ÇİKOLATA ZİRVEDE, FINDIK NEREDE?
SON günlerde dünya çikolata sektöründe büyük çıkışlar ve kakao şekerde büyük artış varken, acaba fındık nerede diye bir bakalım dedim.
Gerek ülkemizde, gerekse dış ülkelerde şekerli ürünlerde yada çikolatalı ürünlerde büyük yükselişin olması memnuniyet vericidir. Fakat bu yükselişten acaba bölgemizin en önemli ürünü olan fındıkta nasibini alıyor mu dersiniz?
Neden fiyatlar hala, bir aşağı, bir yukarı inişli-çıkışlı hiç merak ettiniz mi? Bakınız Türkiye’nin çikolata ve şekerleme devi olan bir firma, sektörün yayını yapan bir firmanın çıkardığı ve 9 yıldan bu yana hazırlanan Küresel Top 100 Listesi’nde 11. sıraya yerleşmiş olması, çok dikkat çekici. Çikolata ve şekerleme sektöründe Dünya’da yakından takip edilen yayınlardan biri olan bu dergi, 9 yıldan bu yana, her yıl Küresel Top 100 Listesi yayınlıyor. Tabi bu liste, tüm dünyada çikolata ve şekerleme sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin ciro, çalışan sayısı ve üretim tesisi sayısı bazında değerlendirilmesiyle hazırlanıyor. Bunun yanında her geçen gün devleşen ülkemizdeki bu firmalar, aynı zamanda Avrupa’daki rakiplerine karşı daha şanslı olmalarının altında neler yattığını çok iyi irdelememiz ve incelememiz gerekmektedir. Bakınız, bizim ülkemizde ürettikleri ürünlerin içindeki katkı ürünlerini ucuz almaları, işçiliklerin daha düşük olmasının yanında en önemlisi ürünlerini daha da özel yapan katkı maddelerini düşük maliyetlere almalarıdır. Hal böyle olunca da, onlara bu yükselişi getiriyor.
Dış ülkelerde de, rahatlıkla rekabet etmeleri, daha yüksek fiyata ürün satmaları anlamına geliyor. Bu çikolatalı ürünlerin ve şekerlemeli ürünlerin en önemli katkı ürünleri başında kakao ve şeker gelmektedir. Hal böyle olunca da, kazanan kesimin kimler olduğu ortaya çıkmaktadır. Peki, bu süreçte fındık ne durumda? Fındık ülkemizde hala yerinde saymaktadır. Dış ülkelerde artan kakao ve şeker fiyatları, her ne kadar tüketici konusunda korku senaryoları yazsalar da, sonuç olarak çikolata üreticileri zor bir dönem yaşayacaktır deseler de, “kakao ürünlerinin sıradan bir sütlü çikolatada yüzde 70 olan maliyeti, sütsüz çikolatada yüzde 90’lara çıkıyor. Üreticiler, yüksek kakao fiyatlarını karşılamak için fiyatlarını artırabilirler ya da fiyatlarını aynı bırakabilir deseler de, Küresel Top 100 Listesi’nden eksik olmayacakları kesin.
Peki böyle bir durumda başka ürünlerde bu kadar artış varken neden fındık fiyatları aynı durmaktadır? Bunun cevaplarını uzaklarda aramak bence çok yanlış olur. Ülkemizde TMO ile bizlere fındıkta kurtarıcı diye önümüze getirdikleri kurum, aslında nerelere ne şekilde hizmet ettiğinin bir göstergesidir. Depolarında stokladıkları fındıkları nasıl yağlık adı altında nelere yaptıklarını hep beraber görmekteyiz. Başka ülkelerde artan ürünler ülkemizdeki en değerli ürünün hala yüksek olmaması acaba kimlere yarıyordur? Bir düşünmek gerek diyorum.
Son zamanlar fındıktaki fiyatların grafiğinin dengeleri inişli çıkışlı olsa da, kimi mutlu olduğunu anlamamak zor değil. Gelecek yıllarda bölgemizde fındıkta son dönemlerdeki sıkıntıların yansımalarını daha acı çekmemek adına, gelecek sezonla alakalı acil önlemler alınmaları artık. Ülkemizde faaliyet gösteren bu büyük firmalar, artık batı bölgelerindeki dev depoları ile beraber fındık piyasalarını nasıl da istedikleri gibi yönlendirdiklerini, açık arz-talep dedikleri fındık piyasalarını, talebin önünü kesmek için depolarındaki fındıkları en ihtiyaç duyulduğu zaman piyasa da satmaları, arzı fazlalaştırıp, nasıl fiyatlarda düşüşleri sağlamaları ihtimalini hiç düşündünüz mü?
Sizce olabilir mi?
Artık bunun cevabını fındık piyasası verecektir.
Dünya’da dev çikolata, şekerleme firmaları bilançoları ile yıldızlaştıkları bu dönemlerde karlarına kar katarken, fındık fiyatlarının yerinde saymasının da cevabı aslında açıkça belli. Neden bu durumda olduğunu üretim, emek, yerine dev sermaye firmaları ortaya koyuyor. Eh ne diyelim tercih meselesi…
Dostluk ipliği…
Değerli dostlarım son günlerde ne yazık ki neye bağlarsak bağlayalım toplumumuzda birliğin,beraberliğin,sevginin, dostluğun nasıl da dejenere olduğunu görmek çok acı. Bazen en yakın akrabanız bile size kazık atmaktan kaçınmaz olmuş yıllarca bir yerlerde görev yapıyorsunuz ve sizleri hiç ziyaret dahi etmeyen ve zaman zaman da sizden türlü destekler bekleyen insanların sizden sonra görev yaptığınız yerlere gelenlere nasıl da yağcılık yaptıklarını bugün görmek o dostlarımı derinden üzmüş olması beni de çok yaralıyor çok acıdır.
En acısı ise bunları yakın dostumun benimle paylaşmasıdır. Toplumun artık menfaate dayalı yada çıkar ilişkileri içinde olması aslında nereden nereye geldiğimizin bir penceresidir. Artık ne kadar yakınınız olursa olsun eğer Seden bir çıkarı yada menfaati yoksa dostluğu da yok demektir. Tamda bu acı gerçekleri yazarken çok evvel okumuş olduğum bir hikayeyi sözde çıkarcılara ve dostlarını satanlara yazmak istedim belki okuyarak anlarlar diye çünkü bu gün dostlarını satanlar bilsinler ki yarın etrafında kimseleri bulamayacaklardır. Bakınız bu güzel hikaye nasıl başlıyor.
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, "Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı iş adamı, terzinin yanına yaklaşıp, "Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. "Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam, "Ben terziyim" yanıtını alınca "Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş. Ve başlamış anlatmaya: "Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......
HAVA AMBULANSI 2300 HAYAT KURTARDI
Hayat bazen acı, bazen de güzel anlarla tekamül etmektedir. Ama olumlu tek bir şey görünüyor; insanlar her şeyin en iyisine ve en güzeline layıktır. İyi, sağlıklı ve mutlu yılları geçirmekte tabi ki yine insanların ellerindedir. Sağlık insanın ana temel maddesidir. Son günlerde çok da ön planda olmasa da çok zaman önce dikkatimi çekmiş olması ve bugün köşeme taşımam, konunun önemini de sizlerle paylaşmayı düşündüm. İnsanların iyi ve kötü olan hizmetlerini bu köşeden sizlerle paylaşmanın mutluluğu farklılığını yaşamak çok güzel. Bugün de iyi olanlardan birini paylaştım . Karadeniz ve Doğu bölgesi için çok önemli bir hizmet hava ambulans helikopterler. Evet ülkemizde edindiğim bilgiye göre, hava sağlık ambulansı olarak 17 ambulans helikopter bulunuyor.
Ve sanırım bugüne kadar 2 bin 300 kişinin hayatının kurtarıldığını biliyorum ve muhtemelen de belki sayısal olarak çok daha fazla olabilir. Bu helikopterlerin bir saatlik uçuş bedellerinin 4 bin 995 Avro civarında masrafı olduğu bilinmekte. Ayrıca bilindiği kadarı ile sanırım Sağlık Bakanlığı 10 yeni helikopter ambulansla birlikte hava ambulansı sayısını 17'ye çıkarmış olma ihtimali de var. Hava ambulanslarını özelikle yerleşimin dağlık olan Karadeniz ve doğu gibi bölgelerde çoğaltılması insana verilen en güzel değerdir. Gelişmiş ülkelerde bu hizmet den yararlanan toplumlar gibi artık bizlerinde bu olanaklardan faydalanmasında hizmetleri olanlara çok teşekkür ederiz. Güzel yapılan her hizmeti de aslanlar gibi yazarız konuşuruz. Bakınız halen Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Kayseri, Erzurum ve Diyarbakır'da birer helikopter ambulans bulunuyor. Yenileriyle birlikte, Çanakkale, Bursa, Afyon, Konya, Adana, Samsun, Trabzon, Van dahil bu illerimizde faaliyette olması övgüye değerdir. Ancak sadece büyük illerde değil Ordu, Trabzon, Samsun, Artvin, Sinop gibi çok daha ihtiyaç olacağı aşikar. Çünkü coğrafi yapı olarak sorunlu bölgelerdir. Buradan bakıldığında ise verilen hizmetlerin daha sağlıklı hizmet verebilmesi için coğrafi sorunları olan illerde, onların sabit hazır durumda olması gereken ve aynı zamanda bakım onarım yapılabileceği bir yerlerinde yapılması gerekmektedir diye düşünüyorum. Zira acil olarak yüksek ilçelerimize hızla hizmet verebilmek ve daha sağlıklı sonuç almak sizce çok güzel olmaz mı? Bir de bakınız hava ambulansı hizmete girmesi ile hangi acil olaylara ne kadarına müdahale etmiş?
28 Ekim 2008'de hizmete sunulan ve o tarihten bu yana 2 bin 138 saat havada kalan helikopter ambulanslarla, bugüne kadar bin 209 acil hasta sağlık kurumlarına taşınmış. Tabi bu sayısal rakamlar tam güncel olmasa bile ki daha fazla da acil durumlara müdahalesi olmuştur diye düşünüyorum. Bunun yanında doğu illerimizdeki yerleşim koşulları ve bölgenin konumu da göz artı edilmemelidir. Bakınız alınan verilere göre yakın zamanda ambulans helikopterin vakaya en fazla çıkış yaptığı ve hasta taşıdığı il Ankara, en fazla kaldığı il ise 318 saatle Diyarbakır oldu. Ambulans helikopterler her türlü olaylarda en hızlı şekilde acil sağlık hizmeti vermesi konunun önemini bir kez daha bizlere hatırlatıyor
Ambulans helikopterlerle bugüne kadar çığ düşmesi ve trafik kazalarında, kalp damar, solunum, sindirim ve sinir sistemi hastalıklarında, travmalarda, hamile ve yeni doğanların sağlık kurumlarına naklinde son derece etkin olmuştur. Sağlık Bakanlığı yetkilileri ambulans helikopterlerle sosyal güvencesi olsun ya da olmasın, acilen bir yerden başka bir yere nakli gereken hastaların hiçbir ücret alınmadan taşındığını ve daha büyük hizmet için en kısa zaman da iki ambulans uçak alınmasının da planlandığını, bunun için ihale aşamasının halen devam ettiğini belirtmiş olmaları çok güzel. Bu nokta da havaalanı olmayan ve birçok dağınık bölgesi olan Ordu iline ait Ordu’da bekleyen bir sağlık hava ambulans bulundurulması ve ona bakım onarım hizmeti vereceği bir yerin bulunmasının gerekliğini de söylemeden geçemem. Haydi sayın siyasiler, sayın yetkililer, Ordu’da bekleyen hava sağlık ambulans helikopteri Ordu’ya çok da yakışır. Sağlık konusunda artık sayılı il olma yolunda her eve lazım misali olsun diyoruz...
FINDIK DA TEHLİKE ÇANLARI
Havalar Hiç Normal Değil…
Geçmiş de bir çok yazılarımızda fındıkla ilgili sektörümüzü bilgilendirme ve uyarma görevimiz başarı ile yapmıştık tabi bizleri dikkate alanlar için gelişen durumlar hiç sürpriz olmadı şimdi de çok önemli bir durum tespiti yapmak isterim . gelişen küresel ısınma ile beraber bölgemizde de son zamanlar da iklim değişliği herkes tarafından da fark edilmekledir. Bununla yanında geldirdiği bölgemizin bir çok tarım ürünlerinde vereceği sıkıntılarında bir an önce yetkiler tarafından fark edelim onlar için önlemler almalı gerekliğini burada vurgulamak istedim. Havaların bir gün içinde 15 ile 20 derece arasında değişen sıcaklığı öyle yabana atılacak gibi değil bunun yanında bir çok hastalığı da taşıyan bu gelişmelere her kesimin kulak vermesi gerekmekledir. ayrıca bölgemizi yakından ilgilendiren fındığın da nasıl bir durumla karşı karşıya kaldığını yetkilerin üreticilerimiz uyararak bilgi vermek durumunda olması gerekmededir. Tabi buradan da elinde büyük bir fındık bulunan tmo nun da bu gelişen durum karşısında küresel ısınma ile gelen bu tehlike yi iyi analiz etmek ve yapılan tespit sonucunda gelecek yıl fındık da büyük bir afetin olacağını da düşünürse bir an önce yağlıya ayrılan fındığın durdurulmasını ve depolarındaki fındığın da en azından temmuz ayına kadar bekletilmesini sanırım bu zarar etmiş kurumu da gelecek sezonda kara geçirmesi kaçınılmaz olur tabi bu yazılanları dikkate alırlarsa yada birleri onlara yağılıya devam yada ucuz ucuz satmaya devam demezlerse bütün bunların yanı sıra da sektörümüzün de dikkatli olması gerekir çünkü bu hava şartlarında bütün dünya da kaç ürünlerinde sorun yaşadığı bu günlerde ellerindeki mallarını daha dikkatli kullanmaları kaçınılmaz olmuştur. En azında size son gelişen durumu anlatmak için kısaca şunları diyebilirim.
Geçtiğimiz Aralık ayı ve içinde bulunduğumuz Ocak ayının ilk yarısında, hava şartları mevsim normallerinin üzerinde seyrederek, fındık ağaçlarında erken çiçeklenme dönemi başlatmıştır. Bu durum, gelecekte bir dizi sıkıntıları beraberinde getirecektir. 2010 yılı fındık mahsulüne bu günkü pencereden baktığımızda, oldukça sıkıntılar yaşanacağı aşikârdır.
Rusya resmi devlet ajansı, ülkelerinin üzerinden Türkiye üzerine Sibirya soğuklarının gideceğini söyledi. Bu durum biz çiftçileri endişeli bir bekleyişe sürüklüyor. Eğer ajansların söylediği gibi -15 derece olarak soğuklar Karadeniz’e gelirse, vay halimize. Ne yapacağımızı şaşırdık. Bir taraftan sıcaklar, bir taraftan da aşırı soğuklar. Bizlerin bile ne yapacağını şaşırdığımız bu durum karşısında, Allah fındığın yanında olsun.
Fındık fiyatları bu günlerde çıkış eğilimi göstermekte ve bu eğilimin süreceği bu gidişle kesin gibi üreticilerimizin , ellerinde bulunan fındıklarının hesabını iyi yapmalarını, piyasa hareketlerini yakından takip etmelerini gerekmededir. Ve yine üstüne basa basa diyorum ki
piyasalar için çok önemli bir pozisyonu olan Toprak Mahsulleri Ofisi, elinde bulundurduğu geçmiş yıllara ait fındıkları, yağlık yapmaktan bir müddet vazgeçmelidir. 2010 yılı rekolte çalışmalarının netlik kazanacağı Temmuz ayını beklemeli, ortaya çıkacak duruma göre hareket etmelidir.
Toprak Mahsulleri Ofisinin her halükarda kaybedeceği bir şey olmayacağı gibi kazanacağı çok şey olabilir. Bu tavsiyelerimiz, eminiz ki TMO tarafından dikkatle ve titizlikle takip ediliyor. Yine de bu konuda bir uyarıda bulunmayı fındığa olan borcumuz olarak değerlendiriyorum.
Politika nedir..
POLİTİKA, daha çok ‘yüz’ anlamına gelir. Belirlenen bir hedefe gidilirken izlenmesi gereken davranışları, sistemli bir sıraya sokan ve gereğince ileri ya da geri adim atma sürecine verilen isim…
Politika, Maurice Duverger'ye göre tanrı Janus'un iki yüzü gibidir. Politika, özü itibariyle her zaman her yerde mevcuttur. İki yüzlü Tanrı Janus'un tasviri ve içerisinde barındırdığı politik gerçekliği simgeler. Politika, “hem birleştirme, hem de çatıştırma eylemlerini ayrı ayrı ve bir bütün olarak içerisinde barındırır” der Maurice Duverger.
Değerli okurlar şimdi size bir politika anlatayım…
Bir bürokrat yoksul bir adamı ziyarete gitmiş demiş ki: "Senin oğlana bir eş bulalım, zamanı geldi artık."
Adam: "Ben hayatımda oğlumun işine karışmadım." demiş.
Bürokrat: "Ama” demiş, “Bu kız bu şehrin en zengin adamının kızı" deyince,
Adam: "aa!, tamam o zaman" demiş ve durumu kabul etmiş.
Sonra bizim bürokrat şehrin en zengin adamının evine gitmiş: "Kızınız için harika bir
koca adayı buldum" demiş.
Şehrin zengin adamı şaşırarak: "Ama benim kızım daha çok küçük" diye itiraz etmiş.
Bürokrat: " Ama bu genç adam, Dünya Bankası'nda Başkan Yardımcısı" deyince kızın babası: "aa! tamam o zaman" diyerek duruma hemen razı oluvermiş.
Sonunda bizim bürokrat, Dünya Bankası Başkanı’nı ziyarete gitmiş ve demiş ki:
"Başkanım, size harika bir başkan yardımcısı adayı buldum"
Başkan: "İyi ama benim zaten ihtiyacımdan fazla yardımcım var" deyince
Bürokrat: “Ama bu adam önemli bir ülkenin en zengin damadı" demiş.
Başkan da, "aa! tamam o zaman" demiş.
İşte “politika” budur..
Nereden bakarsanız bakınız, bu işi çok da güzel kıvıranlar var. Sizin etrafımızda da, günlük hayatta kıvıranlar var sanırım. Bu aralar da çok, hem de çoktur. Kim bilir, zamanında adam gibi adamlıklardan söz edenler, nasılda kıvırmayı başarıyorlar!
Sanırım politika da bu olsa gerek…
ZAMSIZ VE GAMSIZ YAŞAYABİLİR MİYİZ SİZCE?
Değerli dostlar 2010 yılına girerken hepimiz yakınlarımıza ve dostlarımıza bütün insanlara sağlıklı,mutlu,huzurlu,bol kazançlı,neşeli, yeni yıl dilemek ve bu düşüncelerle girmesi konusunda telefonlar mesajlar kutlamalar atarız yada söyleriz peki yeni yıl geldiğinde sanki bu ülkenin kaderi imiş gibi gelenek haline gelen bu yeni yıl sonu zamlarına sizce ne demeliyiz.hani her şey bu ülkede iyi gidiyordu gidiyor da gelen her yeni yılın peşinden gelen bu zamlar iyi gidişin birer yeni yıl mesajı gibi bize bizleri idare edenlerin yeni yıl mesajları mı sizce. artık sanki bu ülke insanın olmasa olmazı olan bu zamlar bizim kaderimiz mi oldu? bol bol seçim zamanı dağıtılan kumanyaların yada kömürlerin diyetlerinin sizce hep beraber çekmiyor muyuz ? zaten şuan fındıkla geçinen bir bölge yaşayanları bu zamlarla daha mı rahat yada mutlu bir yıla mı giriyoruz sizce artık ülke olarak da her yeni yılda dünya ya gelen yeni nesiller a biliyorlar ki artık zamlar la yaşamak bizim kaderimizdir demeleri kaçınılmaz olmuştur. eğer bu ülkede yaşıyorsak zam bizim bir parçamızdır demek çok da komik olmamalıdır. Ve artık alışmalıyız hep beraber peki neden niçin bu durumdayız sizce demek geliyor içimizden inanın artık zaman gelecek işsizliğin çoğalttığı bu dönemlerde insanların geleceklerinden de şüphe edecek bir duruma gelmiş olmalı çok acı olmuştur. son zamanlarda en büyük direnişi sergileyen tekel işçilerini de buradan kutlamak isterim haklarının peşinde bu uzun mücadeleleri gerçekken çok önemli ve dikkat edilmelidir. artık sessiz ve duyarsız toplumların bu zamları da normal görmeleri yada duyarsız kalmaları kaderciliğimizde artık bir göstergesi olmuştur. hukuk nezdinde bu haksız zamları ret etmemiz ve hukukta hakkımızı aramamız gerekmekledir demek yanlış olmaz sanırım bakınız yeni yıldaki nelere yeni zamlar gelmiş.
Taşıtlar Vergisi Zammı
Motorlu Taşıtlar Vergisi'ne yapılacak zam %2,2 olarak beklenirken, Bakanlar Kurulu yüzde elli artırma yetkisini kullandı ve MTV zammı %3,3 olarak gerçekleşti.
Yapılan zammın yansıması ve belirlenen yeni Motorlu Taşıt Vergileri araçların motor hacimlerine göre değişiklik gösteriyor.
Köprü ve Otoyollar Zammı
02.Ocak.2010'dan itibaren geçerli olmak üzere, İstanbul Boğaziçi Köprüsü ve FSM Köprüsü ile tüm paralı otoyollara %13,91 oranında zam yapıldı.
Bu zamlarla birlikte boğaz köprülerinde otomobiller için uygulanan ücret 3,25TL'den 3,75 TL'ye çıktı. Otoyollarda en yakın mesafe ücreti 1,25 TL'den 1,50 TL'ye, en uzak mesafe ücreti de 11,50 TL'den 13,25 TL'ye yükseldi.
Akaryakıt Zammı
01.Ocak.2010 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere akaryakıt ürünlerine %6,34 ile %6,77 arasında zam yapıldı.
95 oktan kurşunsuz benzinin fiyatı 3,40 TL'den 3,63 TL'ye yükseldi. Ortalama 55 litrelik bir aracın deposu zam öncesi 187 TL'ye doldurulurken zam sonrası artık 200 TL'ye doldurulacak.
Genellikle çiftçi ve köylülerin kullandığı kırsal motorinin de litresi 2,70 TL'den 2,88 TL'ye çıktı. Motorin ise 25 kuruş artarak 3,02 TL'ye yükseldi
Değerli Kağıtlar Zammı
01.Ocak.2010'dan geçerli olmak üzere tüm değerli kağıt bedelleri %66,7 varan oranlarda oranında artırıldı.
Pasaportlardan alınan değerli kağıt bedeli %53,3'lük artışla 90 TL'den 138 TL'ye çıktı. Sürücü belgeleri bedeli de 40 TL'den 62 TL'ye yükseldi.
Nüfus cüzdanı 3 TL'den 4,60 TL'ye, noter kağıtları ve beyannameler 5 TL'ye, protesto ve vekaletnameler 10 TL'ye, aile cüzdanları 46 TL'ye yükselmiş oldu
Harç Zamları
01.Ocak.2010 tarihi itibariyle tüm harçlara %10 zam yapıldı. 1 yıllık pasaport harçları 163.8 TL'den 180.15 TL'ye çıktı.
B sınıfı sürücü belgesi harcı 234,40 TL'ye, silah taşıma müsadesi vesikası harcı 434,35 TL'ye, silah bulundurma vesika harcı 694,85 TL'ye, özel vekaletname harcı imza başına 4,70 TL'ye, genel vekaletname harcı imza başına 7,35 TL'ye çıktı.
Elektrik Zammı
01.Ocak.2010'dan itibaren geçerli olmak üzere konutlarda kullanılan elektriğin kw saati % 1,32, sanayi elektriği ise % 1,23 oranlarında artırıldı.
Bu zamla birlikte konutlarda kullanılan elektriğin kWh fiyatı 0,21376 TL'den 0,21659 TL'ye çıktı.
Sigara Zammı
Yapılan zamma göre, sigaralardan paket başına alınan sabit vergide 0,60 TL'lik artış yapıldı. Ayrıca satış fiyatı üzerinden %58 olarak tahsil edilen vergi miktarı %5 artışla %63'e yükseldi.
Bu son fiyatlarla:
3,50 TL'ye satılan sigara paketi 4,25 TL'ye (%21),
5,75 TL'ye satılan sigara paketi 6,75 TL'ye (%17) yükselmiş oldu. Eh artık hayırlı olsun bu millete sanırım bu zamlarla kalınmaz yakında başka başka gizli zamlarda çıkarsa şaşırmayınız açıkçası para para para varlığı bir dert yokluğu yara…
AÇ GÖZLÜLÜK, VE TUTSAK OLMAK…
Geçenlerde maillerimi okurken çok güzel bir yazı bana mail olarak geldi. Yazı tamda bu günleri anlatan bir yazıya cevap gibi geldi bende bu yazıyı siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim. Yazı o içimizdeki bir yeri de sanırım harekete geçirdi yani kalbimizi ve düşündüğümüz zaman insan kendi kendine nedir bu ihtiras diye sormadan duramıyor. insanlar artık dünya malı için nelerle uğraşıyor demek çok da kötü olmaması gerek artık nerede olursam olayım herkes bir menfaatin bir çıkarın yada o günü kurtarmak için nelere tenezzül ettiklerine şahit olmak beni derinden ne kadar üzdüğünü bir bilseniz. İçimizdeki bu arzu,ihtiras, açgözlülük, kıskançlık, çekememezlik artı arkası bitmeyen bu kavgaların ve artık insana insanca muamelenin tükendiği bu durum karşısında umutları ve yarınları düşünmekten başka bir çaremiz kalmaması çok açıdır. hepimizin insanca yaşamaya ve bu ülkeyi daha fazla ileri ve çağdaş bir seviyeye getirmek bu ülkede yaşayan her bireyin görevi değil midir ? bulundukları mevkilerde antidemokratik uygulamalar yaparak neyi elde edeceklerini sanıyorlar. Yarın bu yaptıkları antidemokratik uygulamaların altında ezileceklerini bilmiyorlar mı? onlarında bir gün demokrasi ihtiyaçları olmayacak mıdır? o zaman yanlarında kimseyi bulacaklardır.yada bulmayı düşünüyorlardır. Bilsinler ki menfaati,çıkarı,kıskançlığı,yalanı, dolanı, ikiyüzlülüğü,ihaneti, bugün düşünenler yarını da unutmayacaktır. B en buradan bu arkadaşlara ve onun gibilere bu güzel yazı ile bir hatırlatma yapmayı görev bildim. Ve buradan onlara böyle bir cevap vermek istedim.
Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatilinin kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır!
Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:
-Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
-Ortalama 15 m2 sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 20-30 kat büyük evlere sahip olmak,
-Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir kösesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
-Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
-Asla kaderinin gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
-Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
-Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakin bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
-Faizi, getirisi zarara uğramasın diye kıyıp harcanamasa bile bol sıfırlı bir banka defterine sahip olmak,
-Dünyalarına ve güzelliklerine katılamadığımız, asla yeterli vakit ayıramadığımız, basarili ve diğerlerininkinden daha güzel çocuklara sahip olmak,
-Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takimi taraftarlığına sahip olmak,
günümüzde moda olan ve hanımları dururken pahalı hediye lüks ev araba alınan metreslere sahip olmak
-Sağlığımıza, düzenimize, beynimize korkunç zararlar verse bile envai çeşit içkilerin bulunduğu gösterişli, dekoratif bir mini bara sahip olmak,
-Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak... Ya da sahip olduğumuzu sanmak...
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek. .
|
BU SATANLARDA SANIRIM YEREL OLANLARI...
|
|
BİZ şu anda yapılan, kamuya ait kurum ve kuruluşların küresel sermayeye satılarak özelleştirilmesine karşı mıyız, önce bir kendimize soralım derim. Sonra da, ülkemizde şu anda özelleştirme adına yapılan satışların altındaki gerçek sizce ne olabilir?
Bakınız yazılanlar çizilenlere göre, Dünya’daki sermayenin yüzde 65’i küresel güç sahibi 22 global aile şirketi mesabesinde kişilere aitmiş. Bunlar, IMF ve Dünya Bankası’nı aracı kılarak önce pazarlanacak ülkeleri bir şekilde birlikte çalışmaya ikna ederler. Sonra yavaş yavaş borçlandırırlar. Borçların ödenemez bir hale geldiği zamanda da, kamu kuruluşlarının satışıyla borçların ödenmesini tavsiye ederlermiş. Borç ödeme mantığı ile devletin elindeki kâr eden kuruluşlar satılır. Devletin elinde kâr eden kuruluşlar kalmayınca, devletin sadece harcamak zorunda olduğu, alt yapı, yönetim, ve güvenlik harcamaları için gerekli paralar da, yeni borçlar, ya da vatandaşa yüklenen yeni vergilerle karşılanmaya çalışırlarmış.
Öyle bir zaman gelir ki; devlet çalışanına, emeklisine maaş veremez duruma düşer, sosyal denge sarsılır. Vergi yükü artan vatandaşla, devlet arasındaki münasebetler yavaş yavaş bozulur. Böylece devlet-millet çatışması körüklenir. Millet, aidiyet duygusunu kaybeder, peki sonuç ne olur?
Onu yazmak yada söylemek açıkçası çok zor…
Peki bölgemizde ve Ordu’da son dönemlerde neler oluyor? Hiç düşündünüz mü? Gündem de şimdi Ordu Yağ Sanayi var. Diyelim ki satıldı. Sizce Fiskobirli’in borcu bitmiş olacak mı? Ya da Ordu Yağ Sanayi satıldıktan sonra Fiskobirlik ne yapacak? Tekrar fındık alacak mı? Ya da piyasada kuruluş nedeni olan fındıktaki düzeni sağlayabilecek midir? Bunları çoğaltarak eklemeler yapabilirsiniz. Bu kurumunda yıllarca müfettişlik yapanlar, maaş alarak bu zamana kadar neyi incelemişler? Nelere mani olabilmişler, ya da hangi raporları düzenlemelerde sonradan gelen yönetimler tarafından ödüllendirilerek genel müdür ya da vekili oldular? Dünya’da bu kadar ortağı olan hiçbir kooperatif sanırım yoktur!
Bir değeri telef ederek zor duruma düşürerek ucuza sattıranlar, sonradan satın alanlara, ya ortak ya da genel müdür olmuşlardır. Geçmişe bakıldığında buradan yola çıkarak Ordu Yağ Sanayi, ya da bir başka bu şehrin önemli değerleri birilerinin beceriksiz yönetiminin sonuçlarını çekmek zorunda olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu fabrikaları inşa edenler, o dönemlerde ülkemiz için ne kadar önemli olduğunun bilinci içinde yapmışlardır. Gün gelecek, bu fabrikalar bizler için çok önemli olduklarını bizlere mutlaka gösterecektir. Hazır satmak ya da ondan bir umutla beklentilere girmek, yönetmek istediğiniz yeri, bir yerlere getiremeyeceği gibi, sizleri de başarılı kılmaz. Sizlerde iyi biliyorsunuz ki, Fiskobirlik asla hükümetsiz olamaz ve onlarsız yürümez. Siz bu süreçte sadece sattıklarınızla kalır, gidenin peşinden sadece keşke dersiniz. Eğer bu şehre bu bölgeye ve bu ülkeye sorumluğu olan herkes için diyorum. Geçmiş yılarda satmayı marifet sayanlara o zamanlar neler demiş sizlere bir hatırlatayım dedim. Bakınız…
SÜMERBANK İÇİN SÖYLENEN
“Sümerbank tarihten siliniyor. Elinde bir şey kalmadığı için ismini de kaldırıyoruz.”
SEKA İÇİN SÖYLENEN
“Staratejik yer imiş.Ne stratejisi, önemli olan müşteri bulmak. Müşteri gece gelsin,pijamayla çıkarım karşılarına.Seviyorum bu işleri arkadaş.”
ŞEKER FABRİKALARI İÇİN SÖYLENEN
“Kar edeni de, zarar edeni de satacağız!”
TEKEL İÇİN SÖYLENEN
“Babalar gibi satarız!
PETKİM İÇİN SÖYLENEN
“Ülkenin işgal altına girdiğini söylüyorlar.Gelsinler işgal etsinler!”
TÜPRAŞ İÇİN SÖYLENEN
“Parayı veren düdüğü çalar. TÜPRAŞ’ı Ruslara satar mısın,diyorlar.Satarım arkadaş”
TELEKOM İÇİN SÖYLENEN
20 bin Dolar veren herkese,TELEKOM’ a ait Bilgileri vereceklerini söyledi.
Burada utanç verici olan, bunu ima etmek için kullandığı cümle:
“20 bin dolar veren kızımızı görür” diyor.
LİMANLAR İÇİN SÖYLENEN
“Ne banka bırakacağız, ne fabrika, Ne de işletme. Liman da bırakmayacağız.Hepsini satacağız!”
VE SON…
“Ben Ülkeyi Pazarlamakla Mükellefim”
Şimdi buradan satma işine soyunanlara bir kez daha iyi düşünmeli ve ona göre karar vermeliler bu kararları alanlar yarın iktidar değişdiğinde belki oralarda olmayacaklar öncekiler gibi yok olup gidecekler ve asıl düşündürücü olanı bizler yani ordulular ve çalışanlar ne yapacaklardır onu da sormak gerek diyorum hiç kimse unutmasın ki bu koltuklar kimselere baki olmadığı gibi bunları yazanlarda bizlere ne ilk ne de son olmayacağız. Saygılarımla…
|
FINDIKTA PİYASA NASIL İŞLER…!
AVRUPALI ÇİKOLATACI RİCA EDER,
BÜYÜKLER HAY HAY EFENDİM DER ( 7 FİRMA )
ORTA BÜYÜKLER, BÜYÜKLERDEN İCAZET BEKLER ( 6 FİRMA )
KÜÇÜKLER, EZİLİR ( 80 FİRMA )
ARACILAR, KÜÇÜKLERLE ORTA BÜYÜKLER ARASINDA, BÜYÜKLERİ TAKİP EDER ( 700 FİRMA )
ÇİFTÇİLER YUKARDAKİ TÜMÜNÜN ARASINDA YAŞAM MÜCADELESİ VERİR ( 650.000 AİLE )
Fındık piyasasının nasıl işlediğini size anlatmak ve tarihe bir not düşmek istiyorum. Bu yazacaklarımı, çiftçiler hariç bu piyasanın içersinde nasıl işlediğini bilemeyen yoktur. Fakat bu güne kadar nedense hiç kimse bu şablonu yazmak ve yazdıklarını paylaşmak için mücadele vermedi. İşin enteresan yanı ise bu yazdıklarımdan duydukları rahatsızlığı hemen her gün telefonda bir birlerine anlatan yüzlerce kişi var. Fakat bir babayiğit çıkartamıyor bu sektör içersinden. Geçmişte iki kişi çıkarttı. Fakat o iki kişiden biri hayatta değil diğeri de kabuğuna çekilmiş seyreyliyor.
Avrupalı alıcı büyük çikolatacılar çok yüksek tonajlarda büyük Türk fındık sanayicisi ile kontrat yapıyor. Alım şeklini, alım miktarını, alım esas ve speklerini, ödeme biçimlerini ve daha bir çok detayları yazıyor çiziyor ve anlaşmalar imzalanıyor. Türk fındığı adına imza koyan 7 firma.
Sonra bu 7 firma kendi ülkesi içersinde kendinden küçük 6 firma ile direkt, 10 firma ile de dolaylı anlaşma yapıyor. Kısaca Avrupalıya imza koyan 7 firma, ülke içersinde ki tüm işlerini 16 firma aracılığı ile yapıyor ve yaptırıyor. Alımları, piyasa koşullarını, spekülasyonları, manipülasyonları ve daha birçok piyasa düzenini bu firmalar ile sağlıyor. Bu 16 firma, olduğu yeri korumak veya ilk 16 ya girmek için yapmadığı ve atmadığı takla kalmıyor. Çünkü bu 16 firma 80 firmanın arasından seçiliyor. Kısaca bu 16 firma ne demek diye baktığımızda, yılda 250 vagon garanti fındık işleyen, vagon başına 2 bin lira alıp 500 bin lirayı garanti eden firma. Zaten sektörün asıl kavgası, 80 firmanın içersinden ilk 16 firma arasına girebilmek. Her yıl bu 16 firmanın 10 firması değişir. Azcık palazlanan kendi adına bir şeyler yapınca, tokadı yer ve bir daha ayağa kalkamaz. Peki, bu 80 firma bunlar karşısında bir olamaz mı? Hayır. Olamaz. Tarihte hiç olmamış. Zaten bir araya gelseler bu büyük 7 olmaz.
Peki, bu 16 firmanın haricindekiler ne yapar! Onlarda bu oyunları seyredip pozisyon almaya çalışırlar. Bu yıldan örnek verecek olursak, 19 Kasım da 4.25 kuruşa fındık aldılar. Kırdılar. Çuvalladılar. Bir vagonda 500 lira kar hesap ederken, İç fındık 8.20 kuruş olunca 4.000 lira zarar ettiler. Eee serbest piyasa.. ne diyebilirsin. Aslında bu 70 fabrikacının diyeceği çok şey var da, eh iş te kem küm. Bir baba yiğit çıkmıyor.
Gelelim aracılara, bunların sayısı 700 civarında. Bunlar da 16 firmanın adamı olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılıyor. Olanların sayısı 140 civarında. Sermaye sıkıntısı çekmiyor, 16 firmanın parası ile mal alıp mal devrediyor. Aradan kiloda net 100 kuruş onlara yetiyor. Tabi kantar da, randımanda, ön ödemede ve emanet te neler yapılıyor bilinmez. Zaten fazlada kurcalamamak lazım. Eee serbest piyasa.. fakat ne hikmetse, her yıl bu 140 kişide kendi arasında bir mücadele ile değişir veya yerini korur. Orda da çeşitli oyunlar hem oynanır hem döner. Peki 700 den 140 ı çıkarsak geriye kalan 560 firma ne yapar. Hiiiiç. Onlar da 140 ı ve 16 yı takip edip pozisyon almaya çalışırlar. Fındığın kabuğundan geçinecek bir mücadele verirler. Peki bu 560 bir araya gelemez mi, hayır gelemez. Asla gelemez. Eğer gelebilseler, bu gün fındık bölgesindeki ticaret borsalarının yönetimi bu günkü gibi olmaz. Peki bu 560 firma rahatsız mı evet rahatsız.
Gelelim çiftçiye..! Çiftçinin içersinde, maalesef şu kadarı şuna, şu kadarı şuna bağlı diyebileceğimiz bir unsur yok. Çiftçi, kendi nam ve hesabına üretim yapan, alın teri göz nuru ile mahsulünü ortaya koyan, geliri ile bir yıl geçinebilecek hesap yapan, gariban bir topluluk. Sayısı şu an itibarı ile tüm yurt da 650 bin işletme olarak tahmin ediliyor. Fakat her yıl bu 650 bin işletmenin % 1 i 6 bin civarında bir işletme, sektörde batanların gazabına uğrayarak o yılki mahsulün tamamını sektöre kaptırıyor. Eee serbest piyasa. Çiftçinin malı, üretimi, el emeği, göz nuru, geçim kaynağı, kültürü ve geleceği üzerine oynanan bu oyunları, yukarıda size anlatmaya çalıştım. İşin en acı tarafı ise tüm bunlara serbest piyasa deniliyor. Bu piyasadan bizler her türlü nasibimizi almamıza rağmen, yine de bu düzen içersindeki, sistemin dışında kalanlar a acıyor ve üzülüyoruz.
Düzenin içersinde 2 ihracatçı, 70 fabrikacı, 560 manav a üzülüyoruz. Biz bu insanlarla yıllardır iç içe çalışıyor ve birlikte bir hayat sürüyoruz. Düğünümüzde, cenazemizde, hastalığımızda, sağlığımızda bu insanlar la iç içeyiz. Şehre gelip sıkışsak soluğu buralarda alıyoruz. Bu firmaların mağdur olması, bizlerin de dolaylı mağduriyetini beraberinde getirecektir.
EKMEK DEN DE OLDUK GİBİ….
Son zamanlar GDO ürünler tartışıla dursun bu aralar farklı bir Konuyu ele almak istedim. günümüzde özellikle de Karadenizin vaz geçilmezi olan yada her insanın evine elinde götüreceği nimetimiz yemeklerimizin olmasa olmazı olan ekmeğimiz değerli okurlar artık ekmeğimize bile artık nasıl ve ne kadar doğru bilemiyorum ama çok zamandır ekmeğimizin daha beyaz olması yada farklı üretim çeşitlerine sokulması için kullanılan katkı maddesi benzoil peroksit Günümüzde katkı maddeleri her tür pişirilmiş unlu mamulde değişik amaçlarla kullanılmaktadır. Un işleme ajanları ile ürün kalitesinde istenilen gelişmeler sağlanmakta ve tüketime sunulan ürünün değeri artmaktadır. Un işleme ajanları hamurun kıvamının ve gelişmesini olumlu yönde etkileyerek, farklı üretim çeşitlerine hamurun adapte olmasını sağlamaktadır. Bu maddeler hamurun pH'sını ve enzim aktivitesini düzenleyerek, fermentasyonu hızlandırmakta ve işlenmeye karşı dayanıklılığını artırmaktadır. Un işleme ajanları kapsamına giren katkı maddelerinden biri de ''benzoil peroksit''tir. Günümüzde ABD'de en fazla kullanılan un ağartma ajanı benzoil peroksit (C14H10O4)'dir.
''Kanserojen etkisi nedeniyle tüm AB ülkelerinde kullanımı yasak olan benzoil peroksit, ülkemizde unların beyazlatılmasında yoğun olarak kullanılmaktadır deniliyor Bu maddenin kullanımı, hem sağlık açısından tehlikeli hem de rekabet açısından büyük haksızlık yaratıyor. Yapılan uluslararası toksikoloji araştırmalarında bu maddenin kanserojen etkisi olduğuna dair bir tespit bulunmadığı söylense de kanserojen etkisi nedeniyle tüm AB ülkelerinde kullanımı yasak olan 'Benzoil peroksit'in, Türkiye'de unların beyazlatılmasında yoğun olarak kullanıldığını gerek yazılı gerekse görsel medya da okumak mümkün peki nedir bu benzoil peroksit Öğütme işleminde, hububat taneleri iki taş arasında ezilerek öğütülmektedir. Bu basit işlem taneden kepek, alöron, tohum, endosperm gibi kısımların ayrılmasını sağlamaktadır. Una ilk öğütüldüğünde daha açık bir renk vermek amacıyla kepek parçacıkları elenerek uzaklaştırılmaktadır. Günümüzde kullanılan öğütme işlemleri ile unun elenmesi çok daha kolay ve ekonomik olmaktadır. Bütün bu kolaylıklara rağmen değirmencilerin istenilen kalitede beyaz un elde edebilmeleri amacıyla yapılan çalışmalarda, una renk veren maddelerin lipitler olabileceği saptanmış ve hegzan gibi çözgen sistemleri ile unun ekstrakte edilmesi sonucunda elde edilen ilk bileşenin karoten olduğu, ekstraktın geri kalanını ise ksantofillerin oluşturduğu belirtilmiştir. Günümüzde unu ağartmak için kullanılan yükseltgenler lipofiliktir. Bunların ne çeşittir bir bakalım
|
Un Ağartıcılar
|
Kimyasal Yapısı
|
Reaksiyon Ürünü
|
|
Benzoil peroksit
|
C6H5C(=O)OOC(=O)C6H5
|
C6H5COOH
|
|
Klor
|
Cl2
|
Cl-
|
|
Aseton peroksit
|
(CH3)2C(OH)(OOH)
|
CH3C(=O)CH3
|
Benzoil peroksit Dünya'daki bazı ülkelerce, un üretiminde beyazlatıcı olarak kullanımına izin verilen bir katkı maddesidir. Ancak AB ülkelerinde kullanımı yasaktır. Avrupa Birliği ülkelerinde kullanımı yasaklanmış olan bu maddenin Amerika Birleşik Devletleri'nde Gıda ve İlaç İdaresinin (FDA) onayı ile halen beyazlatıcı olarak kullanımına izin verildiği de bilinmektedir. Ancak bilindiği gibi Ülkemizde ise AB ile uyumlu olan Türk Gıda Kodeksi - Renklendiriciler ve Tatlandırıcılar Dışındaki Katkı Maddeleri Tebliği'nde izin verilen katkı maddeleri arasında benzoil peroksit bulunmamaktadır denmekledir. Bu nedenle Benzoil peroksit' in sadece ekmekte değil, tüm gıdalarda kullanımı yasaktır denmiş
Geçmiş yıllarda "Benzoil Peroksit" konusunda yapılan ihbar ve şikayetler ile yazılı basında yer alan haberler nedeniyle, Bakanlığımızca, unlarda beyazlatıcı olarak kullanımına izin verilmeyen bu katkı maddesinin kullanımını kontrol etmek amacıyla denetimler artırılmıştır. Yapılan denetimde alınan un numunelerinin analiz sonucuna göre Benzoil peroksite rastlanmamıştır. Deniyor aslında ne kadar doğrudur pek bilinmez ama şunu bilmek gerek eğer böyle bir katkı maddesi eğer bir şekilde kullanılıyorsa artık pes doğrusu demekten başka sözümüz olmaz
saygılarımla
FINDIĞI TANITANLAR NEREDESİNİZ?...
Gün geçmesin ki Türkiye’ de gündem anında değişebiliyor. Kuş gribi, manda virüsü, kene vakası domuz gribi, ve şimdi de GDO lu ürünler evet ne garip bir durum sizce neler oluyor dünya da?
Şimdi sizi biraz bir düşünmeniz konusunda bir uyarım olacak buradan size desem ki eskilerde insanlar verem,sıtma ,kolera gibi hastalılarla uğraşırken geldiğimiz yüzyılda hiçte bilmediğimiz yada duymadığımız hastalık isimleri ile ve tehlike boyutlarını da duyarak izliyor görüyor ve dinliyoruz. Peki bugün gelinin nokta da ise hiç bilmediğimiz ve yeni yeni duyduğumuz bu virüs türleri nereden ve nasıl ortaya çıkıyor, sizce ülkemizde bu konuda bu tür gelişmeleri takip eden yada inceleyen bir acil merkezimiz yada gelişmiş bir laboratuarımız var mı yeni yeni ortalığa çıkan bu tür virüsleri için araştıran inceleyen bir merkezimin olması ülkemiz için iyi olmaz mı? Tabi ki olur yada belki de var ben bilmiyorum ama her ne olursa olsun bu türlü tehditler için mutlaka olmalı ve onlara göre önlemler geliştirmeliyiz.
Bizler bu gelişme ve güce ülke olarak sahibiz. buradan yola çıkarak asıl konumuz olan bu GDO ürünlerin gündemimize nasıl düştüğüne yada bu GDO nun acılımı nedir ve nasıl bir şeydir.
GDO nedir? "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar" Evet Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar", kısaca GDO adı veriliyor.
Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme,yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sın dan kesilerek çıkarılıyor.Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor. Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO' lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates,balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor. İnsanlık bugün doğal çeşitliliğe zarar vererek tür zenginliğinin yok olmasına yol açan GDO ların çeşitli yollardan yayılarak yeni Frankeştaynlar yaratma tehlikesiyle karşı karşıya.
Buradan bakıldığında bu işin FTG ile alakası nedir diyeceksiniz son günlerde ulusal gazeteler de ve ulusal televizyonlarda gdu lu ürünler tartışılıp konuşulurken her ne hikmetse en fazla fındıkla ilgili olan şekerleme ve çikolatalar ve onun içinde kullanılan katkı maddesi soya lesitini gibi yada bu tür katkılar peki sizce gerçekten gdu lu katkı maddeleri çocuklarımızın da gönül rahatlığı ile yediği çikolatalar da gerçekten gdo lu katkılar var mı yada özellikle fındığın içinde bulunduğu ortama kullanmaya çalışan bir grubun özellikle gdo lu ürünlerin tartışıldığı ve konuşulduğu bir ortam mı yaratılmakta mıdır yada ülkemizde ve dünyada krizlere rağmen şekerleme ve çikolata sanayinin gün geçtikçe arttığı tüketiminin yaygınlaştığı bu günlerde sizce bir rastlantıdır bunları sorgulamak ve bizlere bilgi vermesi gerek kurumlar yada fındığı biz dünya ya tanıtıyoruz diyenlerin neden bir açıklaması yada bu konuyu konuşanlara cevap vermezlere her zaman ar ge çalışmaları ile övünen bu tanıtım grupları bu konuyu ele almazlar fındık değil üretici desteklenmelidir diyenler peki tüketicileri içinde bir araştırma yada bu tür ürünleri üretenlerle bir araya gelip bir basın toplantısı yapmazlar sormak gerek yada gerçek den bu tür bir katkı kullanılıyor mu sormak gerek diyorum ve buradan sayın beyler bu aralar hem fındık fiyatları da hem de çikolataların tüketimi konusunda düşüş olursa şaşırmayınız zaten bu aralar serbest piyasayı ne kadar düşük fiyatlarda tutarsanız belki TMO’da oluşan o serbest piyasa fiyatlarından aralık ayında satış fiyatı açıklar ne dersiniz çok kıymetli okurlar aslında fındığın ne kadar önemli bir ürün olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır çünkü bugün fındık dan yapılan ürünlerin ne kadar güvenli ve sağlıklı olduğu ortadadır en azından ben kendi adıma bu günlerde satışı gündem de olan ordu yağı sanayinin ürettiği fındık yağı için evet fındık yağı her kez gönül rahatlığı ile bu ürünleri kullanabilir tamamı Karadeniz fındıklarından üretilen ve kesinlikle gdo katkısı olmayan bir ürün ve son olarak da sayın kıymetli ağabilerime de sizlerde çikolata sanayicisi büyüklerimize bir araya gelip tüketicilere ülkemizde tükettiğiniz çikolatalarda asla gdo katkı kullanılmamakladır diye açıklama yapınız tabi yerse……
HEM AKADEMİ HEMDE GELİŞİM DİYENLERE….
FINDIK TANITIM GRUBU VE KARADENİZ GELİŞİM AKADEMİSİ HER İKİSİDE FINDIK İHRACATCILARI BİRLİKLERİNİN DESTEKLEDİĞİ VE YÖNLENDİRDİĞİ BİR ALT GRUPLARIDIR HER İKİSİNİNDE AMACI ÖZÜNDE BİR OLSA DA FARKLI ALANLARDA ÇALIŞMALAR YAPILDIĞI SÖYLENEBİLİR..Buradan çok sayın arkadaşlarıma sormak gerekli olduğum bazı sorularım olacak FINDIK TANITIM GRUBU 'nün misyonu, ülkemiz tarımsal ürün ihracatında %20 paya sahip olmakla birlikte iç ve dış tüketiminin arttırılmasına yönelik reklam ve tanıtım faaliyetlerini organize etmek ve yürütmek Bu amaca ulaşabilmek için gerçekleştirilen faaliyetleri destekleyecek nitelikteki AR-GE çalışmaları da FTG tarafından çeşitli bilimsel kurumlara yaptırmaktır. Peki Neden fındığı bilen Karadeniz halkına bu aralar sürekli gerek yerel gerekse ulusal alanda bir takım sloganlar ile beraber bazı söylemleri yaygınlaştırıyorsunuz bunlara bu fındığı bilen halkın ne ihtiyacı var sizce ?
DİĞER TARAFDAN DA YENİ ULUŞTURULMUŞ OLAN Karadeniz Gelişim Akademisi (KGA), Karadeniz bölgesinin gelişim ve kalkınması için bilgisel ve eğitsel faaliyetler gerçekleştirecek bir gezici eğitim kurum olduğunu söylediğiniz bu akademimin aslında bir anlamda bölgelerdeki ticaret odalarının üstlenmesi ve yapması gereken seminerlere sizler neden gerek duyuyorsunuz ? Bu Seminerlerin amacı, Bölge girişimcisinin ve girişimci adaylarının dünyadaki ekonomik gelişmeler ve dengeler hakkında bilgilerini güncellemek Rekabet güçlerini arttırmak ve pazar paylarını geliştirmek için gerekli bilgi ve deneyimi uygun yöntemlerle aktarmak olduğunu söylediğiniz bu çalışmalar içine ordudan yâda başka illerden şu ana kadar ciddi kaç firma sizden faydalandı ?
Karadeniz Gelişim Akademisi ( KGA) ekibi seminer tarihinden önce kent protokolünü ziyaret ederek Vali, Belediye Başkanı, Ticaret ve Sanayi Oda Başkanları, Organize San. Bölgesi Başkanı, Rektörlükleri ziyaretindeki asıl amaçları sadece kent protokolü olduğundan mı yoksa fındık konusunda kendi bilgilerinizi onlarla paylaşmak mı ? Ayrıca yerel Basın gruplarıyla tam bir işbirliği içersine girmek derken sadece sizlerin belirlediği basınla mı ? Yoksa gerçekten den söylediğiniz gibi bütün basın grupları ile mi işbirliği içine girmek mi ?
Bu yolla bölge firmalarının en üst düzey yöneticilerini yerlerinde tek tek ziyaret etmek ve hangi konularda eğitime ihtiyaç duyduklarını eğitim check-up’ı yaparak raporlar ve seminer davetlerini gerçekleştirmek neden sizin bir görev alanınız olsun ki ? dediğim gibi bu türlü faaliyetleri sivil toplum örgütümüz olan odalarımıza düşmez mi ? sizden bu bölgede böyle bir görev mi talep edildi ki Her bir kentte ortalama 350 ile 400 arasında firma ziyareti yapılması sizlerin hedefinde olması ve acaba günümüzde illerde sizce ayakta kalan kaç firma kaldı ? Bu dönemde yâda şuana kadar kaçına ulaşarak nasıl bir destek sağladınız ? Bizden size bir öneri bence eğer amaç ülkemizde bir gelişme yada kalkınma sağlanmaksa amaç önce bunu eğitim yuvalarından başlatmanız daha doğru olacaktır lükse otellere yada bazı belirlenmiş gazete televizyonlara vereceğiniz yada hiçbir anlamı olmayan reklamlara vereceğiniz bu paralarla gelin zaten ABD pazarlarında sert kabuklu yiyecekleri daha çok yaşlı nüfusun tükettiği bir ortamda eğitimli insanların daha çok tükettiği ürünlerimizin geliştirilmesini ilk öğretim çağındaki çocuklarımızdan yani okul dönemlerinde daha sağlıklı beslenme konuları derslerini alan fındığın da beslenmede nasıl olduğunu anlatacak bir proje geliştirilmesi daha iyi değil mi sizce masala onların okullarına yapacağımız bir bilgisayar odalarına acılan her bilgisayarda fındık ve ürünlerini anlatan bir ön açılışı bilgisi her gün onlarda farklı alışkanlıklar uyandırması daha sağlıklı olacağını düşündürmez mi .yada okullara yapılacak olan seminer odalarında genç nesile tüketim sağlıklı beslenme yada ekonomi yada dünyada gelişen yeni teknoloji onlara anlatalım daha güzel olmaz mı onlar değil mi bizim geleceğimiz artık 50 yaşına gelmiş insanlardan mı gelişme yaygınlaştırma yada umut bekleyeceğiz asıl olan genç gelecekler değil mi yazık oluyor bu ülkenin kaynaklarına yazık hamda çok yazık…
YARIM ASIRLIK SEVDA TÜKENECEK GİBİ…
SİZLERE BU GÜNLERDE GÜNDEMDE OLAN ORDU YAĞ SANAYİ NİN GEÇMİŞ TARİHİNİ BİR KEZ DAHA HATIRLATMAK ADINA YORUMSUZ SİZLERLE PAYLAŞMAK İSDEDİM BİR YARIM ASRIN NEDEN NİÇİN NİYE DENECEK HAZİN BİR ÖYKÜSÜNÜN GEDİRİLDİĞİ SON NOKTA ORDU YU MAL OLMUŞ BİR BÜYÜK KOCA FABRİKANIN NEREDEN NEREYE DENECEK YADA KİMLER GELMİŞ KİMLER GEÇMİŞ OLAN BELKİ DE ORDU’DA ÜÇ FABRİKADAN BİRİ OLARAK KALMIŞ YARIM ASIRLIK SEVDANIN KİM DER Kİ FİSKOBİRLİĞİN BORÇLARI İÇİN SATIŞA ÇIKARILAÇAĞINI ÖYLE YA SATARIM HEMDE BABALAR KİMİ s SATARIM DİYENLERİN SANIRIM BUNLARDA YEREL YÖNETİCİLERİ İŞİN KOLAYI HER HALDE BÖYLE OLUYOR GELİN ŞİMDİ DE SATIŞA ÇIKACAK OLAN TABİ GENEL KURUL İZİN VERİRSE ORDU YAĞ SANAYİNİN GERCEK TARİHİNE BİLMEYENLERE YADA HATIRLAMAK İSDEYENLERE YADA UNUTMUŞ OLANLARA….
Ordu Yağ Sanayi Anonim Şirketi (OrduYağ), Sümerbank ve yirmi beş gerçek kişinin taahhüt ettiği 2.000.000.TL. sermaye ile 20.10.1957 tarihinde 101 dönüm arazi üzerinde Ordu İlinde kurulmuş Bataklık bir alanın sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda ilin kazanımına açılması ve Müessesesinin, ilde üretimi yapılan, Ülke üretiminin ortalama %70 ine karşılık gelen soya tohumunu işleyip pazara sunması ve üreticiye destek olması amaçlanmış ve o zamanın Başbakanı olan Adnan MENDERES döneminde Bahçelievler Mevkiindeki mevcut Soya Sitesinin bulunduğu alana yapılması gündeme gelmiş Tesis, Sırrı Tercan tarafından hibe edilen şu anda bulunduğu yerde inşa edilmiştir. 31.12.1962 tarihinde yapılan genel kurul toplantısında Müessese'nin Sümerbank tarafından devam ettirilmesinin zaruri olduğu kararına varılmış olup Sümerbank tarafından geliştirilen fabrika 12.06.1965 tarihinde tekrar işletmeye alınmış ve Sümerbank Ordu Soya Müessesesi Türk ekonomisindeki yerini almıştır. Tesisin açılışını Dönemin Başbakanı Süleyman DEMİREL yaptı. Tesiste ilk olarak Polonya menşeli teknoloji kullanıldı. İlk yıl Ordu İlinden 7,000 ton soya alımı gerçekleştirildi. Soya Müessesesi halen olduğu gibi o yıllarda da çok revaçta olan bir kurum olup ve il'e yapılan ziyaretlerde gezi güzergahı içerisinde yer alıyordu. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Muğla, Rize ve İzmir senatörleri, Kuvvet Komutanları ve Genel Kurmay Başkanları, fabrikayı ziyaret eden Devlet Erkanına örnektir. Kamu İktisadi Devlet Teşekkülü olan Sümerbank Genel Müdürlüğüne bağlı Tesisi, Müessese Müdürleri yönetiyorlardı. Soya Müessesesinde Müessese Müdürlüğü görevinde bulunan Müdürler ve görev süreleri ise şöyledir.
İsmail TANDOĞAN 15.06.1963 - 12.06.1965
Dr. Behzat AYATA 12.06.1965 - 31.10.1968
Şerafettin KAPLANGI 18.04.1969 - 7.04.1972
İbrahim AKAN 15.06.1972 - 20.02.1973
Dr. Lütfi KARASOY 19.03.1973 - 27.11.1975
Yılmaz SACCIOĞLU 14.03.1976 - 3.02.1978
A. Fikri AKCA 4.02.1978 - 1.04.1978
O. Atilla Mahmut YAZICIOĞLU 21.04.1978 - 13.08.1978
M. Zehra ÖZGÜR 14.08.1978 - 1.06.1979
Turgut ÖZDOĞAN 21.12.1981 - 4.07.1983
İbrahim KILIÇ 12.12.1983 - 15.02.1987
1983 Yılında Tarım ve Orman Bakanlığına bağlanan fabrika, Türkiye Tarım Ürünleri Kurumu Soya Sanayi Müessesesi Müdürlüğü oldu. Yapılan bu devirle ilgili karar 20 Mayıs 1983 tarihli Resmi Gazete'de yayınlandı. 1983-1984 yıları işletme karı 700 milyon lira olan Ordu Soya Müessesesi tekrar Sümerbank Genel Müdürlüğü bünyesine alındı.
1985 Yılı Haziranında Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu kararı ile tesisin bazı Kooperatif Birliklerinin birleştirilmesi ile kurulacak olan bir anonim şirkete devredilmesine karar verildi. Alınan karar, dönemin Valisi olan Necati Çetinkaya'ya Milletvekilleri Şükrü Yürür ve Nabi Poyraz tarafından iletildi. İletilen karar şöyledi: "Sümerbank Ordu Soya Müessesesi'nin Sanayi ve Ticaret Bakanlığının Koordinatörlüğünde, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı ve Sümerbank'tan birer yetkilinin katılımıyla teşkil edilecek kurul tarafından belirlenecek değer ile Karadeniz Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (Karadenizbirlik), Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (Fiskobirlik) ve Trakya Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birliği'nin (Trakyabirlik) katılımları ile kurulacak bir anonim şirkete devredilmesine karar verilmiştir." Müesseseden AŞ’ye Geçiş
28.05.1986 Tarih, 3291 Sayılı Yasa ve Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu'nun 18.03.1986 tarih 86-5 sayılı kararı ile Sümerbank'a bağlı ortaklığa dönüştürülmüş olan Müessese, Kurulun 02.07.1986 tarih K-25 sayılı kararı doğrultusunda yapılan bir protokol çerçevesinde, 23 Ocak 1987 tarihinde yapılan Şirket Kuruluş Genel Kurulu ile Anonim Şirkete dönüştürülmüş ve Ordu Soya Sanayi Anonim Şirketi'nin sermaye yapısı Karadenizbirlik, %25 Fiskobirlik, %25 Trakyabirlik, ve %20 Sümerbank Mensupları Sağlık ve Yardımlaşma Vakfı şeklinde gerçekleşmiştir. Böylece bugün bir dünya markası haline gelen Çotanak'ın temeli de atılmış oldu. Şirketin İlk Yönetim Kurulu Üyeleri Muhittin Soyer, Aziz Orol, Ülkü Nefesoğlu, Hüsamettin Çabukusta, Engin Tuncer ve İsmail Gümüş'ten oluşurken, Anonim Şirkette ilk Genel Müdürlük görevini vekaleten İbrahim Kılıç yürüttü.
06.05.1988 de Soya San. AŞ. Genel Müdürlüğüne Bakanlık onayıyla Kemal Karlıbel getirildi.
1988 de 119 işçi, 28 idari personel olmak üzere 147 kişi ile üretim yapan fabrikada günde 18 ton rafine yağ üretiliyordu. Şirket, finansal sıkıntı içerisinde olan ve faaliyetleri duran Orsan AŞ.'ye talip olarak yeni ürünler hedefledi. Margarin, sabun, deterjan üretiminden söz edilmeye başlandı. Ancak o yıllarda gerçekleşmesi belki de hayaldi. 06.07.1988 yılında 2 kg lık yağ piyasaya sunuldu. Ordu Soya San. AŞ ilk ihracatını 1989 yılın ilk ayında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine Soya küspesi satarak yaptı. Trafik kazası sonrası vefat eden Genel Müdür Kemal Karlıbel'in yerine Genel Müdür Yardımcısı Ali Yılmaz yedi aylık bir süreçte vekaleten Genel Müdürlük Görevini yürüttü. 14.11.1989 da Fatsalı Mali Müşavir Teoman Doksanoğlu Genel Müdürlüğe atandı. 1990 Yılında Bir turizm şirketi fabrikaya talip olarak bu alanı turistik tesis olarak değerlendirmek istedi. İşçilerin bağlı olduğu Tek-Gıda iş sendikası ve Ordulular tarafından istenmeyen ve karşı çıkılan satış gerçekleşmedi. Dışarıda gelişen olaylar fabrika çalışanlarını adeta kamçılıyordu. Tesis hiç yapmadıklarını yapmaya karar verip ithalat gerçekleştirdi. Soya A.Ş. Yugoslavya'dan 769 bin 676 dolar karşılığında 1473 ton ham ayçiçek yağı alarak ilk ithalatını gerçekleştirdi. Pazarda yer almaya başlayan ürünlerin devamlılığı noktasında yatırım gerekliydi. 25 yıl önce kurulan fabrikanın, Polonya menşeli makinelerinin ömrü tamamlanmak üzereydi. 1991 Yılında Genel Müdür Teoman Doksanoğlu, fabrikaya yatırım yapılması konusunda çalışma başlattı. Pres ünitesi yenilendi. 60 tonluk kapasite 150 tona çıkarıldı. 650 milyon liraya mal olan pres ünitesinin açılışını 17.3.1991 de dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Şükrü Yürür yaptı. Yapılan yenileme çalışmalarına ekstraksiyon ünitesi ile devam edildi. Ünite Belçika'dan 39.800.000 Belçika Frangı bedel karşılığı,15 ay taksitle alınırken, ham yağ tanklarına da 445 milyon lira bedelle 2 adet biner tonluk ilave yapıldı. Dolum tesisi için 2 adet biri teneke dolum diğeri ise şişe dolum terminali alındı. 6 Milyar liraya mal olan bu yatırımlarla, dönemin Genel Müdürü Teoman Doksanoğlu'nun deyimiyle, fabrika gençleştirildi. Soya San. AŞ 1991 yılının haziranında sermaye artırımına gitti. Fiskobirlik, Karadenizbirlik ve Sümerbank vakfına ait Ordu Soya AŞ. 225 milyon olan sermayesini 400 milyon lira artırarak 625 milyona çıkardı. Modernizasyon ve rehabilitasyon işlemi, 1993 Ağustosunda sona ermiş ve pres kapasitesi 180 tona çıkarılmıştır. başlamış yatırımları tamamladı. Ekstraksiyon ünitesinin montaj işlemi bu dönemde yapıldı.
1998 yılında göreve getirilen Alaattin Demir, şirketin içerisinde bulunduğu durumla uğraşırken birde Sanayi Bakanlığının satış istemiyle karşılaştı. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı fabrikanın satılmasını isteyerek, Yönetimden bu doğrultuda karar talep etti. Dönemin Yönetim Kurulu'ndan satış kararı çıkmadı. Genel Müdür Alaattin Demir döneminde Çotanak markalı yemeklik fındık yağının seri üretimine başlandı. 11 Mayıs 2001 tarihine gelindiğinde, süreç içerisinde, çoğunluk hisseleri Fiskobirlik tarafından devralınmış ve 09 Aralık 2003 tarihinde şirket İsmi Ordu Yağ San. AŞ. olarak değiştirilmiştir. 1957 yılında kurulan ve yıllarca zarar ederek devletin sırtına yük olan Ordu Yağ Sanayi A.Ş., Fiskobirlik ve fındık yağı sayesinde zarar etmekten kurtularak, devlete trilyonlarca lira vergi veren bir kurum haline geldi. İlk ihracat olan Almanya ihracatı ile fındık yağı ve fabrika kapılarını dünyaya açtı. İhracat giderek arttı ve İtalya, Hollanda, Avusturya, Irak gibi ülkeler Türkiye'den, yani Ordu'dan yağ almaya başladı. Fiskobirlik'in de desteği alınarak kapasite artırımına gidildi. Türkiye de ilk olan Alfa-Laval rafine sistemi kurularak kapasite 200 tona çıkarıldı. Yapılan tesisle birlikte Oleik asit ve linoleik asit değerleri harmanlanarak İDEAL yağı üretildi, ardından prestij grubu eklenerek pörtföyü genişletildi. 1988 li yıllarda düşünülen temizlik ürünleri üretimi için çalışmalar başlatılarak yatırım ağı genişletildi. İlk olarak şampuan, sıvı ve katı sabun ile yüzey temizleyici üretimi yapılarak piyasaya sürülen ürün portföyü, daha sonra ise cam sil, , bulaşık deterjanı, çamaşır yumuşatıcı, çamaşır suyu gibi ürünlerin de katılımıyla genişletildi. Ordu Yağ San. AŞ. (OrduYağ); hammaddeye göre değişmekle birlikte; 180-200 ton/gün hamyağ kapasitesi, 120-150 ton/gün rafine kapasitesi 120-180 ton/gün dolum kapasitesi ile Çotanak markalı Fındık Yağı, İdeal Yağ, Soya Yağı, Ayçiçek Yağı, Mısır Yağı ve Kanola Yağı üretimine devam etmektedir. Ayrıca, 100-200 ton doğal temizlik ürünleri kapasitesi ile Çotanak Seranut markasıyla bitki özlü sıvı ve katı sabun, Çotanak Nutshine markasıyla da yüzey temizleyici, cam sil, bulaşık deterjanı, çamaşır yumuşatıcı ve çamaşır suyu üretimini sürdürülmektedir.
FINDIĞIN ESARETİ…
Türkiye fındık üretim sonrası pazarlanmasında tamamen dışa bağımlıdır. Yani Türkiye fındığını dışarı satacağım diyerek üretmektedir. Bu da fındığın esareti demektir. Türkiye fındık üretimi de dünya da birinci ülkedir. Ama bu üretilen fındığın tüketimde satışında ve pazarlanmasında tamamen dışa bağımlıdır. Üretilen fındığın yüzde seksen beşi ihracat edilmektedir.
Fındığın bu esaretten kurtulması gerekmektedir. Fındığın bu esaret ve bağımlıktan kurutulması için tek bir çözüm vardır. o da fındığın iç piyasada yani ülke içerisinde tüketimini artırmaktır. Bu gün üretilen fındığın yüzde on beşi iç piyasada yani ülke içerisinde tüketilmekte yüzde seksen beşi yurt dışında tüketilmektedir. Bu durum fındığın kaderinin tamamen dışa bağımlı olduğunu göstermektedir.
Fındığı hammadde olarak dış ülkelere satıyoruz sonra on katı fiyat ile işlenmiş olarak mamul madde olarak satın alıyoruz. Ülke olarak fındık konusunda marjinal davranarak büyük bir çikolata sanayi kurmalıyız. Çikolata sanayisinde marka olmalıyız. Fındığı ülke içerisinde işleyerek katma değerini artırmalıyız. Bu durumda hem üretici kazanır hem de devlet ekonomisi kazanmış olur.
Üretilen ürünün iç piyasa da tüketimi çok önemlidir. Bu tüketim ürüne talebi artırarak ürünün değer kazanmasına neden olmaktadır.
iç tüketim alışkanlığını kazandırmalıyız . Eğer bu gerçekleştirilebilinir ise işte o zaman fındık dışa bağımlılıktan ve esaret den kurtulacaktır.
İnsanlara fındık yeme alışkanlığı kazandırılmalı ve fındık cazip hale getirilmeli insanların rahatlık ile yemeleri sağlanmalıdır.
Bu gün ülkenin bazı bölgelerinde fındığı görmeyen tanımayan insanlarımız mevcuttur. Burada önemli olan iç tüketimiz genişletilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır.
Türkiye de yaklaşık olarak yetmiş iki milyon insan yaşamaktadır. Bu insanlara yılda kişi başı ortalama beş kilo fındık yedirerek üç yüz atmış bin ton fındık iç piyasa da tüketilmiş olur. Bu miktar tüketim yıllık rekor yüzde yetmişi demektir. Böylelik ile ambarlar da fındık stoku tüketilmiş olur ve bundan sonra da stok birikmemiş olur. Türkiye de insanlar sakız çiğnediği zaman kadar fındık tüketmiş olsalar fındık dışa bağımlıktan ve esaret den kurtulmuş olur. İnsanlara fındığı sevdirmenin ve tüketmesinin bir şekilde yolları bulunmalıdır.
Fındığın tüketimi artırmak için daha radikal alternatif çözümler üretilmelidir. Bu çözümlerin başında marka olacak bir çikolata sanayisinin kurulmalıdır.
Kendi fındığından kendin çikolata yapmaktır. Fındığın tanıtımı sağlayan bu kuruluşlar ülkede bir çikolata marka olacak çikolata sanayisinin kurulması yolunda iş adamlarını sermaye kesimini teşvik etmelidir. Fındığı iç tüketimi sağlamalıdır.
Giresun da Fiskobirlik e ait Fındık İşleme Entegre Tesislerinde fındığı işleyerek yaklaşık olarak on dört çeşit fındık ürünler yapılmaktadır. Bu tesislerde üretilen fındık ürünleri bölgenin dışına çıkarılmamış Türkiye geneline dağıtımı yapılmadığından sınırlı bir üretim de kalmıştır. Bu fındık ürünleri ülke genelinde bayiiler yolu ile ülkenin en ücra köşelerine ulaştırılabilinir.
Tesisler iç tüketim yeterli olmadığından tam kapasite ile üretim yapamamaktadır. Bu tesislerde üretilen ürünlerin pazarlama sorunu yaşanmaktadır. Bu pazarlama sorunu aşılamayacak bir sorun değildir. Pazarlama ekipleri kurarak pazarlama elemanları bu ürünleri çantalarına koyarak gerekir ise ceplerine koyarak iç ve dış piyasa da dolaşarak ürünleri tanıtacaklar ve pazarlamalarını yapacaklardır. bölgeleri şehir ve kentleri ürünü pazarlamak için dolaşmalıdır.
Fındık dışa bağımlıktan kurtuluşu ancak iç piyasa da tüketimi artırmak ve dünyaca marka
olacak yeni bir çikolata sanayinin kurulmasından geçmektedir. Eğer ülke olarak bunları gerçekleştirebilir isek fındık hem üreticisine hem de ülke ekonomisine çok kazandıracaktır.
Ülke içerisinde iç tüketimi artırmak için fındığın tanıtımı ve reklamı ciddi olmayan "Anagani Managani" gibi argo kelimeler ile yapılması fındık tüketim açısından hiçbir katkısı yoktur. Fındığın insan sağlığına olan önemli faydaları öncelikli olarak anlatılmalıdır. Fındığın sağlık ve ülke ekonomisine katkıları faydaları ön plana çıkarılarak anlatılara tanıtımı ve reklamı yapılmalıdır.
Ülkemiz üretilen iç fındığın % 80 çikolata sanayinde (kıyılmış, dilinmiş, öğütülmüş olarak) bisküvi, şekerleme, tatlı, pasta, dondurma yapımında kullanılır. İç piyasa ve ihracatta değerlendirilemeyen fındıklar, yağlık olarak kullanılmaktadır.
Fındık dan elde edilen ham yağların bir çok kullanma alanları vardır.Rafine edilip yemeklik yağ olarak, Temizleyici, nemlendirici ve dağıtıcı olarak, Gres yağı üretiminde,Koruyucu boya endüstrisinde kurutucu olarak, Kimyasal tepkimelerde katalizör olarak, İlaç ve kozmetik endüstrisinde yardımcı hammadde olarak, El ve lastik eldivenlerin dezenfeksiyonunda, tıbbı aparatların sterilizasyonunda, Yaraların pansumanında, deri-ağız hastalıklarında antiseptik olarak, Sanayide yüzey aktif maddesi, korozyon inhibitörü, yağlama, metal kesme yağları, metal temizleme ve asfalt plaka üretiminde. Ayrıca, yağ çıkarılması ile arta kalan küspe, yüksek oranda protein içermekte olup, hayvan yemi olarak yem sanayinde kullanılmaktadır. İnsan hayatına bu kadar faydası olan fındığı Türk halkı tanımıyor sadece üretiyor ve tüketimini bilmiyor.
Yaklaşık beş bin yıldır bilinen fındık, meyvesinden odununa kadar birçok yerde insanlığa büyük yararlar sağlamaktadır. Fındık kabuğu ülkemizde özellikle fındık üretilen bölgelerde çok değerli ve yüksek kalorili bir yakacak olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca fındık odunundan sepet, baston, sandalye, çit ve el aletleri yapımında faydalanılır. Bazı türleri park ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir. Fındık yaprağı ile meyve zurufleri dış kabukları gübre olarak kullanılmaktadır..
Kısacası işte böyle altın değerinde Türkiye nin stratejik milli ürünüdür. Fındık Türkiye nin petrolüdür altınıdır. Ülke insanlarına ve ekonomisine önemli faydalar sağlayan fındık iç tüketim artırılarak mutlaka dışa bağımlıktan ve esaret den kurtulmalıdır.
Başlamadan çöktü…
Hükümet 40 gün önce yeni fındık stratejisini açıkladı. Üç yıl uygulanacaktı. Fakat, daha uygulama başlamadan çöktü. evet fındıkta çok ilginç gelişmeler yaşanıyor bu aralar. gerek ihracatçılar birliği gerekse tarım bakanlığı bu yıl ki fındık rekoltesini 500 bin ton olarak Türkiye genelini açıklamışlardı.
Fakat gelin görün ki ne serbest piyasada nede fındık dalında görüldüğü gibi ne sayın bakanın nede tarım bakanlığı müsteşarı sayın Mirmahmutoğlu nun dediği gibi bir rekolte çıkmadı yani evdeki hesap çarşıya uymadı hal böyle olunca da ağustos ayından bu yana fındık fiyatların da büyük çıkışlar başladı. Fındık piyasasına daha fındık tüccara gelmeden 6.100.-tl (kg.levant kalite) iç fındıklar alınıp satılırken kısa zamanda bugünler 8.300.-tl (kg levant kalite )iç fındıklar işlem görmesi ve kabuklu fiyatlarında 4.tl % 50 randımanlı (levant kalite) alınıp satılması kaçınılmaz olmuştur. Aslında bu fındık stratejisinin bir amacı da fındığın bol olduğu senler içinde fındık alanlarının sınırlandırılması ve taban araziden yada 750 rakımdan söktürülmesi bir başka değişle bu alanlara başka ürünlere üreticiyi yönlendirilmesi idi fakat bütün bunlara rağmen yine bu yıl fındık şimdilik 4 tl den alınırken artı 1.5 tl da üretici desteklemesi yani alan bazlı dekar başına ödeme varken bu rakam yaklaşık 5 tl yada 5.5 tl leri bulmakta hal böyle olunca fındığın söktürülmesi yada başka bir ürüne yönlendirilmesi de başka bahara kalmış gibi çünkü fındık 1.tl olsa bile fındığın bu arazilerden söktürülmesinin mümkün olmayacağını bilmesi gerekenler artık bundan sonra daha iyi olayları değerlendirilmiş olurlar diyorum.
Peki neydi fındık fiyatlarının yükselmesine etken ne oldu aslında çok basit gelişmelerin olması ve fındığın kendi yolunu bulması ile başlayan ve fındığın bu yıl ki rekoltesini bildikleri halde kamuoyunu yanıltanların ellerindeki sonuçlardır bunlar. Fındık rekoltesini aslında nasıl olduğunu bilmemek şaşırtıcı olurdu çünkü fındık bahçesi olan herkes bunu görmemesi delilik olurdu o günlerde fındık kendisini bahçelerde ve dallarda ben yokum bu yıl rekoltem eksik diye zaten kendisini gösteriyordu anlatıyordu ve bunu görmemezlikten gelenler ve fındığın yetkili ağızları bunlara rağmen Türkiye geneli 500 bin tondur. Demeleri bir garip durumda zaten rekoltenin aslında 400 bin tonun üzerinde olmadığı resmi verilerle de ispatlanmıştı ama maalesef egemen güçlerin düşündüğü rekolte kamuoyuna söylendi bu konuda ilk yanlışların biride bizler o zamanlar bunları yanlış bir tespit olduğunu her platformda anlatmaya çalıştık. Zaten eğer 500 bin ton fındık rekoltesi olursa ve devlet fındığı serbest piyasa da bırakırsa o zaman fındık fiyatı serbest piyasa da 2.5 tl olur dedik eylül ayında ama gelinen nokta da ne kadar doğru olduğumuz orta da biz söyledik birileri dinlemedi ve üstüne üstelik hem serbest piyasa hem de fındık rekoltesini 500 bin ton dediler. Gelinen son gelişmeler onların yanıldığının bizlerin haklı olduğunu çıkarmıştır. Fındığı bilmeyenlerin onunla yaşamayanların fındık konusunda ahkam kesmeleri bence haksızlık olur. Çünkü fındıkla nefes alan fındık yaşayan onun zorluklarına katlanan bir bölgenin insanıyız bizler kadar fındık konusunu bilmek anlamak yada savunmak acaba kimlere düşer. Dün bizlere ahkam kesenler şimdide bizlere biz de insanız ve yanılabiliriz diyorlar eh o zaman neden bunları söylemediniz artık bundan sonrası ne olur yada başka diğer etkenler nedir fındıkta görülüyor ki fındık daha fındık pazara gelmeden üreticiyi daha yeni fındığını toplayanlara o zamanlar serbest piyasa da verilen fındık fiyatı 3.300.tl(kg kabuklu) bu fiyatlar masrafını bile karşılamayan fındıkları stok yada beklenti içine soktu hatta bazı köylerde fındığını erken indirmek isteyen köylülere komşuları indirmeme konusunda gönül koyanlar bile oldu yani komşunu ikna etmek isteyenler de oldu burada da üretici başarılı oldular.
Tabi bir de yeni fındık sezonu öncesi fiskobirlikden yada tmo dan ihale yolu ile alınan fındıklarında olması birkaç kişiyi belki de satışlarını önden kapatmaya zorladı şimdi gerek Avrupalı gerek yurtiçi alıcıları muhtemelen bu fiyat artışlarından rahatsız olacak ki sanıyorum ya tmo nun 2007 mahsulü fındıklarını satmasını bir umutla bekleyecektir. Tam bu nokta da beklenen açıklama geldi Birkaç gün evvel tmo genel müdürü basın açıklamasında ellerindeki eski fındıklarla ilgili bir açıklama yatı sayın genel müdür kesinlikle üretici fındığını elinden çıkarana kadar fındık satmayacaklarını söyledi inşallah doğru çıkar çünkü biz önceki yıllarda da fındık satmayacağız diyen genel müdürleri gördük.
Artık gelinen bu durum karşısında maalesef şimdi fındık da aslında daha başlamadan çöken bir stratejisin hikayesini okuyoruz artık bizleri dinlemeyi ve gerçeklerle karşı karşı gelmelerini anlattıklarını düşünüyorum. bugün gelinen nokta ve insanın aklına da bu ülkeye girmesi gerek ve büyük bir kayıpımız olan dövizimizi aslında nasıl bir düşüncesizlik içinde elimizden kayıp gittiğini ve bu yılda fındık desteklenmesi olsa idi yine rekor bir fındık döviz kazancımızın olmaması kaçınılmaz olacaktı diyorum..
Saygılarımla…
DOĞRU OLAN NEDİR SİZCE ? SAYIN BÜYÜKLERİM..
MEDICALPARK TIP MERKEZİ ORDU…
OSMAN ÇAKMAK
Çok konuşuldu çok tartışıldı Ordu nun gündeminden hiç düşmedi ordu üniversitesinin tıp fakültesi olması için çok gayretler sarf edildi çalışmalar yapıldı konuşuldu tartışıldı fakat birileri olmaz dedi. Sonra bu hizmeti yapanlar ordu ya bu büyük bir hizmettir dedi ve zorla kimseye bir yer verme niyetimizde yoktur dediler. konuyu bende çok merak ettim birde benim penceremden bakayım dedi ilk önce Medıcalpark tıp merkezi benim mahallemde olması benim için bir kolaylık mıdır ? yada ordunun en önemli resmi birimlerin hatta okulların yada en fazla sitelerin, konukların, veya 112 de dahil en çabuk hizmet verecek bir yere mi ? yada hastaların çok daha kolay ve rahat ulaşabileceğiz bir yerde mi ? konumu durumu nedir diye bende bir alıcı gözüyle bakayım dedim . etrafında bir tur döndüm durdum.sonra sağıma soluma bir bakındım durdum. bir köşede kendime yukarıdaki sorduğum soruların hepsinin cevap nedir dedim. çok konuşulmuş olan ordu üniversitesine devri aklıma geliverdi ve burası tıp fakültesi olur mu dedim. Hemen o gün ordu da yanımda bulunan bu konuda kendide tıp dünyasında önemli çalışmaları olan ve Tübitak’dan yapmış olduğu çalışmalarından dolayı ödüller alan Trabzon tıp fakültesi patoloji dalı bölümünde görev yapan ailemden birinin bilgisine baş vurmayı uygun gördüm. Çünkü her konuda insan uzman olmaması çok normal bende hemen onun engin bilgilerine dayanarak bu konu hakkında düşünmelerini almak isledim. Sayın doktoruma sizce bu görmüş olduğun yer bu bina tıp fakültesi olur mu? Bana birazda hafif gülümseyerek sadece Trabzon’daki tıp fakültesinin yanına ek olarak yapılan binayı neredesi 15-20 sene sonra bitirildiğini başka birde örnek vermek gerekirse dedi Trabzon havaalanının sonradan yapılan ek yerini yani pistin uzatmalı yerini yaklaşık 35-40 seneyi buldu yapılması dedi. eğer burası teknolojik olarak her şeyi tam bir hastane olarak yapılmış imar edilmişse gördüğüm kadarı ile de öyle yapılmış görünüyor neden bir 10 yada 20 sene ordunun tıp fakültesi beklemesi gerekiyor ki eğer sorunu çözecekse ve öğle gibi de duruyor ve neden hala bekliyorsunuz ki, hazır yer duruyor işte ve ordu ya tıp fakültesi olarak en az bir 20 sene gider zaten bu süre içinde burası yeni bir tıp fakültesi parası kazandırır çünkü özel hastane bir uzman doktoru belki de 8-10 milyara çalıştıracak ama üniversite ise 1-yada 2 milyara çalıştıracak biraz ekonomik düşünüldüğünde ise sence hangisi daha mantıklı ve ekonomik hemen bende de yukarıdaki kendime sorduğum sorularında bir cevabı gibi geldi sanki bana ve hemen kendime dedim ki birincisi burada mahallemde olması benim için avantaj ikincisi bütün resmi daireler bu bölgede üçüncüsü 112 hemen yanında dördüncüsü toplu konuk ve sitelerin sayısının yerleşim alanın yoğun olduğu bir yer ve aynı zamanda bölgenin tabi spor alanlarına ve müsabakalarının yapıldığı tesislere yakınlığı trafik açısından ulaşımı çok daha kolay olması çünkü bütün dolmuş hatları da buradan yani tam kapısının önünden geçiyor ve bütün öğrenci yurtları çoğunluğu burada peki geriye ne kalıyor sizce onuda bir sorayım dedim Medıcalpark tıp merkezinin nin yetkilisine Medıcalparkın kuruluş amacı nedir. ? Türk Sağlık Sektörü’nde 12 yıllık deneyimi ile yeni sağlık projelerine imza atmak Medical Park Sağlık Grubunun , tıbbi kalite, verimlilik, hasta memnuniyeti ve çalışan tatmini açısından Türkiye’nin en iyi hastanelerine sahip bir sağlık hizmetleri zincirini ilke edinmiş ve
Türkiye’de Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı destekleyen, sağlık hizmetlerinde özel sektörün etkin ve verimli hizmet anlayışını benimseyen işletmeler tesis etmek, hastane işletmeciliği yatırımı ile genel sağlık sorununun çözümüne katkıda bulunmak amacıyla kurulmuş olması .ve aynı zamanda
Akıllı hastane binaları ve teknolojik donanımıyla gerek yataklı gerekse ayakta tedavi servislerini geliştirerek Sağlık Grubu’nun yatırımlarının temelinde alanında uzman hekim kadrosu, deneyimli ve eğitimli personelin yanı sıra tıp teknolojisi eşliğinde sürekli bakım hizmeti sunma misyonu ile yola çıkmıştır.
Medical Park Sağlık Grubu 2009 yılı sonuna kadar İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin çeşitli illerinde açmış olduğu yeni hastaneleriyle hastane sayısını 30’a yükseltmeye hedef edinmiş ve bu düşüncelerle yola çıkmış peki şimdi sizce burada nerede bir yanlış var ki yada ordu da böyle bir kurumun yapılmasında yada kurulmasında her kim olursa olsun seviniz sevmeyiniz ama böyle bir tıp merkezinin kurulması sizce kime faydası olur. Ayni zamanda ha gelecek ha yapılacak diye bekleye duracağımıza bir tıp fakültesi için ve dekanınında atandığı bir durumda ise hazır yapılmış her şeyi ile hizmete girmiş bu yeri neden sayın büyüklerim bir masada oturup konuşup bu yatırımı ordu üniversitesi nin tıp fakültesi yapılması konusunda harekete geçmiyorlar yada bunun için zaman harcamıyorlar burada eğer bir teknik sorun var deniyorsa bu kararı verecek olan acaba bu işlerde uzman olan teknik konuları ve akademi bilgileri olan buraya talib olmuş üniversiteler değil midir? Teknik konularda her zaman onların raporlarına ve düşüncelerine baş vurmaz mıyız bilim insanları bizim için öncelikli değimlidir ? .bakınız bu nokta da size aynı bu tür bir olaydan söz etmek istiyorum. Adıyaman’da sanıyorum tam resmi olmasa da 11 trilyonlara karkas şekilde bir özel kurumdan tıp fakültesi için alınıp hemen üniversiteye devir edilmiş sizce kötü mü olmuş? ve hemen yapılıp faaliyete girmes ide oradaki halk için hemen faaliyete girmesi çok mu kötü olmuştur. açıkçası bunu sayın büyüklerimizin bir düşünmesi gerekli ve inanın buradan sayın büyüklerime buradan söyleyeceğim tek bir söz var böyle bir tesisin yapılmasına imkan ve önayak olmuş insanlara ve bu yatırımı yapanlara teşekkür etmek bir ordulu olarak görevimizdir. Ve benim içinde bir özel tıp merkezi hemen yanı başımda kurulmuş olması yağmurda kış karda ve hemen yanımda 112 ve özel bir tıp merkezi olması çok güzel bir şansıdır ve Allah herkese böyle bir tıp merkezi ve tıp fakültesi ki inşallah olur yanı başında olmasını dilerim..ve ayrıca da burada işsizliğin kol gezdiği bir ülkede iş imkanı sağlamaları da başka bir teşekkür edilmesi gerek unsur olmasıdır. sizlere son söz olarak da bir Çin atasözü ile saygılarımı sunmak istiyorum. (Ağaç ne kadar yüksek olursa olsun, yaprakları yine de yere dökülür) sayın Türk büyüklerim…..
FINDIK DA ŞİMDİ NE OLACAK?..
Çok konuşuldu tartışıldı ama yine hükümeti etkileme yoluna giderek dediklerini yaptıranlar bu sever galip çıktı. fakat bundan sonra ne olacak …
Bakınız 500 bin ton fındık olduğunu söyleyenler şimdi hayır biz yanılmışız mı diyecekler. harman harman gezenler fındığını kendi bahçesinden toplayanlar ve eksik olduğunu görenler acaba neler düşünüyor çok merak ediyorum..Bu sene dedikleri gibi eğer 500 bin ton fındık çıkmazsa seneye hangi yalanları bulacaklar fındık için onu da çok merak ediyorum? Bu yazımı yazarken ordu yayınlanan bir yerel gazete de gözüme bir haber çarptı ve inanın size de komik gelecek fındıkta her zaman bilimsel çalışmalar yapan ODÜ ziraat fakültesi bahçe bitkileri bölümü öğretim üyesi olan sayın prof. Dr. Turan Hocamızın ilginç aynı zamanda bir o kadar komik tespitleri vardı. Sayın hocam diyor ki taban arazideki fındıkta kuruma tehlikesi var. Evet aynen öyle yani olay şudur taban arazilerdeki fındık taban suyuna bağlı olarak kurumaya başlamış yani fındık da büyük strateji diye fındık üreticilerine taban arazi deki fındık sökülmeli diyenlere siz merak etmeyin zaten fındık taban arazide kendiliğinden kuruyor kimsenin sökeceksin dikte etmesine gerek kalmayacak orada aslında çok ciddi bir rekolte kaybının da olacağını yazması da işin ayrı bir boyutu.
Habere göre 15 yıl içinde yaklaşık 150 bin ton fındığın olmayacağını ve azalabileceğini söylüyor. Şimdi sayın büyükler madem ki bu kadar taban arazisinde sorun var madem ki gelecek yıllarda büyük sıkıntılar var neden üretimden korkuyorsunuz amacınız nedir dikim arazilerinin çok olmasından neden rahatsızsınız neden çok üreten bir ülkeden yana değil de başkalarına yarayacak politikalar peşindesiniz, bir ülkenin kalkınması üretimden geçmez mi sizce ekonomi böyle demez mi?
750 rakımda sök, taban araziden sök evet ne yapalım yoksa size mi soralım nereye ne kadar dikelim diye beyler sizler söyleyiniz.aslında sizde çok iyi biliyorsunuz eğer bu ülkede üreten çiftçiler olmamış olsaydılar bu gün böyle bir ulus yoktu ülkenin dörtte üçünün tarımla uğraşan bir ülkede yaşadıklarını bilmesi gereken sayın büyüklerim bunu hatırlar yada akıllarına gelirse daha faydalı olacaklarını sanıyorum bu ülkeye.
Bence fındık da gelinen son nokta da takip edilmesi hatta yeni fındık sezonu öncesi çıkartılmış olan fındık kararnamesinin içeriğini okuduğunuzda fındığın nerelere ve ne şekilde neye ayrıldığını bakmak ve görmek gerekir. Ara ara ihalelere çıkartıp kimlere nasıl yada nereye ne şekilde verildiğini açık açık kamuoyu ile paylaşmak gerekmez midir ? TMO’ nun yağlık adı altında ayırdığı bu fındıklar nereye nasıl hangi fabrikada yağlık olarak işleniyor bunları fındık piyasası ile paylaşmak çok mu zordur şeffaf olmak . fındık piyasası için bu fındıkların çok önemi vardır. çünkü bu yağlığa ayrılan fındıkların bildiğimiz kadar ile sadece 13-15 mm dediğimiz st.1 ayrılıyor geri kalanı da yağlık deniyor ama asıl bu fındıkların göbeği dediğimiz 12-13mm yani en iyisi nasıl yağlık oluyor merak konusundur. Sayın TMO yetkilileri bu konuda fındık piyasasını aydınlatırlar derim. geldiğimiz nokta da ise 500 bin ton rekolte diyenler inşallah bu yılda eski mahsul yeni mahsulü ayırarak rekolteyi hesap ederler diyorum.yoksa geçmişteki gibi yenide eskiyi de aynı yıl ihraç etmezler. Sonra da bu yıl ki rekoltemiz 500 bin tondur demezler. Son olarak da fındık piyasasında son gelinen noktada sanırım eylül ayı içinde fiyatların bir düşüş yaşaması kaçınılmaz gibi duruyor.
Şimdilik ne kadar ucuz bu aylarda alınırsa sanırım ileriki aylarda fiyatların biraz artacağını söylem yanlış olmaz yani malcı olanların belki de gelecek aylarda fındık fiyatlarını yukarı çekme durumu söz konusu olabilir. Buradan sonra da bu yıl fındık da fiyat istikrarını yakalayacak bir ortamda serbest piyasa denilerek ortada bırakılması da soru işareti olarak tarih kitaplarına sanırım girecek gibi çünkü küresel krizin ortasında para sihirbazı olarak bilenen Soroz bile serbest piyasanın çöktüğünü günlerce söyledi durdu artık buradan bunları anlamak istemeyenlere de son söz olarak ‘ anlayana sivrisinek saz,anlamayana davul zurna az’
Saygılarımla
BANA FINDIKTA MASAL ANLATMA…
‘Bana fındıkta masal anlatma’ diyen sayın ordu valisinin bastırmış olduğu ve fındıkta anlatılan masallara dur diyecekler için bir rehber olarak yayınlanan kitabı okudum.
Genel anlamda kitapta yazılanlar ziraat odalarının tarım il müdürlüğünün ve fındık konusunda akademik bilgiler veren tarafların söylemlerinin bir araya toplanmış hali kimi dursa da anlatılanların çoğunun gerçek olduğu aşikardır.fakat yazı içinde fiskobirliğin beceriksiz gibi gösterilmiş olması haksızlık olarak düşünüyorum.eğer fiskobirliğin fındık eski yıllarından beri hazine zararı ile bu hükümet tarafından görevlendirilen TMO’nun 3 yılda verdiği zararı karşılaştırmak yeterlidir. Sanırım bu ara Fiskobirlik yönetimde dediklerini yaptıramayan hatta ordu seçimlerinde taraf olan kişilerin anlatımlarından yola çıkılmış gibi geldi bana yoksa sık eleyip ince dokuyanların böyle bir hata yapması zordur. Kaldı ki elek altı yada ince fındıkların yağ olması konusunda yıllarca bizlerinde konuştuğu ve söylediği bir konudur bunu hiç konuşmamış gibi söylemek haksızlık olur bizlere bence burada fındık bu hükümet in Fiskobirlik yerine müdahale alımı yapan ve onun yerine getirilen TMO hakkında da biraz yazmazı gerekirdi diye düşünüyorum ama nedendir bilinmez Fiskobirlik var devleti 3 yılda 1 milyar dolar zarar ettiren TMO yok bunu anlamam mümkün değil.
Fiskobirliğin emlak işini eleştirmek olur ama fiskomar yada sigortayı eleştirmek yanlıştır.Bu kadar ürün alan bu kadar ortağı olan bir kurumun sigortası olması kadar doğal bir olay yoktur. Ayrıca gelinen nokta da eğe fiskomarlar olmamış olsaydı bugün kuruma lazım olan hazır paranın bulunması mümkün olamayacaktı ondan dolayı kitapta bu konulara konuşmak yada yazmak bizim için önceliktir dedik.
Tabi kitabın çok güzel yanları da var fındığın bir milli ürün olması,fiat istikrarı,stok garantisi gibi çalışmalarından söz etmesi lisanlı depoculuk ürün borsaları gibi aslında bu yazımı yazmadan 2 saat öncede Ordu Ticaret borsasında sayın borsa başkanınım Necdet Gürsoy ve sayın valimizin organize ettiği sembolik fındık alımı satıp töreni vardı bende törene katılanlardanım burada ziraat oda başkanları esnaf oda başkanı özel idare genel sekreteri ulusal fındık konseyi 2. başkanı ve ulusal fındık konseyi ar-ge danışma kurulu başkanı olan Turan Karadeniz hocada bulunuyor olması törene daha da farklılık verdi yapılan törenin amacı sembolik de olsa bir fındık alamı satımı idi hem de Ordu Ticaret borasında 4 tl den alınan bir ton fındık bedeli de valilik basın müdürün elinden beyaz bir zarfla elden verilmiş olması fındığını satan üretici için belki de o günün onun için ne kadar şanslı bir gün olması idi Çünkü aynı saatte serbest piyasa da fındığını 3.150 tl den satmak zorunda kalanların olması idi.
Yoğun bir pazarlık sonunda 4 tl den bir ton fındığı alan sayın valimiz fındığını satan üreticiye TMO’nun şuandaki satış fiyatına göre şimdilik fındığı alan biri olarak karda olduğunu söylemesi daha da ilginçti çünkü eğer 4 tl den alınan yeni fındık alındıktan sonra serbest piyasada 3.150 den alınabiliyorken aradaki 850 kuruşluk zararı kimin Çekeceği de merak konusu oldu. bu aradaki zararı da mı yoksa hazineye yazdırmak zorunda kalırız diye açıkça düşünmedim değil buradan yola çıkarak sayın borsa başkanımıza burada sayın valime benim fındığı da 4 tl alarmısınız desem sanırım işim kalmadı diyebilir çünkü sayın valimde artık bir fındık alıcısı ve artık bir fındığı oldu sorsam ki sayın valime benimde fındığım var bir ton alırımsınız acaba serbest piyasadaki alıcılar gibi der mi bana da ihtiyacım kalmadı işimi gördüm benim ihtiyacım bir tondu buda mümkünümüdür sizce fındıkta daha neler olacak dersiniz bekleyip görelim….
saygılarımla
YALANI SANAT HALİNE GETİRENLER.
OSMAN ÇAKMAK
Günümüzde yalan söyleyenler ve uygulayanlar diye ayırmak çok da zor olmaması gerek. Çünkü artık yalan içimizde yaşayan, her koşulda her yerde bazen korunmak, bazen de kandırmak, için kullandığımız eskilerde ise sadece temiz duygularımızın romantik yalanları ile günlerimizi geçirdiğimiz.
Yalan bazen hayatımızda dayanılması zor bazen de umutlarımızın yok olduğu anlardadır. Geçmiş yıllarda yalanlar şirin küçük ama bizleri çokta incitmeyen söylenen yalanlar vardı. Fakat günümüzde yalanı sanat haline getirenler ve buradan beslenenler hatta servetlerine servet katanların çok olduğu bir dönemden ve süreçten geçtiğimiz aşikardır.bakınız yalan nedir ve kaç çeşittir.
Daha önceden başkalarını aldatmak için tasarlanmış ve belli bir amaca yönelik düzenlenmiş beyanlar yalan olarak tanımlanmaktadır. Diğer davranış bozukluklarında olduğu gibi ve gerçek olmayan kavramlarının bilişsel olarak anlamlandırılamadığı çocukluğun ilk dönemlerinde yalanın temelleri atılır. Ancak 6–7 yaşlarından itibaren bilinçli yalan söyleme söz konusu olabilir. Yalan çeşitlerini 13 başlıkta incelemiştir: 1- Hayali Fantastik Yalanlar 2-Taklit Yalanlar 3-Mübalağa Yalanları 4- Sosyal Yalanlar: 5- Savunma Yalanları 6-Dikkat Çekme Yalanları 7- Yüceltilmiş Yalanları 8- Zıddına Söylenen Yalanlar 9- İntikam Yalanları 10-Çıkar Karşılığı Söylenen Yalanlar 11- Patolojik Yalanlar 12-Savunma Yalanları 13- Propaganda Yalanları : baktığınız gibi bir çok yalan çeşit bulmak mümkündür. Ama son dönemlerde artık yalanlar bir sanat haline giderilmeye çalışıldığını söylemek çokta yanlış olmaz. Bakınız son günlerde moda olan yalan çeşidi hangisi. Çıkar Karşılığı Söylenen Yalanlar: Özellikle anne-babaların kendi çıkarları için yalan söylemeleri ve bu duruma çocuğu şahit göstermeleri bu davranışın öğrenilmesine neden olur. Eğer bir de bu durumda çocuğun ödüllendirilmesi söz konusu ise çocuk davranışı iyice pekiştirir. Yetişkinlik çağında hem kendi hem de maddi ve manevi kazanç elde edecek ise başkası için bu tarz yalanları söylemeyi kronik hale getirir. İkinci yalan çeşitli ise siyasetçisiniz ve bazı sivil toplum örgütlerinin de yeni fındık sezonu öncesi ve sonrası söylediği Propaganda Yalanları : evet bu yalan çeşidi son günlerin en moda yalan söylemidir peki nedir bu yalan çeşidi: bazı sivil toplum örgütleri ve Politikacıların seçim öncesinde gerçekleştiremeyecekleri vaatlerde bulunmalarıdır. Peki hiç mi faydalı yalan çeşidi yok bakınız şartlı yalan çeşidi ise Tedavi, yardım ve destek amacıyla söylenen yalanlardır. İçlerinden en tehlikeli olanı ise intikam yalanlarıdır. İntikam yalanları Yine sevilmeyen veya düşmanca duygular beslenen bireyi zor durumda bırakarak, intikam almak için bu tür yalanlara başvurulur. Ayrıca otoriteye karşı duyulan tepkinin ifade biçimi olarak da bu tür yalanlar söylenir. Genelde çocukluk çağında kıskanılan kardeşin anne-babaya kötü göstermek için söylenen yalanların başlangıç basamağıdır. Günlük yaşamamız içinde bu türlü yalanların içinde yaşayan bir sürü insanların artık kaçınılmaz olduğu bu süreçte bu türlü insanlara buradan büyük bir atasözünü hatırlatmak da fayda vardır diyorum. : yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış..
saygılarımla
FİSKOBİRLİK….
OSMAN ÇAKMAK
Cumhuriyetimizin ilanından sonra Büyük Önder Atatürk’ün “Belli başlı ürünlerimizi ilgilendiren birlikler kurulmalıdır.” Sözüyle toplanan 1. Ulusal Fındık Kongresi sonrasında, 1938 yılında Fiskobirlik kuruldu.
Fiskobirlik, ortaklarının ürünlerine sürekli satış olanağı ve pazarlar yaratmak, piyasaya istikrar getirmek, fındığın yurtiçi ve yurtdışı pazarlarını en iyi biçimde değerlendirmek, üretimini kontrollü ve bilimsel yöntemlerle geliştirmek, üretim araçları sağlamak, standartlara uygun, yüksek kaliteli ürün teslimini teşvik etmek, fındığın ülke içerisinde tüketimini özendirme, fındık ihracatını artırmak, bu amaçla ürün çeşitlendirme ve geliştirme projeleri üretmek üzere kurulmuştur. Evet kuruluş amacı sadece bölgede daha güçlü bir üretici ve ürettiğini ülke koşullarına göre geçimini sağlayacak şekilde değerlendirmesi olacaktı. Ama gelin görün ki yıllar içinde büyük vadeler atlatarak her yıl büyük polemikler ve siyasetçinin seçim malzemesi olan her fındık sezonunda büyük kavgalarının tartışmaların ortasında kendini bulan. Ve Zaman geliyor ki Fiskobirlik sırtından yıllarca milyon dolarlar kazananların kötü adamı olan ve kapatılmasını istenilen Yeri geldi mi medya da taraflı tarafsız eleştirilere konu olan bir zaman geliyor Fiskobirlik bazı oda başkanlarının ağır sözler ile yerden yere vurulan yeri geldi mide kendi yönetenlerin kendi arkadaşlarının ağır eleştirisine mağdur olan ve yeri geldi mi de yerlere göklere sığdırılmayan bir kurum. Aslında bir gerçek var ki Bence her ne olursa olsun görülüyor ki her zaman Fiskobirlik her ortamda ya bir çözümün adı ya bir sorunun adı yada bir konumu ve durumu ile bölgen var olma sebebi oluyor yani fındık da Fiskobirlik olmazsa olmuyormuş demek gibi bir şey aslında iyi yönetildiğinde gerçekten bölge insanı için ne denli önemli olduğu açıktır. Ama maalesef geldiği nokta da her türlü zorluklardan geçmiş olsa da bugün çok zor koşullarda varlığını hala sürdürmek de ve hissettirmek de olduğu açıktır. Son dönemlerde büyük sıkıntıların yaşandığı bu kurumun bir an önce eskisi gibi güçlü olmasının gerekliğini sanırım zorda da olsa bölge insanı anlamış oluyor artık belki şuan alacaklılarının olduğu belki para sıkıntısı olduğu ortada olması insanlarımız için kabul edilmesi çok zor olsa da bu kurumun yaşaması için herkesin bu saatte den sonra elini taşın altına koyma zamanı gelmiştir demem sanırım yersiz olmaz çünkü bu büyük kumru yönetenlerin artık ortaklarına çağrılar yaparak ortaklarının tekrar güveneni kazanmak için büyük fedakarlıkları yapmalarının artık kaçınılmaz olması gerekmiştir. bunların neler olabileceğini kendileri bir araya gelerek kısa zamanda içinde bulabilirler ve olarak da acil mağdur olmuş üreticiye can suyu ödemeleri için kaynak bulmaları gerekmekledir üreticilerin rahatlamaları için ne gerekiyorsa yapmalılar diyorum. geçmişte Önce Fiskobirlik üzerinde büyük oyunların oynandığını , parasız-pulsuz bırakıldığını , üç kuruşluk kredi dahi sağlanmadığını kuşkusuz herkes iyi bilmelidedir. Her ne şekilde olursa olsun bugün göreve gelmiş olan insanların iyi niyetli olarak bu kurumu en iyi duruma yönettiklerinden kuşkumuz yok lakin küçük çözümler bile büyük rahatlamalara sebep olacağı açıktır. Ve Kesinlikle bu yıl Fiskobirlik yılı olması kaçınılmazdır buradan bütün kesimleri büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve onun arkadaşlarının bu bölge için olmasa olmazı olan Fiskobirlik kurumunu geçmiş de olduğu gibi önemli ve güçlü olmasının sağlamak herkesin ve her ortağın görevidir. Yıllardır gelmiş yönetimlerin mutlaka büyük yanlışları olmuştur . Ama bunların cevaplarını bulmak için şimdiden bu kurumu daha güçlü durumu getirildiğini sorgulamak ve daha profesyonel yöneticilerle yönetmek kararını ortaklar ile yönetimler belirleyecektir.. Fakat gün kavga etme yada eleştirme günü değil kurumuna sahip cıksa günüdür diyorum eğer fındığını ucuza satacağını düşünüyorsan sana daha iyi değerlendirme yolunu bu kurumun açmasına bir fırsat vermek gerekli olduğunu buradan yazmak benimde görevim olmuştur. Eğer inanıyorsan bu mümkün fındık üzerindeki bu büyük oyunları ancak bu yolla yok edebilirisin demek gerekiyor. Fiskobirlik kurumunun yaşaması ortaklarının ve yönetenlerin elinde olduğu kesinleşmiştir. Sadece Fiskobirlik iştiraklerinin işleyeceği fındıkları vermiş olsa ortakları ve mağdur ortakları borçları da dahil kısa yoldan bir çözüm bulmak mümkün olacaktır. Evet artık gün fiskobirliğe sahip çıkma günüdür herkesin bu yüce kuruma el atıp her şeye rağmen güçlü bir kurum yapmak üreticilerinin ve ortaklarının elindedir ,.
saygılarımla
DEVRİMİ KİM YAPAR…
OSMAN ÇAKMAK
Son yıllarda fındık konusunda nasıl yanlışlar zincirleri bir büyük bir beceriksizce nasıl hem devleti hem de fındık da alım politikası yapan kurumları zarar ettirildiğinin bugün bir göstergesi yaşanmak da şu günlerde yıllarca fındığa hükmetmeye çalışanların geçmişten bu güne kadar izledikleri politika ve siyasetler belki de kulisler maalesef her defasında büyük sermayenin yanında olan ama halkın oyları ile iktidarların nasıl bir çıkmaz içinde olduğunun resmini görüyoruz bugün konunun uzmanı olmayan danışmanlar bölgenin insanı olmayan tarımı yönetenler yaptıkları büyük hataları hem millete hem de devlete çektiriyorlar. Sonra da yanlış yaptık diyorlar peki bu hataların yada aymazlıkların hesabı kime soruluyor düşünün bir yerde yanlış bir iş yapsanınız yada bir kurumu memur olarak zarar ettiyseniz hemen devletin topuzu başınıza vurur hemen sizden hesap sorulur yada yıllarca mahkeme kapılarında uğraşsınız.
Peki bu kurumları zarar ettirenlerden neden kimse hiç hesap sormuyor yoksa onların milletvekili gibi dokunulmazlıkları mı var bunu hiç anlamış değilim son yıllarda bölgenin fındık da müdahale kurumu olan fiskobirliği adeta bilinçli devre dışı bıraktırıldı elini kolunu bağlayıp saf dışı ettirelim sonra da bu iktidarın büyük kurtarıcı olan hiç bilmedikleri bir ürüne ve hiç uzman olmadıkları bir alana getirdikleri TMO’yu neden kimse sorgulamadı sivil toplum örgütleri o zamanlar bizlerde dahil tmo fındık da büyük bir yanlıştır derken bölgede konun uzmanı olan bizleri neden ciddi ye almadılar da şimdi çıkmışlar tarımda ve fındık da sorumlu olan hükümet sözcüsü olan sayın bakan tamda yeni fındık sezon öncesi artık tmo fındık almayacak ve fındık kendi haline bırakılacak tmo da fındık dan büyük zarar etti diyor.
Yine sayın bakana sormak gerek sayın bakan bu açıkladığınız yeni fındık rekoltesi sizin bölge tarım il müdürlüklerini tahmini rekoltesi mi yoksa sizlere her defasında bir araya gelen fındığı çok bilen kıymetli ihracatçı birliklerinin mi burada soruyorum tabi sizin iktidarınız döneminde çok sessizliği ortandan kaldıran her kurumu bünyesinde bulunduran ve oy çokluğunu elinde bulunduran ama ihracatçı ve sanayicin olan sayısal olarak fazla olan ulusal fındık konseyinin mi rekoltesidir. Ayrıca sayın bakan sizin fındık da danışmanlarınız fındık bölgesinde zorlukları yaşamış fındık parası ile okumuş bu bölgenin yetiştirdiği bizlerin halinden anlayan bölgenin zorluklarını yaşamış insanlar mı soruyorum. nasıl bir yanlışın yapıldığının resmi kayıtlarla örneğini bu devletin ve bölgede en fazla fındık üreten şehirlerin valileri somut belgelerle ve önerilerle bütün kamuoyunun önüne koymuştur. kendi valilerini bile ciddiye almayanların ne kadar bir yanlış içinde oldukları yakın gelecek de ortaya çıkacaktır burada derim ki yıllarca bu üreticiye hep yalanlar söyleyen onları fındığın başka bir ülkelerde bizlere rakip olduğunu söyleyenler aslında böyle bir şeyin olmadığını kendileri iyi bilmekledirler Türkiye nin fındığı olmadan ne Gürcistan ne Azerbaycan ne İtalya ispanya neden başka bir ülke fındıklarında kaliteyi yakalama şansları yoktur. Yüce yaratan bu ürünü sadece bu ülke insanına bir lütuf olarak vermiştir. Ayrıca şu yanlışlıda söylemek gerek sayın bakan bazı ülkelerin bizde fındık bol olduğu senelere de daha yüksek fiyat a fındık sattığını söylediniz bunu gerçek olmadığını resmi kayıtlar ispatlamakladır. ve fındık ticareti yapan herkes iyi bilmekledir eğer bu ülkede AKP dönemi ile bütün tarım ürünleri gerçek değerinden alınıp satılmış olsa idi hiç kimse bugün düz arazilere fındık ekmezdi şimdi büyük bir devrimmiş gibi nereden nasıl vereceğiniz Desteklerle insanları daha büyük beklentiler içine sürüklemek hayalcilikten başka bir şey değildir. Buradan büyük önder MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün tarım ve üretici için söylediği sözleri hatırlatmadan geçemeyeceğim belki unutmuş olabiliriniz …
Milletimiz çok büyük elemler, mağlûbiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: "Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sapanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük ekseriyeti çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktır." 1923 (Atatürk'ün S.D. II, S. 117)
Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik tedbirlerle son hadde eriştirmeliyiz. Köylünün çalışmasının neticeleri ve verimleri kendi menfaati lehine son hadde çıkarmak ekonomik siyasetimizin temel ruhudur. 1922 (Atatürk'ün S.D. II, S. 219)
Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki emeklerini asrî, iktisadî tedbirlerle azamî haddine çıkarmalıyız. Köylünün çalışmalarının netice ve semeresini kendi menfaati lehine azamî haddine yükseltmek, istisadî siyasetimizin temel taşıdır. (1922)
Onun için, bir yandan çiftçinin emeğini arttıracak ve semereli kılacak bilgi, vasıta ve fennî aletlerin kullanma ve yapılmasına, öte yandan onun çalışmalarının neticelerinden azamî derecede faydalanmasını temin edecek iktisadî tedbirlerin alınmasına çalışmak lâzımdır. (1922)
SAYGILARIMLA
FINDIK TANITIM GRUBU MU YOKSA SİYASET YERİ Mİ..?
Neyi ne kadar destekleyeceksiniz yada çiftçiye üreticiye verdiğiniz destekler zamanında ödenti mi ? Yoksa bu destekler peşin mi ödenecek. aslında bu konuda tam bir belirsizlikler var tarım ürünlerinde destekleme yapılacak havzaların belirlenmesi yaklaşım olarak güzel fakat asıl esas olan desteklemeler ne zaman nasıl ödenecek sorunda tam burada başlıyor. Biliyoruz ki fındık üreticileri don paralarını yada TMO dan alacaklarını ne kadar zamanda almışlardır. bence birde buradan bakmak gerekiyor gelelim asıl fındık konusuna bu aralar fındıkla yatıp kalkanlara bir bakalım Monaco daki ınc toplantısından sonra fındık ihracatçıları birliğini bir paniktir almış belli ki nedeni sanırım bu yıl ki fındık ve tmo nun elindeki fındıklar olsa gerek Monaco daki toplantılarından önce sanıyorum muhtemelen bazı fındık da çok bilmişler bir araya gelip nasıl bir strateji uygulayayım ki bu yıl siyasi iktidar da hakim olalım demişler. Ve bu çok bilmiş akıl hocaları ilk önce onlara bulunduğunuz yerlerde yerel medyalarda gündem oluşturun onları etkiniz altına alınız demiş olacak ki Trabzon’da bir toplantı yapılıyor ve bu toplantıya Giresun dan Ordu dan Samsun dan ve Trabzon’dan yerel medya mensupları sanki seçilerek davet ediliyor.
Fındık Tanıtım Grubu (FTG) Trabzon'da yaptığı toplantı sonucu Türk fındığının tüm dünya insanları tarafından bilinen bir marka yapmayı hedefleyerek Karadeniz Bölgesi'nin gelişimi ve kalkınması için harekete geçtiğini ve Fındık Tanıtım Grubunun liderliğinde kurulan 'Karadeniz Gelişim Akademisi' adı altında asıl amacı ise Karadeniz'in girişimci ruhunu açığa çıkarmayı hedeflemiş gezici bir kurum oluşturmuş . hangi ruhu yada hangi kazanımı onu bilemem ama şimdi den bu kurulan kurum dersine iyi çalışıyor bakınız ilk önce nereden başlıyor. Bu kapsamda Trabzon Zorlu otel de yerel medya ya bir yemek veriyor.Her ilden bir muhatap belirliyor çünkü buradaki medya onların üzerinden yönlendiriliyor. Zaman az geçmesine rağmen hemen sonra ise uçak biletleri alınmış otelleri ayrılmış güzel bir organize ile fındık da etkili olmanın koşulu olan etkilime sanatını burada uygulamaya başlıyorlar Sapanca da ki otel toplantısında salonlarına fındığı tanıcı reklam ve afiş yerine şu an gündem de olan siyasi iradenin de konuştuğu fındık değil üretici Desteklensin yazılı boy boy afişler reklam afişleri asan fındık tanıtım gurubu fındığı sanıyorum bu şekilde tanıtmayı düşünmüş olacak ki ve belli ki işi ehlinden öğrenmiş olacaklar etkileme sanatını burada toplanan gazetecilere ve televizyonculara bölgede nasıl sessiz bir toplum yaratırım anlamına gelecek yanlışlarımıza eleştiri yapacakları nasıl bertaraf ederiz anlamına gelen etkileme metodunu sanıyorum tamda başarma üzere gibi duruyor. Ne yazık ki artık bu grubun bölgemizde medyası televizyonları gazetecileri ve hatta onlarla muhatap olacak tv programcıları bile var işin en garibi üreticilerin hak ve menfaatlerini koruması gerekenler de ulusal fındık konseyi adı altın maalesef bunlara ya bilmeden yada bilerek alet olmaktadırlar. Fındık tanıtımı grubu yan kuruluşu olan bu akademi deki arkadaşlara gençlerin spor yapmaları ve sağlıklı bir topluma oluşturmalarına da amatör spor kulüplerine destek olmalarını istediğimizde bizlere ret cevabı verenler belli ki fındık da nasıl siyaset yaparız da bizim beklentilerimizi bu vesile ile anlatırız demeyi daha uygun görmüşler belli ki belki onlar genç bir nesile ihtiyaçları olmaya bilir belli ki ihtiyaçları daha çok kazanmak ama onlara da sormak gerek fındığın gerçek sahibi olan bu üreticiler ve bu insanlar hak ettiklerini sizce kazanıyorlar mı onların televizyonları yok gazeteleri yok onlarla program yapacak bir yapımcıları yok yada onlar sizin gibi lüks otellerde televizyoncu gazeteci ağırlama imkanları da yok ama sizin artık televizyonlarınız var her yıl dürüst ülkesinin en kıymetli malını değer kazandırmak için savaşan ihatacısından kestiğiniz bu katkı paylarını rahatça istediğiniz yere harcama yapabiliyorsunuz ama iş gençliğe geldi mi yok diye biliyorsunuz.
Herkes şunu bilmeli ki menfaatleri uğruna bölgesini ve insanlarının haklı taleplerini görmezlikten gelenler bilsinler ki yarın onlar için de kimse yazmayacak ve konuşmayacaktır. bugün gazetelerinde ve televizyonlarında ayrı düşünen insanlara sansür uygulayanlar yarında onlara uygulandığında bağırmaları nafile olacaktır.
Turan Karadeniz hocaya da seslenmek isterim sayın hocam sizin yaptığınız şu fındık rekoltesi neyi bekliyor neden açıklamıyorsunuz çok merak ettim aslında ben biliyorum da bir de sizden duymak isterdim neden bekliyorsun..
saygılarımla