bir sütlü çikolatada yüzde 70 olan maliyeti, sütsüz çikolatada yüzde 90’lara çıkıyor. Üreticiler, yüksek kakao fiyatlarını karşılamak için fiyatlarını artırabilirler ya da fiyatlarını aynı bırakabilir deseler de, Küresel Top 100 Listesi’nden eksik olmayacakları kesin.

Peki böyle bir durumda başka ürünlerde bu kadar artış varken neden fındık fiyatları aynı durmaktadır? Bunun cevaplarını uzaklarda aramak bence çok yanlış olur. Ülkemizde TMO ile bizlere fındıkta kurtarıcı diye önümüze getirdikleri kurum, aslında nerelere ne şekilde hizmet ettiğinin bir göstergesidir. Depolarında stokladıkları fındıkları nasıl yağlık adı altında nelere yaptıklarını hep beraber görmekteyiz. Başka ülkelerde artan ürünler ülkemizdeki en değerli ürünün hala yüksek olmaması acaba kimlere yarıyordur? Bir düşünmek gerek diyorum.

Son zamanlar fındıktaki fiyatların grafiğinin dengeleri inişli çıkışlı olsa da, kimi mutlu olduğunu anlamamak zor değil. Gelecek yıllarda bölgemizde fındıkta son dönemlerdeki sıkıntıların yansımalarını daha acı çekmemek adına, gelecek sezonla alakalı acil önlemler alınmaları artık. Ülkemizde faaliyet gösteren bu büyük firmalar, artık batı bölgelerindeki dev depoları ile beraber fındık piyasalarını nasıl da istedikleri gibi yönlendirdiklerini, açık arz-talep dedikleri fındık piyasalarını, talebin önünü kesmek için depolarındaki fındıkları en ihtiyaç duyulduğu zaman piyasa da satmaları, arzı fazlalaştırıp, nasıl fiyatlarda düşüşleri sağlamaları ihtimalini hiç düşündünüz mü?

Sizce olabilir mi?

Artık bunun cevabını fındık piyasası verecektir.

Dünya’da dev çikolata, şekerleme firmaları bilançoları ile yıldızlaştıkları bu dönemlerde karlarına kar katarken, fındık fiyatlarının yerinde saymasının da cevabı aslında açıkça belli. Neden bu durumda olduğunu üretim, emek, yerine dev sermaye firmaları ortaya koyuyor. Eh ne diyelim tercih meselesi…


Dostluk ipliği…

                Değerli dostlarım son günlerde ne yazık ki neye bağlarsak bağlayalım toplumumuzda birliğin,beraberliğin,sevginin, dostluğun nasıl da dejenere olduğunu görmek çok acı. Bazen en yakın akrabanız bile size kazık atmaktan kaçınmaz olmuş yıllarca bir yerlerde görev yapıyorsunuz ve sizleri hiç ziyaret dahi etmeyen ve zaman zaman da sizden türlü destekler bekleyen insanların sizden sonra görev yaptığınız yerlere gelenlere nasıl da yağcılık yaptıklarını bugün görmek o dostlarımı derinden üzmüş olması beni de çok yaralıyor  çok acıdır.

                En acısı ise bunları yakın dostumun benimle paylaşmasıdır. Toplumun artık menfaate dayalı yada çıkar ilişkileri içinde olması aslında nereden nereye geldiğimizin bir penceresidir.  Artık ne kadar yakınınız olursa olsun eğer Seden bir çıkarı yada menfaati yoksa dostluğu da yok demektir. Tamda bu acı gerçekleri yazarken çok evvel okumuş olduğum bir hikayeyi sözde çıkarcılara ve dostlarını satanlara yazmak istedim belki okuyarak anlarlar diye çünkü bu gün dostlarını satanlar bilsinler ki yarın etrafında kimseleri bulamayacaklardır. Bakınız bu güzel hikaye nasıl başlıyor.

                Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
                Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
                Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, "Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
                Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı iş adamı, terzinin yanına yaklaşıp, "Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
                "Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. "Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam, "Ben terziyim" yanıtını alınca "Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
                Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
                Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş. Ve başlamış anlatmaya: "Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
                Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
                Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
                Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
                Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
                Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......


 

HAVA AMBULANSI 2300 HAYAT KURTARDI

 

 

         Hayat bazen acı, bazen de güzel anlarla tekamül etmektedir. Ama olumlu tek bir şey görünüyor; insanlar her şeyin en iyisine ve en güzeline layıktır. İyi, sağlıklı ve mutlu yılları geçirmekte tabi ki yine insanların ellerindedir. Sağlık insanın ana temel maddesidir. Son günlerde çok da ön planda olmasa da çok zaman önce dikkatimi çekmiş olması ve bugün köşeme taşımam, konunun önemini de sizlerle paylaşmayı düşündüm. İnsanların iyi ve kötü olan hizmetlerini bu köşeden sizlerle paylaşmanın mutluluğu farklılığını yaşamak çok güzel. Bugün de iyi olanlardan birini paylaştım . Karadeniz ve Doğu bölgesi için çok önemli bir hizmet hava ambulans helikopterler. Evet ülkemizde edindiğim bilgiye göre, hava sağlık ambulansı olarak 17 ambulans helikopter bulunuyor.
         Ve sanırım bugüne kadar 2 bin 300 kişinin hayatının kurtarıldığını biliyorum ve muhtemelen de belki sayısal olarak çok daha fazla olabilir. Bu helikopterlerin bir saatlik uçuş bedellerinin 4 bin 995 Avro civarında masrafı olduğu bilinmekte. Ayrıca bilindiği kadarı ile sanırım Sağlık Bakanlığı 10 yeni helikopter ambulansla birlikte hava ambulansı sayısını 17'ye çıkarmış olma ihtimali de var. Hava ambulanslarını özelikle yerleşimin dağlık olan Karadeniz ve doğu gibi bölgelerde çoğaltılması insana verilen en güzel değerdir. Gelişmiş ülkelerde bu hizmet den yararlanan toplumlar gibi artık bizlerinde bu olanaklardan faydalanmasında hizmetleri olanlara çok teşekkür ederiz. Güzel yapılan her hizmeti de aslanlar gibi yazarız konuşuruz. Bakınız halen Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Kayseri, Erzurum ve Diyarbakır'da birer helikopter ambulans bulunuyor. Yenileriyle birlikte, Çanakkale, Bursa, Afyon, Konya, Adana, Samsun, Trabzon, Van dahil bu illerimizde faaliyette olması övgüye değerdir. Ancak sadece büyük illerde değil Ordu, Trabzon, Samsun, Artvin, Sinop gibi çok daha ihtiyaç olacağı aşikar. Çünkü coğrafi yapı olarak sorunlu bölgelerdir. Buradan bakıldığında ise verilen hizmetlerin daha sağlıklı hizmet verebilmesi için coğrafi sorunları olan illerde, onların sabit hazır durumda olması gereken ve aynı zamanda bakım onarım yapılabileceği bir yerlerinde yapılması gerekmektedir diye düşünüyorum. Zira acil olarak yüksek ilçelerimize hızla hizmet verebilmek ve daha sağlıklı sonuç almak sizce çok güzel olmaz mı? Bir de bakınız hava ambulansı hizmete girmesi ile hangi acil olaylara ne kadarına müdahale etmiş?
         28 Ekim 2008'de hizmete sunulan ve o tarihten bu yana 2 bin 138 saat havada kalan helikopter ambulanslarla, bugüne kadar bin 209 acil hasta sağlık kurumlarına taşınmış. Tabi bu sayısal rakamlar tam güncel olmasa bile ki daha fazla da acil durumlara müdahalesi olmuştur diye düşünüyorum. Bunun yanında doğu illerimizdeki yerleşim koşulları ve bölgenin konumu da göz artı edilmemelidir. Bakınız alınan verilere göre yakın zamanda ambulans helikopterin vakaya en fazla çıkış yaptığı ve hasta taşıdığı il Ankara, en fazla kaldığı il ise 318 saatle Diyarbakır oldu. Ambulans helikopterler her türlü olaylarda en hızlı şekilde acil sağlık hizmeti vermesi konunun önemini bir kez daha bizlere hatırlatıyor
         Ambulans helikopterlerle bugüne kadar çığ düşmesi ve trafik kazalarında, kalp damar, solunum, sindirim ve sinir sistemi hastalıklarında, travmalarda, hamile ve yeni doğanların sağlık kurumlarına naklinde son derece etkin olmuştur. Sağlık Bakanlığı yetkilileri ambulans helikopterlerle sosyal güvencesi olsun ya da olmasın, acilen bir yerden başka bir yere nakli gereken hastaların hiçbir ücret alınmadan taşındığını ve daha büyük hizmet için en kısa zaman da iki ambulans uçak alınmasının da planlandığını, bunun için ihale aşamasının halen devam ettiğini belirtmiş olmaları çok güzel. Bu nokta da havaalanı olmayan ve birçok dağınık bölgesi olan Ordu iline ait Ordu’da bekleyen bir sağlık hava ambulans bulundurulması ve ona bakım onarım hizmeti vereceği bir yerin bulunmasının gerekliğini de söylemeden geçemem. Haydi sayın siyasiler, sayın yetkililer, Ordu’da bekleyen hava sağlık ambulans helikopteri Ordu’ya çok da yakışır. Sağlık konusunda artık sayılı il olma yolunda her eve lazım misali olsun diyoruz...


 

     FINDIK DA TEHLİKE ÇANLARI

 

 

Havalar Hiç Normal Değil…

Geçmiş de bir çok yazılarımızda fındıkla ilgili sektörümüzü bilgilendirme ve uyarma görevimiz başarı ile yapmıştık tabi bizleri dikkate alanlar için gelişen durumlar hiç sürpriz olmadı şimdi de çok önemli bir durum tespiti yapmak isterim . gelişen küresel ısınma ile beraber bölgemizde de son zamanlar da iklim değişliği herkes tarafından da fark edilmekledir.  Bununla yanında geldirdiği bölgemizin bir çok tarım ürünlerinde vereceği sıkıntılarında bir an önce yetkiler tarafından fark edelim onlar için önlemler almalı gerekliğini burada vurgulamak istedim. Havaların bir gün içinde 15 ile 20 derece arasında değişen sıcaklığı öyle yabana atılacak gibi değil bunun yanında bir çok hastalığı da taşıyan bu gelişmelere her kesimin kulak vermesi gerekmekledir. ayrıca bölgemizi yakından ilgilendiren fındığın da nasıl bir durumla karşı karşıya kaldığını yetkilerin üreticilerimiz uyararak bilgi vermek durumunda olması gerekmededir. Tabi buradan da elinde büyük bir fındık bulunan tmo nun da  bu gelişen durum karşısında küresel ısınma ile gelen bu tehlike yi iyi analiz etmek ve yapılan tespit sonucunda gelecek yıl fındık da büyük bir afetin olacağını da düşünürse bir an önce yağlıya ayrılan fındığın durdurulmasını ve depolarındaki fındığın da en azından temmuz ayına kadar bekletilmesini sanırım bu zarar etmiş kurumu da gelecek sezonda kara geçirmesi kaçınılmaz olur tabi bu yazılanları dikkate alırlarsa yada birleri onlara yağılıya devam yada ucuz ucuz satmaya devam demezlerse bütün bunların yanı sıra da sektörümüzün de dikkatli olması gerekir çünkü bu hava şartlarında bütün dünya da kaç ürünlerinde sorun yaşadığı bu günlerde ellerindeki mallarını daha dikkatli kullanmaları kaçınılmaz olmuştur. En azında size son gelişen durumu anlatmak için kısaca şunları diyebilirim.

 

Geçtiğimiz Aralık ayı ve içinde bulunduğumuz Ocak ayının ilk yarısında, hava şartları mevsim normallerinin üzerinde seyrederek, fındık ağaçlarında erken çiçeklenme dönemi başlatmıştır. Bu durum, gelecekte bir dizi sıkıntıları beraberinde getirecektir. 2010 yılı fındık mahsulüne bu günkü pencereden baktığımızda, oldukça sıkıntılar yaşanacağı aşikârdır.

Rusya resmi devlet ajansı, ülkelerinin üzerinden Türkiye üzerine Sibirya soğuklarının gideceğini söyledi. Bu durum biz çiftçileri endişeli bir bekleyişe sürüklüyor. Eğer ajansların söylediği gibi -15 derece olarak soğuklar Karadeniz’e gelirse, vay halimize. Ne yapacağımızı şaşırdık. Bir taraftan sıcaklar, bir taraftan da aşırı soğuklar. Bizlerin bile ne yapacağını şaşırdığımız bu durum karşısında, Allah fındığın yanında olsun.

         Fındık fiyatları bu günlerde çıkış eğilimi göstermekte ve bu eğilimin  süreceği bu gidişle kesin gibi  üreticilerimizin , ellerinde bulunan fındıklarının hesabını iyi yapmalarını, piyasa hareketlerini yakından takip etmelerini gerekmededir. Ve yine üstüne basa basa diyorum ki

 piyasalar için çok önemli bir pozisyonu olan Toprak Mahsulleri Ofisi, elinde bulundurduğu geçmiş yıllara ait fındıkları, yağlık yapmaktan bir müddet vazgeçmelidir. 2010 yılı rekolte çalışmalarının netlik kazanacağı Temmuz ayını beklemeli, ortaya çıkacak duruma göre hareket etmelidir.

 Toprak Mahsulleri Ofisinin her halükarda kaybedeceği bir şey olmayacağı gibi kazanacağı çok şey olabilir. Bu tavsiyelerimiz, eminiz ki TMO tarafından dikkatle ve titizlikle takip ediliyor. Yine de bu konuda bir uyarıda bulunmayı fındığa olan borcumuz olarak değerlendiriyorum. 

 

 

   Politika nedir..

 

 

POLİTİKA, daha çok ‘yüz’ anlamına gelir. Belirlenen bir hedefe gidilirken izlenmesi gereken davranışları, sistemli bir sıraya sokan ve gereğince ileri ya da geri adim atma sürecine verilen isim…

Politika, Maurice Duverger'ye göre tanrı Janus'un iki yüzü gibidir. Politika, özü itibariyle her zaman her yerde mevcuttur. İki yüzlü Tanrı Janus'un tasviri ve içerisinde barındırdığı politik gerçekliği simgeler. Politika, “hem birleştirme, hem de çatıştırma eylemlerini ayrı ayrı ve bir bütün olarak içerisinde barındırır” der Maurice Duverger.

Değerli okurlar şimdi size bir politika anlatayım…

Bir bürokrat yoksul bir adamı ziyarete gitmiş demiş ki: "Senin oğlana bir eş bulalım, zamanı geldi artık."
Adam: "Ben hayatımda oğlumun işine karışmadım." demiş.
Bürokrat: "Ama” demiş, “Bu kız bu şehrin en zengin adamının kızı" deyince,
Adam: "aa!, tamam o zaman" demiş ve durumu kabul etmiş.
Sonra bizim bürokrat şehrin en zengin adamının evine gitmiş: "Kızınız için harika bir
koca adayı buldum" demiş.
Şehrin zengin adamı şaşırarak: "Ama benim kızım daha çok küçük" diye itiraz etmiş.
Bürokrat: " Ama bu genç adam, Dünya Bankası'nda Başkan Yardımcısı" deyince kızın babası: "aa! tamam o zaman" diyerek duruma hemen razı oluvermiş.
Sonunda bizim bürokrat, Dünya Bankası Başkanı’nı ziyarete gitmiş ve demiş ki:
"Başkanım, size harika bir başkan yardımcısı adayı buldum"
Başkan: "İyi ama benim zaten ihtiyacımdan fazla yardımcım var" deyince
Bürokrat: “Ama bu adam önemli bir ülkenin en zengin damadı" demiş.
Başkan da, "aa! tamam o zaman" demiş.

İşte “politika” budur..

Nereden bakarsanız bakınız, bu işi çok da güzel kıvıranlar var. Sizin etrafımızda da, günlük hayatta kıvıranlar var sanırım. Bu aralar da çok, hem de çoktur. Kim bilir, zamanında adam gibi adamlıklardan söz edenler, nasılda kıvırmayı başarıyorlar!

Sanırım politika da bu olsa gerek…




 

ZAMSIZ VE GAMSIZ YAŞAYABİLİR  MİYİZ SİZCE?

 

            Değerli dostlar 2010 yılına girerken hepimiz yakınlarımıza ve dostlarımıza bütün insanlara sağlıklı,mutlu,huzurlu,bol kazançlı,neşeli, yeni yıl dilemek ve bu düşüncelerle girmesi konusunda telefonlar mesajlar kutlamalar atarız yada söyleriz peki yeni yıl geldiğinde sanki bu ülkenin kaderi imiş gibi gelenek haline gelen bu yeni  yıl sonu zamlarına sizce ne demeliyiz.hani her şey  bu ülkede iyi gidiyordu gidiyor da gelen her yeni yılın peşinden gelen bu zamlar iyi gidişin birer yeni yıl mesajı gibi bize bizleri idare edenlerin yeni yıl mesajları mı  sizce. artık sanki bu ülke insanın olmasa olmazı olan bu zamlar  bizim kaderimiz mi  oldu? bol bol seçim zamanı dağıtılan kumanyaların yada kömürlerin diyetlerinin sizce hep beraber çekmiyor muyuz ? zaten şuan fındıkla geçinen bir bölge yaşayanları  bu zamlarla daha mı rahat yada mutlu bir yıla mı  giriyoruz sizce  artık ülke olarak da  her yeni yılda dünya ya gelen yeni  nesiller a biliyorlar ki artık  zamlar la yaşamak bizim kaderimizdir demeleri kaçınılmaz olmuştur.  eğer bu ülkede yaşıyorsak zam bizim bir parçamızdır demek çok da komik olmamalıdır. Ve artık alışmalıyız hep beraber  peki neden niçin bu durumdayız sizce  demek geliyor içimizden inanın artık zaman gelecek işsizliğin çoğalttığı bu dönemlerde insanların geleceklerinden de şüphe edecek bir duruma gelmiş olmalı çok acı olmuştur.  son zamanlarda en büyük direnişi sergileyen tekel işçilerini de buradan kutlamak isterim haklarının peşinde bu uzun mücadeleleri gerçekken çok önemli ve dikkat edilmelidir. artık sessiz ve duyarsız toplumların bu zamları da normal görmeleri yada duyarsız kalmaları  kaderciliğimizde artık bir göstergesi olmuştur.   hukuk nezdinde  bu haksız zamları ret etmemiz ve hukukta hakkımızı aramamız gerekmekledir demek yanlış olmaz sanırım  bakınız yeni yıldaki nelere yeni  zamlar gelmiş.

  Taşıtlar Vergisi Zammı
 
Motorlu Taşıtlar Vergisi'ne yapılacak zam %2,2 olarak beklenirken, Bakanlar Kurulu yüzde elli artırma yetkisini kullandı ve MTV zammı %3,3 olarak gerçekleşti.

Yapılan zammın yansıması ve belirlenen yeni Motorlu Taşıt Vergileri araçların motor hacimlerine göre değişiklik gösteriyor.

Köprü ve Otoyollar Zammı
02.Ocak.2010'dan itibaren geçerli olmak üzere, İstanbul Boğaziçi Köprüsü ve FSM Köprüsü ile tüm paralı otoyollara %13,91 oranında zam yapıldı.
Bu zamlarla birlikte boğaz köprülerinde otomobiller için uygulanan ücret 3,25TL'den 3,75 TL'ye çıktı. Otoyollarda en yakın mesafe ücreti 1,25 TL'den 1,50 TL'ye, en uzak mesafe ücreti de 11,50 TL'den 13,25 TL'ye yükseldi.

Akaryakıt Zammı
01.Ocak.2010 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere akaryakıt ürünlerine %6,34 ile %6,77 arasında zam yapıldı.
95 oktan kurşunsuz benzinin fiyatı 3,40 TL'den 3,63 TL'ye yükseldi. Ortalama 55 litrelik bir aracın deposu zam öncesi 187 TL'ye doldurulurken zam sonrası artık 200 TL'ye doldurulacak.
Genellikle çiftçi ve köylülerin kullandığı kırsal motorinin de litresi 2,70 TL'den 2,88 TL'ye çıktı.
Motorin ise 25 kuruş artarak 3,02 TL'ye yükseldi

 Değerli Kağıtlar Zammı
 
01.Ocak.2010'dan geçerli olmak üzere tüm değerli kağıt bedelleri %66,7 varan  oranlarda oranında artırıldı.

Pasaportlardan alınan değerli kağıt bedeli %53,3'lük artışla 90 TL'den 138 TL'ye çıktı. Sürücü belgeleri bedeli de 40 TL'den 62 TL'ye yükseldi.
Nüfus cüzdanı 3 TL'den 4,60 TL'ye, noter kağıtları ve beyannameler 5 TL'ye, protesto ve vekaletnameler 10 TL'ye, aile cüzdanları 46 TL'ye yükselmiş oldu

 Harç Zamları
01.Ocak.2010 tarihi itibariyle tüm harçlara %10 zam yapıldı. 1 yıllık pasaport harçları 163.8 TL'den 180.15 TL'ye çıktı.
B sınıfı sürücü belgesi harcı 234,40 TL'ye, silah taşıma müsadesi vesikası harcı 434,35 TL'ye, silah bulundurma vesika harcı 694,85 TL'ye, özel vekaletname harcı imza başına 4,70 TL'ye, genel vekaletname harcı imza başına 7,35 TL'ye çıktı.

Elektrik Zammı
01.Ocak.2010'dan itibaren geçerli olmak üzere konutlarda kullanılan elektriğin kw saati % 1,32, sanayi elektriği ise % 1,23 oranlarında artırıldı.
Bu zamla birlikte konutlarda kullanılan elektriğin kWh fiyatı 0,21376 TL'den 0,21659 TL'ye çıktı.

Sigara Zammı
Yapılan zamma göre, sigaralardan paket başına alınan sabit vergide 0,60 TL'lik artış yapıldı. Ayrıca satış fiyatı üzerinden %58 olarak tahsil edilen vergi miktarı %5 artışla %63'e yükseldi.
Bu son fiyatlarla:
3,50 TL'ye satılan sigara paketi 4,25 TL'ye (%21),
5,75 TL'ye satılan sigara paketi 6,75 TL'ye (%17) yükselmiş oldu. Eh artık hayırlı olsun bu  millete sanırım bu zamlarla kalınmaz yakında başka başka gizli zamlarda çıkarsa şaşırmayınız açıkçası para para para varlığı bir dert yokluğu yara…




 

AÇ GÖZLÜLÜK, VE TUTSAK OLMAK…

 

 

            Geçenlerde maillerimi okurken çok güzel bir yazı bana mail olarak geldi. Yazı tamda bu günleri anlatan bir yazıya cevap gibi geldi  bende bu yazıyı siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim. Yazı o içimizdeki bir yeri de sanırım harekete geçirdi yani kalbimizi  ve  düşündüğümüz  zaman insan kendi kendine  nedir bu  ihtiras diye sormadan duramıyor. insanlar artık dünya malı için nelerle uğraşıyor demek çok da kötü olmaması gerek artık  nerede olursam olayım herkes bir menfaatin  bir çıkarın yada  o  günü kurtarmak  için nelere tenezzül ettiklerine şahit olmak beni derinden ne  kadar üzdüğünü bir bilseniz. İçimizdeki bu arzu,ihtiras, açgözlülük, kıskançlık, çekememezlik  artı arkası bitmeyen bu  kavgaların ve artık insana insanca muamelenin tükendiği bu durum karşısında umutları ve yarınları düşünmekten başka bir çaremiz kalmaması çok açıdır.  hepimizin insanca yaşamaya ve bu ülkeyi daha fazla ileri ve çağdaş bir seviyeye getirmek  bu ülkede yaşayan her bireyin görevi değil midir ? bulundukları mevkilerde   antidemokratik uygulamalar yaparak neyi elde edeceklerini sanıyorlar. Yarın   bu yaptıkları antidemokratik uygulamaların altında ezileceklerini bilmiyorlar mı?   onlarında bir gün demokrasi  ihtiyaçları olmayacak mıdır?  o zaman yanlarında kimseyi bulacaklardır.yada bulmayı düşünüyorlardır. Bilsinler ki menfaati,çıkarı,kıskançlığı,yalanı, dolanı, ikiyüzlülüğü,ihaneti, bugün düşünenler yarını da unutmayacaktır. B en buradan bu arkadaşlara ve onun gibilere bu güzel yazı ile bir hatırlatma yapmayı görev bildim. Ve  buradan onlara  böyle bir cevap vermek istedim.

 

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatilinin kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz.  Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur.  Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır!

 Bu örnekle benzeştirirsek;  ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:

-Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,

 -Ortalama 15 m2 sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 20-30 kat büyük evlere sahip olmak,
 -Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir kösesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
  -Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
  -Asla kaderinin  gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
  -Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
  -Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakin bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
  -Faizi, getirisi zarara uğramasın diye kıyıp harcanamasa bile bol sıfırlı bir banka defterine sahip olmak,
 -Dünyalarına ve güzelliklerine katılamadığımız, asla yeterli vakit ayıramadığımız, basarili ve diğerlerininkinden daha güzel çocuklara sahip olmak,
  -Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takimi taraftarlığına sahip olmak,
  günümüzde moda olan ve hanımları dururken pahalı hediye lüks ev araba alınan metreslere sahip olmak

  -Sağlığımıza, düzenimize, beynimize korkunç zararlar verse bile envai çeşit içkilerin bulunduğu gösterişli, dekoratif bir mini bara sahip olmak,
 -Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar;  kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak...  Ya da sahip olduğumuzu sanmak...
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
  Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek. .


 

BU SATANLARDA SANIRIM YEREL OLANLARI...


BİZ şu anda yapılan, kamuya ait kurum ve kuruluşların küresel sermayeye satılarak özelleştirilmesine karşı mıyız, önce bir kendimize soralım derim. Sonra da, ülkemizde şu anda özelleştirme adına yapılan satışların altındaki gerçek sizce ne olabilir?

Bakınız yazılanlar çizilenlere göre, Dünya’daki sermayenin yüzde 65’i küresel güç sahibi 22 global aile şirketi mesabesinde kişilere aitmiş. Bunlar, IMF ve Dünya Bankası’nı aracı kılarak önce pazarlanacak ülkeleri bir şekilde birlikte çalışmaya ikna ederler. Sonra yavaş yavaş borçlandırırlar. Borçların ödenemez bir hale geldiği zamanda da, kamu kuruluşlarının satışıyla borçların ödenmesini tavsiye ederlermiş. Borç ödeme mantığı ile devletin elindeki kâr eden kuruluşlar satılır. Devletin elinde kâr eden kuruluşlar kalmayınca, devletin sadece harcamak zorunda olduğu, alt yapı, yönetim, ve güvenlik harcamaları için gerekli paralar da, yeni borçlar, ya da vatandaşa yüklenen yeni vergilerle karşılanmaya çalışırlarmış.

Öyle bir zaman gelir ki; devlet çalışanına, emeklisine maaş veremez duruma düşer, sosyal denge sarsılır. Vergi yükü artan vatandaşla, devlet arasındaki münasebetler yavaş yavaş bozulur. Böylece devlet-millet çatışması körüklenir. Millet, aidiyet duygusunu kaybeder, peki sonuç ne olur?

Onu yazmak yada söylemek açıkçası çok zor…

Peki bölgemizde ve Ordu’da son dönemlerde neler oluyor? Hiç düşündünüz mü? Gündem de şimdi Ordu Yağ Sanayi var. Diyelim ki satıldı. Sizce Fiskobirli’in borcu bitmiş olacak mı? Ya da Ordu Yağ Sanayi satıldıktan sonra Fiskobirlik ne yapacak? Tekrar fındık alacak mı? Ya da piyasada kuruluş nedeni olan fındıktaki düzeni sağlayabilecek midir? Bunları çoğaltarak eklemeler yapabilirsiniz. Bu kurumunda yıllarca müfettişlik yapanlar, maaş alarak bu zamana kadar neyi incelemişler? Nelere mani olabilmişler, ya da hangi raporları düzenlemelerde sonradan gelen yönetimler tarafından ödüllendirilerek genel müdür ya da vekili oldular? Dünya’da bu kadar ortağı olan hiçbir kooperatif sanırım yoktur!

Bir değeri telef ederek zor duruma düşürerek ucuza sattıranlar, sonradan satın alanlara, ya ortak ya da genel müdür olmuşlardır. Geçmişe bakıldığında buradan yola çıkarak Ordu Yağ Sanayi, ya da bir başka bu şehrin önemli değerleri birilerinin beceriksiz yönetiminin sonuçlarını çekmek zorunda olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu fabrikaları inşa edenler, o dönemlerde ülkemiz için ne kadar önemli olduğunun bilinci içinde yapmışlardır. Gün gelecek, bu fabrikalar bizler için çok önemli olduklarını bizlere mutlaka gösterecektir. Hazır satmak ya da ondan bir umutla beklentilere girmek, yönetmek istediğiniz yeri, bir yerlere getiremeyeceği gibi, sizleri de başarılı kılmaz. Sizlerde iyi biliyorsunuz ki, Fiskobirlik asla hükümetsiz olamaz ve onlarsız yürümez. Siz bu süreçte sadece sattıklarınızla kalır, gidenin peşinden sadece keşke dersiniz. Eğer bu şehre bu bölgeye ve bu ülkeye sorumluğu olan herkes için diyorum. Geçmiş yılarda satmayı marifet sayanlara o zamanlar neler demiş sizlere bir hatırlatayım dedim. Bakınız…

SÜMERBANK İÇİN SÖYLENEN
“Sümerbank tarihten siliniyor. Elinde bir şey kalmadığı için ismini de kaldırıyoruz.”

SEKA İÇİN SÖYLENEN
“Staratejik yer imiş.Ne stratejisi, önemli olan müşteri bulmak. Müşteri gece gelsin,pijamayla çıkarım karşılarına.Seviyorum bu işleri arkadaş.”

ŞEKER FABRİKALARI İÇİN SÖYLENEN
“Kar edeni de, zarar edeni de satacağız!”

TEKEL İÇİN SÖYLENEN
“Babalar gibi satarız!

PETKİM İÇİN SÖYLENEN
“Ülkenin işgal altına girdiğini söylüyorlar.Gelsinler işgal etsinler!”

TÜPRAŞ İÇİN SÖYLENEN
“Parayı veren düdüğü çalar. TÜPRAŞ’ı Ruslara satar mısın,diyorlar.Satarım arkadaş”

TELEKOM İÇİN SÖYLENEN
20 bin Dolar veren herkese,TELEKOM’ a ait Bilgileri vereceklerini söyledi.
Burada utanç verici olan, bunu ima etmek için kullandığı cümle:
“20 bin dolar veren kızımızı görür” diyor.

LİMANLAR İÇİN SÖYLENEN
“Ne banka bırakacağız, ne fabrika, Ne de işletme. Liman da bırakmayacağız.Hepsini satacağız!”

VE SON…
“Ben Ülkeyi Pazarlamakla Mükellefim”

Şimdi buradan satma işine soyunanlara bir kez daha iyi düşünmeli ve ona göre karar vermeliler bu kararları alanlar yarın iktidar değişdiğinde belki oralarda olmayacaklar öncekiler gibi yok olup gidecekler ve asıl düşündürücü olanı bizler yani ordulular ve çalışanlar ne yapacaklardır onu da sormak gerek diyorum hiç kimse unutmasın ki bu koltuklar kimselere baki olmadığı gibi bunları yazanlarda bizlere ne ilk ne de son olmayacağız. Saygılarımla…

FINDIKTA PİYASA NASIL İŞLER…!

 

AVRUPALI ÇİKOLATACI RİCA EDER,

BÜYÜKLER HAY HAY EFENDİM DER ( 7 FİRMA )

ORTA BÜYÜKLER, BÜYÜKLERDEN İCAZET BEKLER ( 6 FİRMA )

KÜÇÜKLER, EZİLİR ( 80 FİRMA )

ARACILAR, KÜÇÜKLERLE ORTA BÜYÜKLER ARASINDA, BÜYÜKLERİ TAKİP EDER ( 700 FİRMA )

ÇİFTÇİLER YUKARDAKİ TÜMÜNÜN ARASINDA YAŞAM MÜCADELESİ VERİR ( 650.000 AİLE )

 

 

 

Fındık piyasasının nasıl işlediğini size anlatmak ve tarihe bir not düşmek istiyorum. Bu yazacaklarımı, çiftçiler hariç bu piyasanın içersinde nasıl işlediğini bilemeyen yoktur. Fakat bu güne kadar nedense hiç kimse bu şablonu yazmak ve yazdıklarını paylaşmak için mücadele vermedi. İşin enteresan yanı ise bu yazdıklarımdan duydukları rahatsızlığı hemen her gün telefonda bir birlerine anlatan yüzlerce kişi var. Fakat bir babayiğit çıkartamıyor bu sektör içersinden. Geçmişte iki kişi çıkarttı. Fakat o iki kişiden biri hayatta değil diğeri de kabuğuna çekilmiş seyreyliyor.

Avrupalı alıcı büyük çikolatacılar çok yüksek tonajlarda büyük Türk fındık sanayicisi ile kontrat yapıyor. Alım şeklini, alım miktarını, alım esas ve speklerini, ödeme biçimlerini ve daha bir çok detayları yazıyor çiziyor ve anlaşmalar imzalanıyor. Türk fındığı adına imza koyan 7 firma.

 

Sonra bu 7 firma kendi ülkesi içersinde kendinden küçük 6 firma ile direkt, 10 firma ile de dolaylı anlaşma yapıyor. Kısaca Avrupalıya imza koyan 7 firma, ülke içersinde ki tüm işlerini 16 firma aracılığı ile yapıyor ve yaptırıyor. Alımları, piyasa koşullarını, spekülasyonları, manipülasyonları ve daha birçok piyasa düzenini bu firmalar ile sağlıyor. Bu 16 firma, olduğu yeri korumak veya ilk 16 ya girmek için yapmadığı ve atmadığı takla kalmıyor. Çünkü bu 16 firma 80 firmanın arasından seçiliyor. Kısaca bu 16 firma ne demek diye baktığımızda, yılda 250 vagon garanti fındık işleyen, vagon başına 2 bin lira alıp 500 bin lirayı garanti eden firma. Zaten sektörün asıl kavgası, 80 firmanın içersinden ilk 16 firma arasına girebilmek. Her yıl bu 16 firmanın 10 firması değişir. Azcık palazlanan kendi adına bir şeyler yapınca, tokadı yer ve bir daha ayağa kalkamaz. Peki, bu 80 firma bunlar karşısında bir olamaz mı? Hayır. Olamaz. Tarihte hiç olmamış. Zaten bir araya gelseler bu büyük 7 olmaz.

Peki, bu 16 firmanın haricindekiler ne yapar! Onlarda bu oyunları seyredip pozisyon almaya çalışırlar. Bu yıldan örnek verecek olursak, 19 Kasım da 4.25 kuruşa fındık aldılar. Kırdılar. Çuvalladılar. Bir vagonda 500 lira kar hesap ederken, İç fındık 8.20 kuruş olunca 4.000 lira zarar ettiler. Eee serbest piyasa.. ne diyebilirsin. Aslında bu 70 fabrikacının diyeceği çok şey var da, eh iş te kem küm. Bir baba yiğit çıkmıyor.

Gelelim aracılara, bunların sayısı 700 civarında. Bunlar da 16 firmanın adamı olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılıyor. Olanların sayısı 140 civarında. Sermaye sıkıntısı çekmiyor, 16 firmanın parası ile mal alıp mal devrediyor. Aradan kiloda net 100 kuruş onlara yetiyor. Tabi kantar da, randımanda, ön ödemede ve emanet te neler yapılıyor bilinmez. Zaten fazlada kurcalamamak lazım. Eee serbest piyasa.. fakat ne hikmetse, her yıl bu 140 kişide kendi arasında bir mücadele ile değişir veya yerini korur. Orda da çeşitli oyunlar hem oynanır hem döner. Peki 700 den 140 ı çıkarsak geriye kalan 560 firma ne yapar. Hiiiiç. Onlar da 140 ı ve 16 yı takip edip pozisyon almaya çalışırlar. Fındığın kabuğundan geçinecek bir mücadele verirler. Peki bu 560 bir araya gelemez mi, hayır gelemez. Asla gelemez. Eğer gelebilseler, bu gün fındık bölgesindeki ticaret borsalarının yönetimi bu günkü gibi olmaz. Peki bu 560 firma rahatsız mı evet rahatsız.

Gelelim çiftçiye..!   Çiftçinin içersinde, maalesef şu kadarı şuna, şu kadarı şuna bağlı diyebileceğimiz bir unsur yok. Çiftçi, kendi nam ve hesabına üretim yapan, alın teri göz nuru ile mahsulünü ortaya koyan, geliri ile bir yıl geçinebilecek hesap yapan, gariban bir topluluk. Sayısı şu an itibarı ile tüm yurt da 650 bin işletme olarak tahmin ediliyor. Fakat her yıl bu 650 bin işletmenin % 1 i 6 bin civarında bir işletme, sektörde batanların gazabına uğrayarak o yılki mahsulün tamamını sektöre kaptırıyor. Eee serbest piyasa. Çiftçinin malı, üretimi, el emeği, göz nuru, geçim kaynağı, kültürü ve geleceği üzerine oynanan bu oyunları, yukarıda size anlatmaya çalıştım. İşin en acı tarafı ise tüm bunlara serbest piyasa deniliyor. Bu piyasadan bizler her türlü nasibimizi almamıza rağmen, yine de bu düzen içersindeki, sistemin dışında kalanlar a acıyor ve üzülüyoruz.

 

Düzenin içersinde 2 ihracatçı, 70 fabrikacı, 560 manav a üzülüyoruz. Biz bu insanlarla yıllardır iç içe çalışıyor ve birlikte bir hayat sürüyoruz. Düğünümüzde, cenazemizde, hastalığımızda, sağlığımızda bu insanlar la iç içeyiz. Şehre gelip sıkışsak soluğu buralarda alıyoruz. Bu firmaların mağdur olması, bizlerin de dolaylı mağduriyetini beraberinde getirecektir.  



EKMEK DEN DE OLDUK GİBİ….

 

 

            Son zamanlar GDO ürünler tartışıla dursun  bu aralar farklı bir Konuyu    ele almak istedim.   günümüzde özellikle de Karadenizin vaz geçilmezi  olan  yada her insanın evine elinde götüreceği nimetimiz yemeklerimizin olmasa olmazı olan ekmeğimiz  değerli okurlar artık ekmeğimize bile artık nasıl ve ne kadar doğru bilemiyorum ama çok zamandır ekmeğimizin daha beyaz olması yada farklı üretim çeşitlerine sokulması için kullanılan katkı maddesi benzoil peroksit   Günümüzde katkı maddeleri her tür pişirilmiş unlu mamulde değişik amaçlarla kullanılmaktadır. Un işleme ajanları ile ürün kalitesinde istenilen gelişmeler sağlanmakta ve tüketime sunulan ürünün değeri artmaktadır. Un işleme ajanları hamurun kıvamının ve gelişmesini olumlu yönde etkileyerek, farklı üretim çeşitlerine hamurun adapte olmasını sağlamaktadır. Bu maddeler hamurun pH'sını ve enzim aktivitesini düzenleyerek, fermentasyonu hızlandırmakta ve işlenmeye karşı dayanıklılığını artırmaktadır. Un işleme ajanları kapsamına giren katkı maddelerinden biri de ''benzoil peroksit''tir. Günümüzde ABD'de en fazla kullanılan un ağartma ajanı benzoil peroksit (C14H10O4)'dir.

            ''Kanserojen etkisi nedeniyle tüm AB ülkelerinde kullanımı yasak olan benzoil peroksit, ülkemizde unların beyazlatılmasında yoğun olarak kullanılmaktadır deniliyor  Bu maddenin kullanımı, hem sağlık açısından tehlikeli hem de rekabet açısından büyük haksızlık yaratıyor. Yapılan uluslararası toksikoloji araştırmalarında bu maddenin kanserojen etkisi olduğuna dair bir tespit bulunmadığı söylense de  kanserojen etkisi nedeniyle tüm AB ülkelerinde kullanımı yasak olan 'Benzoil peroksit'in, Türkiye'de unların beyazlatılmasında yoğun olarak kullanıldığını gerek yazılı gerekse  görsel medya da okumak mümkün peki nedir bu benzoil peroksit  Öğütme işleminde, hububat taneleri iki taş arasında ezilerek öğütülmektedir. Bu basit işlem taneden kepek, alöron, tohum, endosperm gibi kısımların ayrılmasını sağlamaktadır. Una ilk öğütüldüğünde daha açık bir renk vermek amacıyla kepek parçacıkları elenerek uzaklaştırılmaktadır. Günümüzde kullanılan öğütme işlemleri ile unun elenmesi çok daha kolay ve ekonomik olmaktadır. Bütün bu kolaylıklara rağmen değirmencilerin istenilen kalitede beyaz un elde edebilmeleri amacıyla yapılan çalışmalarda, una renk veren maddelerin lipitler olabileceği saptanmış ve hegzan gibi çözgen sistemleri ile unun ekstrakte edilmesi sonucunda elde edilen ilk bileşenin karoten olduğu, ekstraktın geri kalanını ise ksantofillerin oluşturduğu belirtilmiştir. Günümüzde unu ağartmak için kullanılan yükseltgenler lipofiliktir. Bunların ne çeşittir bir bakalım

 

Un Ağartıcılar

Kimyasal Yapısı

Reaksiyon Ürünü

Benzoil peroksit

C6H5C(=O)OOC(=O)C6H5

C6H5COOH

Klor

Cl2

Cl-

Aseton peroksit

(CH3)2C(OH)(OOH)

CH3C(=O)CH3

Benzoil peroksit  Dünya'daki bazı ülkelerce, un üretiminde beyazlatıcı olarak kullanımına izin verilen bir katkı maddesidir. Ancak AB ülkelerinde kullanımı yasaktır. Avrupa Birliği ülkelerinde kullanımı yasaklanmış olan bu maddenin Amerika Birleşik Devletleri'nde Gıda ve İlaç İdaresinin (FDA) onayı ile halen beyazlatıcı olarak kullanımına izin verildiği de bilinmektedir. Ancak bilindiği gibi Ülkemizde ise AB ile uyumlu olan Türk Gıda Kodeksi - Renklendiriciler ve Tatlandırıcılar Dışındaki Katkı Maddeleri Tebliği'nde izin verilen katkı maddeleri arasında benzoil peroksit bulunmamaktadır denmekledir. Bu nedenle Benzoil peroksit' in sadece ekmekte değil, tüm gıdalarda kullanımı yasaktır denmiş
Geçmiş yıllarda "Benzoil Peroksit" konusunda yapılan ihbar ve şikayetler ile yazılı basında yer alan haberler nedeniyle, Bakanlığımızca, unlarda beyazlatıcı olarak kullanımına izin verilmeyen bu katkı maddesinin kullanımını kontrol etmek amacıyla denetimler artırılmıştır. Yapılan denetimde alınan un numunelerinin analiz sonucuna göre Benzoil peroksite rastlanmamıştır. Deniyor aslında ne kadar doğrudur pek bilinmez  ama şunu bilmek gerek eğer böyle bir katkı maddesi eğer bir şekilde kullanılıyorsa artık pes doğrusu demekten başka sözümüz olmaz

                                                                                                                             saygılarımla


 

FINDIĞI TANITANLAR NEREDESİNİZ?...

 

            Gün geçmesin ki Türkiye’ de gündem anında değişebiliyor. Kuş gribi, manda virüsü, kene vakası domuz gribi, ve şimdi de  GDO lu ürünler  evet  ne garip  bir durum  sizce neler oluyor dünya da?

            Şimdi sizi biraz bir düşünmeniz konusunda bir uyarım olacak  buradan size desem ki eskilerde   insanlar verem,sıtma ,kolera gibi hastalılarla uğraşırken geldiğimiz yüzyılda  hiçte bilmediğimiz yada duymadığımız hastalık isimleri ile ve tehlike boyutlarını da duyarak izliyor  görüyor ve  dinliyoruz. Peki  bugün gelinin nokta da ise hiç bilmediğimiz ve yeni yeni duyduğumuz bu  virüs türleri nereden ve nasıl ortaya çıkıyor,  sizce ülkemizde bu konuda bu tür gelişmeleri takip eden yada inceleyen bir acil merkezimiz yada gelişmiş bir laboratuarımız var mı yeni yeni ortalığa çıkan bu tür virüsleri için araştıran inceleyen bir merkezimin olması ülkemiz için iyi olmaz mı?  Tabi ki olur yada belki de var ben bilmiyorum ama her ne olursa olsun bu türlü tehditler için mutlaka olmalı  ve onlara göre önlemler geliştirmeliyiz.

 Bizler bu gelişme ve güce ülke olarak sahibiz. buradan yola çıkarak asıl konumuz olan bu GDO ürünlerin gündemimize nasıl düştüğüne yada bu GDO  nun acılımı nedir ve nasıl bir şeydir.  

            GDO nedir?  "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar" Evet   Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar", kısaca GDO adı veriliyor.

            Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme,yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sın dan kesilerek çıkarılıyor.Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor. Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO' lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates,balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor. İnsanlık bugün doğal çeşitliliğe zarar vererek tür zenginliğinin yok olmasına yol açan GDO ların çeşitli yollardan yayılarak yeni Frankeştaynlar yaratma tehlikesiyle karşı karşıya.

            Buradan  bakıldığında bu işin FTG ile alakası nedir diyeceksiniz son günlerde ulusal gazeteler de ve ulusal televizyonlarda gdu lu ürünler tartışılıp konuşulurken her ne hikmetse en fazla fındıkla ilgili olan şekerleme ve çikolatalar ve onun içinde kullanılan katkı maddesi soya lesitini gibi yada bu tür katkılar peki sizce gerçekten gdu lu katkı maddeleri çocuklarımızın da gönül rahatlığı ile yediği çikolatalar da gerçekten gdo lu katkılar var mı yada özellikle fındığın içinde bulunduğu ortama kullanmaya çalışan bir grubun özellikle gdo lu ürünlerin tartışıldığı ve konuşulduğu bir ortam mı yaratılmakta mıdır  yada ülkemizde ve dünyada krizlere rağmen şekerleme ve çikolata sanayinin gün geçtikçe arttığı tüketiminin yaygınlaştığı bu günlerde sizce bir rastlantıdır bunları sorgulamak ve bizlere bilgi vermesi gerek kurumlar yada fındığı biz dünya ya tanıtıyoruz diyenlerin neden bir açıklaması yada bu konuyu konuşanlara cevap vermezlere her zaman ar ge çalışmaları ile övünen bu tanıtım grupları bu konuyu ele almazlar fındık değil üretici desteklenmelidir diyenler peki tüketicileri içinde bir araştırma yada bu tür ürünleri üretenlerle bir araya gelip bir basın toplantısı yapmazlar sormak gerek yada gerçek den bu tür bir katkı kullanılıyor mu sormak gerek diyorum ve buradan sayın beyler bu aralar hem fındık fiyatları da hem de çikolataların tüketimi konusunda düşüş olursa  şaşırmayınız zaten bu aralar serbest piyasayı ne kadar düşük fiyatlarda tutarsanız belki TMO’da oluşan  o serbest piyasa fiyatlarından aralık ayında satış fiyatı açıklar ne dersiniz çok kıymetli okurlar aslında fındığın ne kadar önemli bir ürün olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır çünkü bugün fındık dan yapılan ürünlerin ne kadar güvenli ve sağlıklı olduğu ortadadır en azından ben kendi adıma bu günlerde satışı gündem de olan ordu yağı sanayinin ürettiği fındık yağı için evet fındık yağı her kez gönül rahatlığı ile bu ürünleri kullanabilir tamamı Karadeniz fındıklarından üretilen ve kesinlikle gdo katkısı olmayan bir ürün ve son olarak da sayın kıymetli ağabilerime de sizlerde çikolata sanayicisi büyüklerimize bir araya gelip tüketicilere ülkemizde tükettiğiniz çikolatalarda asla gdo katkı kullanılmamakladır diye açıklama yapınız  tabi yerse…… 

 

HEM AKADEMİ HEMDE GELİŞİM DİYENLERE….

 

FINDIK TANITIM GRUBU VE KARADENİZ GELİŞİM AKADEMİSİ  HER İKİSİDE FINDIK İHRACATCILARI BİRLİKLERİNİN DESTEKLEDİĞİ VE YÖNLENDİRDİĞİ BİR ALT GRUPLARIDIR HER İKİSİNİNDE AMACI ÖZÜNDE BİR OLSA DA FARKLI ALANLARDA ÇALIŞMALAR YAPILDIĞI SÖYLENEBİLİR..Buradan çok sayın arkadaşlarıma sormak gerekli olduğum bazı sorularım olacak FINDIK TANITIM GRUBU 'nün misyonu, ülkemiz tarımsal ürün ihracatında %20 paya sahip olmakla birlikte iç ve dış tüketiminin arttırılmasına yönelik reklam ve tanıtım faaliyetlerini organize etmek ve yürütmek Bu amaca ulaşabilmek için gerçekleştirilen faaliyetleri destekleyecek nitelikteki AR-GE çalışmaları da FTG tarafından çeşitli bilimsel kurumlara yaptırmaktır. Peki  Neden fındığı bilen Karadeniz halkına bu aralar sürekli gerek yerel gerekse ulusal alanda bir takım sloganlar ile beraber bazı söylemleri yaygınlaştırıyorsunuz bunlara bu fındığı bilen halkın ne ihtiyacı var sizce ?

DİĞER TARAFDAN DA YENİ ULUŞTURULMUŞ OLAN Karadeniz Gelişim Akademisi (KGA), Karadeniz bölgesinin gelişim ve kalkınması için bilgisel ve eğitsel faaliyetler gerçekleştirecek bir gezici eğitim kurum olduğunu söylediğiniz bu akademimin aslında bir anlamda bölgelerdeki ticaret odalarının üstlenmesi ve yapması gereken seminerlere sizler neden gerek duyuyorsunuz ?  Bu Seminerlerin amacı, Bölge girişimcisinin ve girişimci adaylarının dünyadaki ekonomik gelişmeler ve dengeler hakkında bilgilerini güncellemek Rekabet güçlerini arttırmak ve pazar paylarını geliştirmek için gerekli bilgi ve deneyimi uygun yöntemlerle aktarmak olduğunu söylediğiniz bu çalışmalar içine ordudan  yâda başka illerden şu ana kadar ciddi kaç firma sizden faydalandı ?

 Karadeniz Gelişim Akademisi ( KGA)  ekibi seminer tarihinden önce kent protokolünü ziyaret ederek Vali, Belediye Başkanı, Ticaret ve Sanayi Oda Başkanları, Organize San. Bölgesi Başkanı, Rektörlükleri ziyaretindeki asıl amaçları sadece kent protokolü olduğundan mı yoksa fındık konusunda kendi bilgilerinizi onlarla paylaşmak mı ?   Ayrıca yerel Basın gruplarıyla tam bir işbirliği içersine girmek derken  sadece sizlerin belirlediği basınla mı ?  Yoksa gerçekten den söylediğiniz gibi bütün basın grupları ile mi işbirliği içine girmek mi ?  

Bu yolla bölge firmalarının en üst düzey yöneticilerini yerlerinde tek tek ziyaret etmek ve hangi konularda eğitime ihtiyaç duyduklarını eğitim check-up’ı yaparak raporlar ve seminer davetlerini gerçekleştirmek neden sizin bir görev alanınız olsun ki ?  dediğim gibi bu türlü faaliyetleri sivil toplum örgütümüz olan odalarımıza  düşmez mi  ? sizden  bu bölgede böyle bir  görev mi talep edildi  ki  Her bir kentte ortalama 350 ile 400 arasında firma ziyareti yapılması sizlerin hedefinde olması ve  acaba günümüzde  illerde sizce ayakta kalan kaç firma kaldı  ? Bu dönemde yâda şuana kadar kaçına ulaşarak nasıl bir destek sağladınız ?  Bizden size bir öneri bence eğer amaç ülkemizde bir gelişme yada kalkınma sağlanmaksa amaç önce bunu eğitim yuvalarından başlatmanız daha doğru olacaktır    lükse otellere yada bazı belirlenmiş gazete   televizyonlara    vereceğiniz yada hiçbir anlamı olmayan reklamlara vereceğiniz bu paralarla gelin zaten ABD  pazarlarında sert kabuklu yiyecekleri daha çok yaşlı nüfusun tükettiği bir ortamda  eğitimli insanların  daha çok tükettiği ürünlerimizin geliştirilmesini   ilk öğretim çağındaki çocuklarımızdan yani  okul dönemlerinde daha sağlıklı beslenme konuları derslerini alan   fındığın da beslenmede nasıl olduğunu anlatacak bir proje geliştirilmesi daha iyi değil mi sizce  masala onların okullarına yapacağımız bir bilgisayar odalarına acılan her bilgisayarda fındık ve ürünlerini anlatan bir ön açılışı bilgisi her gün onlarda farklı alışkanlıklar uyandırması daha sağlıklı olacağını düşündürmez mi .yada okullara yapılacak olan seminer odalarında genç nesile tüketim sağlıklı beslenme yada ekonomi yada dünyada gelişen yeni teknoloji onlara anlatalım daha güzel olmaz mı onlar değil mi bizim geleceğimiz artık 50 yaşına gelmiş insanlardan mı gelişme yaygınlaştırma yada umut bekleyeceğiz asıl olan genç gelecekler değil mi yazık oluyor bu ülkenin kaynaklarına yazık hamda çok yazık…

YARIM ASIRLIK SEVDA TÜKENECEK GİBİ…

 

 

            SİZLERE  BU GÜNLERDE GÜNDEMDE OLAN ORDU YAĞ SANAYİ NİN GEÇMİŞ TARİHİNİ BİR KEZ DAHA HATIRLATMAK ADINA YORUMSUZ SİZLERLE PAYLAŞMAK İSDEDİM BİR YARIM ASRIN NEDEN NİÇİN NİYE DENECEK HAZİN BİR ÖYKÜSÜNÜN GEDİRİLDİĞİ SON NOKTA ORDU YU MAL OLMUŞ BİR BÜYÜK KOCA FABRİKANIN NEREDEN NEREYE DENECEK YADA KİMLER GELMİŞ KİMLER GEÇMİŞ OLAN BELKİ DE ORDU’DA ÜÇ  FABRİKADAN BİRİ OLARAK KALMIŞ YARIM ASIRLIK SEVDANIN KİM DER Kİ FİSKOBİRLİĞİN BORÇLARI İÇİN SATIŞA ÇIKARILAÇAĞINI ÖYLE YA SATARIM HEMDE BABALAR KİMİ s       SATARIM  DİYENLERİN SANIRIM BUNLARDA YEREL YÖNETİCİLERİ  İŞİN KOLAYI HER HALDE BÖYLE OLUYOR GELİN ŞİMDİ DE SATIŞA ÇIKACAK OLAN TABİ GENEL KURUL İZİN VERİRSE ORDU YAĞ SANAYİNİN GERCEK TARİHİNE BİLMEYENLERE YADA HATIRLAMAK İSDEYENLERE YADA UNUTMUŞ OLANLARA….

 

            Ordu Yağ Sanayi Anonim Şirketi (OrduYağ), Sümerbank ve yirmi beş gerçek kişinin taahhüt ettiği 2.000.000.TL. sermaye ile 20.10.1957 tarihinde 101 dönüm arazi üzerinde Ordu İlinde kurulmuş  Bataklık bir alanın sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda ilin kazanımına açılması ve Müessesesinin, ilde üretimi yapılan, Ülke üretiminin ortalama %70 ine karşılık gelen soya tohumunu işleyip pazara sunması ve üreticiye destek olması amaçlanmış ve o zamanın  Başbakanı olan  Adnan MENDERES döneminde Bahçelievler Mevkiindeki mevcut Soya Sitesinin bulunduğu alana yapılması gündeme gelmiş  Tesis, Sırrı Tercan tarafından hibe edilen şu anda bulunduğu yerde inşa edilmiştir.    31.12.1962 tarihinde yapılan genel kurul toplantısında Müessese'nin Sümerbank tarafından devam ettirilmesinin zaruri olduğu kararına varılmış olup  Sümerbank tarafından geliştirilen fabrika 12.06.1965 tarihinde tekrar işletmeye alınmış ve Sümerbank Ordu Soya Müessesesi Türk ekonomisindeki yerini almıştır. Tesisin açılışını Dönemin Başbakanı Süleyman DEMİREL yaptı. Tesiste ilk olarak Polonya menşeli teknoloji kullanıldı. İlk yıl Ordu İlinden 7,000 ton soya alımı gerçekleştirildi.   Soya Müessesesi halen olduğu gibi o yıllarda da çok revaçta olan bir kurum olup  ve il'e yapılan ziyaretlerde gezi güzergahı içerisinde yer alıyordu. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Muğla, Rize ve İzmir senatörleri, Kuvvet Komutanları ve Genel Kurmay Başkanları, fabrikayı ziyaret eden Devlet Erkanına örnektir. Kamu İktisadi Devlet Teşekkülü olan Sümerbank Genel Müdürlüğüne bağlı Tesisi, Müessese Müdürleri yönetiyorlardı.  Soya Müessesesinde Müessese Müdürlüğü görevinde bulunan Müdürler ve görev süreleri  ise şöyledir.

 

  İsmail TANDOĞAN                             15.06.1963  -  12.06.1965

  Dr. Behzat AYATA                               12.06.1965  -  31.10.1968

  Şerafettin KAPLANGI                          18.04.1969  -   7.04.1972

  İbrahim AKAN                                      15.06.1972  -  20.02.1973

  Dr. Lütfi KARASOY                             19.03.1973  -  27.11.1975

  Yılmaz SACCIOĞLU                            14.03.1976  -  3.02.1978

  A. Fikri AKCA                                       4.02.1978  -   1.04.1978

  O. Atilla Mahmut YAZICIOĞLU         21.04.1978  - 13.08.1978

  M. Zehra ÖZGÜR                                  14.08.1978  -  1.06.1979

  Turgut ÖZDOĞAN                                21.12.1981  -   4.07.1983

  İbrahim KILIÇ                                       12.12.1983  - 15.02.1987

 

            1983 Yılında Tarım ve Orman Bakanlığına bağlanan fabrika, Türkiye Tarım Ürünleri Kurumu Soya Sanayi Müessesesi Müdürlüğü oldu. Yapılan bu devirle ilgili karar 20 Mayıs 1983 tarihli Resmi Gazete'de yayınlandı.   1983-1984 yıları işletme karı 700 milyon lira olan Ordu Soya Müessesesi tekrar Sümerbank Genel Müdürlüğü bünyesine alındı.

1985 Yılı Haziranında Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu kararı ile tesisin bazı Kooperatif Birliklerinin birleştirilmesi ile kurulacak olan bir anonim şirkete devredilmesine karar verildi. Alınan karar, dönemin Valisi olan Necati Çetinkaya'ya Milletvekilleri Şükrü Yürür ve Nabi Poyraz tarafından iletildi. İletilen karar şöyledi: "Sümerbank Ordu Soya Müessesesi'nin Sanayi ve Ticaret Bakanlığının Koordinatörlüğünde, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı ve Sümerbank'tan birer yetkilinin katılımıyla teşkil edilecek kurul tarafından belirlenecek değer ile Karadeniz Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (Karadenizbirlik), Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (Fiskobirlik) ve Trakya Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birliği'nin (Trakyabirlik) katılımları ile kurulacak bir anonim şirkete devredilmesine karar verilmiştir."   Müesseseden AŞ’ye Geçiş   

            28.05.1986 Tarih, 3291 Sayılı Yasa ve Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu'nun 18.03.1986 tarih 86-5 sayılı kararı ile Sümerbank'a bağlı ortaklığa dönüştürülmüş olan Müessese, Kurulun 02.07.1986 tarih K-25 sayılı kararı doğrultusunda yapılan bir protokol çerçevesinde, 23 Ocak 1987 tarihinde yapılan Şirket Kuruluş Genel Kurulu ile Anonim Şirkete dönüştürülmüş ve Ordu Soya Sanayi Anonim Şirketi'nin sermaye yapısı Karadenizbirlik, %25 Fiskobirlik, %25 Trakyabirlik, ve %20 Sümerbank Mensupları Sağlık ve Yardımlaşma Vakfı şeklinde gerçekleşmiştir. Böylece bugün bir dünya markası haline gelen Çotanak'ın temeli de atılmış oldu.   Şirketin İlk Yönetim Kurulu Üyeleri Muhittin Soyer, Aziz Orol, Ülkü Nefesoğlu, Hüsamettin Çabukusta, Engin Tuncer ve İsmail Gümüş'ten oluşurken, Anonim Şirkette ilk Genel Müdürlük görevini vekaleten İbrahim Kılıç yürüttü.  

06.05.1988 de Soya San. AŞ. Genel Müdürlüğüne Bakanlık onayıyla Kemal Karlıbel getirildi.

1988 de 119 işçi, 28 idari personel olmak üzere 147 kişi ile üretim yapan fabrikada günde 18 ton rafine yağ üretiliyordu.  Şirket, finansal sıkıntı içerisinde olan ve faaliyetleri duran Orsan AŞ.'ye talip olarak yeni ürünler hedefledi. Margarin, sabun, deterjan üretiminden söz edilmeye başlandı. Ancak o yıllarda gerçekleşmesi belki de hayaldi.  06.07.1988 yılında 2 kg lık yağ piyasaya sunuldu.  Ordu Soya San. AŞ ilk ihracatını 1989 yılın ilk ayında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine Soya küspesi satarak yaptı.  Trafik kazası sonrası vefat eden Genel Müdür Kemal Karlıbel'in yerine Genel Müdür Yardımcısı Ali Yılmaz yedi aylık bir süreçte vekaleten Genel Müdürlük Görevini yürüttü.   14.11.1989 da Fatsalı Mali Müşavir Teoman Doksanoğlu Genel Müdürlüğe atandı.  1990 Yılında Bir turizm şirketi fabrikaya talip olarak bu alanı turistik tesis olarak değerlendirmek istedi. İşçilerin bağlı olduğu Tek-Gıda iş sendikası ve Ordulular tarafından istenmeyen ve karşı çıkılan satış gerçekleşmedi.  Dışarıda gelişen olaylar fabrika çalışanlarını adeta kamçılıyordu. Tesis hiç yapmadıklarını yapmaya karar verip ithalat gerçekleştirdi. Soya A.Ş. Yugoslavya'dan 769 bin 676 dolar karşılığında 1473 ton ham ayçiçek yağı alarak ilk ithalatını gerçekleştirdi.  Pazarda yer almaya başlayan ürünlerin devamlılığı noktasında yatırım gerekliydi. 25 yıl önce kurulan fabrikanın, Polonya menşeli makinelerinin ömrü tamamlanmak üzereydi.  1991 Yılında Genel Müdür Teoman Doksanoğlu, fabrikaya yatırım yapılması konusunda çalışma başlattı. Pres ünitesi yenilendi. 60 tonluk kapasite 150 tona çıkarıldı. 650 milyon liraya mal olan pres ünitesinin açılışını 17.3.1991 de dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Şükrü Yürür yaptı.   Yapılan yenileme çalışmalarına ekstraksiyon ünitesi ile devam edildi. Ünite Belçika'dan 39.800.000 Belçika Frangı bedel karşılığı,15 ay taksitle alınırken, ham yağ tanklarına da 445 milyon lira bedelle 2 adet biner tonluk ilave yapıldı. Dolum tesisi için 2 adet biri teneke dolum diğeri ise şişe dolum terminali alındı. 6 Milyar liraya mal olan bu yatırımlarla, dönemin Genel Müdürü Teoman Doksanoğlu'nun deyimiyle, fabrika gençleştirildi.  Soya San. AŞ 1991 yılının haziranında sermaye artırımına gitti. Fiskobirlik, Karadenizbirlik ve Sümerbank vakfına ait Ordu Soya AŞ.  225 milyon olan sermayesini 400 milyon lira artırarak 625 milyona çıkardı.  Modernizasyon ve rehabilitasyon işlemi, 1993 Ağustosunda sona ermiş ve pres kapasitesi 180 tona çıkarılmıştır.   başlamış yatırımları tamamladı. Ekstraksiyon ünitesinin montaj işlemi bu dönemde yapıldı.  

1998 yılında göreve getirilen Alaattin Demir, şirketin içerisinde bulunduğu durumla uğraşırken birde Sanayi Bakanlığının satış istemiyle karşılaştı.  Sanayi ve Ticaret Bakanlığı fabrikanın satılmasını isteyerek, Yönetimden bu doğrultuda karar talep etti. Dönemin Yönetim Kurulu'ndan satış kararı çıkmadı.  Genel Müdür Alaattin Demir döneminde Çotanak markalı yemeklik fındık yağının seri üretimine başlandı. 11 Mayıs 2001 tarihine gelindiğinde, süreç içerisinde, çoğunluk hisseleri Fiskobirlik tarafından devralınmış ve  09 Aralık 2003 tarihinde şirket İsmi Ordu Yağ San. AŞ. olarak değiştirilmiştir.  1957 yılında kurulan ve yıllarca zarar ederek devletin sırtına yük olan Ordu Yağ Sanayi A.Ş., Fiskobirlik ve fındık yağı sayesinde zarar etmekten kurtularak, devlete trilyonlarca lira vergi veren bir kurum haline geldi. İlk ihracat olan Almanya ihracatı ile fındık yağı ve fabrika kapılarını dünyaya açtı. İhracat giderek arttı ve İtalya, Hollanda, Avusturya, Irak gibi ülkeler Türkiye'den, yani Ordu'dan yağ almaya başladı.  Fiskobirlik'in de desteği alınarak kapasite artırımına gidildi. Türkiye de ilk olan Alfa-Laval rafine sistemi kurularak kapasite 200 tona çıkarıldı. Yapılan tesisle birlikte Oleik asit ve linoleik asit değerleri harmanlanarak İDEAL yağı üretildi, ardından prestij grubu eklenerek pörtföyü genişletildi. 1988 li yıllarda düşünülen temizlik ürünleri üretimi için çalışmalar başlatılarak yatırım ağı genişletildi.  İlk olarak şampuan, sıvı ve katı sabun ile yüzey temizleyici üretimi yapılarak piyasaya sürülen ürün portföyü, daha sonra ise cam sil, , bulaşık deterjanı, çamaşır yumuşatıcı, çamaşır suyu gibi ürünlerin de katılımıyla genişletildi.    Ordu Yağ San. AŞ. (OrduYağ); hammaddeye göre değişmekle birlikte; 180-200 ton/gün hamyağ kapasitesi, 120-150 ton/gün  rafine kapasitesi 120-180 ton/gün dolum kapasitesi ile Çotanak markalı Fındık Yağı, İdeal Yağ, Soya Yağı, Ayçiçek Yağı, Mısır Yağı ve Kanola Yağı üretimine devam etmektedir. Ayrıca,  100-200 ton doğal temizlik ürünleri kapasitesi ile Çotanak Seranut markasıyla bitki özlü sıvı ve katı sabun, Çotanak Nutshine markasıyla da yüzey temizleyici, cam sil,  bulaşık deterjanı, çamaşır yumuşatıcı ve çamaşır suyu üretimini sürdürülmektedir.

FINDIĞIN ESARETİ…

Türkiye fındık üretim sonrası pazarlanmasında tamamen dışa bağımlıdır. Yani Türkiye fındığını dışarı satacağım diyerek üretmektedir.  Bu da fındığın esareti demektir. Türkiye fındık üretimi de dünya da birinci ülkedir. Ama bu üretilen fındığın tüketimde satışında ve pazarlanmasında tamamen dışa bağımlıdır. Üretilen fındığın yüzde seksen beşi ihracat edilmektedir.
 Fındığın bu esaretten kurtulması gerekmektedir.  Fındığın bu esaret ve bağımlıktan kurutulması için  tek bir çözüm vardır. o da fındığın iç piyasada yani ülke içerisinde tüketimini artırmaktır. Bu gün üretilen fındığın yüzde on beşi iç piyasada yani ülke içerisinde tüketilmekte yüzde seksen beşi yurt dışında tüketilmektedir. Bu durum fındığın kaderinin tamamen dışa bağımlı olduğunu göstermektedir.
 Fındığı hammadde olarak dış ülkelere satıyoruz sonra on katı fiyat ile işlenmiş olarak mamul madde olarak satın alıyoruz. Ülke olarak fındık konusunda marjinal davranarak büyük bir çikolata sanayi kurmalıyız.  Çikolata sanayisinde marka olmalıyız. Fındığı ülke içerisinde işleyerek katma değerini artırmalıyız.  Bu durumda hem üretici kazanır hem de devlet ekonomisi kazanmış olur.
Üretilen ürünün iç piyasa da tüketimi çok önemlidir. Bu tüketim ürüne talebi artırarak ürünün değer kazanmasına neden olmaktadır.
 iç tüketim alışkanlığını  kazandırmalıyız . Eğer bu gerçekleştirilebilinir ise işte o zaman fındık dışa bağımlılıktan ve esaret den kurtulacaktır.
 İnsanlara fındık yeme alışkanlığı kazandırılmalı ve  fındık cazip hale getirilmeli insanların rahatlık ile yemeleri sağlanmalıdır.
Bu gün ülkenin bazı bölgelerinde fındığı görmeyen tanımayan insanlarımız mevcuttur.  Burada önemli olan iç tüketimiz genişletilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır.
Türkiye de yaklaşık olarak yetmiş iki milyon insan yaşamaktadır. Bu insanlara yılda kişi başı ortalama beş kilo fındık yedirerek üç yüz atmış bin ton fındık iç piyasa da tüketilmiş olur. Bu miktar tüketim yıllık rekor yüzde yetmişi demektir. Böylelik ile ambarlar da fındık stoku tüketilmiş olur ve bundan sonra da stok birikmemiş olur. Türkiye de insanlar sakız çiğnediği zaman kadar fındık tüketmiş olsalar fındık dışa bağımlıktan ve esaret den kurtulmuş olur. İnsanlara fındığı sevdirmenin ve tüketmesinin bir şekilde yolları bulunmalıdır.
Fındığın tüketimi artırmak için daha radikal alternatif çözümler üretilmelidir. Bu çözümlerin başında marka olacak bir çikolata sanayisinin kurulmalıdır.
Kendi fındığından kendin çikolata yapmaktır. Fındığın tanıtımı sağlayan bu kuruluşlar ülkede bir çikolata marka olacak çikolata sanayisinin kurulması yolunda iş adamlarını sermaye kesimini teşvik etmelidir. Fındığı iç tüketimi sağlamalıdır.
Giresun da Fiskobirlik e ait Fındık İşleme Entegre Tesislerinde fındığı işleyerek yaklaşık olarak on dört çeşit fındık ürünler yapılmaktadır. Bu tesislerde üretilen fındık ürünleri bölgenin dışına çıkarılmamış Türkiye geneline dağıtımı yapılmadığından sınırlı bir üretim de kalmıştır. Bu fındık ürünleri ülke genelinde bayiiler yolu ile ülkenin en ücra köşelerine ulaştırılabilinir. 
Tesisler iç tüketim yeterli olmadığından tam kapasite ile üretim yapamamaktadır. Bu tesislerde üretilen ürünlerin pazarlama sorunu yaşanmaktadır. Bu pazarlama sorunu aşılamayacak bir sorun değildir.  Pazarlama ekipleri kurarak pazarlama elemanları bu ürünleri çantalarına koyarak gerekir ise ceplerine koyarak iç ve dış piyasa da dolaşarak ürünleri tanıtacaklar ve pazarlamalarını yapacaklardır.  bölgeleri şehir ve kentleri ürünü pazarlamak için dolaşmalıdır.

Fındık dışa bağımlıktan kurtuluşu ancak iç piyasa da tüketimi artırmak ve dünyaca marka

 

olacak yeni bir çikolata sanayinin kurulmasından geçmektedir. Eğer ülke olarak bunları gerçekleştirebilir isek fındık hem üreticisine hem de ülke ekonomisine çok kazandıracaktır.

 Ülke içerisinde iç tüketimi artırmak için fındığın tanıtımı ve reklamı ciddi olmayan "Anagani Managani" gibi argo kelimeler ile yapılması fındık tüketim açısından hiçbir katkısı yoktur. Fındığın insan sağlığına olan önemli faydaları öncelikli olarak anlatılmalıdır. Fındığın sağlık ve ülke ekonomisine katkıları faydaları ön plana çıkarılarak anlatılara tanıtımı ve reklamı yapılmalıdır.
Ülkemiz üretilen iç fındığın % 80 çikolata sanayinde (kıyılmış, dilinmiş, öğütülmüş olarak) bisküvi, şekerleme, tatlı, pasta, dondurma yapımında kullanılır. İç piyasa ve ihracatta değerlendirilemeyen fındıklar, yağlık olarak kullanılmaktadır.
Fındık dan elde edilen ham yağların bir çok kullanma alanları vardır.Rafine edilip yemeklik yağ olarak, Temizleyici, nemlendirici ve dağıtıcı olarak, Gres yağı üretiminde,Koruyucu boya endüstrisinde kurutucu olarak, Kimyasal tepkimelerde katalizör olarak, İlaç ve kozmetik endüstrisinde yardımcı hammadde olarak, El ve lastik eldivenlerin dezenfeksiyonunda, tıbbı aparatların sterilizasyonunda, Yaraların pansumanında, deri-ağız hastalıklarında antiseptik olarak, Sanayide yüzey aktif maddesi, korozyon inhibitörü, yağlama, metal kesme yağları, metal temizleme ve asfalt plaka üretiminde. Ayrıca, yağ çıkarılması ile arta kalan küspe, yüksek oranda protein içermekte olup, hayvan yemi olarak yem sanayinde kullanılmaktadır. İnsan hayatına bu kadar faydası olan fındığı Türk halkı tanımıyor sadece üretiyor ve tüketimini bilmiyor.
Yaklaşık beş bin yıldır bilinen fındık, meyvesinden odununa kadar birçok yerde insanlığa büyük yararlar sağlamaktadır. Fındık kabuğu ülkemizde özellikle fındık üretilen bölgelerde çok değerli ve yüksek kalorili bir yakacak olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca fındık odunundan sepet, baston, sandalye, çit ve el aletleri yapımında faydalanılır. Bazı türleri park ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir. Fındık yaprağı ile meyve zurufleri dış kabukları gübre olarak kullanılmaktadır..
Kısacası işte böyle altın değerinde Türkiye nin stratejik milli ürünüdür. Fındık Türkiye nin petrolüdür altınıdır. Ülke insanlarına ve ekonomisine önemli faydalar sağlayan fındık iç tüketim artırılarak mutlaka dışa bağımlıktan ve esaret den kurtulmalıdır.

 Başlamadan çöktü…

 

Hükümet  40 gün önce yeni fındık stratejisini açıkladı. Üç yıl uygulanacaktı. Fakat, daha uygulama başlamadan çöktü. evet  fındıkta çok ilginç gelişmeler yaşanıyor bu aralar.  gerek ihracatçılar birliği gerekse tarım bakanlığı bu yıl ki fındık rekoltesini 500 bin ton olarak Türkiye genelini açıklamışlardı.

Fakat gelin görün ki ne serbest piyasada nede  fındık dalında görüldüğü gibi  ne  sayın bakanın nede   tarım bakanlığı müsteşarı sayın Mirmahmutoğlu nun dediği  gibi bir rekolte çıkmadı yani evdeki hesap çarşıya uymadı hal böyle olunca da ağustos ayından bu yana fındık fiyatların da büyük çıkışlar başladı.  Fındık piyasasına daha fındık   tüccara gelmeden 6.100.-tl (kg.levant kalite) iç fındıklar alınıp satılırken kısa zamanda  bugünler 8.300.-tl (kg levant kalite )iç fındıklar  işlem görmesi ve kabuklu fiyatlarında 4.tl  % 50 randımanlı (levant kalite) alınıp satılması kaçınılmaz olmuştur.  Aslında bu fındık stratejisinin bir amacı da fındığın bol olduğu senler içinde fındık alanlarının sınırlandırılması ve taban araziden yada 750 rakımdan söktürülmesi bir başka değişle bu alanlara başka ürünlere üreticiyi yönlendirilmesi idi fakat bütün bunlara rağmen yine bu yıl fındık şimdilik 4 tl den alınırken artı 1.5 tl da üretici desteklemesi yani alan bazlı dekar başına ödeme varken bu rakam yaklaşık 5 tl yada 5.5 tl leri bulmakta hal böyle olunca fındığın söktürülmesi yada başka bir ürüne yönlendirilmesi  de başka bahara kalmış gibi çünkü fındık 1.tl olsa bile fındığın bu arazilerden söktürülmesinin mümkün olmayacağını bilmesi gerekenler artık bundan sonra daha iyi olayları değerlendirilmiş olurlar diyorum.

  Peki neydi   fındık fiyatlarının yükselmesine  etken ne   oldu aslında çok basit gelişmelerin olması ve fındığın kendi yolunu bulması ile başlayan ve   fındığın bu yıl ki rekoltesini  bildikleri halde kamuoyunu yanıltanların ellerindeki sonuçlardır bunlar. Fındık rekoltesini  aslında nasıl olduğunu bilmemek şaşırtıcı olurdu çünkü fındık bahçesi olan herkes bunu görmemesi delilik olurdu o günlerde fındık kendisini bahçelerde ve dallarda ben yokum bu yıl rekoltem eksik diye   zaten kendisini  gösteriyordu  anlatıyordu ve bunu görmemezlikten gelenler ve  fındığın  yetkili ağızları bunlara rağmen    Türkiye geneli 500 bin tondur.  Demeleri bir garip durumda zaten  rekoltenin  aslında 400 bin tonun üzerinde olmadığı resmi verilerle de ispatlanmıştı ama maalesef egemen güçlerin düşündüğü rekolte kamuoyuna söylendi  bu konuda ilk yanlışların biride bizler o zamanlar bunları yanlış bir tespit olduğunu her platformda anlatmaya çalıştık. Zaten eğer 500 bin ton fındık rekoltesi olursa ve devlet fındığı serbest piyasa da bırakırsa o zaman fındık fiyatı serbest piyasa da 2.5 tl olur dedik eylül ayında ama gelinen nokta da ne kadar doğru olduğumuz orta da  biz söyledik birileri  dinlemedi  ve üstüne üstelik hem  serbest piyasa hem de fındık rekoltesini 500 bin ton dediler. Gelinen  son gelişmeler onların yanıldığının bizlerin haklı olduğunu çıkarmıştır. Fındığı bilmeyenlerin onunla yaşamayanların fındık konusunda ahkam kesmeleri bence haksızlık olur. Çünkü fındıkla nefes alan fındık yaşayan onun zorluklarına katlanan bir bölgenin insanıyız bizler kadar fındık konusunu bilmek anlamak yada savunmak acaba kimlere düşer.  Dün bizlere ahkam kesenler  şimdide bizlere   biz de insanız ve yanılabiliriz diyorlar  eh o zaman neden bunları söylemediniz  artık bundan sonrası ne olur yada başka   diğer etkenler nedir fındıkta görülüyor ki fındık daha fındık pazara gelmeden   üreticiyi  daha yeni fındığını toplayanlara o zamanlar serbest piyasa da verilen fındık fiyatı 3.300.tl(kg kabuklu)  bu fiyatlar masrafını bile karşılamayan fındıkları stok yada beklenti içine soktu hatta bazı köylerde fındığını erken indirmek isteyen köylülere komşuları indirmeme konusunda gönül koyanlar bile oldu yani komşunu ikna etmek isteyenler de oldu burada da  üretici   başarılı  oldular.

 Tabi bir de yeni fındık sezonu öncesi fiskobirlikden yada tmo dan ihale yolu ile alınan fındıklarında  olması birkaç kişiyi belki de satışlarını önden kapatmaya zorladı şimdi gerek Avrupalı gerek yurtiçi alıcıları muhtemelen bu fiyat artışlarından rahatsız olacak ki sanıyorum ya tmo nun 2007 mahsulü  fındıklarını satmasını bir umutla bekleyecektir.  Tam bu nokta da beklenen açıklama geldi Birkaç gün evvel  tmo genel müdürü basın açıklamasında ellerindeki eski  fındıklarla  ilgili  bir açıklama yatı   sayın genel müdür kesinlikle üretici fındığını elinden çıkarana kadar fındık satmayacaklarını söyledi  inşallah doğru çıkar çünkü biz önceki yıllarda da fındık satmayacağız diyen genel müdürleri  gördük.

Artık gelinen bu durum karşısında  maalesef şimdi fındık da aslında daha başlamadan çöken bir stratejisin  hikayesini okuyoruz artık bizleri dinlemeyi ve gerçeklerle karşı karşı gelmelerini anlattıklarını düşünüyorum.  bugün gelinen nokta ve insanın aklına da bu ülkeye girmesi gerek ve büyük bir kayıpımız olan dövizimizi aslında nasıl bir düşüncesizlik içinde elimizden kayıp gittiğini ve   bu yılda fındık desteklenmesi olsa idi yine rekor bir fındık döviz kazancımızın  olmaması kaçınılmaz olacaktı diyorum..

                                                                                                        Saygılarımla…

   
 

 

DOĞRU OLAN NEDİR SİZCE ?  SAYIN   BÜYÜKLERİM..

 

MEDICALPARK TIP MERKEZİ ORDU…
OSMAN ÇAKMAK

 

 

 

 

 

 

Çok konuşuldu çok tartışıldı Ordu nun gündeminden hiç düşmedi ordu üniversitesinin tıp fakültesi olması için çok gayretler sarf edildi çalışmalar yapıldı konuşuldu tartışıldı fakat birileri olmaz dedi. Sonra bu hizmeti yapanlar  ordu ya  bu büyük bir hizmettir dedi ve zorla   kimseye bir yer  verme niyetimizde yoktur  dediler.   konuyu bende çok merak ettim birde benim penceremden bakayım dedi ilk önce Medıcalpark tıp merkezi benim mahallemde olması benim için bir kolaylık mıdır ? yada ordunun en önemli resmi birimlerin hatta okulların yada en fazla sitelerin,  konukların, veya 112 de dahil en çabuk hizmet verecek bir yere mi ?  yada hastaların çok daha  kolay ve rahat ulaşabileceğiz bir yerde mi ?  konumu durumu nedir diye bende  bir alıcı gözüyle bakayım dedim . etrafında bir tur döndüm durdum.sonra  sağıma soluma bir  bakındım durdum.  bir köşede kendime   yukarıdaki sorduğum soruların hepsinin cevap nedir dedim.   çok konuşulmuş olan ordu üniversitesine devri aklıma geliverdi ve   burası tıp fakültesi olur mu dedim. Hemen o gün ordu da yanımda bulunan   bu konuda kendide   tıp dünyasında önemli çalışmaları olan ve  Tübitak’dan  yapmış olduğu çalışmalarından dolayı ödüller alan Trabzon tıp fakültesi patoloji   dalı bölümünde görev yapan ailemden birinin bilgisine baş vurmayı uygun gördüm. Çünkü her konuda insan uzman olmaması çok normal bende hemen  onun engin bilgilerine dayanarak bu konu hakkında düşünmelerini almak isledim. Sayın doktoruma  sizce  bu görmüş olduğun yer  bu bina   tıp fakültesi olur mu? Bana birazda hafif gülümseyerek  sadece Trabzon’daki tıp fakültesinin yanına ek olarak yapılan binayı neredesi 15-20 sene sonra bitirildiğini     başka birde  örnek  vermek gerekirse dedi   Trabzon  havaalanının sonradan yapılan ek yerini yani pistin  uzatmalı yerini   yaklaşık  35-40 seneyi buldu  yapılması  dedi.  eğer burası teknolojik olarak her şeyi tam bir hastane olarak yapılmış imar edilmişse gördüğüm kadarı ile de öyle yapılmış görünüyor  neden bir 10 yada 20 sene ordunun tıp fakültesi  beklemesi gerekiyor ki eğer sorunu çözecekse ve öğle gibi de  duruyor ve neden hala  bekliyorsunuz ki, hazır yer duruyor işte  ve  ordu ya tıp fakültesi olarak en az bir 20 sene gider zaten bu süre içinde burası yeni bir tıp fakültesi parası kazandırır çünkü özel hastane bir uzman doktoru belki de 8-10 milyara çalıştıracak ama üniversite ise 1-yada 2 milyara çalıştıracak biraz ekonomik düşünüldüğünde ise sence hangisi  daha mantıklı ve ekonomik    hemen bende de yukarıdaki kendime sorduğum sorularında  bir cevabı  gibi geldi  sanki bana ve   hemen  kendime dedim  ki  birincisi burada mahallemde olması benim  için avantaj  ikincisi bütün resmi daireler bu bölgede üçüncüsü 112 hemen yanında dördüncüsü toplu konuk ve sitelerin  sayısının  yerleşim alanın yoğun olduğu bir yer ve aynı zamanda bölgenin  tabi spor alanlarına ve müsabakalarının yapıldığı tesislere yakınlığı trafik açısından ulaşımı  çok daha kolay olması çünkü  bütün dolmuş hatları  da buradan yani   tam kapısının önünden geçiyor  ve  bütün öğrenci yurtları çoğunluğu  burada peki geriye ne kalıyor sizce    onuda bir sorayım dedim  Medıcalpark tıp merkezinin nin yetkilisine Medıcalparkın  kuruluş amacı nedir. ?    Türk Sağlık Sektörü’nde 12 yıllık deneyimi ile yeni sağlık projelerine imza atmak   Medical Park Sağlık Grubunun , tıbbi kalite, verimlilik, hasta memnuniyeti ve çalışan tatmini açısından Türkiye’nin en iyi hastanelerine sahip bir sağlık hizmetleri zincirini ilke edinmiş ve

Türkiye’de Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı destekleyen, sağlık hizmetlerinde özel sektörün etkin ve verimli hizmet anlayışını benimseyen işletmeler tesis etmek, hastane işletmeciliği yatırımı ile genel sağlık sorununun çözümüne katkıda bulunmak amacıyla kurulmuş olması .ve aynı zamanda 
Akıllı hastane binaları ve teknolojik donanımıyla gerek yataklı gerekse ayakta tedavi servislerini geliştirerek   Sağlık Grubu’nun yatırımlarının temelinde alanında uzman hekim kadrosu, deneyimli ve eğitimli personelin yanı sıra tıp teknolojisi eşliğinde sürekli bakım hizmeti sunma misyonu ile yola çıkmıştır. 
Medical Park Sağlık Grubu 2009 yılı sonuna kadar İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin çeşitli illerinde açmış olduğu  yeni hastaneleriyle hastane sayısını 30’a yükseltmeye hedef edinmiş ve bu düşüncelerle yola çıkmış peki  şimdi sizce burada nerede bir yanlış var ki yada ordu da böyle bir kurumun yapılmasında yada kurulmasında her kim olursa olsun seviniz  sevmeyiniz  ama böyle bir tıp merkezinin kurulması sizce  kime faydası olur. Ayni zamanda   ha gelecek ha yapılacak diye bekleye duracağımıza bir tıp fakültesi için ve dekanınında atandığı bir durumda ise   hazır yapılmış her şeyi ile hizmete girmiş bu yeri neden sayın büyüklerim bir masada oturup konuşup bu yatırımı ordu üniversitesi nin tıp fakültesi yapılması konusunda harekete geçmiyorlar yada bunun için zaman harcamıyorlar burada eğer bir teknik sorun var deniyorsa bu kararı verecek olan acaba bu işlerde uzman olan teknik konuları  ve akademi bilgileri olan buraya talib olmuş üniversiteler değil midir? Teknik konularda her zaman onların raporlarına ve düşüncelerine baş vurmaz mıyız bilim insanları bizim için öncelikli değimlidir ?  .bakınız bu nokta da size aynı bu tür bir olaydan söz etmek istiyorum. Adıyaman’da sanıyorum tam resmi olmasa da 11 trilyonlara karkas şekilde bir özel kurumdan tıp fakültesi için alınıp hemen üniversiteye devir edilmiş sizce kötü mü olmuş? ve hemen yapılıp faaliyete girmes ide  oradaki halk için hemen faaliyete girmesi çok mu kötü olmuştur.  açıkçası  bunu sayın büyüklerimizin  bir düşünmesi gerekli  ve inanın buradan sayın büyüklerime  buradan söyleyeceğim  tek bir söz var  böyle bir tesisin yapılmasına imkan ve önayak olmuş insanlara   ve bu  yatırımı yapanlara teşekkür etmek bir ordulu olarak görevimizdir. Ve benim içinde bir   özel tıp merkezi hemen yanı başımda kurulmuş olması   yağmurda kış karda ve  hemen  yanımda 112 ve özel bir tıp merkezi  olması çok güzel bir şansıdır  ve  Allah herkese böyle bir tıp merkezi ve tıp fakültesi ki inşallah olur yanı başında olmasını dilerim..ve ayrıca da burada  işsizliğin kol gezdiği bir ülkede iş imkanı sağlamaları da  başka bir teşekkür edilmesi gerek unsur olmasıdır.   sizlere  son söz olarak da bir Çin atasözü ile saygılarımı sunmak istiyorum. (Ağaç ne kadar yüksek olursa olsun, yaprakları yine de yere dökülür)  sayın Türk büyüklerim…..


 

FINDIK DA  ŞİMDİ NE OLACAK?..

 

Çok konuşuldu tartışıldı ama yine hükümeti etkileme yoluna giderek dediklerini yaptıranlar bu sever galip çıktı. fakat bundan sonra ne olacak …

Bakınız 500 bin ton fındık olduğunu söyleyenler şimdi   hayır biz yanılmışız mı diyecekler. harman harman gezenler fındığını kendi bahçesinden toplayanlar ve eksik olduğunu görenler acaba neler düşünüyor çok merak ediyorum..Bu sene dedikleri gibi eğer 500 bin ton fındık çıkmazsa seneye hangi yalanları bulacaklar fındık için  onu da   çok merak ediyorum? Bu yazımı yazarken ordu yayınlanan bir yerel gazete de gözüme bir haber çarptı ve inanın size de komik gelecek fındıkta  her zaman bilimsel çalışmalar yapan ODÜ ziraat fakültesi bahçe bitkileri bölümü öğretim üyesi olan sayın prof. Dr. Turan  Hocamızın ilginç aynı  zamanda  bir o kadar komik tespitleri vardı. Sayın hocam diyor ki taban arazideki fındıkta kuruma tehlikesi var. Evet aynen öyle yani olay şudur taban arazilerdeki fındık taban suyuna bağlı olarak kurumaya başlamış yani fındık da büyük strateji diye fındık üreticilerine taban arazi deki fındık sökülmeli diyenlere siz merak etmeyin zaten fındık taban arazide kendiliğinden kuruyor kimsenin sökeceksin dikte etmesine gerek kalmayacak orada aslında çok ciddi bir rekolte kaybının da olacağını yazması da işin ayrı bir boyutu.

 Habere göre 15 yıl içinde yaklaşık 150 bin ton fındığın olmayacağını ve azalabileceğini söylüyor. Şimdi sayın büyükler madem ki bu kadar taban arazisinde  sorun var madem ki gelecek yıllarda büyük sıkıntılar var neden üretimden korkuyorsunuz amacınız nedir dikim arazilerinin çok olmasından neden rahatsızsınız neden çok üreten bir ülkeden yana değil de başkalarına yarayacak politikalar peşindesiniz, bir ülkenin kalkınması üretimden geçmez mi sizce ekonomi böyle demez mi?

 750 rakımda sök, taban araziden sök evet ne yapalım yoksa size mi soralım nereye ne kadar dikelim diye  beyler sizler söyleyiniz.aslında sizde çok iyi biliyorsunuz eğer bu ülkede üreten çiftçiler olmamış olsaydılar bu gün böyle bir ulus yoktu ülkenin dörtte üçünün tarımla uğraşan bir ülkede yaşadıklarını  bilmesi gereken sayın büyüklerim bunu  hatırlar yada akıllarına gelirse daha faydalı olacaklarını sanıyorum  bu ülkeye.   

Bence fındık da gelinen son nokta da takip edilmesi hatta yeni fındık sezonu öncesi çıkartılmış olan fındık kararnamesinin içeriğini okuduğunuzda fındığın nerelere ve ne şekilde neye ayrıldığını bakmak   ve  görmek gerekir. Ara ara ihalelere çıkartıp kimlere nasıl yada nereye ne şekilde verildiğini açık açık kamuoyu ile paylaşmak gerekmez midir ?  TMO’ nun yağlık adı altında ayırdığı bu fındıklar nereye nasıl hangi fabrikada yağlık olarak işleniyor bunları fındık piyasası ile paylaşmak çok mu zordur şeffaf olmak . fındık piyasası için bu fındıkların çok önemi vardır.  çünkü bu yağlığa ayrılan fındıkların bildiğimiz kadar ile sadece 13-15 mm dediğimiz st.1 ayrılıyor geri kalanı da yağlık deniyor  ama asıl  bu   fındıkların göbeği dediğimiz 12-13mm yani en iyisi nasıl yağlık oluyor merak konusundur. Sayın TMO yetkilileri bu konuda fındık piyasasını aydınlatırlar derim. geldiğimiz nokta da  ise 500 bin ton rekolte diyenler inşallah bu yılda eski mahsul yeni mahsulü ayırarak rekolteyi hesap ederler diyorum.yoksa geçmişteki gibi yenide eskiyi de aynı yıl ihraç etmezler.  Sonra da bu yıl ki rekoltemiz 500 bin tondur demezler. Son olarak da fındık piyasasında son gelinen noktada  sanırım eylül ayı içinde fiyatların bir düşüş yaşaması  kaçınılmaz gibi duruyor.

Şimdilik ne kadar ucuz bu aylarda alınırsa sanırım ileriki aylarda fiyatların biraz artacağını söylem yanlış olmaz yani malcı olanların belki de gelecek aylarda fındık fiyatlarını yukarı çekme durumu söz konusu olabilir. Buradan sonra da bu yıl fındık da fiyat istikrarını yakalayacak  bir ortamda serbest piyasa denilerek ortada  bırakılması da soru işareti olarak tarih kitaplarına sanırım girecek gibi çünkü küresel krizin ortasında para sihirbazı olarak bilenen Soroz bile serbest  piyasanın çöktüğünü günlerce söyledi durdu artık buradan bunları anlamak istemeyenlere de son söz olarak ‘ anlayana sivrisinek saz,anlamayana davul zurna az’

 Saygılarımla


BANA FINDIKTA MASAL ANLATMA…

 

 

‘Bana fındıkta masal anlatma’ diyen sayın ordu valisinin bastırmış olduğu ve fındıkta anlatılan masallara dur diyecekler için bir rehber olarak yayınlanan kitabı okudum.

            Genel anlamda kitapta yazılanlar ziraat odalarının tarım il müdürlüğünün ve fındık konusunda akademik bilgiler veren tarafların söylemlerinin bir araya toplanmış hali kimi dursa da anlatılanların çoğunun gerçek olduğu aşikardır.fakat yazı içinde fiskobirliğin beceriksiz gibi gösterilmiş olması haksızlık olarak düşünüyorum.eğer fiskobirliğin fındık eski yıllarından beri hazine zararı ile bu hükümet tarafından görevlendirilen TMO’nun 3 yılda verdiği zararı karşılaştırmak yeterlidir. Sanırım bu ara Fiskobirlik yönetimde dediklerini yaptıramayan hatta ordu seçimlerinde taraf olan kişilerin anlatımlarından yola çıkılmış gibi geldi bana yoksa sık eleyip ince dokuyanların böyle bir hata yapması zordur. Kaldı ki elek altı yada ince fındıkların yağ olması konusunda yıllarca bizlerinde konuştuğu ve söylediği bir konudur bunu hiç konuşmamış gibi söylemek haksızlık olur bizlere bence burada fındık bu hükümet in Fiskobirlik yerine müdahale alımı yapan ve onun yerine getirilen TMO hakkında da biraz yazmazı gerekirdi diye düşünüyorum ama nedendir bilinmez Fiskobirlik var devleti 3 yılda 1 milyar dolar zarar ettiren TMO yok bunu anlamam mümkün değil.

 Fiskobirliğin emlak işini eleştirmek olur ama fiskomar yada sigortayı eleştirmek yanlıştır.Bu kadar ürün alan bu kadar ortağı olan bir kurumun sigortası olması kadar doğal bir olay yoktur. Ayrıca gelinen nokta da eğe fiskomarlar olmamış olsaydı bugün kuruma lazım olan hazır paranın bulunması mümkün olamayacaktı ondan dolayı kitapta bu konulara konuşmak yada yazmak bizim için önceliktir dedik.

Tabi kitabın çok güzel yanları da var fındığın bir milli ürün olması,fiat istikrarı,stok garantisi gibi çalışmalarından söz etmesi lisanlı depoculuk ürün borsaları gibi  aslında bu yazımı yazmadan 2 saat öncede Ordu Ticaret borsasında sayın borsa başkanınım Necdet Gürsoy ve sayın valimizin organize ettiği sembolik fındık alımı satıp töreni vardı bende törene katılanlardanım burada ziraat oda başkanları esnaf oda başkanı özel idare genel sekreteri ulusal fındık konseyi 2. başkanı ve ulusal fındık konseyi ar-ge danışma kurulu başkanı olan Turan Karadeniz   hocada bulunuyor olması törene daha da farklılık verdi yapılan törenin amacı sembolik de olsa bir fındık alamı satımı idi hem de Ordu Ticaret borasında 4 tl den alınan bir ton fındık bedeli de valilik basın müdürün elinden beyaz bir zarfla elden verilmiş olması fındığını satan üretici için belki de o günün onun için ne kadar şanslı bir gün olması idi Çünkü aynı saatte serbest piyasa da fındığını 3.150 tl den satmak zorunda kalanların olması idi.

 Yoğun bir pazarlık sonunda 4 tl den bir ton fındığı alan sayın valimiz fındığını satan üreticiye TMO’nun şuandaki satış fiyatına göre şimdilik fındığı alan biri olarak karda olduğunu söylemesi daha da ilginçti çünkü eğer 4 tl den alınan yeni fındık alındıktan sonra serbest piyasada 3.150 den alınabiliyorken aradaki 850 kuruşluk zararı kimin Çekeceği de merak konusu oldu. bu aradaki zararı da mı yoksa hazineye yazdırmak zorunda kalırız diye açıkça düşünmedim değil buradan yola çıkarak sayın borsa başkanımıza burada sayın valime  benim fındığı da 4 tl alarmısınız desem sanırım işim kalmadı diyebilir çünkü sayın valimde artık bir fındık alıcısı ve artık bir fındığı oldu sorsam ki sayın valime benimde fındığım var bir ton alırımsınız acaba serbest piyasadaki alıcılar gibi der mi bana da  ihtiyacım kalmadı işimi gördüm  benim ihtiyacım bir tondu buda mümkünümüdür sizce fındıkta daha neler olacak dersiniz bekleyip görelim….

 

                                                                                                       saygılarımla

 

    
   YALANI SANAT HALİNE GETİRENLER.

OSMAN ÇAKMAK

Günümüzde yalan söyleyenler ve uygulayanlar diye ayırmak çok da zor olmaması gerek. Çünkü artık yalan içimizde yaşayan, her koşulda her yerde bazen korunmak, bazen de kandırmak, için kullandığımız   eskilerde ise sadece temiz duygularımızın romantik yalanları ile günlerimizi geçirdiğimiz.

Yalan bazen hayatımızda dayanılması zor bazen de umutlarımızın yok olduğu anlardadır. Geçmiş yıllarda yalanlar şirin küçük ama bizleri çokta incitmeyen  söylenen yalanlar vardı.  Fakat günümüzde yalanı sanat haline getirenler ve buradan beslenenler hatta servetlerine servet katanların çok olduğu bir dönemden ve süreçten geçtiğimiz aşikardır.bakınız yalan nedir ve kaç çeşittir.   

 Daha önceden başkalarını aldatmak için tasarlanmış ve belli bir amaca yönelik düzenlenmiş beyanlar yalan olarak tanımlanmaktadır. Diğer davranış bozukluklarında olduğu gibi ve  gerçek olmayan  kavramlarının bilişsel olarak anlamlandırılamadığı çocukluğun ilk dönemlerinde yalanın temelleri atılır. Ancak 6–7 yaşlarından itibaren bilinçli yalan söyleme söz konusu olabilir.  Yalan çeşitlerini 13 başlıkta incelemiştir:     1- Hayali Fantastik Yalanlar   2-Taklit Yalanlar  3-Mübalağa Yalanları       4- Sosyal Yalanlar:   5- Savunma Yalanları  6-Dikkat Çekme Yalanları  7- Yüceltilmiş Yalanları  8- Zıddına Söylenen Yalanlar   9- İntikam Yalanları  10-Çıkar Karşılığı Söylenen Yalanlar  11- Patolojik Yalanlar 12-Savunma Yalanları  13- Propaganda Yalanları :   baktığınız gibi bir çok yalan çeşit bulmak mümkündür. Ama son dönemlerde artık yalanlar bir sanat haline giderilmeye çalışıldığını söylemek çokta yanlış olmaz. Bakınız son günlerde moda olan yalan çeşidi hangisi.  Çıkar Karşılığı Söylenen Yalanlar:    Özellikle anne-babaların kendi çıkarları için yalan söylemeleri ve bu duruma çocuğu şahit göstermeleri bu davranışın öğrenilmesine neden olur. Eğer bir de bu durumda çocuğun ödüllendirilmesi söz konusu ise çocuk davranışı iyice pekiştirir. Yetişkinlik çağında hem kendi hem de maddi ve manevi kazanç elde edecek ise başkası için bu tarz yalanları söylemeyi kronik hale getirir.  İkinci yalan çeşitli ise siyasetçisiniz ve bazı sivil toplum örgütlerinin de yeni fındık sezonu öncesi ve sonrası söylediği  Propaganda Yalanları :  evet bu yalan çeşidi son günlerin en moda yalan söylemidir peki nedir bu yalan çeşidi: bazı  sivil toplum örgütleri ve  Politikacıların seçim öncesinde gerçekleştiremeyecekleri vaatlerde bulunmalarıdır. Peki  hiç mi faydalı yalan çeşidi yok bakınız şartlı yalan çeşidi ise Tedavi, yardım ve destek amacıyla söylenen yalanlardır. İçlerinden en tehlikeli olanı ise intikam yalanlarıdır. İntikam yalanları Yine sevilmeyen veya düşmanca duygular beslenen bireyi zor durumda bırakarak, intikam almak için bu tür yalanlara başvurulur. Ayrıca otoriteye karşı duyulan tepkinin ifade biçimi olarak da bu tür yalanlar söylenir. Genelde çocukluk çağında kıskanılan kardeşin anne-babaya kötü göstermek için söylenen yalanların başlangıç basamağıdır. Günlük yaşamamız içinde bu türlü yalanların içinde yaşayan bir sürü insanların artık kaçınılmaz olduğu bu süreçte bu türlü insanlara buradan büyük bir atasözünü hatırlatmak da fayda vardır diyorum. : yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış..

 

                                                                                                             saygılarımla




 

FİSKOBİRLİK….

OSMAN ÇAKMAK

Cumhuriyetimizin ilanından  sonra Büyük Önder Atatürk’ün “Belli başlı ürünlerimizi ilgilendiren birlikler kurulmalıdır.” Sözüyle toplanan 1. Ulusal Fındık Kongresi sonrasında, 1938 yılında Fiskobirlik kuruldu.

Fiskobirlik, ortaklarının ürünlerine sürekli satış olanağı ve pazarlar yaratmak, piyasaya istikrar getirmek, fındığın yurtiçi ve yurtdışı pazarlarını en iyi biçimde değerlendirmek, üretimini kontrollü ve bilimsel yöntemlerle geliştirmek, üretim araçları sağlamak, standartlara uygun, yüksek kaliteli ürün teslimini teşvik etmek, fındığın ülke içerisinde tüketimini özendirme, fındık ihracatını artırmak, bu amaçla ürün çeşitlendirme ve geliştirme projeleri üretmek üzere kurulmuştur. Evet  kuruluş amacı  sadece bölgede daha güçlü bir üretici ve ürettiğini  ülke koşullarına göre geçimini sağlayacak şekilde değerlendirmesi olacaktı. Ama gelin görün ki yıllar içinde büyük vadeler atlatarak her yıl büyük polemikler ve siyasetçinin seçim malzemesi olan  her fındık sezonunda  büyük kavgalarının tartışmaların ortasında  kendini bulan. Ve  Zaman geliyor ki  Fiskobirlik  sırtından yıllarca milyon dolarlar kazananların  kötü adamı olan ve  kapatılmasını istenilen  Yeri geldi mi  medya da taraflı tarafsız eleştirilere konu olan  bir zaman geliyor Fiskobirlik bazı oda başkanlarının ağır sözler ile  yerden yere vurulan   yeri geldi mide  kendi yönetenlerin kendi arkadaşlarının  ağır eleştirisine mağdur olan ve yeri geldi mi de yerlere göklere sığdırılmayan bir kurum. Aslında bir gerçek var ki  Bence her ne olursa olsun görülüyor ki her zaman Fiskobirlik her ortamda ya bir çözümün adı  ya bir sorunun adı  yada bir konumu ve durumu ile bölgen var olma sebebi  oluyor yani fındık da Fiskobirlik olmazsa olmuyormuş demek gibi bir şey aslında iyi yönetildiğinde gerçekten bölge insanı için ne denli önemli olduğu açıktır. Ama maalesef geldiği nokta da her türlü zorluklardan geçmiş olsa da bugün çok zor koşullarda  varlığını hala sürdürmek de ve hissettirmek de olduğu  açıktır. Son dönemlerde büyük sıkıntıların yaşandığı bu  kurumun bir an önce eskisi gibi güçlü olmasının gerekliğini sanırım zorda da olsa bölge insanı anlamış oluyor artık belki şuan alacaklılarının olduğu belki para sıkıntısı olduğu ortada  olması insanlarımız için kabul edilmesi çok zor olsa da  bu kurumun yaşaması için herkesin bu saatte den sonra elini taşın altına koyma zamanı gelmiştir  demem sanırım yersiz olmaz çünkü  bu büyük kumru yönetenlerin  artık  ortaklarına çağrılar yaparak  ortaklarının tekrar güveneni kazanmak için büyük fedakarlıkları yapmalarının artık kaçınılmaz olması gerekmiştir.  bunların neler olabileceğini kendileri bir araya gelerek kısa zamanda  içinde bulabilirler  ve  olarak da acil mağdur olmuş üreticiye can suyu  ödemeleri için kaynak bulmaları gerekmekledir   üreticilerin  rahatlamaları için ne gerekiyorsa yapmalılar diyorum. geçmişte Önce Fiskobirlik üzerinde büyük oyunların  oynandığını , parasız-pulsuz bırakıldığını , üç kuruşluk kredi dahi sağlanmadığını kuşkusuz herkes iyi bilmelidedir.  Her ne şekilde olursa olsun bugün göreve gelmiş olan insanların iyi niyetli olarak bu kurumu en iyi duruma yönettiklerinden  kuşkumuz yok lakin   küçük çözümler bile büyük rahatlamalara sebep olacağı açıktır. Ve  Kesinlikle bu yıl Fiskobirlik yılı olması kaçınılmazdır buradan bütün kesimleri büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve  onun arkadaşlarının bu bölge için olmasa olmazı olan Fiskobirlik kurumunu geçmiş de olduğu gibi önemli ve güçlü olmasının sağlamak herkesin ve her ortağın görevidir. Yıllardır gelmiş yönetimlerin mutlaka büyük yanlışları olmuştur  . Ama bunların cevaplarını bulmak için şimdiden bu  kurumu daha güçlü durumu getirildiğini sorgulamak ve daha profesyonel yöneticilerle yönetmek kararını ortaklar ile yönetimler belirleyecektir.. Fakat gün kavga etme yada eleştirme günü değil kurumuna  sahip cıksa günüdür  diyorum eğer fındığını ucuza satacağını düşünüyorsan sana daha iyi değerlendirme yolunu bu kurumun açmasına bir fırsat vermek gerekli olduğunu buradan yazmak benimde görevim olmuştur. Eğer inanıyorsan bu mümkün fındık üzerindeki bu büyük oyunları ancak bu yolla yok edebilirisin demek gerekiyor.    Fiskobirlik kurumunun yaşaması ortaklarının ve yönetenlerin elinde olduğu kesinleşmiştir. Sadece Fiskobirlik iştiraklerinin işleyeceği fındıkları vermiş olsa ortakları ve mağdur ortakları borçları da dahil kısa yoldan bir çözüm bulmak mümkün olacaktır. Evet artık gün fiskobirliğe sahip çıkma günüdür herkesin bu yüce kuruma el atıp her şeye rağmen güçlü bir kurum yapmak üreticilerinin ve ortaklarının elindedir ,.

                                                                                                         saygılarımla




 

DEVRİMİ KİM YAPAR…

 

OSMAN ÇAKMAK

            Son yıllarda fındık konusunda nasıl yanlışlar zincirleri bir  büyük bir beceriksizce nasıl hem devleti hem de fındık da alım politikası yapan kurumları zarar ettirildiğinin bugün bir göstergesi yaşanmak da şu günlerde yıllarca fındığa hükmetmeye çalışanların geçmişten bu güne kadar izledikleri politika ve siyasetler belki de kulisler maalesef her defasında büyük sermayenin yanında olan ama halkın oyları ile iktidarların nasıl bir çıkmaz içinde olduğunun resmini görüyoruz bugün konunun uzmanı olmayan danışmanlar bölgenin insanı olmayan tarımı yönetenler  yaptıkları büyük hataları hem millete hem de devlete çektiriyorlar. Sonra da yanlış yaptık diyorlar peki bu hataların  yada aymazlıkların hesabı kime soruluyor düşünün bir yerde yanlış bir iş yapsanınız  yada bir kurumu memur olarak zarar ettiyseniz hemen devletin topuzu başınıza vurur hemen sizden hesap sorulur yada yıllarca mahkeme kapılarında uğraşsınız.

 

            Peki bu kurumları zarar ettirenlerden neden kimse hiç hesap sormuyor yoksa onların milletvekili gibi dokunulmazlıkları  mı var bunu hiç anlamış değilim son yıllarda bölgenin fındık da müdahale kurumu olan fiskobirliği adeta bilinçli devre dışı bıraktırıldı elini kolunu bağlayıp saf dışı ettirelim sonra da bu iktidarın büyük kurtarıcı olan  hiç bilmedikleri bir ürüne ve hiç uzman olmadıkları bir alana getirdikleri TMO’yu  neden kimse sorgulamadı sivil toplum örgütleri o zamanlar bizlerde dahil tmo fındık da büyük bir yanlıştır derken bölgede konun uzmanı olan bizleri neden ciddi ye almadılar da şimdi çıkmışlar tarımda ve fındık da sorumlu olan  hükümet sözcüsü olan sayın bakan tamda yeni fındık sezon öncesi artık tmo fındık almayacak ve fındık kendi haline bırakılacak tmo da fındık dan büyük zarar etti diyor.

 

            Yine sayın bakana sormak gerek sayın bakan bu açıkladığınız yeni fındık rekoltesi sizin bölge  tarım il müdürlüklerini tahmini   rekoltesi mi yoksa sizlere her defasında bir araya gelen  fındığı çok bilen  kıymetli ihracatçı birliklerinin mi burada soruyorum tabi sizin iktidarınız döneminde çok sessizliği ortandan kaldıran her kurumu bünyesinde bulunduran ve oy çokluğunu elinde bulunduran ama  ihracatçı ve sanayicin olan sayısal olarak fazla olan ulusal fındık konseyinin mi rekoltesidir. Ayrıca sayın bakan sizin fındık da danışmanlarınız fındık bölgesinde zorlukları yaşamış fındık parası ile okumuş bu bölgenin yetiştirdiği bizlerin halinden anlayan bölgenin zorluklarını yaşamış  insanlar mı   soruyorum.   nasıl bir yanlışın yapıldığının resmi kayıtlarla örneğini bu devletin ve bölgede en fazla fındık üreten şehirlerin valileri somut belgelerle ve önerilerle bütün kamuoyunun önüne koymuştur.  kendi valilerini bile ciddiye almayanların ne kadar bir yanlış içinde oldukları yakın gelecek de ortaya çıkacaktır burada derim ki yıllarca bu üreticiye hep yalanlar söyleyen onları fındığın başka bir ülkelerde bizlere rakip olduğunu söyleyenler aslında böyle bir şeyin olmadığını kendileri iyi bilmekledirler Türkiye nin fındığı olmadan ne Gürcistan ne Azerbaycan  ne İtalya ispanya neden başka bir ülke fındıklarında kaliteyi yakalama şansları yoktur. Yüce yaratan bu ürünü sadece bu ülke insanına bir lütuf olarak vermiştir.  Ayrıca şu  yanlışlıda söylemek gerek sayın bakan bazı ülkelerin bizde fındık bol olduğu senelere de daha yüksek fiyat a fındık sattığını söylediniz  bunu gerçek olmadığını resmi kayıtlar ispatlamakladır. ve fındık ticareti yapan herkes iyi bilmekledir eğer bu ülkede AKP dönemi ile bütün tarım ürünleri gerçek değerinden alınıp satılmış olsa idi hiç kimse bugün düz arazilere fındık ekmezdi şimdi büyük bir devrimmiş gibi nereden nasıl vereceğiniz Desteklerle insanları daha büyük beklentiler içine sürüklemek hayalcilikten başka bir şey değildir. Buradan büyük önder MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün tarım ve üretici için söylediği sözleri hatırlatmadan geçemeyeceğim  belki unutmuş olabiliriniz …

 

            Milletimiz çok büyük elemler, mağlûbiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: "Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sapanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük ekseriyeti çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktır." 1923 (Atatürk'ün S.D. II, S. 117)

 

Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik tedbirlerle son hadde eriştirmeliyiz. Köylünün çalışmasının neticeleri ve verimleri kendi menfaati lehine son hadde çıkarmak ekonomik siyasetimizin temel ruhudur. 1922 (Atatürk'ün S.D. II, S. 219)

 

            Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki emeklerini asrî, iktisadî tedbirlerle azamî haddine çıkarmalıyız. Köylünün çalışmalarının netice ve semeresini kendi menfaati lehine azamî haddine yükseltmek, istisadî siyasetimizin temel taşıdır. (1922)

 

            Onun için, bir yandan çiftçinin emeğini arttıracak ve semereli kılacak bilgi, vasıta ve fennî aletlerin kullanma ve yapılmasına, öte yandan onun çalışmalarının neticelerinden azamî derecede faydalanmasını temin edecek iktisadî tedbirlerin alınmasına çalışmak lâzımdır. (1922)

 

 SAYGILARIMLA

 







FINDIK TANITIM GRUBU MU YOKSA SİYASET YERİ Mİ..?

 

Neyi ne kadar destekleyeceksiniz yada çiftçiye üreticiye verdiğiniz destekler zamanında ödenti mi ? Yoksa bu destekler peşin mi ödenecek. aslında bu konuda tam bir belirsizlikler var tarım ürünlerinde destekleme yapılacak havzaların belirlenmesi yaklaşım olarak güzel fakat asıl esas olan desteklemeler ne zaman nasıl ödenecek sorunda tam burada başlıyor. Biliyoruz ki fındık üreticileri don paralarını yada TMO dan alacaklarını ne kadar zamanda almışlardır. bence birde buradan bakmak gerekiyor gelelim asıl fındık konusuna bu aralar fındıkla yatıp kalkanlara bir bakalım Monaco daki ınc toplantısından sonra fındık ihracatçıları birliğini bir paniktir  almış belli ki   nedeni sanırım bu yıl ki fındık ve tmo nun elindeki fındıklar olsa gerek Monaco daki toplantılarından önce sanıyorum muhtemelen bazı fındık da çok bilmişler bir araya gelip nasıl bir strateji uygulayayım ki bu yıl siyasi iktidar da hakim olalım demişler. Ve bu çok bilmiş  akıl hocaları ilk önce onlara  bulunduğunuz yerlerde yerel medyalarda gündem oluşturun onları etkiniz altına alınız   demiş olacak ki Trabzon’da bir toplantı yapılıyor ve bu toplantıya Giresun dan Ordu dan Samsun dan ve Trabzon’dan yerel medya mensupları sanki seçilerek  davet ediliyor.  

Fındık Tanıtım Grubu (FTG) Trabzon'da yaptığı toplantı sonucu   Türk fındığının tüm dünya insanları tarafından bilinen bir marka yapmayı hedefleyerek Karadeniz Bölgesi'nin gelişimi ve kalkınması için harekete geçtiğini ve  Fındık Tanıtım Grubunun  liderliğinde   kurulan 'Karadeniz Gelişim Akademisi'  adı altında   asıl amacı ise  Karadeniz'in girişimci ruhunu açığa çıkarmayı hedeflemiş  gezici bir kurum oluşturmuş .  hangi ruhu yada hangi kazanımı onu bilemem ama şimdi den bu kurulan kurum dersine iyi çalışıyor bakınız ilk önce nereden başlıyor. Bu kapsamda Trabzon Zorlu otel de yerel medya ya bir yemek veriyor.Her ilden bir muhatap belirliyor çünkü buradaki medya onların üzerinden yönlendiriliyor. Zaman az geçmesine rağmen   hemen   sonra ise uçak biletleri alınmış otelleri ayrılmış güzel bir organize ile  fındık da etkili olmanın koşulu olan etkilime sanatını burada uygulamaya başlıyorlar  Sapanca da ki  otel  toplantısında  salonlarına fındığı tanıcı reklam ve afiş yerine şu an gündem de olan siyasi iradenin de konuştuğu  fındık değil üretici Desteklensin  yazılı  boy boy afişler reklam afişleri asan fındık tanıtım gurubu fındığı sanıyorum bu şekilde tanıtmayı düşünmüş olacak ki ve belli ki işi ehlinden öğrenmiş olacaklar etkileme sanatını burada toplanan gazetecilere ve televizyonculara   bölgede nasıl sessiz bir toplum yaratırım  anlamına gelecek yanlışlarımıza eleştiri yapacakları nasıl bertaraf ederiz anlamına gelen etkileme metodunu  sanıyorum   tamda başarma üzere gibi duruyor.   Ne yazık ki  artık bu grubun bölgemizde medyası    televizyonları  gazetecileri ve hatta onlarla muhatap olacak tv programcıları bile var işin en garibi üreticilerin  hak ve menfaatlerini koruması  gerekenler de ulusal fındık konseyi adı altın maalesef bunlara ya bilmeden yada bilerek alet olmaktadırlar.   Fındık tanıtımı grubu yan kuruluşu olan bu akademi deki arkadaşlara gençlerin spor yapmaları ve sağlıklı bir topluma oluşturmalarına da amatör spor kulüplerine destek  olmalarını istediğimizde bizlere ret cevabı verenler belli ki fındık da nasıl siyaset yaparız da bizim beklentilerimizi bu vesile ile anlatırız demeyi daha uygun görmüşler belli ki  belki onlar genç bir nesile ihtiyaçları olmaya bilir belli ki ihtiyaçları daha çok kazanmak ama onlara da sormak gerek fındığın gerçek sahibi olan bu üreticiler ve bu insanlar hak ettiklerini sizce kazanıyorlar mı onların televizyonları yok gazeteleri yok onlarla program yapacak bir yapımcıları yok yada onlar sizin gibi lüks otellerde televizyoncu gazeteci ağırlama  imkanları da yok ama sizin artık  televizyonlarınız   var her yıl dürüst ülkesinin en kıymetli malını değer kazandırmak için savaşan ihatacısından kestiğiniz bu katkı paylarını rahatça istediğiniz yere harcama yapabiliyorsunuz ama iş gençliğe geldi mi yok diye biliyorsunuz.

Herkes şunu bilmeli ki  menfaatleri uğruna bölgesini ve insanlarının haklı taleplerini görmezlikten gelenler bilsinler ki yarın onlar için de kimse yazmayacak ve konuşmayacaktır.  bugün gazetelerinde ve televizyonlarında ayrı düşünen insanlara sansür uygulayanlar yarında onlara uygulandığında bağırmaları nafile olacaktır.

Turan Karadeniz hocaya da seslenmek isterim sayın hocam sizin yaptığınız şu fındık rekoltesi neyi bekliyor neden açıklamıyorsunuz çok merak  ettim aslında ben biliyorum da bir de sizden duymak isterdim  neden bekliyorsun..   

 

 

                                                                                                 saygılarımla


 


 

 

 

 

 



 
  Sitemizi 68211 ziyaretçi (151053 klik) tıkladı copyriht 2009  
 
YOKSULLUĞA VE YOLSUZLUĞA KARŞI ÇEVRECİ HAFTALIK BAĞIMSIZ GAZETE Ulaşım adresi: Kazım Karabekir Cad. Orhan Turnalı iş merkezi No:18/1 ORDU