MEMLEKETE HOŞ GELDİNİZ

   
  Ordu Değişim Gazetesi
  ABDULLAH AYDIN (Yeni)
 








 

ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@Hotmail.com



 



 

FETİŞLER

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

                … Ve Tanrı İnsanı yarattı… Yarattı ve ona hiçbir canlıya vermediği, bitmeyecek bir hazine olan ‘AKIL’ denen büyük ödülü verdi…

                O insan ki boş durmadı, Tanrı’nın bahşettiği aklı kullanarak yeni yeni Tanrılar, Fetişler yarattı. Yarattığı fetişlere kimi zaman taptı, kimi zaman da tepti…

                İnsanın gidermeye çalıştığı ilk şey yaşam ihtiyaçları, tatmin etmeye çalıştığı da meraklarıdır. İnsanın gerekli ihtiyaçlarını giderme ve meraklarını tatmin duygusu, onun için itici bir güç olmuş, çeşitli arayışların içine atmış ve çeşitli üretimlere yöneltmiştir. Çevremizde de görüyoruz ki, en üretken insanlar ihtiyaç sahipleri ve meraklı olanlardır. İhtiyaç duymayan, merak duymayan insanlar üretemezler, artı değer sağlayamazlar…         

 

         İnsan, arayışlar içinde kendinin yönetip yönlendirebildiği, gerektiğinde yararlanabildiği veya kaldırıp atabildiği ve yok edebildiği simgeler, fetişler üretebilmiş ve çoğu kez yarattıklarına sığınma ihtiyacını duymuştur ve halen de duymaktadır…

                Fetişler, kişilerin ve toplumların, çaresizlik içinde kaldığı zamanlarda duygularını dolduracağına ve ihtiyaçlarını gidereceğine inandığı simgelerdir, sembollerdir, yarı tanrılaştırılmış duygulardır. Tümden yok sayılması mümkün olmadığı gibi, mutlak doğrular olarak da kabul edilemez…

                İnsanların Fetiş yaratmadaki en faal dönemleri, çaresiz kaldığı veya olmadık konumlara ulaştığı zamanlardır. Çaresizlik, insanları bir yerlere sığınmaya veya inanmaya iterken, avantadan elde edilmiş nimetlere sahip olanlar için, o imkânı sağlayanlar Fetiş duruma gelmektedir…

                Çaresizliğin, çözümsüzlüğün veya nimetlenmenin sonucu yaratılan sahte Tanrılara bağlılık, giderek tam kabule ve yaşam biçimine dönüşerek, toplum üzerinde vazgeçilmez konuma gelmektedirler ki; toplumlar ve insanlar için en büyük tehlike de budur!

                Sayfayı çevirip ülkemizdeki duruma bakalım; bizde de fetişler, yaratılan sahte tanrılar var mı, acaba halkımız bunlara ne ölçüde kabulleniyor, itibar ediyor, teslim mi oluyor, tepki mi veriyor?

                Bu konuda hayli zengin birikimimiz olduğunu söyleyebiliriz. Eski çağlardan beri birçok medeniyete beşiklik eden Anadolu, bu medeniyetlerin izlerini taşıyan yaratılmış Tanrılar ve Fetişlerle doludur.  Ağacından taşına, kuşundan kurduna kadar yaratılmış tanrılar, Fetişler var bu topraklarda… Her türlü canlıdan, cansızdan medet umarak kurtuluş arayan bu ülken insanları, gerçekler, hukuk ve bilimden Fetişler yaratamaz mıydı? Elbette yaratırdı, ama o iş biraz emek ve bilime inanç gerektiriyordu, özgür düşünme gerektiriyordu… Bu da bizim yoksunluğumuzdu!

                Bu yoksunluk içinde ne Fetişler yaratmadık ki! Yarattığımız Fetişlerde, içe dönmüş ideallerimizi, amaçlarımızı aradık. Onları sığınma evleri, korunma barınakları gibi algıladık. Dokunulmaz kıldık, hep haklı olduklarına, hata yapmayacaklarına inandık, inandırıldık.

                Ülkemiz insanının Sosyal, Siyasal, Ekonomik ve inançsal doğrultuda akıl almaz Fetişleri, yaratılmış suni Tanrıları var!                                                         Asırlar içinden gelen gelenek ve yönlendirmelerle insanlarımız, Toprak Ağalarını, Aşiret Beylerini yerel Tanrılar gibi gördü ve halen de görmekte. Halk, Ağaların, Beylerin tabulaşmış yapılarının hâkimiyeti altında bağlılıklarını devam ettiriyor!

                Egemen sınıfın Fetişi Ekonomideki Liberalizmdir. Onlara göre Liberalizmin ötesinde Ekonomik bir model yoktur. Model kusursuzdur, kurtuluş ondadır. Yok sayılamayacağı gibi, eleştirilmesi bile suçtur; o tapılası bir sistemdir!

                Asırlardır süzülüp gelen inançlarımızın dışında yapay ayrılıklarımız, inançlarımız, Totemlerimiz ve Fetişlerimiz var. Tarikatlar, Dinsel Cemaatler adeta kurtuluş kapısı gibi değerlendirilmekte, bu oluşumların başındakiler her türlü hâl ve şart içinde sorgulamadan uzak tutulmaktadır. Müritlerine göre, Şeyhlerin, Cemaat liderlerinin yaptıklarının, söylediklerinin tümü doğrudur, yapılması gereken emirler niteliğindedir ve asla dokunulamazlar!

                Kimilerince, son otuz yıldır ülkemizi kasıp kavuran etnik terör, sosyal ve siyasal bir Fetiş durumuna getirilmiştir. Toplumsal ve ırksal kurtuluşlarını terörde görenler, başkaca insani bir yolun olmadığı inancını taşımakta ve teröre adeta tapınmaktadırlar. Aslında, Terör Fetişinin kanatları altında tüm insani değerleri yıkmakta olduklarının farkında bile değiller. Birilerinin güdümünde, bütün insani değerlerini yitirmiş halde teröre tapınmaktalar!

                Son yıllarda, Siyasi hayatımızda da Fetişler türetmeye başladık. Siyasi yapılanmamız içinde onlar ne dedi, ne yaptıysalar kabullendik, doğruladık. Partileri onlara devrettik, Parlamentoyu onlara devrettik, Belediyeleri onlara devrettik, onların emrine verdik. Gak dediler yasa oldu, guk dediler tüzük oldu. Bize de kendi ellerimizle türettiğimiz yarı tanrılara, Fetişlere tapınmak kaldı!

                Kurtuluşunu suni Tanrılarda, Fetişlerde gören kişi ve toplumların sonu, özgür bir yaşam değil, birilerinin isteklerinin kurbanı olarak yok olmaktır…

 

 

ATATÜRK’ÜN ÖZÜ

 

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

                Aradan bir asır zaman geçmesine rağmen, toplumun büyük bir bölümü Atatürk’ü n ilkelerini ve hedeflerini anlamakta ve tanımakta direniyor, zorlanıyor. Üstelik bu direniş, çok Partili dönemimizin çeşitli kesitlerinde, sosyal, yönetsel ve siyasi destek bularak, direncini daha da arttırıyor; giderek reddetme durumuna geliyor ve de geldi!

                Atatürk’ü anlamak için, Ulusal Kurtuluş Mücadele dönemi ve ertesi ile günümüz iç ve dış Politikalarını yenide gözden geçirmekte fayda var. Objektif bir değerlendirme, iki dönem arasındaki farkları ve tezatları gözümüzün içine sokacak ve geleceği daha doğru bir yolda aramamıza yardımcı olacaktır.

                Altı asır hükmetmiş Osmanlı’nın en zayıf yönlerinden biri diplomasidir. Her şeyi güçle halledeceğini düşünen Osmanlı, ulaştığı yerlere sosyal ve kültürel yönden bir şeyler taşımadığı gibi, kendisi işgal ettiği yörelerin etkisi altına girmiş ve birçok değerini yitirmiştir. Kendi dilini kaybederek, Fars ve Arap dillerinin etkisi altına girmek bunun en somut örneğidir. Ulaşmak istediği yerlere sadece askerle gitmenin yanında, kültürü ve diplomasiyi de taşıyabilmiş olsa idi, Osmanlının ömrü biraz daha uzayabilir, Dünya’nın siyasi şekillenmesinde güç odaklarında biri olabilirdi…

                Osmanlı’nın bir başka zayıf noktası kuruluş, varoluş ve devamının ana unsuru olan ve içinden çıktığı Türklere hiç güvenmemiş olmasıdır. Çok Milletli Osmanlı, Türkleri mümkün olduğu kadar Devlet yönetiminden uzak tutmuş, sadece sefer sırasında yetkilendirilmemiş asker deposu olarak görmüştür. Maliyesini, Dış Politikasını ve ekonomisini azınlıkların egemenliğine bırakarak, Saray hükümranlığı ile yetinmeyi yeğlemiştir. Birliğindeki yapıştırıcı ana unsuru yok sayan yapılanması kendi sonunun da çabuk hazırlanmasına neden olmuş ve tarihe gömülmüştür. Üstelik geriye Sosyal, Siyasal ve Ekonomik bir sürü borç bırakarak…

                Dünya’da kendini en net ve doğru tanımlayan liderlerin başında Atatürk gelmektedir.  Atatürk kendini tanımlarken, aynı zamanda Ulusuna da yürüyeceği yolun yönünü göstermiştir. “BENİM KARAKTERİM BAĞIMSIZLIKTIR” diyen Atatürk, Ulusunun, Devletinin ve geleceğin nasıl olması gerektiğini de işaret etmiştir.

                Günümüzün siyasi, Ekonomik ve kültürel yapılanmamızda, dış ilişkilerimizde bu yolun terk edildiğini görüyor ve yaşıyoruz. ‘Bağımsızlık’ kavramı yanlış değerlendirilmiş ve kapıların dışa kapatılması olarak yorumlanmıştır. Hâlbuki bağımsızlık, karar vermede her türlü etkiden uzak kalabilmektir. Her türlü ilişki, girişim ve eylemin kararını hiçbir etki altında kalmadan verebilmektir.  

                  Atatürk’ün bize karakter olarak bıraktığı bağımsızlık algımızda ilk gedikler ikinci paylaşım savaşı sonrası açılmaya başlamış ve günümüzde bu gedikler giderek çoğalmış ve büyümüşlerdir. Günümüz Dünya egemen sisteminin bu fırsatı kaçırmayacağı aşikârdı ve her türlü işimize ve ilişkilerimize müdahil olmaya başladı. Komşularımızla ilişkilerimizde, Kıbrıs olayında, Irak olayında, AB ilişkilerinde, NATO ilişkilerinde, özellikle Türkiye-Rusya (Türk-Sovyet) ilişkilerinde somut olarak yaşadığımız olaylar var…

                Türkiye’nin yaşadığı etnik Terör olayında ve Ermeni sorununda yaşadığımız çıkmazların temelinde, bağımsızlık karakterimizin terk edilmesi ve her türlü ilişkilerimize dış güçlerin müdahil olmalarına ses çıkarmayışımız ve kabullenmemiz yatmaktadır. Ticari ilişkilerin ve kişisel dostlukların,

 Uluslar arası ilişkilerde gerekçe olarak kullanılması dış politika unsuru olmamalıdır…

                ‘İleri Demokrasi’ adı altında bazı yerleşik değerlerimize yapılan saldırıların temelinde kuşkulu amaçların yattığı şüphesi vardır. Yakın gelecekte Ulusal Bağımsızlık kavgamıza, Cumhuriyete ve Devrimlere karşı bir mücadelenin yürütüleceği inancı giderek yayılmaktadır. Bu çabaların altında ‘Bağımsızlık ilkesi’ değerinin anlaşılamayışı yatmaktadır…

                Bazı ülkelerin, Türkiye üzerinde baskı uygulamalarının temelinde de bağımsızlık anlayışımızdaki gevşeme yatmaktadır. Dış Politikada öyle efelenme, kabadayılık pek etkili bir unsur olmaz, olamaz. Dış politikanın temelinde bağımsızlık karakteri, kendine güven, ilişkilerdeki doğruluk ve karşılıklı yarar ilkesi yatmaktadır.  Bu ilkeleri uygulayan bir diplomasinin başarıyı yakalaması muhakkaktır; cart curt atamaların sonu ise hep hüsrandır ve öyle de olmaktadır…

                 Atatürk’ün ‘Bağısızlık karakterine’ sahip çıkma derecemiz, geleceğimizi ve gelecekteki yaşam biçimimizi de belirleyen ana unsur olacaktır… Var olmanın temelinde ‘Bağımsız’ davranabilme yatmaktadır…

 


 

MEÇHULE YOLCULUK

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

              Alıştıra alıştıra, hazmettire hazmettire, milim milim, santim santim, adım adım yürüyor kervan… ‘Heey yolculuk nereye böyle?’ demeyin; çünkü bilmiyorum! Ama bu kervanın meçhule gittiği muhakkak. Birileri aheste aheste hedefine ilerliyor… Bizleri de bir güzel yedekleyerek…

                Velinimetleri ne buyuruyordu sulu gözlerle; sakin olacaksınız; her kılığa bürüneceksiniz; güçlü gördüğünüzle kavga etmeyeceksiniz; zamanını bekleyeceksiniz; kendinizi güçlü gördüğünüzde de darbeyi indireceksiniz! Tam da söylediği gibi müritler velinimetlerinin sözü doğrultusunda ilerliyorlar… Kimi zaman mazlumu oynayarak, kimi zaman Demokrat görünerek, kimi zaman senin benim gibi davranarak, kimi zaman da tiran gibi zalimane davranıp sopayı indirerek…

                Aylardan mayıs, senenin en soğuk ayı! Üstelik ayın on dokuzu ve hava daha da soğuk! Yürek dayanmıyor o minicik! yavruların soğuktan titremelerine. Bayram yapacağız diye o buz gibi soğukta(!) ve üstelik derslerinden vazgeçerek, yarı çıplak hoplayıp zıplıyorlar! Neymiş efendim:  Gençlik ve Spor Bayramı imiş! Böyle bir işkenceye can dayanmaz beyler, can dayanmaz! Hemen üstesinden gelinmeli bu işin! Vakit geçirilmedi ve yola düşüldü!

                Adım adım, yavaş yavaş derken, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer birden hızlandı ve 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını illerden kaldırarak, yalnızca Ankara’da kutlanmasına karar verdi ve İllere genelgeyi yolladı. Gerekçesi oldukça gülünç; Mayısın On Dokuzunda havaların çok soğuk olduğunu, çocukların hastalandığını, sürecin uzun sürdüğünü ve derslerin aksadığından bahsediyor. Söylenenlerin hiçbir doğru değil. Bütün okullarda Nisandan sonra dersler zaten tavsıyor, hatta sınıflarda yoklama bile yapılmıyor.

                Kimin tavsiyesidir bilinmez; İlköğretim okullarından öğrenciler Diyanet İşleri Başkanlığının organizatörlüğünde Umreye götürülüyormuş! Bu işten kimler hangi siyasi menfaat peşinde acaba? İlköğretim çocuklarına Umreyi zorlayanlar, yarın liseli gençlere Hac zorlaması yaparlarsa kimse şaşırmasın!

                Söylentilere göre, Mahalli Kurtuluş günleri de yeniden düzenleme adı altında değiştirilecekmiş! İşin temelinde yeniden düzenleme değil, günlerin kaldırılması yatıyor.

                Okullardan sabah andı kaldırılmaya çalışılıyor. İlk adımlar atıldı ve bahane olarak da havaların soğukluğu gösteriliyor.

                Her ne hikmetse, iktidar partisi AKP’ye göre Türkiye birden çok soğuk bir iklimin etkisine girdi ve çalışmalar yapılamaz hale getirdi. Bu çok soğuyan ülkede bizlerde yaşadığımızdan, havaların halini biliyoruz. Gösterilen gerekçelerin hiçbir dayanağı olmadığı gibi, yapılan bu işlerde akıl almaz bir üçkâğıtçılık ve takiyye kokuyor. 

                İktidar, Meclisteki çoğunluğuna güvenerek Türkiye’nin sosyal, kültürel, siyasi ve inanç yapısı üzerine müthiş bir baskı uyguluyor. Bu baskı ters tepkilerin hazırlayıcısı olarak gelecek günlere sancılı bir yürüyüşün hızlandırıcısı olabilir. Çoğunluk ve kararları mutlaka haklı ve meşruu değildir. AKP ve yöneticileri bunu göz ardı etmemeliler ve toplumsal talep ve dengeleri doğru gözlemlemeliler.

                AKP Demokratik değişim ve ilerleme derken, Ulusal Kurtuluş, Cumhuriyet ve Devrimlere karşı bir mücadelenin içinde görülüyor. İktidarın bazı talep ve değişimleri Türkiye’yi bir adım ileri götürmeyeceği gibi, bu ülkenin duvarından bir tuğlanın çekildiği kanısını uyandırıyor. Türkiye, Sistem açısından, hatta Coğrafi bütünlüğü açısından mücadele ettiği güçlerin talepleri ve felsefeleri doğrultusunda sürükleniyor ve AKP iktidar uğruna bu sürüklenişe direnmiyor…

                Türkiye dönem dönem yönetim zaafları ve hastalıkları yaşıyor. Doksan Yıllık Cumhuriyet dönemimizin her döneminde gelişmeye ve çağdaşlaşmaya karşı açılmış bayrak var ve bu bayrak bu günde ellerde dolaştırılıyor. Sistem konusunda, birlikte yaşam konusunda, haklar ve görevler konusunda anlaşamadığımız besbelli ortada. Nereden gelip, nereye gittiğimizin rotasını doğru çizebilmiş değiliz. Bu çelişkilerimiz, her dönem tartışmaya, kavgalaşmaya, eleştiriye ve mizaha açık olmuştur; böyle giderse bu pencereler daha da açılacaktır.

                Bazı değerlere karşı savaş açanlar, bu sevdalarından vazgeçmeliler. Meçhule giden bu yolculukta, insanın içinden kimi zaman Neyzen Tevfik gibi olması geçiyor!


        AKLIMI ARIYORUM

                ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@hotmail.com

 

                Tanrı’nın en adil dağıttığı şeyin akıl olduğu söylenir. Davranış, ifade ve yetinmelerimizi dikkate alırsak, fazla itiraz hakkımız görünmüyor! Yetmiş yıllık ömrümde kendim dâhil, hiç kimsenin aklından şikâyetçi olduğunu duymadım. İnsanoğlunun tek tek rızalaşmasına rağmen, bütüncül davrandığı tek konu bu olsa gerek…

                Akıl sağlığımız yerinde olduğu ve hiç birimizin aklımızdan şüphe duymadığımız bu ülkede, nasıl oluyor da akıl ve mantık dışı işler oluyor ve biz aklıselimler bu durumu gayet olağanmış gibi karşılayıp kabulleniyoruz!?

                Örneğin:

                Atanmayı bekleyen genç Öğretmen Şafak Bay Kanser hastası, ama hastalığına rağmen amaçlarında diri ve dirençli. Sadece kendisi için değil, kendisi gibi atanmayanların da hakları için çadır kurup sokaklarda yatıyor. Atanmak istemesindeki direncini sadece maaşa bağlanmak olarak değerlendirenler olabilir. Amacı sadece atanmak değildi Şafak Bay’ın; O’nun direncinin temelinde yatan ana neden, Sosyal Hukuk Devletinde olması gereken yurttaşlık haklarının verilmesi idi. Ne yazık ki hedefine ulaşamadan hayatı son buldu.

                Asıl dram Şafak Bay’ın ölümünden sonra yaşandı. Ölümünden altı ay sonra, 2004 yılında katıldığı bir öğrenci yürüyüşü ve basın açıklaması dolayısıyla, 3 yıl hapis cezasına çarptırıldığı ailesine bildirildi. Burada yetkililere zor bir görev düşüyor. Kararın Şafak Bay’a nasıl tebliğ edileceği. Ya bir Azrail bulup onunla veya Mezar taşına yazarak bu tebliği gerçekleştirecekler! İşte, Demokratik Sosyal Hukuk Devletimizin yurttaşına bakış açısı ve hukuk sistemimizin durumu!

                Darbeci Kenan Evren 95 yaşında yargılanacakmış! Kenan Evrenin yaptığı yasalarla her türlü olanağa kavuşacaksınız, otuz yıldır onun nimetlerini yiyeceksiniz, ihtiyacınız kalmadığında dönüp ‘ben seni yargılayacağım’ diyeceksiniz. Bu davranışın samimi olduğunu düşünmek aptallığın daniskasıdır. Acaba, 12 Eylül mağduru olan yüz binlerce yurttaşımızın sosyal, ekonomik ve onursal haklarını da iade edilecek mi? O konuda hiçbir öneri ve çaba yok. Bulabileceğiniz binlerce kişinin sorgulanıp ifadesine başvurulacak yargılama sonunda, mahkeme ilâmını yıllar sonra, belki Kenan Evren’in mezar taşına yazabilirsiniz!

                Silivri Cumhuriyet Savcısı, CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun Silivri Ceza Evi ve yargılama biçimine yaptığı eleştiri ve tanımlamalar dolayısıyla, dava açmak için dokunulmazlığının kaldırılması için Adalet Bakanlığına başvurmuş. Silivri Ceza Evi ‘İrem Bahçesidir’ deseydi hoşunuza gider miydi? Kendi halinde bir yurttaş olarak, Silivri Savcısından veya Adalet Bakanlığından bir isteğim var. Şu Silivri Ceza ve Tutukevi ile burada yapılan yargılama türünün hukuktaki adının ne olduğunu açıklasınlar da biz de öğrenelim! Böylece, Dünya Hukuk sistemine de katkı yapmış olurlar!

Tam paradoksal bir durum; hukuk yapmakla görevli bir kişinin silâhı, hukuksuzluğu ve terörü savunması normal aklın ürünü olamaz. Milletvekili olduğu söylenen Leyla Hanım ‘Silâh bizim sigortamız’ diyor. Kime karşı? Sana, bana, ona ve bütün topluma ve onun yasal örgütlerine karşı. Ve bu kişi, silâh gösterdiği insanların ödediği vergilerle maaşını alıyor ve yarın o çok adil ‘Kıyak Emekli’ maaşını da alarak elinde ve belinde silâhıyla beraber keyif çatacak!

Uludere olayında Devlet kurumları arasında polemik yaşanıyor. MİT suçu Askeri istihbaratın ve Genelkurmay Başkanlığının üzerine tarken, askeri kanat MİT’in kendilerine doğru bilgi vermediğinden dert yanıyor. Bu çelişki Türkiye’nin geleceği açısından bazı tehlike işaretleri taşıyor. En basit tanımıyla, kurumlardan oluşan devlet bütünlüğünde bazı çatlamaların olduğu izlenimini veriyor. İlgililer olayın üzerinde titizlikle durmalı ve çelişkiler mutlaka giderilmelidir; hem de acilen…

Eski Genelkurmay Başkanı ‘Çete Örgütü’ kurmak ve Hükümeti devirmeye çalışmakla suçlanarak tutuklandı. Şayet anılan kişi görevliyken çete örgütü kurmuşsa, bu ülke Ordularının tüm mensupları da çete üyesi olarak tanımlanıp suçlanabilir. Genelkurmay Başkanı’nı darbeye teşebbüsle suçlayabilirsiniz, ama çete örgütü kurmakla suçlama oldukça tehlikeli bir oyundur ve Türk Ordusunun geleceğini tehlikeye atmaktır. Gelecek bütün Genelkurmay Başkanları ve Ordu aynı tanımlamanın baskısı altında kalarak pasifize olabilirler, iktidarların hegemonyasına boyun eğip, tek yönlü taleplerin baskısı altında kalabilirler…

Bakan Erdoğan Bayraktar açık bir itirafta bulundu. Fenerbahçe’ye karşı oynanan oyunların perde arkası olduğunu ‘ince ince’ söyledi. Şayet Türkiye Hukuk ülkesi ise, mahkemelerinde hukuk dağıtılıyorsa, Sayın Cumhuriyet Savcıları bu açık belgelemeyi gözden ırak tutmamalılar ve zanlının lehine kullanmalıdırlar…

Türkiye Emperyalist bir oyunun pençesinde sıkıştırılıyor. Hem içerden hem dışarıdan saldırılara maruz kalıyor. Ulusal bütünlük, düşünce ve yapısının parçalanmasına çalışılıyor. Tehlikelere karşı Atatürk’ün 80-90 yıl öncesinde söylediklerini bir kez daha gözden geçirmekte fayda var…

Bütün bunları yaşarken, ‘yoksa ben aklımı mı kaçırıyorum?’ diye düşündüğüm anlar oluyor. Şayet bunlar olmuyor da halüsinasyon görüyorsam, yitirdiğim aklımı arıyorum. Gören haber versin!


TEKERRÜR OLMASIN

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

İşte böyle dostum! Şayet uçkurun başkalarının elinde ise, kıçının ne zaman çıplak kalacağını, şamarın yüzünde ne zaman şaklayacağını, gözünün üstüne yumruğu nereden ve ne zaman yiyeceğini bilemezsin…  Bin yıllık Devlet geleneğimiz olduğunu söyler, bununla övünürüz de, bin yılda hiçbir konuda kalıcı, toplumu rahatlatıcı ve ülkenin bekasını sağlayacak dış politikamızı bir türlü oluşturamayız. En küçük iç ve dış dokunmalarda bile, vücudumuzda yaralar açıldığını bir türlü kabul edip, çözümü doğrultusunda çabalar göstermeyiz… Dertleri halının altına süpürmeyi gelenekselleştirerek, çözümü bir başkasına ve zamana bırakmaya alışıklığımız var…

Yaşadığımız süreçte Türkiye Tarihi, Tarih de Türkiye’yi yargılıyor. Ancak yargılamaların akıl ve bilim doğrultusunda olduğu söylenemez. Türkiye’nin yargılanması, daha çok dış etkenlerin baskısı ve yönlendirmeleri olurken, Türkiye’nin tarihi yargılaması da yeterince bilimsel ve objektif değil; çünkü tarih hep egemenlerin isteği doğrultusunda yazılıp şekillendirildiği, çoğu kez de doğrulardan uzak yönlendirmelere yer verildiği için. Daha sonra gerçekler ortaya çıksa da, kemikleşmiş yanlış düşünme ve inanmaları doğruya yönlendirmek pek mümkün olmamıştır ve olmamaktadır…

Uludere’de akıl almaz bir trajedi yaşadık. Olayın duyulmasından sonra insanın aklına gelen ilk şey, Van’ın Özalp ilçesinde 1943 yılında vukuu bulan Mustafa Muğlalı olayıdır. Yazılı tarihe ve eldeki belgelere inanacak olursak, içimiz ürperiyor, beynimizi bazı endişe ve korkular, hatta utançlar dolduruyor. Duyum ve var olan belgelere göre, General Mustafa Muğlalı olayı; yakalanıp cezalandırılması gereken kaçakçıların yerine (kaçakçılar İran’a kaçıyor), onların yakınlarından 33 kişi kaçakçılık bölgesine götürülerek, orada kaçıyorlar süsü verilip arkalarından ateş açılarak öldürülmeleri olayıdır. Olayın baş sorumlusu General Mustafa Muğlalı yargılanıyor, ama yargılama aşamasında hapishanede vefat ediyor…

Uludere olayında 35 yurttaşımızı yitirdik. Olay bir müddet sonra belki unutulmaya yüz tutar, ama arkasında bir sürü bilinmeyen bırakarak. İlk iş o bilinmeyenlere ulaşmak olmalı…

Olayda yaşamını yitirenlerin kaçakçı olduğu, kaçakçılığın bölgenin yaşam gerçeği olduğu ve ilgililerce de bilindiği söylenmektedir. İşin bilinmeyen yönü, kaçakçılık olayını kimin organize ettiği ve kaçakçılıktan elde edilen gelirin kimlerle ve nasıl bölüşüldüğüdür. Petrol kaçakçılığı olduğu söylenmesine rağmen, o kadar insanın öldüğü yerde petrol ateşine rastlanmaması işin ilginç bir başka yönüdür. İlgililerin bölgede kaçakçılığı mazur gösterme çabaları da, Devletin bir başka aczini ortaya koymakta, yasa dışılık adeta teşvik edilmektedir…

Uludere olayı her türlü istismara açık bir olaydır. Ülkemizde kandan, karmaşadan, yasa dışılıktan beslenen kişiler olduğu gibi siyasi ve sivil örgütlenmeler de vardır. Bu olaydan onlara daha fazla propaganda fırsatı vermemek için, olayın en kısa zamanda ve mutlak doğru olarak açıklığa kavuşturmak, Devletin ve ilgililerin birinci görevi olmalıdır…

Kaymakama yapılan saldırı, içinde toplumsal ve siyasal tehlikeler taşımakta, diğer kamu görevlilerine de gelecekte bu tür saldırılar olabileceği ihtimalini arttırmaktadır. Şayet bu tür saldırıların önü alınmaz veya alınamazsa, kamu çalışanlarını ve bazı iş görenleri bölgede istihdam etmek oldukça zorlaşacaktır…

Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanına, bölgede inceleme yapmak ve yurttaşların içinde bulunduğu şartları görmek için talep ettiği Helikopterin tahsisinin Hükümetçe engellenmesi, siyasetimizin ne kadar sığlaştığının ve birlikte yaşama ve sorunların birlikte çözümü konusunda ne kadar isteksiz olduğumuzun açık göstergesidir. Üretilen bahanelerin hiçbir geçerliliği yoktur ve samimi değildir…

Uludere olayı tarihimize kötü bir anı olarak geçecek ve uzun yıllar unutulmayacaktır. Yeterli bilgiye sahip olmadığımız için, daha fazla kritik yapamıyoruz ve söylenenlere inanmakla yetiniyoruz. Dileğimiz, olayın bir yanlışlık sonucu vukuu bulmuş olmasıdır. Mağdur olan yurttaşlara her türlü maddi, sosyal ve moral yardımı yapılmalı ve yaralarının çabuk iyileşmesi sağlanmalıdır.

Çünkü bu ülkenin, ikinci bir Mustafa Muğlalı olayını kaldıracak ne gücü var ne de sabrı!


ULUSAL (MİLLİ) İRADE CUKKASI

 

 

            ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@hotmail.com

 

                Sistemler, rejimler ‘Demokratik Hukuk Sistemi’ içinde şekillenecekse, işin olmazsa olmazı ‘Halk İradesinin’ ülke yönetimine yansımasıdır. Şayet, halkın seçimlerle ülke yönetiminde görev verdiği kişiler, toplumun ihtiyaçlarını ve taleplerini dikkate almıyor, toplumla arasında var olduğu bilinen sosyal ve ekonomik farkı, halk aleyhine daha da geliştiriyor ve sınıflaşıyorsa, orada Demokrasiden, Hukuk Devletinden, eşit yurttaşlıktan bahsedilemez…

                Yaşadığımız Dünya ve ülkede yönetimler ve tapınılan Demokrasi, uygulamaları ile gerçeklikten ve toplumdan uzaklaşıyor ve giderek göreceleşiyor. Emperyal ülkeler, dış müdahalelerinde bile ‘Demokrasi’ sakızını çiğnemeyi ihmal etmiyorlar ve onu kırılmaz bir kalkan gibi kullanıyorlar. ‘Arap Baharı’ denen önceden plânlanmış kışkırtmalı kalkışmalardaki iç ve dış propagandayı, halk iradesi olduğu söylenen Demokrasi yutturmacası üzerine oturttular ve halkları aldattılar…

Bu yutturmacanın en sık yapıldığı ülkelerden biriyiz. Her seferinde ofsayda düşürülmemize rağmen, ısrarla aynı aldatıcı yöntem ve sonuçların hayat bulması doğrultusundaki çaba ve katkılarımızı da esirgemiyoruz. Öyle ki; aldatılmak bizim için adeta Hobi oldu…

Bu aldatmacanın son örneğini, Milletvekili ve Emeklilerinin maaşlarını ayarlama adı altında yapılan düzenlemede gördük. Parlamenterlerimiz bu hareketleri ile ‘Saraydan kız kaçırmadılar’, halktan ücretlerini kaçırdılar; hem de ‘Gece Yarısı Ekspresi’ hızı ve gizliliği içinde… Üstelik 2012 yılı bütçesi ile kamu çalışanlarına, toplu sözleşmelerle işçilere ve yok olmaya yüz tutmuş ve üretemeyen tarım mensuplarına ve milyonlarca emekliye dirsek göstermişken…

Tasada ve kıvançta birlikte yaşanılan(!) bu ülkede, ücretlerdeki o inkâr edilmez eşitliğe bir göz atalım. Yaygın basının verilerine göre:

Milletvekili maaşı=12.000 TL, Milletvekili Emekli maaşı=7.775 TL, Emekli olup halen Milletvekilliği yapanların maaşları= 20.000 TL.

Ortalama Memur maaşı=2.500TL, Ortalama Memur emekli maaşı 960-1.800TL

Asgari ücret=650-750TL, Ortalama SSK aylığı 800-1.000 TL, 12. Basamak Bağ Kur emeklisi=850TL, Tarım Emeklisi 580-600 TL. 5 Milyon işsiz=000 TL.

Yabancı Parlamentolarla karşılaştıralım:

Norveç: Kişi başına ulusal gelir= 98.000 Dolar, Milletvekili maaşı= 7,500 Dolar.

İsveç: Kişi başına gelir= 65.000Dolar, Milletvekili maaşı=4.=000 Dolar.

Danimarka: Kişi başı gelir= 64.000 Dolar, Milletvekili maaşı=5.000 Dolar.

Finlandiya: Kişi başı gelir= 52.000 Dolar, Milletvekili maaşı=4.000.

İngiltere: Kişi başı gelir= 46.500 Dolar, Milletvekili maaşı 6.200 dolar.

Fransa: Kişi başı gelir= 46.000 Dolar, Milletvekili emekli maaşı=4680 Dolar.

İspanya: Kişi başı gelir=37.000 Dolar, Milletvekili maaşı 2312 Dolar.

TÜRKİYE. Kişi başı yıllık gelir=10.000 Dolar, Milletvekili maaşı 6.000 Dolar.

Daha açıkçası, Norveç Milletvekili ulusal gelir dağılımında yurttaşından %8, İsveç milletvekili %26, Danimarka milletvekili %6, Finlandiya Milletvekili %8, İspanya Milletvekili %24 daha az ücret alıyor. Fransa Milletvekili yurttaşının %22, İngiltere milletvekili %60 fazlasını alırken, Türkiye Milletvekili ise ulusal gelirden yurttaşının 7.2 katı, yani %720 oranında fazla ücret geliri elde ediyor.

Meclis Başkanımız ağlamaklı ifadelerle dert yanıyor ve diyor ki; ‘Milletvekili yılda yüz düğünden fazlasına gider. Ne yapsın, çeyrek altın mı taksın?’  Bu ifade evleneceklere açık bir çağrıdır, duyurudur. Düğününüze davet edeceğiniz her Milletvekili çeyrek değil, bundan böyle Reşat altını takacakmış! Dolayısıyla maaşları yüksek olmalıymış! Ve soruyor Meclis Başkanı: ‘Siz bir şirket Müdürü, Bir Genel Müdürün kaç lira maaşı olduğunu biliyor musunuz?’ Nerden bilelim, o kadar paraya bizim dilimiz döner mi ey Cemil Çiçek?!

Zam önersisinde bulunan Milletvekilimizden birinin durumu ise daha perişan. Yeteri kadar et yiyemediğinden bahisle, Milletvekili maaşlarının zam ayarlamasını savunuyor. Büyük ozan Nazım Hikmet’e bir gönderme yapalım ve diyelim ki, bre Nazım,  tepelerine Atom Bombası yiyen Japon çocuklarını düşünüp şeker yemelerini istiyorsun da, değerli Milletvekillerimizin et yemeleri için bir dörtlük niye döktürmedin? Sen hakikaten ‘vatan haini’ imişsin! Demek ki; kimilerine göre ‘Ulusal (Milli)İrade yüksek maaş cukkalamakmış!  Helâl-i hoş olsun diyelim mi, demeyelim mi bilmiyorum, o kararı toplum versin!                                                                               

Bu arada beylerimizden âcizane bir ricada bulunalım;  lütfen ettiğiniz yemini hatırlayınız ve geğirmeyiniz; kokusu toplumu rahatsız edebilir!

Açlıktan karnı guruldayanlara selâm olsun!


SIFIR TOSLAMA

 

                ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@Hotmail.com

 

                Devletlerin kuruluş elemanlarının en önemli ve etkili elemanlarının biri de ‘Diplomasi’dir. Aynı zamanda, Devletlerin kalıcılığında da başrol oynayan aktörlerin başında gelir…

                Diplomasi, uluslar arası ilişkilerde en etkin güç birimlerinden biridir. Bir Devletin, Nüfus, Toprak ve Ekonomik büyüklüğü, o ülkelerin Diplomasilerinin de mutlak büyük olduğu anlamına gelmiyor, ancak itici güç olabiliyorlar…

                Nüfus, Toprak ve Ekonomik olarak oldukça küçük ve Dünya ölçeğinde pek etkisi olmayan birçok ülke, Diplomaside oldukça güçlü atılımların içinde olabiliyorlar; çevre ve Dünya ülkelerinin birçoğunu etkileyebildikleri gibi, konumlarından ve güçlerinden daha fazla uluslararası yarar elde edebiliyorlar…

                Diplomasiye etki edebilecek güçlerin biri de, toplumların ve ulusların kültür birikim ve varlıklarıdır. Kültürel yönden gelişmiş, bilimselliği esas almış, uluslararası ilişkileri karşılıklı yarar ilkesine oturtmuş ülkeler, diplomaside daha rahat, daha etkin ve çok daha geniş alanda hareket etme imkânını bulabiliyorlar. Bu hareketlilik de, o ülkeye Dünya siyasetinde ve beşeri yönlendirmede artı değerler katıyor ve fikrine danışılır ülke konumuna sokuyor… Saygı duyulan toplumlar ve Devletler de, uluslararası ilişkilerde her türlü gelişmeden yararlanma olanağını elde edebiliyorlar…

                Devletlere ve uluslara çok geniş imkânlar hazırlayan Diplomasi konusunda, Devletimizin ve Siyasetimizin yeterince aktif, doğru ve başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Oluşan kanaatin doğru veya yanlışlığı, Dış Politikada ve iç yaşayış düzenimizdeki çelişki ve açmazlardan anlayabiliriz…

AKP Hükümeti ve Dış İşleri Bakanlığı, Dış Politikasını Ahmet Davutoğlu’nun görüş ve düşünceleri etrafında şekillendirirken, kimi zaman, ülkeyi birtakım olumsuzlukların içine atıyor. Özellikle komşularımızla ve bölgede ‘sıfır sorun’ istemiyle yola çıkan AKP ve Davutoğlu, ne yazık ki bazı sorunlara kaynaklık ediyor görünümündedirler…

            Dış Politikada sıfır sorunu yakalayabilmenin il şartı, iç politikalardaki ortam ve ortamın toplumu ve farklı siyasi düşünceleri pozitif doğrultuda etkileme inandırıcılığıdır; ikinci şartı ise Dünya politikalarını ve Uluslar arası ilişkileri doğru okumaktan geçer. Devlet politikaları, her iktidar değişikliğinde veya her Bakan değişikliğinde farklılaşıyor ve bu farklılaşma topluma yeterince artı katkı yapmıyorsa, başarıyı yakalama şansı vardır diyemeyiz.

            Dönüp baktığımızda, iç politikamız, bütünüyle çıkar ilişkileri yoğunluğunda seçim kazanma ve iktidar olmak üzerine kurgulanıp şekilleniyor. Bu amaç ve şekillenme toplumun yaşamsal sorunlarının çözümünde yetersiz kalıyor ve iç toslamalarımız başlıyor. Şayet: 13 Milyon yurttaşınız yoksulluk sınırının altında açlıkla savaşır durumdaysa, çalışır yaştaki nüfusunuzun %14 ü iş bulamıyorsa, Sağlık sorunlarınız karman çorman olmuşsa, Okullarınızda sınıflarınız hâlâ 50-60 öğrenci ile doluyorsa, Tarım ülkesini gıda maddeleri ithalatçısı durumuna düşürmüşseniz, Hukuk sisteminiz Adalet ve hak üretemiyor, özel mahkemelere ihtiyaç duyuyorsanız, Üniversite sınavlarında bile hile yapılabiliyorsa, Etnik terörü önleyememişseniz, Trafikte yılda binlerce yurttaşınız ölüyor, yaralanıyorsa, Kadınlarınızı birinci sınıf vatandaş yapamamışsanız, bütçenizin beşte birini dış borç faizi olarak kaybediyorsanız, siz duvara toslamışsınız demektir.

            Dış Politika özellikle süreklilik isteyen bir yönetsel uğraştır, zikzakları asla kabul etmez. Son altmış yılımız dış politika zikzakları ile doludur ve sonuçları itibariyle Türkiye bu davranış biçiminden kârlı çıkmadığı gibi, bağımsızlığında birtakım zedelenmeler yaşamış, kimi ülkelere siyasi ve maddi bağımlılığı artmıştır. Bu durum karar alma hakkını yeterince kullanabilme yetisini de elinden almıştır…

NATO üyeliği yüzünden Askeri bağımlılığımız artarken, AB kanalıyla da ekonomik bağımlılığın içine düştük. Sıfır sorun derken, olmayan sorunlar ortaya çıkmış, var olan sorunlar da artarak devam etmiştir. Türkiye şu anda komşuları İran, Irak, Suriye, Ermenistan, Azerbaycan, Kıbrıs ile sorunludur. Bu sorunların oluşma ve devamında iç yetersizliğimiz olduğu gibi, dış politikamızın noksanlık ve yanlışlığı ile dış etkenlerinde rolü oldukça büyüktür… Perşembe günü Fransa Parlamentosunda görüşülen Ermeni yasa tasarısının sonuçları, bizim dış politikamız açısından yeterliliği veya yetersizliği sergileyeceği gibi, yeni bir hareket noktasının oluşmasını da sağlayabilir…

            Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ısrarla savunduğu ‘komşularımızla sıfır sorun’ politikası doğru bir seçenektir. Ancak söylemle eylem arasındaki çelişki, Davutoğlu’nu tekzip ediyor, inandırıcılığını yok ediyor. Hem yıllardır bazı bağımlılıkları artarak devam ettirilen ve içine sindirmiş bir siyasi yapıdaki bir Türkiye’nin, öyle kolayca bağımsız hareket edebileceğini düşünmek (gönül öyle istiyor ama) pek gerçekçi olmuyor…

            Söylem kolay, eylem zordur. Konuşurken belki kimse ağzınızı tutmaz, ama eylem anında gözünüze yumruk yiyebilirsiniz. Türkiye gibi büyük bir ülkenin “Alternatif Paradigmaları ve Stratejik politik derinlikleri” olmalıdır. Ancak bunları hayata geçirebilecek derinlikli Politikacılara ihtiyacımız var. Bizim de ülke olarak en büyük noksanımız zaten bu değil mi?

            Geldiğimiz nokta pek iç açıcı değil. Sıfır sorun diyenler, sıfır toslamanın mimarı konumundalar!

            Not: Alternatif Paradigmalar ve Stratejik Politik Derinlik, Davutoğlu’nun kitaplarının adıdır.

 

UYSA DA ….. UYMASA DA

 

  ABDULLAH  AYDIN

                Abdaydin42@Hotmail.com

 

                Son yıllarımız, Çete, Gizli Örgüt, Silâhlı Terör Örgütü, Sol Terör Örgütü, Dinci Terör Örgütü gibi, toplumca pek tanınmayan ve gaile alınmayan kimi oluşumları tanımak, tanımlamak, mücadele etmek ve yargılamakla geçiyor.

                Adı geçen oluşumlar, Hukukumuzda yeterince net tanımlanamadığı için, ‘Torba Yasalar’ yaptığımız gibi, hukuksal zedelenmelere neden olan‘torba yargılamalar’ da yapıyoruz.

                Her şeyden önce: yasalarımızın dili ve tarifi oldukça karmaşık ve günlük dilin hayli dışında… Demokratik bir toplumda yasaların ne anlama geldiği ve neyi hedeflediği, sokaktaki yurttaş tarafından anlaşılır olmalıdır. Anlaşılır olmayan yasaların caydırıcılığı ve vardığı sonuç her zaman risk olarak toplumun ve yönetimin karşısına çıkabilir, çıkıyor da…

                Son bir ay içinde iki yasa toplumu oldukça meşgul etti. Meşgul ettiği gibi, toplumun bir kısmını sevindirirken, büyük bir bölümünü de üzdü ve bu üzüntü uzun süreceğe benziyor…

                Her şeye rağmen, ‘Bedelli Askerlik Yasası’ bu zamana kadar çıkarılan yasalar içinde en anlaşılır olanı… Yıllar önce bir ozanımızın şiirsel eleştirisinde dediği gibi, ‘bu ülkede her şey satılık’; dolayısıyla ‘Askerlik Hizmeti de’ satılık ve satıldı da! Bedelli Askerlik Yasasının anlamı bu… Yasa, parası olanı yurdu koruma görevinden azade tutarken, Otuz bin kaime edinememiş yoksullara, ‘zaten para kazanamıyorsunuz, bari gidin, para kazananları koruyun’ diyor. Dünya’ya örnek olabilecek, bize has ‘Anayasal eşit yurttaşlık ve adil Hukuk anlayışına(!)’ buyurabilirsiniz!

                Örnek yasa ve yargılamalarımızdan biri de, Cumhurbaşkanının bile vicdanını rahatsız eden meşhur Şike yasamız ve davamız. Bu davada söz dönüp dolaşıp bir kulübümüzün başında örgülenmeye çalışılıyor. İleri sürülen delillerin, iddiaların birçoğu mizansene benziyor ve kanaatlerin birçoğu izafi gibi görünüyor. Şike yapısının mutlak olması gereken elemanlarından bir kısmı ortada yok. Çoğu telefon geyiği konuşmalar, ilgili ilgisiz kişiler aynı torba içinde, kimisi de çete kurmak suçundan aynı torbanın içinde. Yasalar böyle yapılır, böyle anlaşılır ve böyle uygulanırsa, bu ülkede çete mensubu olmayan kimse kalmayacak…

                Alelacele çıkarılan bir yasa, yürürlük aşamasında içerdiği bir olayla karşılaşınca işin vahameti anlaşıldı. Yasa, içerdiği cezalarla Hukuk mantığını altüst etmesi bir yana, çoklu cezalandırma sonucuna ulaşıyor. Aynı kişilere, hem idari hem maddi hem de hukuki ceza verilmesi Çağdaş Hukuk düzeni ve İnsan Hakları ile pek bağdaşmıyor…

                Yaşadığımız olumsuzlukların içine Cumhurbaşkanı da karışıyor. Sadece İktidar partisinin oylarıyla kabul edilen Bedelli Askerlik Yasasını şıp diye imzalarken, eski şike yasanın içerdiği Yüz yıllık cezaları içine sindiren Cumhurbaşkanı, dört Partinin ortak kararıyla kabul edilen yeni Şike yasasıyla ceza indirimlerini içine sindiremiyor ve Meclise geri yolluyor. Meclis kararında direnerek yasayı aynen Cumhurbaşkanının onayına geri yolluyor ve Cumhurbaşkanı da pek vakit geçirmeden imzalıyor…  O zamanda akıllara, ‘acaba Cumhurbaşkanı mı yoksa Parlamento mu haklı’ diye bir soru takılıyor…

                Yaptığımız işlerin bir kısmında (Özellikle kişi haklarının verilmesinde) oldukça ağır davranmamıza ve geçiştirmeye çalışmamıza karşın, kimi işlerimizde de oldukça acul davranıyoruz ve bazı açmazlara düşüyoruz. Yasa yapma yetkisi her ne kadar Yasama Organına verilmişe de, toplumun kendi içinde tartışmadığı yasalar bir takım çelişkileri içeriyor. Aceleyle veya birilerinin dayatması ile çıkarılan yasalarda ön ve arka uçlara doğru savrulmalar yaşıyoruz. Savrulmakla kalmıyor, kendimizi toplumsal boş bir didişmenin içinde buluyoruz.

                Birilerinin vicdani hazımsızlık yaşamaması için, yasa taslakları bir müddet toplumun tartışmasına sunulmalı, toplumun konu hakkında hem bilgi edinmesi, hem de genel taleplerinin alınması sağlanmalıdır. Yasa tasarıları Parlamento tartışmalarına açıldığında, toplumun istemleri doğrultusunda sivriliklerinin törpülenmiş olması, Parlamentonun işini kolaylaştıracak, boş ve asılsız polemikleri engelleyecektir.

                Demokrasiler ve hak dağıtan hukuk, dayatmaları kabul etmez. Yoksul oduncu köylü ile kasabanın mukallit terzisi arasında geçen odun-metre fıkrası Anadolu’da çok anlatılır. Yasalar bu diyalogda olduğu gibi ‘Uyduysa da-uymadıysa da mantığının ve dayatmaların dışında yapılmalı ve her yurttaşın hakkını titizlikle korumalıdır.

                Ben yaptım oldu mantığı ile yapılan uyduysa da-uymadıysa da türü yasalarla Hukuk Devletinin ve Demokrasinin olmayacağı artık anlaşılmalıdır. Yoksa daha çok birbirimizi tırmalar dururuz!

               

DEVLETİ-ULUSAL İRADE ve KHK

 

 

            ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@Hotmail.com

 

                Günümüz Devletlerinin en çok tartışılan ve sorgulanan tarafları, yapılanma şekli ve isimlendirmeleridir. Mevcut Devlet yapılanmaları, İnsanlığın Dünya ortaklığına, ilişkilerin gelişkinliğine, birbirlerine karşı mutlak muhtaçlıklarına ve hayli gelişmiş bir iletişim olanağına rağmen, modelin ismi aynı olsa da, birbirlerine benzer tarafları çok az…

                Kabile, Aşiret, Kişiye dayalı, İnanç kümelerine dayalı Devletler olduğu gibi, sınırları içinde var olan bütün farklı insan kümelerine ve kişilere, Hukuksal yaşam hakkı tanıyan ve garantisi sağlayan Devletlerde vardır. Günümüzde gelişmiş ve Demokratikleşmiş Devlet yapılarını, Hukuka dayalı haklar sağlamaktadır.

                Devletlerin kuruluş ve var oluş amacı ve idari yöntemleri ve bunların zor değişir olmaları, uluslararası ilişkilerde birtakım anlaşmazlıkların, hatta düşmanlıkların oluşmasına neden olabiliyor. İnsanlığa ve Dünya’nın geleceğine bakış bu şekilde devam ettiği sürece, anlaşmazlıkların ve zıtlıkların devamı kaçınılmazdır diyebiliriz…

                Devletlerin nitelik belirlemesinde kuruluştaki nedenler, kuruluştaki amaçlar ve kuruluşa katkı veren elemanların nitelik ve kaliteleridir. Devlet hayatı sürecinde yönetenlerin düşünce, tutum ve eylemleri ile yurttaşların talepleri de, Devletin niteliğinin belirlenmesinde önemli bir faktördür.

                Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş aşamasında çok yönlü engellemelere uğramasına rağmen, çoğunluğun ve önderlik yapanların amaç ve nitelikleri Cumhuriyetin en büyük varlık nedenidir. Sıfır noktasından günümüze taşınan Devlet yapımızın, süreç içinde gerekli hukuksal ve Demokratik açılımları yeterince gösterdiğini söyleyemeyiz. Bunun temel nedenlerinin başında, siyasi yapılanmamızın bilimsel anlamda değil, Feodal yapımız üzerinde şekillenmesidir. Bunun sancıları bu günde devam etmekte ve Çağdaş bir ‘Hukuk Devleti’ olma yolunda zorlanmakta ve hatta engellerle karşılaşmaktayız. Bu engellerin başında sosyolojik yapımız ve bu yapının topluma dayattığı yaşam şeklidir…  

                Durum böyle ise, biz ‘Hukuk Devleti’nin’ neresindeyiz türü bir soru akla gelebilir. Soralım: Biz ‘Hukuk Devleti’nin’ neresindeyiz?

                Bu soruya sağlıklı yanıt verebilmemiz için, ülkemizin son 7-8 aydır yaşadığı Hukuki duruma dikkatle bakmak gerekir. Demokratik ülkelerde asıl olan yöntem, halkın doğrudan ve dolaylı yönetime katılımı, yönetimde söz ve karar sahibi olmasıdır. Yurttaşlar yönetime seçimlerle doğrudan katılırken, Milletvekilleri ve onlardan oluşan Meclis ve kurumları aracılığı ile de dolaylı katılımı sağlanmaktadır. Hükümetler Meclisin denetiminde olan bir alt kurumdur ve Meclisin iradesini yansıtmakla ve aldığı kararları uygulamakla yükümlüdür.

                Meclis, yürütme görevini yasal çerçeveler içinde, kendi bünyesinden oluşturulan Hükümete devretmekte, ancak denetleme yetkisini elinde tutmaktadır. Olağan dışı durumlar için, Hükümete verilen KHK (Kanun Hükmünde Kararname) yetkisinin, ülkemizde hukuk çerçevesinde kullanılmadığına tanık olmaktayız. Acil ve olağan dışı durumlar için verilmiş bu yetki, AKP Hükümeti tarafından haksızca kullanıldığına tanık olmaktayız. 7-8 aylık bu dönemde 35 adet KHK ve 4 adette Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmıştır. Meclis açıldıktan sonra bile 12 adet KHK çıkarılarak, adeta Meclisin yetkileri gasp edilmiştir ki; bu durum Hukuk Devletinin hiçbir yanı ile uyuşmamaktadır…

                 Kararnamelerin tümünde, Bakanlıkların, Genel Müdürlüklerin ve Başkanlıkların tümünde yapısal değişikliklere, kadrosal değişikliklere, kadro iptaline, kadro ihdasına, terfi ve derecelendirmeye gidilmiştir. Yeni Bakanlıklar, yeni Genel Müdürlükler kurulup, bazı Bakanlıklar, Genel Müdürlükler ve Başkanlıklar kaldırılmış, kiminin yetkileri ellerinden alınırken, kiminin de yetkileri arttırılmıştır…

                Bu değişim, Devletin bir ideoloji etrafında yeniden yapılandırılması ve aynı paralelde kadrolaşmasıdır. Şimdilik geniş yığınlar bu değişimin etkilerini fark etmese bile, yakın gelecekte çok ağır rahatsızlık ve sancılarla karşılaşabiliriz.

                Yapılan bu uygulamalar, Halk iradesi olarak nitelenen biz seçmenlerin tercihlerinin hiçbir öneminin olmadığını veya birileri tarafından dikkate alınmadığının açık ifadesidir. Sıkıştıklarında ‘Halk İradesinden’ dem vuranların, fırsatı ele geçirince ne halkı ne de iradesini tanımadıklarına bir kez daha Ulusça tanıklık ediyoruz.

                Kanun Hükmünde Kararnamelerin ve Bakanlar Kurulu kararlarının Meclis Kararlarının önüne geçtiği bu ülkede, Hukuk Devleti, Halk İradesi, Demokrasi acaba nerelere saklanmış olabilir?

                Suskunluk ve teslimiyetçi davranışlarımız geleceğimizi İpotek altına almadan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerini başkalarına devretmekte daha dikkatli ve ketum davranması kaçınılmaz bir zorunluluktur. ‘Hukuk Devleti’ olma ve ‘Halk İradesi’nin hedefine ulaşması doğrultusunda en büyük görevin seçtiğimiz İnsanlarda olduğu da unutulmamalıdır…

 

 

BİZİ KİM KAŞIYOR

 

                ABDULLAH AYDIN

            Abdaydin42@Hotmail.com

 

            Bir şarkının sözlerinde olduğu gibi “dertleri zevk edinmiş” bir toplumuz. Anadolu, tarih boyu siyasal yap-boz tahtası gibi değişiklikler yaşamış ve Dünya’nın hiçbir yöresinde olmadığı kadar çeşitli Medeniyete tanıklık ve ev sahipliği yapmıştır. Çok sık değişiklikler ve sahiplenmeler kimi dertlere de kaynaklık etmiştir… Yetmemiş, kendi kendimize de dert üretmenin yollarını aramış ve bulmuşuz…   Her medeniyetin Anadolu’da az veya çok kalıntıları mevcuttur. Bu kalıntılar Dünya’daki güç odaklarının her zaman dikkatini çekmiş, ekonomik ve siyasi konularda iştahını kabartmıştır. Dünya yer servetlerindeki rezervler azaldıkça, güçlülere daha çok ham madde gereksinimi doğdukça Türkiye topraklarına, sosyal ve siyasal yapılanmasına olan ilgi devam edecektir…

                “Nerelerimizi kaşıyorlar ve kaşımanın nedenleri nedir?” sorusuna sağlıklı cevap verebilmemiz için ülkemizin Demografik yapılanmasını dikkatle incelememiz gerekmektedir.

                Çeşitli araştırma kurumları ve bilim adamlarının yaptıkları araştırma ve tespitlere göre:

                Ülkemiz nüfusunun %80’i Türk nüfustan oluşmaktadır. Türk nüfus içinde 71 alt grup vardır. İkinci büyük nüfus kesimi Kürt kökenli yurttaşlardan oluşmakta ve Türkiye Nüfusunun  % 16 sı civarındadır ve 3 alt gruptan oluşmaktadır.

                Bu iki ana unsur dışında ülkemiz nüfusu 13 Çerkez, 7 Yezidi, 6 Gürcü, 4 Roman, 3 Boşnak, 3 Arnavut, 3 Süryani, 2 Yahudi, 2 Arap, 2 Zaza grubu olmak üzere, Pomak, Laz, Hemşinliler, Ermeni, Rum, Nasturi, Keldani, Bahai, Müslüman Rum, Sudanlı, Leh, Malakan, Farisi, Hakkani, Halitat, Dürzi, Zerdüşt,  Mansuri ve Gacal olmak üzere 138 etnik guruptan oluşmaktadır. Türk ve Kürt nüfus gruplarının dışında kalanların toplam nüfus içindeki oranları %4-5 civarındadır.

                Ülkemizde konuşulan diller dört ana grupta toplanmaktadır. En büyük sayıyı Altay dil grubu olup,  Türkçe dâhil 8 çeşit dilden oluşmakta ve nüfusun %90 lık kesimi tarafından konuşulmaktadır.           Hint Avrupa dil grubu Kürtçe - Ermenice dâhil 10 dil grubundan oluşmaktadır. Kürt kökenli nüfusun ancak yarısı Kürtçe konuşmakta ve oranı %7-8 civarındadır.

                Arapça-İbranice dâhil olduğu Semitik diller 3 alt gruptan oluşmakta ve nüfusun %1 lik kısmı tarafından konuşulmaktadır.

                Çerkezce ve Gürcücenin dâhil olduğu Kafkas dilleri 4 alt grup tarafından konuşulmakta ve oranları %1 civarındadır.

                Ayrıca, Türkçe dilinin ülkemizde konuşulan 25 ağız ve şiveden oluştuğu da unutulmamalıdır.

                Dinsel farklılıklarımız da var. En büyük inanç grubunu Hanefi Sünni çoğunluk oluşturmaktadır.  İkinci büyük inanç grubunu Alevilik-Bektaşilik oluşturmakta ve 15 milyonunun üzerinde bir nüfusu kapsamaktadır.

                Müslüman inancı içinde Şafilik, Caferilik ve Şiilik inancına sahip yurttaşlarımız vardır.

                Müslüman inancı dışında Katolik, Gregoryen ve Ortodoks olan Hıristiyan yurttaşlarımızın yanında, Musevi, Süryani, Keldani inancına sahip yurttaşlarımızın varlığı belirtilmektedir.

Nüfus dinamikleri ve etnik yapılar ırk, dil, kültür özelliklerine göre tanımlanmaktadır. Alt kültürler kendi içinde de alt ayrışımlar gösterebiliyor.

                Toplumlar, çeşitli toplulukların bir araya gelmesinden oluşan sosyal bir yapıdır. Etnik yapılar büyük organizmanın alt hücrelerini oluştururlar. 

                Bu boyutlarda etnik ve dinsel çeşitlilik içinde olan bir ülkede üst yapıdan taleplerin çeşitli ve yoğun olması kaçınılmazdır. Eğer ülke Hukuk temelinde yönetilmiyor, yurttaşlar arasında yaklaşım farklılıkları gösteriyorsa, bünyenin bir yerinde ağrının, acının olması kaçınılmazdır. Yasalar çıkarılıp uygulama alanı bulmuyorsa, yasalar kimi hakları görmezden geliyorsa, yurttaşlar haksızlığa uğradığı inancına varıyorsa, o ülkede kaşınacak çok yer var demektir. Eşit dağıtılmayan hukukun insan haklarını koruması düşünülemez. Bir tek bireyin hakkı bile kayboluyorsa, o ülkede hukuk zedelidir ve birilerine kaşıma alanı bırakıyor demektir.

Emperyal güçlerin Osmanlının yıkılışını etnik ve dinsel temeller üzerinde şekillendirdiği unutulmaması gereken tarihsel gerçeğimizdir.

Dış güçleri bir yana bırakalım, şayet Devlet yönetiminde bulunan kişiler siyasi çıkar uğruna mevcut hassas noktaları kaşıyorsa, işte o zaman tehlikenin büyüğü yakın demektir.

Türkiye’de delilerin kuyuya attığı taşlar çok tartışılır. Bu tartışmalar zaman zaman seviyesini aşar ve çatışma noktaları oluşturur. Bir amaca ulaşmak isteyen Devletler ve kişiler attıkları bazı sahte yemlerle halkı ve yönetenleri oltaya alabilirler. Yönetenlerin oltaya takılmaları o ülke için en büyük tehlikedir ve ülkemiz bu durumu yaşıyor…

Başbakan’ın ve AKP Hükümetinin tavrında dalgalanma ve çelişkiler giderek artmaya başladı. Ülkede barışı tesis etmekle yükümlü olmalarına rağmen, siyasi nedenlerle çatışma noktaları oluşturuyorlar. Başbakan’ın söylem üslubu oldukça sert ve kışkırtıcı. Siyasi yarar uğruna bazı hassas noktaları kaşımaktan kaçınmıyor, yurttaşlarımızın etnik ve dinsel köklerine menfi göndermelerde bulunuyor. Bu siyasi üslup içinde tehlikeler taşıyor ve yeni yeni kaşınma noktaları oluşturuyor…

Adeta kavga ortamına doğru yönlendirilen ülkemizde, yapılan araştırmalar AKP’nin puan arttırdığını, muhalefetin puan kaybettiğini gösteriyor. Hapishaneler tıklım tıklım dolu; Hukuk işlemiyor. Bankalar ve icra daireleri haciz ekipleri oluşturup yurttaşın varlıklarına el koymanın peşinde koşuyor. İşsizler ordusu giderek büyüyor…   

İster istemez insanın aklına şu soru geliyor; yeni bir şeyler aramayan ülkenin insanı cellâdına tapar duruma mı geldi yoksa?

 

BEDELLİ VİCDANİ RET

 

                ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@Hotmail.com

 

                Her şeyi ile gitgide azgınlaşan sömürgeci Kapitalizmin, insanlar ve ülkeler üzerindeki denemeleri, uygulamaları, İnsan hakları ve namus sınırını hayli aşmış durumda. Geçtiği ve girdiği her yerde bütün insani ve toplumsal değerleri yok ediyor, insanların duygusal varlıklarına bile hiç çekinmeden saldırıyor, tecavüz ediyor…

                Ahlâk ve namus anlayışı toplumlara ve bireylerin kişisel değerlendirmelerine göre değişebiliyor. Özellikle İslâm toplumlarında ve bizde namus kavramı, sadece dişilerin bacak arasına sıkıştırılıyor, hayatın diğer alanlarındaki olumsuzluklara göz yumulabiliyor.  Hâlbuki namus, bireylerin beyinlerinde ve toplumların yaşamlarının her alanında mutlaka temiz tutulması gereken bir değer. Ancak her gün daha da vahşileşen ‘Kapitalizm’ denilen sermaye hegemonyası, bu konuda sınır tanımıyor, her türlü insani, vicdani ve ahlâki duvarları yıkıyor, aşıyor… Ahlâk ve Namusu da meta gibi alıp satabiliyor!

                Maalesef ülkemizdeki ahlâk ve Namus anlayışı da böyle; güdükleştirilmiş, dar bir alana hapsedilmiş ve özellikle toplumun yoksul tabakalarına yönlendirilerek, egemenlere bir başka hayat alanında hareket olanağı sağlanmıştır…  

                Toplum ahlâkımızın, namusumuzun, vicdan terazimizin neyi nasıl tarttığını deneyeceğimiz yeni bir sakızımız oldu. Kimine göre tatlı, kimine göre acı acı çiğneyebileceğimiz bir sakız. ‘Bedelli Askerlik’ ve Askerlik hizmetine ‘Vicdani ret’.

                Bedelli Askerlik Liberal soyguncu Kapitalizmin ruhuna oldukça uygun düşüyor. Bu sistemde ‘her şey satılık’ olduğuna göre, Askerlik hizmeti de onlara göre bir metadır ve alınıp satılabilir.

                Bizim kültürümüzde Askerlik, ‘Namus borcu’ olarak nitelendirilir ve kutsaldır. Askerden kaçanlara iyi gözle bakılmaz. Ama geldiğimiz noktada bu duyguların değiştiğini, askerlikten tüymenin bile yollarının bulunabileceğini ve maddi bir değeri olduğunu gördük. Neymiş vatan borcunun bedeli, alt üstü 25-30 bin lira. Bu parayı aylık kazananlar için artık karavanaya kaşık sallamak, koğuş ranzalarında yatmak, postal kokusu çekmek zahmeti kalmadı. Nasıl olsa bu ülkede on milyonlarca yoksul vatansever var!

                Merak ettiğim bir konu; ağızlarını her açtıklarında, ‘Vatan-Millet’ lâfını ağzından düşürmeyenler ve onların çocukları, bu kaçkınlıkta ‘Şehitlik’ mertebesinden ve ‘Cennette’ bir köşe kapmaktan kendilerini nasıl mahrum bırakıyorlar? Yazık değil mi efendilere? Yoksulun çocuğu şehit olup cennete gidecek, varsılın çocuğu şehit olamayacak ve cennete gidemeyecek. Vah! Vah! Vah ki vah!... Demek ki bu düzende her şey satılıkmış! Askerlik bile, Vatan borcu bile!...

                Gelelim ‘vicdani ret’ meselesine: Söylendiğinde kulağa hoş geliyor. Gönül istiyor ki; Dünya’da ne silâh, ne Asker ne de savaşlar olsun. Ama Dünya’nın gerçeği bu değil ve duygularla pek çakışmıyor…  

            Savaşmak, öldürmek korkutucu bir eylem. Emperyal Ordular için böyle düşünmek mümkündür; çünkü onlar sahip olmak, Dünya zenginlikleri üzerine oturmak, sömürmek amacını taşır ve ona göre donatılmışlardır. Ülkemizdeki  Askeri yapılanma ise, istila üzerine değil, korunma amaçlıdır.

                Korunma amaçlı oluşturulan bir hizmetten bazı bahanelerle kaçınmak ve bu kaçınmayı insan hakları ve öldürmemek bazına oturtarak kaytarmaya çalışmak pek inandırıcı gelmiyor. Bu kaçınım başka bahaneler uydurularak da ileri sürülebilir. Meselâ; vergi mükellefi bir yurttaş ‘benim vergilerimle silâh alınıyor ve bu silâhlarla insanlar öldürülüyor;  onun için ben vergi vermek istemiyorum’ derse, vicdani retçi mantığa göre doğru bir önerme ve talep olur mu acaba?

                Askerlikten kurtulmak için kimi bahaneleri ileri sürenler ve bu dünya sistemi içinde her şeyi alıp satabileceklerini düşünenler bilmeliler ki; sınırlar var oldukça, güçlülerin güçsüzleri yok sayarak her şeye sahip olma istekleri ve bu yolla refah aradıkça, ülkeler asker ve silâh bulundurmak zorundadırlar.

                Bu gün Askerliği satanların, satın alanların, tüymek için bahane arayanların, gelecekte bu halk ve yurt üzerinde başka operasyonlara başvurmayacaklarını, göz yummayacaklarını kim garanti edebilir? Şayet ülke zor durumda kalırsa, bu kişiler acaba neyi satın alacaklar ve vicdanları olumsuzlukları hangi doğrultuda ret edecek?

                Bütün çabalara rağmen ‘Yurttaş’ olmakta zorlandığımızı düşünüyorum, ama söylemeye dilim varmıyor!


KİMİ ZAMAN OLMUYOR

 

 

            Olmuyor; kimi zaman olmuyor. Beyniniz boşalmış, kaleminiz küsmüş gibidir adeta… Kelimeler cümleler birbirine bağlanamıyor, beyaz sayfalar gözünüzde kararıyor, sanki karanlık bir boşlukta hissediyorsunuz kendinizi…

                Bu gün kendimi böyle hissediyorum ve kalemim kâğıt üstünde bir türlü yürümüyor. Ben de yazmaktan vazgeçtim ve şiire benzer bir şeyler karalamaya çalıştım. Belki olur diye!

 

                                                               YOKSUN

 

                                               Kadehlerde aradım seni

                                               damla damla.

                                               Sazın telinde,

                                               sözün dilinde aradım

                                               hasretle.

                                               Yoksun!

                                               Bir ağaç yaprağındaki

                                               rüzgâr sesinde aradım.

                                               Uçup giden kuşun,

                                               çırpınan Kelebeğin

                                               kanadında aradım seni.

                                               Yoksun!

                                               Dağ başına çöken siste,

                                               çağlayan sellerde aradım.

                                               Yağmurda, doluda, karda,

                                               çakan şimşekte, yıldırımda

                                               aradım seni.

                                               Yoksun!

                                               Denizin durmayan dalgalarında,

                                               kum’unda, koy’unda aradım.

                                               martıların çığlığında,

                                               balıkçıların heyemolasında

                                               aradım seni.

                                               Yoksun!

                                               Kalemlerde, kitaplarda,

                                               kelimelerde, cümlelerde aradım.

                                               Satır aralarında,

                                               noktasında, virgülünde

                                               aradım seni.

                                               Yoksun!

                                               Depremin, yangının

                                               yıkıntısında, küllerinde aradım.

                                               Bozulmuş bağın

                                               solgun güllerinde,dökülen yapraklarında

                                               aradım seni.

                                               Yoksun!

                                               Kanunlarda, yasalarda,

                                               sevinçlerde, tasalarda

                                               Aradım seni.

                                               Yargıç kürsülerinde,

                                               tozlu dosyalarda

                                               aradım seni.

                                               Yoksun!

                                               Zindanlarda, hücrelerde,

                                               kelepçe zincirinde, pranga halkalarında

                                               aradım.

                                               Hasretinde, kokunda

                                               aradım seni.

                                               Yoksun!

                                               Söyle! Söylee! Söyleee!

                                               Hayal misin, gerçek misin

                                               söyle!

                                               İster gerçek ol, ister hayal;

                                               yoksun,

                                               yoksun,

                                               Yine yoksun!

 

İŞGAL

 

                Atatürk’ün karakterini severim. Ne diyor.  “Benim karakterim bağımsızlıktır”. İnsan olabilmenin ilk şartlarının başına ‘bağımsız’ olmayı yazmaz mısınız? Herhalde yazarsınız! Sevgili Atatürk’ün başarısının sırrı,  bu düşünce ve davranışında gizlidir…

                Ne diyor Şair: “Toprak; eğer üstünde ölen varsa Vatandır”. Acaba bu topraklar için canını verenlerin çocukları,  bu vatanda rahat yaşayabiliyorlar mı? Tam bağımsızlar mı, özgürler mi, eşit yurttaşlar mı? Evet mi desek, hayır mı desek acaba!

                ‘İşgal’ sadece askeri güçle olmuyor. Günümüzde bin bir çeşidi var. Türkiye işgal çeşitlerinin hemen hemen tümünü yaşıyor…

                ‘İşgal’ sadece dış güçlerle de olmuyor. Bir ülke, iç güçler tarafından da işgal edilip, halkın bir bölümü, ülke ve toplumun ürettiği artı değerlerin dışında bırakılabiliyor. Bu işgali göremeyenlerimiz var mı dersiniz’ Yaşadıklarımıza bakınca, göremeyenlerimizin sayısı hayli fazla galiba!

                ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ‘İslâmi kökenli Partilerle çalışabiliriz’ diyor. Bu açık itiraf, sömürgeciliğin İslâmi kökenli Partilerle de yapılabildiğinin itirafıdır. Bu durum, sömürgeciliğin ve işgalciliğin Ulusların iliklerine kadar işlediği anlamını taşır…

                BDP, KCK, DTK sanki Türkiye kurumları değillermiş gibi, sürekli PKK, Barzani ve Talabani ile İş ve Fikir alışverişinde bulunuyorlar. Onlarca kişinin katillerinin cenazelerini merasime dönüştürüp, Türkiye’ye meydan okuyorlar. BDP’li Milletvekilleri, Türkiye’nin iyiliği için tek söz etmiyorlar, sanki bu ülkenin Milletvekilleri değil, dış güçlerin görevlileri gibi davranıyorlar. PKK’dan, Barzani’den Talabani’den talimat alıyorlar görüntüsü veriyorlar…

                Cumhurbaşkanı Gül’ün danışmanı, bir programda konuşma karşılığı TRT’den 266 bin lira almış. Alsın, Alsın! Aylık altı yüz lira asgari ücretin olduğu ülkede, yüce bir bürokrata(!) haftalık bir saatlik program için aldığı bu parayı çok görmeyin!

                Üç milyon öğrencinin ailesi, özel dershanelere yılda iki bin lira ödüyorlarmış. Yani altı milyar lira. Bu, eğitimin kuşatılması anlamı taşıdığı gibi, ekonomisi zayıf ailelere ve çocuklarına karşı yapılmış bir haksızlıktır, onları eğitim dışına atmaktır!

                Bedelli askerliğin kanunlaşması, her türlü öğrenimini yapmış, üst düzey ekonomik imkânlara kavuşmuş olanlara yapılan bir kıyaktır. O kültürde, o para ile karavana yiyip, postal giyecek halleri yok ya! Demek ki Vatan görevinde de eşitlik yokmuş!

                TÜBA nihayet devreden çıkarıldı ve özerkliği elinden alındı. İktidarın istediği gibi bilim yapmayanların özerklikle ne işleri olabilir! Yetkiler hükümete geçti ve bizim oğlanlara yeni bir kapı daha açıldı…

                Depremde yıkılan binaların günahı hep Müteahhitlere yüklenir. Nedense, teknik kontrol yükümlülerine ve mal sahiplerine kimse bir şey demez! Bu üçlünün alış verişinden, ülkeye ve insanlarına verilen zararın sınırlarını nasıl hesap edebiliriz ki!

                Mandalinalar Etilen gazı ile sarartılıp halka yutturuluyormuş. Bu uygulamaya karşı, bu ülkede Sağlık Bakanlığı, Tarım bakanlığı diye bir kurumun varlığını nasıl tartışmayız! Aldatılmışlığa alıştık ve bize yapılanları rahatlıkla hazmedebiliyoruz!

                Bilim adamı zannettiğimiz Rize Üniversitesi Rektörü Prof. Atıf Yılmaz’ın Başbakan önündeki duruşu ibret verici. Askerden pek hoşlanmayan Başbakan’ın, bir bilim adamının(!),  önünde ayakta hazırol vaziyetinde durmasına nasıl izin verdiğini anlamak mümkün değil. Demek ki, iktidar olmak böyle bir şey!

                Trafik kazalarını ve kaybettiklerimizi kanıksadığımız besbelli. Siyasi terörden haklı olarak çok şikâyetçiyiz ve kaybettiklerimizin acısını unutmamız mümkün değil. Ancak Trafik teröründe birkaç misli kaybetmemize rağmen, daha çok maddi kaybımıza karşın, çabuk unutuyoruz ve trafik terörünü pek umursamıyoruz. Dertlerimiz neredeyse yaşam biçimimize dönüşmüş durumda…

                ABD F-16 uçaklarının uçuş ve atış kodlarını (şifrelerini) Türkiye’ye verecekmiş! Demek ki bu zamana kadar kandırılmış, bu semalarda iz bırakan uçaklarımızla boşuna gururlanmışız. Rahmetli İsmet İnönü’nün bir sözünü hatırlamakta yarar var: O değerli insan diyor ki; “Büyük devletlerle dostluk, Ayı’yla çuvala girmeye benzer”. Hâlbuki biz yıllardan beri ayılarla, yılanlarla aynı çuvalda yaşamaya çalışıyoruz…

                Bir bilim adamı geldiğimiz noktayı tarif ederken diyor ki; “Mazlum Müslüman’dan zalime geçiş dönemini yaşıyoruz.”  Fazla söze gerek var mı?

Bir başka bilim adamı da, içinde bulunduğumuz Hukuk yapımızı tarif ederken; “İyi yasa yetmez, iyi Hâkim de gerekir.”  Hukuksuzluk, ancak bu kadar net tarif edilebilir!

Bu çıkarımların tümü 8 Kasım 2011 tarihli gazetelerden. Daha yüzlercesi var hepsi can yakıcı, utandırıcı sorunlar.

Ülke, şu veya bu şekilde bir nevi işgal altında. Bu olumsuzlukta hepimizin katkısı var. Özellikle siyasetçilerin, bilim adamlarının, eli kalem tutanların.

Ancak, işgallerin sürekli olamayacağı da bilinmelidir!


ALIŞIRSINIZDAN HAZMETTİRMEYE

 

 

            ABDULLAH AYDIN

            Abdaydin42@Hotmail.com

 

            Bu yurdun, bu toprağın insanı kendi geleceğini şekillendirmekte, kaderini belirlemekte zaman zaman istek ve aktivite göstermesine rağmen, çoğu zaman da işi oluruna bırakmış, başına gelenlere razı olmuştur. Nedense, kabahati de hep başkalarında görmüşüz.

            Yok oluştan Ulusal dirilişe, Cumhuriyete ve Demokrasiye uzanan yoldaki mücadelesi Dünya örneği olabileceği gibi, elde ettiği bu değerleri korumadaki nemelâzımcılığı ve vurdumduymazlığı da örnek gösterilebilir.

                Darbeler, toplum yaşamımızın, Kültür yapımızın, Siyasi yapımızın, Sanayi, Ticaret ve Ekonomik yapımızın, Sosyal yapımızın ve hatta Ulusal yapımızın şekillenmesinde belirleyici ve yönlendirici olmuştur.

                Darbeler ve muhtıraların bize bıraktığı en büyük miras ise, taklit liderlerdir. Temelden ve kökten yoksun liderlerin en büyük becerileri ise, suskun ve edilgen bir toplumun ve aynı zamanda emre  (iç ve dış) yatkın kadroların yaratılmasıdır. Bu kadroların en belirleyicileri, lider görüntüsü verilmiş yöneticilerdir.

                Taklit liderlerin bir başka becerileri de, güçlü ve egemen görüntü verebilmeleridir. Son otuz yıllık dönemimizdeki liderlerin bazılarını dinlerken hayallere kapılmamak mümkün değil. Sanki Dünya egemeni bir Devlet, kişi başı Ulusal geliri kırk binler civarında, bütçesi fazla veren, cahil yurttaşı kalmamış, nüfusun yarısı yüksek tahsil yapmış, Üniversiteleri bilim, sanayisi teknoloji üretiyor diye düşünebilirsin. Bu ülkenin çalışanları mutlaka her türlü örgütlülüğe sahip ve ücret düzeyi iyi, emeklileri mutlu, üretici köylü ürettiğinden ve kazancından memnun, Adalet sistemi hak ve hukuk dağıtıyor, Hastaneleri umut, Okulları eğitim ve sevgi dağıtıyor zannedersin. Keşke öyle olsaydı!

                Yapay liderlerden birisi, zamanında yapılan eleştirilere ve yurttaşların ‘Alışamadık’ söylemlerine karşı, gayet pişkinlik içinde ‘Alışırsınız, alışırsınız’ diyebilmiştir. Demokratik bir liderin ağzından çıkmayacak bu ifade, ne yazık ki gerçek olmuştur. Ne yazık ki; yapılan kimi yakışıksız ve haksız uygulamalara, kamu temsilinde olmayacak davranışlara alıştık bile…

                O kadar alıştık ki; Devlet yaşamımızdaki siyasi depremlere, hukuksuzluğa, yokluğa ve yoksulluğa, yolsuzluğa, ikiyüzlülüğe alıştığımız gibi, Doğal Depremlere de alıştık. Daha evvelki yıllarda geçirdiğimiz Depremler bizi öyle alıştırmış ki; Deprem zayiatını önlemek için çıkarılan yasaları bile doğru dürüst işletememiş, fiziksel olarak alınması gereken önlemlerin hiçbirini almamışız. Sonuç malûm: Ölüm, yıkım, yoksullaşma, gözyaşı!

                Alışma dönemini tamamladık, şimdi hazmetme dönemini yaşıyoruz. Pişkinlikte kariyer yapmış yöneticilerimiz, toplumun tepkilerini engellemek için, kimi olumsuzlukları ‘Hazmettire hazmettire’ kabul ettireceğiz demişlerdi. Bu taktiğin nereden verildiğini söylemeye gerek yok. Bu memlekette bazı vaizleri dinlemeyen mi kaldı.

                Terörde ve Depremde kaybettiklerimiz bahane edilerek, Cumhuriyet Bayramı törenleri iptal edildi. Güçlü Devlet, güçlü Millet zor zamanlarda belli olur. Aslında bu seneki bayramın daha coşkulu kutlanması ve bütün insanlarımızın katılımının sağlanması gerekirdi. Kaybettiklerimizin arkasından ağıtlar yakmak, ağlamak yerine, onların acılarını yüreğimizde saklı tutarak, geride bıraktıklarının acılarına, dertlerine daha bir istekli, daha bir coşkulu ortak olmanın yolları aranmalıydı.

                29 Ekim törenlerinin iptali ile Cumhuriyet duvarından bir tuğlanın daha söküldüğüne tanıklık ettik. Oluşturulan suskun ve korkak toplum yapımızdan hiç sesimiz çıkmadı ve yönetenlerin bu bilinçli tercihlerini de hazmetmek zorunda kaldık. Cumhuriyet kurumları bu konuda sınıfta kalmıştır ve Cumhuriyet çocukları görevlerini yapamamışlardır. Ancak, birilerinin yaptıklarını rahatlıkla hazmederken, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi hazmedemediğimiz, özümseyemediğimiz de acı bir gerçek olarak hayatımızdaki varlığını sürdürüyor!

                Bir gün hazmetme dönemi de bitecek. Ondan sonra gelecek dönemin adını hayal bile etmek istemiyorum!

 

TERÖR, SAVAŞ, DEPREM VE ANAYASA

 

            ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@Hotmail.com

 

                Terör, çağımızın sosyal ve siyasal bir hastalığı olarak kabul edilir. Tarih boyu var olmasına rağmen, çağımızda daha sık rastlanır olmuştur.

            Teknolojinin gelişimine paralel şekil değiştirirken, aynı zamanda hedef ve amaçlarda da değişim geçirmektedir. Hedef ve amaçlara paralel malzeme ve yöntem değişiklikleri yaşadığı da dikkat çekmektedir.

            1980 darbesinin iç teröre büyük oranda neden hazırladığı ve Ceza Evlerinin okul görevi yaptığı inkâr edilemez. Ceza Evlerinde, daha sıkı bir örgütlenmenin ve ideolojik kemikleşmenin öğretimi yapılmış, adi suçluların bile, siyasi terör ekibine katılması sağlanmıştır.

            Başlangıç yıllarında yetkiliklerce ‘3-5 çapulcunun işi’ diye nitelendirilen ve siyasi talepler öne koymayan terör, otuz yıl içinde Dünya’nın en kanlı ve en organize ve en büyük ‘siyasi terör örgütüne’ dönüşmüştür.

            Kimi yetkililer PKK örgütünün yaptıklarını halen sadece terör olayı olarak görmekte, mücadele yöntemini ve elemanlarını ona göre geliştirmekte veya geliştirememektedir. Yaşadığımız olaylar PKK’nın, davranış, eylem ve iç-dış ilişkileri ile terörü benimsemiş siyasi bir savaş mekanizmasına dönüştüğünü gösteriyor. Aynı anda birçok yörede ve kentte şiddet olaylarını organize edip yönetebiliyorsa, elinde son model silâhlar varsa, eleman sayısı binlerle ifade ediliyorsa, istihbarat bilgileri anında elde edebiliyorsa ve siyasi talepler öne sürerek Devlet yetkilileri ile (siyasiler dâhil) görüşme ve pazarlık yapabiliyorsa, karşınızdaki bir terör örgütünden ziyade, terörü yol olarak seçmiş siyasi bir savaş örgütü var demektir.

            Bir örgüt yörenin Milletvekillerini, Belediye başkanlarını, seçimle göreve getirilecekleri tespit edip seçtirebiliyorsa, Gazete, Dergi, Radyo ve Tv istasyonları kurabiliyorsa…

            Aynı örgüt, aynı zamanda birden çok İl ve İlçede kitleleri sokağa döküyor, güvenlik güçleri ile kavga ettirebiliyorsa…

            Parlamentoda bir siyasi Parti o örgütün ağzı ile konuşuyorsa, karşınızdaki yapıyı küçümsemek ve sadece terör bazında değerlendirmek yanlış olur, hataya götürür…

            Bu yapıya karşı sizde Uçak, Helikopter, Tank ve Topla karşı durmaya çalışıyorsanız, ortadaki olaylar sadece terörü değil, bir savaşın varlığını gösterir.

            PKK ve Kürt sorununda terör, siyaset, sosyoloji ve dış politika iç içe geçmiş durumda. Irak’ın kuzeyindeki yönetimin de PKK olayının dışında saymak, ilgisiz kabul etmek büyük bir siyasi yanlış olur, oynanan oyunun doğru algılanamadığı anlamına gelir…

            Bu sorunun temelden çözümünde sadece Devletin mücadelesi yetmez. Temel çözümde, kendini Kürt olarak tanımlayan yurttaşların katkısı esastır. Günümüzde uygulanan değişik yöntemler sürekli olsa bile, Kürt kökenli yurttaşların samimi katkıları olmadan yörede ve giderek ülkeye yaygınlaştırılan terörün önlenmesi hayli zor olacaktır. Yöre halkının ve ülkeye yayılan Kürt kökenli yurttaşların PKK terörüne karşı her türlü konuda örgütlenmeleri ve bu konuda Devletin de her türlü güvenceyi yurttaşlara vermesi gerekir. Özellikle, yöre halkı teröre karşı çıkmadıkça, bu sorunun çözümü tarihe taşınma tehlikesi içeriyor. Türkiye’yi kemiren ve kanını emen bu hastalıkla mücadelede, bu ülkede yaşayan herkes kendini görevli bilmek zorundadır. Terörle içselleşme tehlikesi içinde olan Kürt sorununun devamı, bu ülkenin ve tüm insanlarımızın geleceğini çalıyor, istikbaline soru işaretleri taşıyor…

            Bu topraklar, bu toprakların insanları tarih boyu acılarla, çilelerle yoğrulmuş, her seferinde de yaşadığı olumsuzluklardan başı dik çıkmıştır. Kendi içinde, kendi dışında ve Doğa ile sürekli savaş içinde olmuş, ama birbirine hiç mi hiç küsmemiştir. Şimdi de küsmeyecek, yine birlikte yaşamaya devam edecektir.

            Van ilimizde meydana gelen Deprem, birbirimize ne kadar muhtaç olduğumuzu, kimi kışkırtmaların ve terör hareketlerinin anlamsızlığını, ayrılık tohumu saçanlara umarım bir kez daha hatırlatmıştır. Van depreminde teknolojik ve kontrol ihmali yaşadığımızı unutmamak gerekiyor. Bu ülke insanı Doğa ile olan savaşından da mutlaka başarıyla çıkacaktır.            Anayasa sevdamız devam ediyor. Niçin yeni bir Anayasa? Yaptıklarımızın gereklerini yerine getirmediğimizden. Yeni oluşan Meclis Anayasa yapabilir mi? Yapar, ama yapmamalı. Neden? Çünkü Halk iradesini yansıtmıyor. Neden yansıtmıyor? Çünkü seçildiği addedilen vekillerin kimi terör örgütünce, geri kalanı da Parti başkanlarınca sıralanıp halkın önüne sunulmuştur. Halk Demokrasi mutfağına yanaştırılmamış, önüne konan antidemokratik yemeği yemeye zorlanmıştır. Üstelik uygulama kafaları böyle oldukça, elli kez Anayasa yapsanız yine bir şey değişmez. Asıl olan niyetin iyi olmasıdır.

            Terör ve Deprem dolayısıyla kaybettiklerimizi saygıyla anıyoruz. Çileli Ulusumuzun bir kez daha başı sağ olsun!

 

DEMOKRATİK DİYALOG

 

            ABDULLAH AYDIN                                                                                                             Abdaydin42@Hotmail.com

                Siyaset arenamız, uzun yıllardan beri zor tarif edilir dil kısırlığı içinde kendini ifade etmeye çalışıyor. Seçim dönemlerinde, yüksek kürsülerden aşağıdakilere bakarak iletişim ve diyalog kurmak daha kolayken, aşağı inip halkın arasına katıldığında veya sorunların çözümü talepleri karşısında iş zorlaşıyor ve yönetenlerimiz kekelemeye başlıyorlar. Belli ki¸Siyasi yapımız tahminlerin de ötesinde oksijen kısırlığı çekiyor…

                Siyasetçilerimiz, diskur sallamaları ile hayatın gerçeğini hiçbir zaman bağdaştıramadılar ve özellikle iktidar dönemleri sonunda hep hüsran bıraktılar. Siyaset edebiyatımızdaki ‘Enkaz devraldık’ söylemi de, kürsülerde atılan martavallarla, yaşadığımız sonuçların uyumsuzluğudur…

                Demokrasinin başarı şansı, yönetenlerle yönetilenlerin uyumlu birlikteliğinden geçer. Şayet yönetenlerle yönetilenlerin dil uyumsuzluğu varsa, yönetilenlerin katkı ve talepleri yönetenlerce dikkate alınmayıp, yönetenler ‘ben bilirim’ havasında giderlerse, sonuç aynen bizde olduğu gibi çıkar…

                Yaşadıklarımızdan, siyasetçilerimizin toplum talepleri karşısında verdikleri kızgınlık ifade eden yanıtlarının arka yüzü insanı ürkütüyor, korkutuyor.                   Örneğin:

                ‘Anamızı ağlattınız’ diye sızlanan ziraatçı bir yurttaşa; ‘Ananı da al git!’ diyebiliyoruz.

                Sigara ve içki zammına tepki gösteren yurttaşlara; ‘Sigara içmeseniz de olur!’ diyebiliyoruz.

                Tutuklulukların cezaya dönüştüğünü söyleyip, mahkemelerin uzun sürdüğünden yakınırsak, ‘Siz de suç işlemeyin!’ diyebiliyoruz.

                Gençlerimiz, ‘Parasız eğitim istiyoruz!’ dediklerinde,  onlara aylarca hapis cezasını reva görebiliyoruz.

                Yapılan zamlara karşı, ‘ İşçiye para vermedin, Memura para vermedin Üzüme İncire para vermedin, tütün zaten Amerika’dan geliyor, bu zamlarda nerden çıktı?’ desek: ‘Bu yapılan zam değil, güncelleme’ denebiliyor.

                Bunlar alenen söylenenler, işin asıl kötü yönü, yönetenlerce düşünüldüğü tahmin edilen, akıldan geçen, ama söylenemeyenlerdir.

                Örneğin:

                ‘Öğrenciler Öğretmen, Öğretmenler ise atama bekliyor’ desek: ‘Okumasanız da olur! Okursanız ne olacak?’ diye düşünenler olabilir.

                Emekliler, ‘Emekli maaşlarımız çok düşük, geçinme zorluğu yaşıyoruz, maaşlarımızı bir miktar artırın’ deseler: ‘Emekliler zaten çok yaşıyorlar’ diye düşünen yöneticilerimiz olabilir, oldu da.

                ‘Kaçak, Sigortasız ve Taşeron kanallı işçiliğe son verilsin’ desek: ‘Sana istediğin gibi iş bulmaya mecbur muyuz?’ diye aklından geçiren yöneticilerimiz olabilir, oldu da.

                Kanser hastası kimi yurttaşımız Doktor ve ilâca ulaşmakta zorluk çekiyor dense: ‘Onlar da hasta olmasaydılar’ diye içinden geçiren yöneticilerimiz olabilir.

                Yoksulluğu engelleyin, yoksullara yardımı daha insani yapın dense: ‘Onlarda çok çalışıp, yoksul kalmasalardı’ diyen yöneticilerimiz olabilir.

Terör örgütü taraftarlarının ağzından (Milletvekili olsalar bile) Terör örgütünü ve örgüt katliamlarını kınayan tek kelime çıkmıyor, hatta terör örgütüne sahip çıkıyorlar. Onlara, ‘geliniz, bir kerecik olsun, bölgenizdeki toprak ağalığına, aşiret yapısına, şeyhliğe, tarikat örgütlenmelerine ve sizleri de esir alan Feodalite ve teröre birlikte karşı çıkalım’ desek: ‘biz de terörü güncelliyoruz, ağamızın, şeyhimizin başımızın üstünde yeri var’ diye düşünen pek özgürlükçü ve Demokrasi yanlısı(!) Partilerimiz, milletvekillerimiz olabilir.

‘Terörle mücadele de yaparız, müzakere de’ diyenlere: ‘İyi de; bu memlekette yaşayan yurttaşlar olarak, konuşulanlardan bizim de haberimiz olsun’ desek: ‘O cüce aklınla haberin olsa ne yapacaksın?’ diye düşünen yöneticilerimiz olabilir.

Kendi dertlerimizi halletmişiz gibi, Somali’yle, Mısır’la, uğraşırız. NATO’ya rest çekeriz, ertesi gün NATO gücüne katılarak Gaddafi’ye vururuz. Suriye’yle ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yapıp, üç gün sonra Suriye yöneticilerine düşman oluruz. Buna, Diplomaside akıl yitimi denebilir.

Bütün bunları bu ülkenin insanları yaşarken, ülkede kan ve gözyaşı sürerken, ‘etrafımızda sıfır sorun’ deyip, ilgisiz işlere burnumuzu sokarak hırlaşırken, birilerinin yalancı pof poflamalara kanarak, Dünya liderliğine, bölgesel güç olmaya, İmparatorluk hayalleri kurmaya kimin ne hakkı olabilir acaba?

Türkiye’yi yönetenler bu ülkeye hayallerden değil, daha yakından ve ülke gerçeklerinden bakmalılar. Anadolu’nun kimi yörelerinde söylenen bir söylem var, bu söylem der ki; Kendi b…nu dördün de, başkalarınınki mi kaldı?

Demokratik Diyalogun yolu, astarla yüzün aynı olmasından geçer!


ZENGİNLİK VE TATLI HAYAT

 

 

         Zenginliğin ve tatlı hayatın ne olduğunu bilmeyiz. Çünkü yoksulluğu iliklerine kadar yaşamış, tüm kasavetlerini çekmiş bir toplumun içinde yaşıyoruz.

Mış miş diye tarif ediyoruz da, günümüzde, toplumun bütünü olarak yoksulluk günlerini geride mi bıraktık? Bu soruya ‘Evet’ diyemiyoruz. Halen toplumumuzun büyük bir bölümü yoksulluğu, çaresizliği yaşıyor, milyonlarca yurttaşımız işsizliğin pençesinde kıvranıyor…

Öte yanda, lüks hayatın tüm nimetleri içinde yaşayan, yatıp yuvarlanıp gününü gün eden bir kesim var ki; yazılı ve görsel basın, istemeyerek de olsa bunları her gün, her dakika gözlerimizin içine sokmak zorunda kalıyor…

Fert başı ulusal geliri, orta seviye ülkelerdeki kadar bile olmayan bu ülkede, bu şaşaalı, bu tantanalı yaşam, kişi başı ulusal geliri bizim beş katımız olan kimi ülkelerde bile yaşanmıyor. Yaşanmıyor, çünkü toplumun bütününe hitap eden hukuk sistemleri müsaade etmiyor…

Alt gelir gurubundan çıkma aşamasında olan ülkemizde, kısa dönemler içinde servet sahibi olanların, hukuk içinde kaldıklarını söylemek oldukça zor. Çok çalışmakla, aklı ve bilimi kullanmakla iyi bir yaşam kurulabilir. Ama istisnalar dışında, kitlesel bir servet artımının ve zenginleşmenin mümkün olmayacağı da bir gerçektir…

Zenginleşme ve servet dağılımı konusunda çok partili dönemimiz çok iyi irdelenmelidir. Menderes, Demirel, Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan dönemleri irdelendiğinde, dönem dönem yeni zenginlerin türediğini, türeyen zenginlerin dönemler içinde sosyal farklılıklar gösterdiklerine tanık olabiliriz. Zenginliklerin büyük bölümü iktidarlar kanalıyla Devlet olanaklarının kullanılmasından kaynaklanırken, bir kısmı da gayrimeşru gelirlerden oluştuğu yadsınamaz bir gerçek…

Bu tür zenginleşmeden yararlananlarımız yok mu? Var elbette! Özellikle siyasetimiz. Geniş yığınların maddesel katkıda bulunamadığı, seçim dönemlerindeki akıl almaz harcamaların tümünün, meşruiyet içinde kazanılmış gelirlerden ayrılarak harcandığını düşünmek, pek akla yatkın gelmiyor. Siyasetimizde, anasının ak sütü gibi helâl kazancından seçim masraflarını karşılayanlar da var. Onların siyasetine saygı duymayı yurttaşlık borcu saymak gerek.

Kişilerin nasıl kazandıklarını ve nasıl harcadıklarını şimdilik bir kenara bırakalım da, resmi kanalların harcamalarına bir bakalım.

Parlamentomuzun bütçesi her yıl kabararak gidiyor. Mevcut sistemde yeri olmayan Bakan Yardımcılıkları ihdas edilirken, Milletvekillerine de Şoför tahsisi edilecek. Bunun arkasından, her milletvekiline makam arabası verilirse hiç şaşmayın. Yakında sayın vekillerimiz bu taleple Meclis Başkasının karşısına çıkabilir, meclise önerge verebilirler. Komisyonlara tahsis edilen arabaların yıllık kirası ise, arabaların fiyatlarını aşar durumda.

Sayıştay vekillerin birkaç bin lira fazla ücret aldıklarını tespit etmiş. Meclisi yönetenler ise, Sayıştay’ın tespit ettiği kadar fazla ücret ödenmediğini, dolayısıyla daha düşük bir miktarın geri tahsil edileceğini belirtiyorlar. Ne diyelim; ipler kendi ellerinde! 

Bin beş yüz kişinin çalıştığı Meclisimizin 2010 yılı et tüketimi 96 bin kilo olmuş. Yılın belli bölümlerinde Mecliste oldukları halde, kişi başı 64 kilo et tüketilmiş. Afiyet şeker olsun! Afiyet olsun da, Millet ne kadar et tüketiyor? 11-12 kilo. Eh! O kadar da fark olsun bari! Ne de olsa Milletin vekilleri! Türkiye, Dünya’da et tüketiminde en az tüketen yüz arasında kendine yer bulurken, Millet Meclisimiz çok tüketen ilk on arasına girebilecek et tüketim miktarı yakalamış!

Cumhurbaşkanımıza, Başbakanımıza ve Bakanlarımıza uçak, helikopter, araba yetiştirilecek gibi değil. Başkalarının gaz kaçırdığı koltuğa oturmaz bizim beylerimiz. İllâ velâkin gıcır olacak. Ulusal geliri Türkiye’nin beş katı olan ülkelerde, yöneticiler evlerine ve işlerine çoğu kez toplu taşıma veya kendi araçları ile giderken, bizimkiler uçak modelini bile beğenmiyorlar. Ya o onlarca koruma neyin nesi? Korkuyorsanız bu ülkeyi nasıl yöneteceksiniz?

Gelişmemiş Demokrasilerde, halkın suskun olduğu ve biat kültürünü kabullenmiş ülkelerde, böyle olması kaçınılmaz bir sonuç. Doğruyu ve iyiyi aramayan kitlelerin, kabullenmekten başka çareleri yoktur! Biri yerken, birileri bön bön bakmaya devam edecek. Bizim durumumuz da işte böyle!

Kimileri için ‘Tatlı Hayat’ bu olsa gerek!


HAYALLER VE GERÇEKLER

 

                İnsanların, geleceğe yönelme ve başarma azmini en fazla dürtükleyen duygu ’Hayal’ etme hassalarıdır. Hayal, arzuların ve hedeflerin zihinsel plânlamalarıdır.

            Hayal, insan yaşamının hedefindeki kuytuların aydınlanması, istikbal yollarına zihinsel taş döşemesidir.

            Hayal aynı zamanda, kişide kendi kendine moral ve umut motivasyonudur, kişisel zihni uyarı (doping) yapmasıdır.

            Kişilerin hayalleri olduğu gibi, toplumlarında hayalleri vardır. Her toplum, eşit dağıtılan bir hukuk sistemini, herkesin yaralanabildiği Sağlık ve Eğitim sistemini, gelişkin bir Teknolojiyi, insanlarını koruyan bir üretim tüketim ilişkisini, saygın bir Dış Politikayı, can ve mal güvenliğini, her yurttaşı kapsayan bir Sosyal Güvenlik Sistemini hayal eder.

            Hayal eder de, her toplum ve her kişi hayallerine ulaşabilir mi?  Bu soruya ‘Evet’ dememiz, günümüz Dünya sisteminde pek mümkün görünmüyor. Ancak çabaların devam etmesi umutlarımızı sürekli kılıyor, müspet düşüncelerimizi geleceğe taşıyor…

            Hayal etme, hayal kurma nedenlerinin başında ihtiyaçlar gelir. Kişiler ve Toplumlar bir şeylere ihtiyaç duyuyorlarsa, o hayali gerçekleştirmek için mutlaka bir çabanın içine girerler.

            Hayal edilen, ister iyilik, ister kötülük olsun, içinde geleceğin iyi veya kötü tohumlarını, filizlerini de taşır. Atatürk’de hayal ediyordu, Hitler de. Hayal iyi de olsa, kötü de olsa, gelecekte gerçeklerle karşılaşacak, geçerliliği ve değeri o zaman anlaşılacaktır. Ulusal Kurtuluş Savaşı sonuçları ile Nazi Almanya’sının vardığı sonuçlar gibi…

            Son aylarda Hükümet çevrelerinde, Başbakanda, Dışişleri Bakanında ve bazı Basın organlarında çağımızla pek örtüşmeyecek hayallerin oluştuğunu gözlemliyoruz. Başbakan, Ortadoğu, İslâm Coğrafyası liderliğine oynarken, yeni bir Osmanlı peşinde koşar gibi görünüyor. Hatta yandaşlarca Dünya liderliği havası pompalanıyor. Hayaller elbette heyecan ve ruhsal haz verici. Ama unutulmaması gereken ve hepimizin bildiği bir husus var ki, geçtiğimiz yüzyılda kaç imparatorluğun akıbetlerinin ne olduğu, Tarih sahnesinden neden kayboldukları asla göz ardı edilmemelidir…

            Şimdilerde yeni bir Anayasa hayali peşinde koşuyoruz. Yeni Anayasa gerekliliği konusunda toplumsal bir talep araştırılmış değil. Yeni Anayasa ile neyin amaçlandığı meçhul. Toplumsal mutabakat konusunda yeterli uğraş gösterilmiyor. Yapım aşamasında bile bencillik ve ilkesel boşluklar var…

            İlk TBMM’nin yaptığı 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanununu hariç tutarak, Cumhuriyet dönemimiz, olmaması gereken sayıda Anayasa yaptı ve hiçbirinden yeterince tatmin olmadı. Ne kadar çok madde yazılmışsa o kadar çelişki ve arıza ortaya çıktı.

Yaptığımız ve değiştirdiğimiz Anayasalarımıza yeterince toplumsal, Hukuki ve Demokratik öz taşıyamadığımız için Anayasalarımızla kavga ettik ve sık sık değiştirmek zorunda kaldık…

            1924, 1961 ve 1982 yıllarında üç kez Anayasa yaptık, yine de yeni bir Anayasaya ihtiyaç duyduğumuz anlaşılıyor.                                                                                                   

            1923 de bütün Ulusun emekleri sonrası oluşturulan Cumhuriyetin yaptığı 1924 Anayasasıdır ki; bu Anayasada 1928, 1931, 1934, 1937, 1937 tarihlerinde beş kez değişikliğe gittik.

            1961 de yaptığımız ilk darbe Anayasamız, kısmi Demokratik sunumlarda bulunsa da, kimimize göre halkımıza dar geldi(!) kimimize göre de bol(!) geldi ve onu da 1961, 1970, 1970, 1971, 1971, 1973 ve 1974 yıllarında yedi kez değiştirmek zorunda kaldık.

            1982 yapılan ve halkımızın korku belâsı %92 oy oranıyla onayladığımız ikinci darbe Anayasamızı da beğenmedik ve onu da 1987, 1993, 1995, 1999, 1999, 2001, 2001, 2002, 2004, 2005, 2005, 2006, 2007, 2007, 2008 yıllarında on yedi kez değiştirdik.

            Yaptığımız Anayasaların tümünü üç kez ve çoğu maddelerini onlarca kez değiştirdik de ne oldu? Türkiye son anayasamızda da yazdığı gibi “Lâik, Demokratik, Sosyal bir Hukuk Devleti” mi oldu? Olmadı. Bu gidişle olması da zor… Yasalar Anayasaya uygun değilse, uygulayıcılar Demokratik Hukuk sistemini yeterince özümsememişlerse, Anayasayı değiştirmek pek işe yaramıyor…

            Hayallerle gerçekler her zaman ve her zeminde uyuşmayabilir, çakışmayabilir. Bu durum dikkate alınarak, toplumla kurulacak iletişimde gerçekler dikkate alınmalı, toplumun tüm birey ve kurumları elden geldiğince olayın içine katılmalıdır…

            Yeni yapılacak Anayasa, Türkiye’nin varlık nedenlerini ve varoluş gerekçelerini mutlaka saklı tutmalıdır. Toplumsal mutabakat oluşmadan yapılacak Anayasa, bir yıl bile geçmeden sıkıntılar yaratacaksa, o süslü hayallerin, kronikleşmiş hayal kırıklıklarına dönüşmesi kaçınılmazdır.

            Parlamentomuza düşen görev, Anayasa yapımında tüm halkın ve kurumların fikir gücünü seferber edip işin içine katmak ve çağcıl tüm insani hakların ve temel Hukukun korunmasını sağlamak olmalıdır…

            Güney Afrika’da Vuvuzela öttürmeyi hayal etmek hoş bir duygu, ama Dünya’nın, ülkemizin ve halkımızın ilişki ve yaşam gerçekleri ile yüzleşmek, boğuşmak ve başarmak, Vuvuzelayı öttürmeyi hayal etmek kadar kolay olmadığı da bir gerçek…


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DEVLET-HÜKÜMET VE İKTİDAR

 

                          ABDULLAH AYDIN

                                Abdaydin42@Hotmail.com

           

            Devlet; ‘sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde, halk ve çeşitli kurumların oluşturduğu, ancak kurumlar üstü tüzel bir kişilik ve siyasal bir örgütlenme’ olarak tarif edilir.

            Şekle göre, Federal ve Üniter yapıda oluşurlar.

            Kurumsallaşmaya göre, Otokratik, Teokratik, Liberal, Sosyalist adlar alırlar. Otokratik Devletler Monarklar ve Oligarklar, Teokratik Devletler Dini liderler, Sosyalist Devletler sosyal sınıflar eliyle yönetilirken, Liberal Devletlerde yönetime katılım daha geniş bir kesim eliyle yönetilir ve seçim esastır. Devletler, egemenliği kim elinde tutuyorsa ona göre şekillenmektedir.

            Devlet yönetiminde asıl üzerinde durulması gereken nokta, Devletin nasıl yönetildiği ve Devlet-Toplum ilişkisinin niteliği önem taşıdığıdır. Adı Cumhuriyet olup ta baskıcı bir yönetimin egemen olduğu ülkeler olduğu gibi, Monarşik bir yönetim altında Demokrasinin bütün kurumları ile yönetilen ülkeler de vardır.

            Demokratik Devletlerde Yasama, Yürütme ve Yargı gücü halkın elinde olmasına karşın, Otokratik ve Teokratik Devletlerde halk yönetime katılmaz. Yönetim, gücü elinde tutanlardadır.

            Çağımız Devletlerinde aranan husus, ilk önce Demokratik olmasıdır; yetmez: demokrasi içinde Lâik, Sosyal bir refah işleyişini hâkim kılmasıdır.

            Hükümetler Devlet’in işleyiş ayağıdır, kurumudur ve gücü elinde tutanlar tarafından belirlenir. Demokratik işleyiş içinde olan ülkelerde, Hükümetler seçim yoluyla halk tarafından belirlenirken, diğer rejimlere hükümetlerin belirleyicisi, gücü elinde bulunduran çok dar bir kesimdir. Hükümetlerin uygulamaları, doğrudan belirleyicilerin talepleri doğrultusunda şekillenir ve işler.

            Devlet-Hükümet yapılanması içinde esas sorgulanması ve üzerinde durulması gereken husus ‘İktidar nedir ve kimdir?’ sorusuna cevap bulmaktır. Her hükümet, yönetimi elinde tutan her kesim iktidar mıdır? Uygulamalar ve yaşadıklarımız göstermiştir ki; her Hükümeti iktidar olarak kabul edemeyiz.  

            İktidar, bir ülkedeki mutlak hâkimiyettir. Yaşadığımız çağda, rejimin adı ne olursa olsun, iktidar uygulamalarına tanık oluyoruz ve o ülkelerde de toplumsal rahatsızlıkları birlikte yaşıyoruz.

            İktidar, Otorite ve güç toplanmasıdır. Dolayısıyla kendi varlığına yönelen hiçbir oluşuma izin vermez, hayat hakkı tanımaz. Bazı ülkelerdeki Parti yasakları buna örnektir…

            İktidarları ayakta tutan temel güçler hemen her sistemde aynıdır. Bürokrasi, Askeri ve Polisiye güçler, Sivil militarizm, Din olgusu, sermaye gücü ve gelişen teknolojidir. Ülkemizdeki telefon dinlemelerini örnek olarak gösterebiliriz…

            İktidar yapıları ve dayanakları farklılıklar gösterebilir. Otokratik ve baskıcı sistemlerde silahlı güçler, Sosyalist iktidarlarda sosyal sınıflar, Teokratik sistemlerde inanç kitlesi, Demokrasilerde de Halk egemenliği iktidarların güç aldığı kaynaklardır…

            İktidar kullanımı, toplumun içinde bulunduğu şartlar ve toplumun sosyolojik-Siyasi ve Ekonomik gelişimine göre değişiklikler gösterebilir. Örneğin; Demokrasilerde iktidarlar baskı ve kaba güç yerine, toplumu ikna ve aldatma yöntemlerine başvurabilir… Baskıcı yönetimlerde ise bütünü ile korkutma ve aldatma egemendir… Bir örneğini, Oslo buluşmaları çerçevesinde Başbakan’ın açıklamalarında yaşadık… Devlet görüştü, Hükümet görüşmedi, Bürokrasi görüştü gibi…

            İktidar değerleri ile toplumun değerleri çakışıyorsa, iktidarın yaptırım gücü arttığı gibi, ömrü de uzuyor. Burada iktidar ve Halkın buluştuğu değerlerin mutlak doğru olması gerekmiyor. Doğru olması gerekmediği gibi, mutlaka uzun süreli olacak diye bir garantisi de yok. Arap Baharı denen kalkışmalarda bu durumu somut olarak yaşadık. Mutlak egemen görünümde ve halkıyla bütünleşmiş gibi görünen Enver Sedat ve Muammer Gaddafi’nin düştükleri durum, siyasi ve Sosyolojik bir ders olarak karşımızda duruyor…

            Bize gelince: Devlet yapılanmamız içinde yukarıda sayılanların tümü var. İyi yanımız var;  gereğini yeterince yerine getirmesek de, Cumhuriyet rejimi içinde Demokrasiyi kör-topal yürütmeye çalışıyoruz. İçinde bulunduğumuz baskıcı rejimlerin egemen olduğu Coğrafyada ve Din kuşatması içinde yarı Lâik, yarı Demokrasi yürümeye, ilerlemeye çalışıyoruz. Becerdiklerimiz var, beceremediklerimiz var…

            Kötü yanımız var; zor şartlarda oluşturduğumuz Cumhuriyet’in ve Demokrasinin temel değerlerini korumakta zorlanıyoruz, güçlendirmekten çekiniyoruz. Etnik farklılıklarımızın, inanç farklılıklarımızın giderek keskinleşmesi, Demokrasi ve insan hakları konusundaki anlaşmazlıklarımız ve vurdumduymazlıklarımız, Hukukun gelişimi ve dağıtımı konusundaki yetersizliklerimiz, eksilerimiz olarak hayatımızın her alanını etkiliyor, toplumsal gelişmemizin önüne set çekiyor…

            Ülkemizdeki iktidar yapılanması ve uygulamaları, becerebildiklerimizin ve beceremediklerimizin tüm unsurlarını içinde taşıyor. Ülkemiz çok partili dönemde çok hükümetler gördü, ama bu günkü gibi bir iktidar görmedi. AKP Hükümeti, özde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ülkedeki her şeye hâkim görünüyorlar. Bu hâkimiyetlerini pekiştirmek ve iktidarlarını güçlendirmek için her türlü yasal-yasadışı, Demokratik-Antidemokratik uygulamayı göze alabiliyorlar. Devlet-Hükümet ve İktidar gücünü bu boyutlarda sele serpe kullanmak, ülkemizin ve demokrasimizin geleceği açısından pek yarar getireceği düşünülemez…

            ‘Ben iktidarım, her şeyi istediğim gibi yaparım demek yerine, ben ülkemi Demokrasiye ve Hukuk temelinde halkımı iktidara ve refaha taşıyıp tek söz sahibi yapmayı amaçlıyorum’ dense, ülke ve toplum adına daha doğru iş yapılmış olur!

            İktidar ve halkımız ne der acaba?


 

FENERBAHÇE ŞİKE YAPAMADI

           

                Son aylarımızın sosyal aktüel konularından biri de “Futbolda şike” konusu. Devam eden araştırmalar, soruşturmalar ve mahkeme hazırlıkları. Elde ne var? Telefon muhabbet kayıtları, kimilerinin isnat ve iddiaları, tutuklanan birkaç yönetici ve birkaç futbolcu.               
               Bu kadar gürültüye rağmen, henüz Fenerbahçe Kulübünden başka Federasyon tarafından cezalandırılmış kimse yok. Üstelik adı şike olayı iddianamesinde geçmesine rağmen, daha evvel almış olduğu ceza kaldırılarak ödüllendirilen idareci, Şampiyonlar liginden elenmesine rağmen, şampiyon takım yerine şampiyonaya gönderilerek hem maddi, hem manevi ödüllendirilen takım var!

            İddialara göre şikeli ligimiz devam ederken, nihayet yürekli bir hakem çıktı da, Fenerbahçe’nin şike serisine(!) son verdi. Hem de Fenerbahçe’nin nizami bir golünü iptal ederek. Hakem böyle olacak işte! Öyle gol atmışsın, gol yemişsin, ter akıtmışsın önemli değil! Hakem hakemdir kardeşim; yeşil sahaların İmparatorudur; dediği dedik, çaldığı düdüktür; işte o kadar! Düdük çalınmış, şikeye son verilmiştir!

Şike sadece bizim Futbol Dünyamızda mı var? Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kuruluşu ve işleyişi bile şike. Teşkilâta üye 193 ülkenin arasında ayrıcalıklı üyeler var. Neymiş efendim: ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa kurucu üye imişler de, onların veto hakları vatmış! Bu beş üyeden biri 192 üyenin aldığı karara hayır derse, BM teşkilâtının hiçbir önemi ve değeri kalmıyor. Bu kurulum ve işleyiş Uluslararası siyasi şikeden başka bir anlam taşımaz…

Arap Baharı dedikleri oyun da siyasal, Askeri ve Ekonomik şikeden başka bir şey değil. Demokrasi gelecek aldatmacası ile Arap halkları birbirine kırdırılırken, o ülkelerdeki zenginliklerin üzerine kimlerin oturacağı, gelecek yönetimlerin ve yöneticilerin kimin dümen suyunda olacağı belli değil mi? Ya, yandan kemik kapmaya çalışan emir kulu şikecilere ne demeli?

T.B.M.M’nin içine düştüğü, düşürüldüğü durum nasıl izah edilir? Anayasanın 6. maddesi: “Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” der. Anayasanın 7. maddesi: “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez     “ demesine rağmen, Anayasaya sokuşturulan 87. madde ile Bakanlar Kuruluna, yani Hükümete KHK yetkisi vererek Anayasal şike yapılıyor.

Altı aydır TBMM yok konumunda. Hükümet tarafından, hiçbir itiraza maruz kalmadan yasa hükmünde kararnameler çıkarılıyor ve bu işe kimse dur diyemiyor. Milletvekillerinin oluşturduğu meclis, kendi yetkisini hiçbir olağanüstü durum olmadığı halde, milletin kendilerine verdiği tüm yetkileri Hükümete devrederek Anayasal suç işlemiştir ve Meclis kendi kendini münfesih duruma düşürmüştür. Çıkarılan kararnamelerin hiçbir Demokratik hukuki dayanağı yoktur. Bu uygulamalarla millet aldatılmaktadır, millete karşı şike yapılmaktadır…

Yıllardan beri, terör örgütü PKK ile resmi kanallarca görüşmelerin yapıldığı iddia edilir ve iddialar yetki kullananlar tarafından reddedilirdi. Olay siyasi polemik konusu olmuş ve iş, ahlâk, namus ve şeref meselesine kadar gelmiştir. Sonunda OSLO kaseti olarak adlandırılan, karşılıklı görüşmelerin ses kaydı ortaya çıkmış, terör örgütüyle, T.C. yetkililerinin halktan saklanan görüşmeler yaptıkları belgelendirilmiştir…

Ülkenin bütünlüğü ve halkımızın geleceği için görüşmelerin yapılması gayet doğaldır. Ancak bunun halktan gizlenmesi ve terörle mücadelede sır perdelerinin oluşturulması ne derece doğrudur? Bu ülkede olup bitenden, bu ülkenin tüm ilişkilerinden siyasi Partilerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve halkın bilgisi olmazsa, halktan katkı istemek yerine, seyirci durumuna düşürülürse, Devletle, yönetenlerle halk arasında güven bunalımı yaratılmaz mı? Bu davranış şike değil de nedir?

Uluslararası şikeler daha tehlikeli. Meselâ: Şikeler kanalıyla Afganistan’a, Irak’a özgürlük ve Demokrasi(!) geldi! Yakında Mısır’a, Libya’ya, Suriye’ye de gelecek! Irak, Mısır ve Tunus dışında kalan uluslar arası şikenin içinde, şu veya bu şekilde Türkiye’de var.  Ülkelerin liderleri ve yönetenleri üç gün evvel yanak yanağa, dudak dudağa dost, üç gün sonraki pozisyonları ‘yerim seni haa!’ kızgınlığında. Gösterilen bu davranış ve uygulanan bu politika şike değil de nedir?

Neymiş efendim; Fenerbahçe şike yapmış! Kim dedi? Biz öyle kanaat getirdik. Reel Hukukun yerine ikame edilen Kanaat Hukuku… Mahkemelere ne gerek var o zaman? Kanaat getir, ver cezayı gitsin!

Şike yapmayan bir Dünya ve ülke düzeni diliyoruz desek, acaba bizi paylarlar mı?

 

 


 

BENİM AKILDANEM
 

                İnsan yaşamının en keyif verici, en haz verici yanı, başkalarına akıl vermek ve hayranlıkla dinlenildiğini görmektir… Akıl veren (günümüzde satan) kişi, kendisini hayranlıkla izleyen, dinleyen ve dediklerine riayet eden kişi ve grupları gördükçe zevki katlanır, keyfinden dört köşe olur… Sözünün dinlenildiğini fark ettiğinde, gururlanma, kibirlenme, büyüklük hissetme, aşağı görme, hatta karşısındakinin kişiliğini eritme ve yok sayma gibi eğilimlere kapılır. Akıl veren için aynalara sorma zamanı gelmiştir artık; “Ayna ayna sen söyle, benden büyük, benden güzel ve yakışıklı, benden akıllı var mı?”

            O’na göre yok elbet!

            Akıldanelerin görmekte zorlandıkları bir yanı vardır ki; bütün hata ve kusurları o göremedikleri torbada doludur. Zaman içinde o torba delinince bütün foyaları ortaya saçılır, ne olduklarını da herkes görür… Ama kimileri için artık çok geç olmuştur.

            Toplumda en az zarar görenlerin başında akıldaneler gelir. Ancak hiçbir zaman zarar görmediklerini ve görmeyeceklerini söyleyemeyiz. Tarihimiz, akıldanelerin de acı sonlarla karşılaştıklarına bir çokkez tanıklık etmiştir!

            Benim akıldanem, emperyal emellere hizmet babında yaratılan Arap kalkışmalarında, akıl verici durumda. Arap ülkeleri, sistemleri ve yönetim biçimleri yönünden pek muteber sayılmazlar. Ancak Arap Baharı denen kalkışmaların ve akıtılan kanların da, Arap halklarının lehine sonuçlar vereceğini düşünmek pek akla yatkın görünmüyor. Çünkü başkalarının pazarlaması sonucu ithal malı sistem ve yönetimler, o halkların yararına sonuç getirmiyor…

            Benim akıldanem, Arap yönetici ve sistemlerine, halklarına daha insani davranmasını ve Demokrasiye geçmesini önerirken, kendi ülkesini gören gözlerle gözlemleyemiyor, olup bitenleri yok sayıyor…

            Benim akıldanem, Afrika’ya, Gazze’ye yapılan insani yardımlara siyaseti sokup şova dönüştürürken, ülkesindeki yoksulları ve işsizleri pek umursamıyor. Aç bıraktığımız insanlar, paket yardımlarla tapınma durumuna getiriliyor, kişilikleri adeta ellerinden alınarak, daha kolay yönetilir kalabalıklara dönüştürülüyor…

            Benim Akıldanem, Arap ülkelerin lâiklik dersi verip sistemlerini lâikleştirmeyi isterken, adeta halifeliğe soyunuyor. Kendi ülkesindeki lâiklik karşıtı hareketleri ve uygulamaları görmezden geliyor. Ülkesindeki bazı inançları suçlu gibi gösteriyor ve inanç farklılıklarını siyasi polemik konusu yapabiliyor…

            Benim akıldanem, Arap ülkelerine Hukuk ve Demokrasi dersi verirken, ülkesindeki cezaya dönüşen, ne için olduğu belli olmayan tutuklamaları, gözaltılarını, onlarca yıla uzanan yargılamaları, özel statülü Mahkemeleri, Karı-Koca yataklarına uzanan dinleme ve gözetlemeleri yok sayması ve görmezden gelmesi, hukuksal ve insan hakları konusundaki geleceğimizi ipotek ediyor, önümüzü karartıyor…

Benim akıldanem, Arap Dünyasında, Afrika’da çocukların eğitilmeleri gerektiğini söylerken, kendi ülkesinde, eşit ve parasız eğitim isteyen gençlerin yıllarca hapiste süründürülmelerine, hâlâ elli kişilik sınıfların varlığına ne diyor acaba? Acaba bu ülkede böyle şeyler olmuyor da, birileri mi uyduruyor?

            Benim akıldanem, iktidara geldiğinden beri kamu kaynaklarının ve varlıklarının özelleştirilmesi ve satışı peşinde koşuyor. Anlaşılıyor ki; ekonomi ve sanayiden Devleti tümüyle tecrit etmek istiyor. OECD raporlarına göre, Dünya’nın en gelişmiş ekonomileri ve Demokrasileri olarak kabul edilen İsveç’te %58, Fransa’da %53, Hollanda’da %47 ve milyonlarca yurttaşımızın iş bulmak için göç etmek zorunda kaldığı Almanya’da %45 oranında devletin ekonomik payı olduğunu bilmez mi?

            Cici özel sektörün gitmekten kaçındığı ve hiçbir zaman da gitmeyeceği belli olan yurt köşeleri nasıl kalkınacak, oralarda yaşayan yurttaşlarımız nasıl iş bulup yaşamlarını insani değerler çerçevesinde sürdürecekler? Benim akldanem bu konular hakkında ne düşünüyor acaba? Yurttaşlarımız bilse de, ona göre kendilerine yeni bir yaşama yolu seçseler iyi olmaz mı?

            Benim Akıldanem, Dünya’ya karşı barış nutukları atarken, soğuk savaş döneminde  ABD üssü olarak kullanılan bölgeye, anahtarı başkasının elinde olan ABD patentli Füze Savunma Sistemi kurulmasına göz yumuyor…

            Kendini akıllı saymanın, başkalarının pof pofları ile şişinmenin, bu zamana kadar kimselere fayda getirmediği kara kaplı Tarih kitaplarında yazılıdır. Tarih bir kez daha anlaşılır duygularla okunursa, bundan herkes yarar görür; akıldanem de yarar görür…

            Günün birinde, akıl verdiğin yerlerden, senden daha akıllı biri çıkıp, “hey hemşerim, sen kendi söküklerini diktin de mi bana akıl satıyorsun!” diyebilir… Lütfen onu dedirtme!

            (http://ordudegisimgazetesi.tr.gg./)

 


DELİLER DE DELİRDİ

 

ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@Hotmail.com

 

            Öncelikle, yazımda böyle bir başlık kullandığım için, tüm insanlardan ve Tıp biliminden özür dilerim. Konuyu halk diliyle yazıya taşımanın daha uygun olduğunu düşündüğümden böyle bir başlığı seçtim!

            Delilik, kişilerin isteyerek seçmediği bir durum olmadığı gibi, sadece kişilere özgü bir durum da değildir… Kişilerde yaş durumuna göre farklı şekillerde görülebildiği gibi, toplumlarda da görülebilmekte ve zaman içinde şekil değiştirebilmektedir…                          Özellikle geri kalmış toplumlar ve kişilerdeki bu durumu, kimileri, küçük düşürme, karalama ve hakaret anlamında kullanmakta ve karşısındakine üstünlük sağlama eğilimi göstermektedir…

            Bayramlar, Festivaller, Karnavallar çok kişiye ve toplumun tümüne hitap eden eğlence günleridir. Bir günlüğüne, iki günlüğüne de olsa, bireyleri ve toplumları dertlerinden uzaklaştırıp, hayata daha pozitif bakmalarını amaçladığı gibi, dostlukların, birlikteliklerin de pekiştirildiği günlerdir…

            Darbelerin ülkemize hediye ettikleri olumsuzlardan biri de, ara günler birleştirilerek, dini bayram izinlerinin Dokuz güne kadar uzatılmasıdır. Çalışanlar için cazip görünse de, sonuçları itibariyle felâket olarak kabul edilebilir…

            Tatil yapmak veya yakınlarını görmek için yola düşenler, zamanı kullanmak zorunluluğundan dolayı, yollarda adeta ölüm kervanları oluşturmaktadırlar. Ancak acı sonuçlara rağmen, yöneten ve yönetilenlerden fazla şikâyet gelmemekte, herkes bu durumu normal karşılamaktadır…

            Ülkemiz uzun yıllardan beri terör belâsı ile uğraşmaktadır. 12 Eylül darbesinden önce belirli oranda sınıfsal bir görüntü veren terör, darbeden sonra şekil değiştirmiş, dinsel ve etnik yapıya dönüşmüştür… Bunlara, otomobil sayısının artışına paralel olarak trafik terörü de eklenmiş ve acılar daha da katlanılmaz duruma gelmiştir…                                                         Son otuz yılda Kırk Bin yurttaşımızı terör olaylarında kaybedip, ulus olarak üzülürken, aynı süre içinde trafik kazalarında kaybettiğimiz Yüz Binden fazla yurttaşımızın ölümünü (Trafik kazaları ile öldürülmelerini) olağan karşılıyoruz ve görmezden geliyoruz…

            Geçtiğimiz şeker (Ramazan) bayramında yaşadıklarımız korkunç ve ürkütücüdür. İki yüz civarında ölü, bin civarında yaralı ile bayramı noktaladık. Hiç kimse iki yüz kişinin öldüğü (öldürüldüğü) bin kişinin yaralandığı (ağır yaralılardan ölenler de olabilir) toplumsal bir eylemi makul ve masum gösteremez, böyle fiili bir durumu bayram olarak takdim edemez...

            Dokuz günlük bayram izninin bilânçosunu çıkaracak olursak, bu iş için birkaç defter tüketmek zorundayız. Kaç ailenin ocağına ateş düştü? Kaç çocuğumuz öksüz ve yetim kaldı? Kaç Ana-Baba Kızını, Oğlunu kaybetti? Kaç Ana-Baba torununu, Gelinini, Damadını kaybetti? Kaç insanımız Ninesini, Dedesini kaybetti? Ya geride kalanlar! Onların yaraları nasıl sarılacak, onların ruhi tahribatları nasıl onarılacak? Yaralılardan kaçı sakat kalacak?

            İşin ekonomik yanı da var. Tahrip olan araçların ekonomik değeri, iş günü kaybının bedeli, sakat kalacak olan yurttaşlarımızın ömür boyu iş gücü kayıpları ve bakım giderleri ne kadar olacak? Bu bilânçonun mutlaka çıkarılması gerek…                                                                       Sakat kalacak insanlarımıza gerekli toplumsal destek verilebilecek mi, gerektiği kadar rehabilite edilecekler mi? Bu soruya olumlu cevap bulmak hepimizin görevi olmalıdır…

            İşin bir başka acı yönü; ülkemiz isminin şu veya bu türlü terör hareketleri ile birlikte anılma ve özdeşleşme tehlikesidir. Böyle giderse, resmi olmasa da, ülkemiz uluslararası tecride uğrayacağı gibi, ekonomik kaybı taşınamayacak boyutlara ulaşabilir. Özellikle Turizm sektörü zarar görebilecek, dış yatırımları da sekteye uğratacaktır.

Ülkemiz uzun yıllardan beri delilik hastalığı tablosu yaşıyor. Siyasal, etnik ve dinsel terör yaşadık ve yaşıyoruz. Ekonomik hastalıklarımız devam ediyor. Sosyal farklılaşma giderek hız kazanıyor. Eğitim sistemimizi, sağlık sistemimizi doğru bir yola sokamıyoruz. Kamuya personel alımında, Üniversiteye öğrenci alımında bile delilik alâmetleri gösteriyoruz, yüzümüze, gözümüze bulaştırıyoruz. Dış politikamız zikzaklar çiziyor, balon gibi havada uçuyor, nereye konacağı, nerede patlayacağı belli değil. Dış Politikamız tutarlı ve rasyonel değil, ülke çıkarları doğrultusunda yürütülemiyor. Yerleşik kurumlarımız yerle bir edilmiş, toplumsal güven dibe vurmuş durumda. Herkes birbirinden şüpheleniyor, korkuyor!

Sosyal genetiğimizde biraz delilik var galiba! Sakin ve suskun görünüyoruz, ama hırlaşmaktan da geri durmuyoruz. Barışa en çok ihtiyacı olan bir bölgede yaşamamıza rağmen, barışın inşası konusunda yeterli diplomasiyi hayata geçiremiyoruz. Savaş kelâmını duygularımızdan silemiyoruz, övünç vesilesi olarak kullanıyoruz.

Yetersizliklerimizin faturasını çığ gibi sorunlarla boğuşmakla ödüyoruz ve deliliklerimize yeni delilikler ekliyoruz.

Bu kadar delilik bize yeter de artar bile. Akıl ve bilim yoluna girmenin zamanı geçmeden, aklımızı başımıza devşirmenin saati gelmedi mi? 
            
UCUBE’NİN KATLİ

 

            … Ve katli vaciptir dedi zamane sultanı; üstelik ulemaya danışmadan. ‘Benim mülkü diyarımda putlara yer yok’ dedi ve ferman buyurdu; “bu ucube bertaraf edilmeli!”…

            Yasalar eğildi, kadılar eğildi önünde. Dağlar taşlar, yerde karıncalar, gökte uçan kuşlar eğildi bu fermanın önünde… ‘Saz benim-söz benim, yaz benim-güz benim!’ diyordu sultan. Karşı durmak, hayır demek ne mümkün bu irade karşısında. Çare yok, yıkılacaktı garip ucube!

            Zavallı ‘ucube’ için ölüm fermanı çıkmıştı o mübarek(!) ağızdan… Yıkılacaktı çaresiz; istediği kadar hudut kapısında başını dik tutmaya çalışsın, istediği kadar ‘ben insanlığı temsil ediyorum!’ desin…

                                               *

            Sabah mahmurluğunu henüz atamamıştı üzerinden. Günün ilk ışıkları gözlerini kamaştırıyor, bedeninde ağırlık hissediyordu. Gövdesine de tezgâh kurmuşlardı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, birileri boğazına ipi dolamıştı bile. Anlamıştı katledileceğini. Korkmuyordu katillerinden. Başını dik tutuyor, etrafta baş cellâdını arıyordu. Hâlbuki baş cellât günler evvel geçmişti oradan ve şimdi uzaktan sadizm kokan bir hazla izliyordu ölüm sahnesini…

            Hızla çalıştı elektrikli testere ve başını gövdesinden ayırdı. Boynunu koparanlara son kez baktı ve onlara acıyarak gülümsedi. Ve söylendi kendi kendine; zavallılar!

            Yüklediler kesik başları kamyonlara ve uzaklaştırmaya çalıştılar bedeninden. Başlar, hiçbir şey olmamış gibi selâmlarken geride kalanları, o hâlâ dik duruyor, acısını belli etmemeye çalışarak, başka bir yerde özgürce buluşmak üzere el sallıyordu ayrıldığı başlarına…

            İkinci gün kollarını ayırdı bedeninden zalim testere, zalim cellâdın emriyle. Gün gün budadılar ‘Ucube’yi. Geride kalan her parçası, sanki daha da büyüyormuş gibi haykırıyordu adeta kendini yok etmeye çalışanlara: “Belli ki, bedenimi bu topraklardan sökeceksiniz, ama ruhum ‘İnsanlık Anıtı’ olarak ebediyen burada kalacak. ve siz buraya her gelişinizde, yüzünüz kızaracak utancınızdan!’

                                               *

            Duyduk ki, Ucube yıkım işi bittikten sonra Sultan’ın ülkesinde her iş doğru gitmeye başlamış! Öncelikle Karslıların yüzü gülmüş ve bu gülüş yayılarak Mülk-ü Sultana yayılmış. İşsiz diye, yoksul diye kimse kalmamış…                            Mahkemeler bir haftada biter olmuş, hapishaneler boşalıp fabrikaya dönüşmüş.  Memlekette işkence denen zalimliğin sonu gelmiş…    Bütün çocuklar okullu olmuş, her genç istediği Üniversiteye gider, istediği mesleği seçer olmuş… İmtihanlarda şifreleme ortadan kalkmış. Hastaları Hekimler evinde ücretsiz tedavi ederken, ilâç da hastanın evine getirilir olmuş…

            Daha neler neler olmuş memlekette bir bilseniz! Yönetenler, lojman hastalığından, makam arabası hastalığından, devlet kesesini yolmaktan vazgeçmişler. Siyasetçiler her şeyi doğru söyler olmuş ve ne vaat ettilerse yapmışlar. Halk kendi yöneticilerini seçer olmuş. Devlet ihalelerinde ve işe alınmalarda rüşvet ve adam kayırma hukuksuzluğu ortadan kalkmış…

            Haksız işten çıkarmalar sona ermiş, asgari ücret Avrupa’nın üstüne çıkmış. İç borç, dış borç kalmamış, bütçe ve dış ticaret fazla vermeye başlamış… İşsize iş, aşsıza aş bulunmuş memlekette…

Her türlü şiddet önlenmiş, terör yok olmuş, sokakta gezen insanlar bile sevgiyle kucaklaşır olmuşlar. İnsanlar neşeden, mutluluktan kırılır olmuşlar(!) diyar-ı sultanda…

                                   *

            Kızmayın beyler, lütfen kızmayın! Önce topluca aynaya bakalım ve kendimizin ne olduğumuza dikkatlice ve korkmadan değerlendirelim. Ben ne isem, biz ne isek, bizi yönetenlerde o! Bizden fazla olabilirler mi?

            ‘İnsanlık anıtının’ yıkılışı için emir veren Başbakana da, sessizce emrin yerine getirilmesini sağlayan Kültür Bakanına da kızmayın. Çünkü hak etmedikleri bir mevkide, biz onlara taşıyamayacakları kadar yük bindirdik.

            Yeni yıkımlarda, kendilerine başarılar dilemekten, hoş geldin ‘orta çağ’ kafası demekten başka elimizden bir şey gelmiyor ki! Çünkü tapuyu toptan devre


UZUN KULAKLAR ÜLKESİNDE HUKUK

                İstilacı ve sömürgecilerle kana kan, dişe diş vuruşarak bağımsızlığına kavuşup, yepyeni bir Cumhuriyet kuran halkımız, iktidar poposu yalamaktan dilleri aşınan bazı dangalaklar tarafından Emperyal (Yani istilacı ve sömürgeci) olmaya itiliyor.

            İktidar ve cemaat beslemesi işbirlikçi medyada kaptıkları yağlı ballı köşelerde, sözde ‘Arap Baharını’, aslında Arap ülkeleri zenginliklerinin yeni sömürgeciliğe açılmasını fırsat görerek, insanlarımızın ve ülkemizin özgürlüğü, gelişmesi ve yarınları için kalem oynatmak yerine, yeni belâlara, kana, gözyaşına ve ölüme doğru itme gafletine düşüyorlar.

            Aynı çevreler, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) çerçevesinde Türkiye’ye ve bazı siyasilere verilen görevin ne anlama geldiğini ve geçici olduğunu görmezden, bilmezden geliyorlar. Belli ki; düşündükleri eylemlerin sonucunu ve bedelini hesap etmiyorlar, edemiyorlar. Arap ülkelerine gelen o ‘kanlı demokrasi(!)’ oyununun genişleyerek sıranın ülkemize geleceğini bilmiyorlar mı? Biliyorlar, biliyorlar; ama kişisel ve siyasi çıkarları öyle düşünüp, öyle davranmalarını gerektiriyor. Ya ülkenin geleceği? Onlara göre, ‘ülke yerinden kaçmıyor ya!’

            İçinde bulunduğumuz zaman dilimi içinde, adaletsizlikle boğuşan, hiçbir hukuk normunu oturtamamış, toplumun tüm kesimlerinde ve görevlilerinde korku, şüphe ve umutsuzluğun egemen olduğu bir ortamı yaşıyoruz.

            Doğru dürüst bir Anayasa yapamadığımız, dolayısıyla çıkarılacak yasalara temel kaynak ve dayanağımız olmadığı ülkemizde, Hukuk nasıl işleyecek, Demokrasi nasıl oluşturulacak, Temel İnsan Hakları nasıl korunacak?

            Ülkemizde, temel Hukuk kurallarının yerini başka uygulamalar almaya başladı. Türkiye ‘Uzun Kulaklar’ ülkesine döndü. Bir ülke düşününüz ki; Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Bakanı, Milletvekili, Genel Kurmay Başkanı, Subayları, Polisleri, Bürokratları, Memurları, işverenleri, Sendikaları, Dernekleri, Spor Kulüpleri, Spor adamları hatta Sporcuları, daha da öte, toplumun bütün kesimleri meçhul odaklar tarafından dinlensin, gözetlensin ve bu dinleme gözetlemeler iddianameler çerçevesinde özel yetkili mahkemelere taşınsın!

            Anlı şanlı yönetenlerimiz de, ‘arkadaş bu ülkede neler oluyor, beni ve yurttaşlarımı yasa dışı kim dinliyor, perde arkasında kimler neler kurguluyor?’ demeden, bu halkın kendilerine bahşettiği makamları işgal ediyorlar, halka karşı üç maymunu oynuyorlar!

            Görevinden ayrılan Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner’in dinlenmesi ve itirafları tüyler ürpertici. Hem Genel Kurmay Başkanının dinlenmesi ve bu dinlemeden haberdar olmaması, hem de söyledikleri TSK’nin içine düştüğü, düşürüldüğü durumun vahametini gösteriyor.

            Toplumsal ve kurumsal çürüme, çürütme ve ıskartaya çıkarma sosyal hayatımızın her alanında sürüyor. Ülkede futbolun ve futbolcuların bile dinlenme noktasına gelmesi, ülkedeki kuşkuculuğun, şüpheciliğin ve yöneten kadrolardaki korkunun hangi boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından ibret vericidir.

            Dinleme yöntemiyle suçlu üretmek ve suçlu yaratmak Spor sektörüne yönlendirildi. Doğru veya yanlış, ispiyonaj sisteminin, ülke, kurum ve kişi hayatına sokulması korkunç sonuçlar doğurmaya başladı ve insanlarımızı, kurumlarımızı ve toplumun büyük çoğunluğunun ilgi duyduğu Futbol sektörümüzü de hırpalamaya başladı.

            Tek yanlı olmasının mümkün olmadığı, mutlaka karşılıklı elemanların işbirliği ile yapılabilecek şike olayında, şayet varsa, fatura sadece Fenerbahçe Spor Kulübüne çıkarıldı. Ortaya somut hiçbir delil koymadan, kurumsal iç hukuk bile dikkate alınmayıp çiğnenerek, Fenerbahçe’nin bazı hakları elinden alındı. Daha da ileri gidilerek, Cumhuriyetin bu köklü sosyal kurumlarından biri yok edilmeye çalışılıyor. Fenerbahçe üzerine kurulu bu oyunun hiçbir hukuki yanı yoktur, tümüyle siyasidir, ideolojiktir.

            Ülkemiz, ancak masallarda tarif edebileceğimiz ‘Uzun Kulaklar’ ülkesine döndü. Hiç kimsenin özel hayatı olamayacak, korku yakın gelecekte tüm benliğimizi saracak, birlikte yaşamanın, aynı ideallere ulaşmanın bağları koparılacak ve birilerinin istediği suskun, pısırık, güvensiz ve korkak bir toplum yaratılarak, bazılarına kolay yönetme ve kolay sömürme yolları açılacaktır…

            Eğer bu ülke böyle yönetilip, bu halk böyle yaşayacaksa, Anayasamızda hiçbir zaman hayat bulmayan ‘T.C. Sosyal bir Hukuk Devletidir’ ibaresinin kaldırılması, çok daha samimi bir davranış olarak kabul edilebilir. Hiç olmazsa aslı olmayan güvencelere dayanarak boşluğa yuvarlanmamız engellenmiş olur…

            George Orwell’in ‘Bin Dokuz Yüz Seksen dört’ adlı romanını yeniden okumak gerek. Çünkü aramızda romanın başkarakteri ‘Büyük Birader’ler kol geziyor. Ayrıca Çetin Altan’ın Büyük Gözaltı romanındaki ortamı yaşıyoruz; her an bir şeylerle suçlanabilir, istemeseniz de suçu kabul edebilirsiniz!

            Demek ki, Sosyal Hukuk Devleti ve İleri Demokrasi böyle oluyor!

            Tüm Bayramların insanlara özgürlük, sağlık ve mutluluk getirmesini diliyorum.


 

YOL PARASI

 

           

            Her şeyini kaybetmiş bir viranenin üstüne, okuma yazma oranı %5 civarında (onların da çoğu azınlıklara mensup),  çoğu yoksul ve savaşlardan bıkmış, asırlar boyu aldatılmış bir halkla, Dünya’da Emperyalizme karşı ilk antiemperyalist savaşı vermiş ve yepyeni bir devlet kurmuş olsanız, koskoca bir ülkede hiçbir köyüne ve çoğu kasaba ve şehrine ulaşacak yol olmasa, ilk uygulayacağınız vergi ne olurdu acaba?

Yol vergisi olur muydu? Olurdu herhalde!                                                                              

            Yol vergisi TBMM’nin 1921 yılında kabul ettiği ilk yasalardan sayılır. 18-60 yaş grubu içinde bulunan erkekler ya dört işçi gündeliği vergi ödemek veya üç iş günü yol yapımında çalışmak zorundaydılar. Otuz sene meriyette kalan yasa, 1952 yılında yürürlükten kaldırıldı.

            Günün sosyal ve ekonomik şartlarında vergi gerekli olmasına rağmen, yoksul halkın tepkisini anlamak mümkün. Ama siyasetçilerin bu işi sömürü aracı olarak kullanmasını anlamak asla ve asla mümkün değil.

            Günümüzde, değişik biçimdeki yol parasını vergi mükellefleri değil, üniformalı kesim ödüyor. Hem de kendi yaptıkları, döşedikleri yolların parasını…

            Bir ülkede yoksulluk, yolsuzluk, hukuksuzluk, anarşi ve terör var ise, en büyük müsebbip ülkeyi yöneten siyasetçiler ve toplum adına yetki kullanan yöneticilerdir. Bizim ülkemizde, toplumun verdiği yetkiler ilgililerce hep yanlış ve taraflı kullanılmıştır. Hatta halkın verdiği hak ve yetkiler, halka karşı kullanılmıştır…

            Bir ülkede ikide bir askeri darbe neden ve ne için yapılır? Nedenlerin başında, siyasetçilerin yetersizliği ve beceriksizliği, siyasetin buyruğundaki bürokrasinin vurdumduymazlığı ve nemelâzımcılığı gelir. Bunu fırsat bilen güç sahipleri de, bozulmuş sistemde yerlerini daha da pekiştirmek ve yapıdaki yerlerini sağlamlaştırmak için darbeyi yaparlar. Bizdeki darbeler böyle olmadı mı?

            Ülkemizdeki darbelerin oluş nedenleri ile işleyişleri hep ters yönlü olmuştur. Darbeye neden olanlar, daha sonra baş tacı edilmişlerdir.

            Yetmemiş, ülkemiz halkı da darbecileri hep alkışlamış, hiçbir siyasi partiye vermediği desteği darbecilere vermiştir. En net örneği %92.5 la kabul edilen 1982 Anayasası ve Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığıdır…

            Darbeciler, tüm zamanlarda karşılarmış gibi göründükleri gerici bir eğilimi desteklemişler ve yollarını döşemişlerdir. Yirminci yüz yılın ilk yarısında çağdaşlığı yakalamak için, birçok konuda Devrimler yapan Türkiye, her darbe sonrasında Devrimlerden uzaklaşmış ve günümüze Devrimlerin izleri birer birer silinerek gelinmiştir…

            Devrimlerin güç ve kimilerine göre değer kaybı, ülkemizdeki sosyal ve siyasal güç dengelerini de tahminlerin ötesinde değiştirdi ve Cumhuriyetin Anatomik yapısında geriye doğru değişim operasyonları hız kazandı… Bu değişim yolunun elbette ‘yol vergisi’ olacaktı ve oldu da.

            Yaşadığımız darbeler, toplumun düşün dünyasını ve siyasal yapısını gerçeklerden uzaklaştırarak muğlâklaştırdılar,  beyinlerdeki yurttaşlık kavramını sulandırdılar.

            Darbecilerin besleyip büyüttüğü onların desteğiyle iktidara gelenler de, iktidarlarını pekiştirmek ve uzatmak için, kendilerine darbe yapılacağı paranoyası içinde, bazı rütbe ve makam tutkunlarının günahını, bütün millete ve Cumhuriyetin değerli kurumlarından birine ödetiyorlar.

            Basiretsiz siyasetçiler yol vergisini seçim kaybederek öderken, en büyük vergi yükü Türk Silâhlı Kuvvetlerinin üzerine bindi. Hiçbir ast fikrinin itibar görmediği silâhlı kuvvetlerimizde, birkaç üniforma kibirlisinin oldukça kabarık faturasını ve hataları yüzünden açılmış bu günkü çıkmaz yollara döşedikleri taşların ‘Yol Vergisinin’ en çoğunu silâhlı kuvvetler ödemektedir; daha ne kadar ödeyecekleri de meçhuldür…

            İcat edilen Özel Yetkili Mahkemelerin uyguladıkları torba yargılamalardan çekeceğimiz var. Hukukla hiç bağdaşmaz şekilde akla kara, ekşi ile tatlı hepsi aynı torbanın içinde.

            Silâhlı kuvvetlerdeki üst komuta kademesi, suçlu-suçsuz nerede ise sıfırlanmış ve izale edilmiş durumda. Yakında ABD ve NATO patentli ithal komutanlar görürsek hiç şaşırmayız. Ne de olsa; Liman Von Sanders paşadan alışkanlığımız var!

            Görünen o ki; bu gün ödeyeceğimiz Yol Parası, 1921 yılında çıkarılan kanunla ödediklerimizden çok çok daha ağır olacaktır!  


 

BAHARDA HAZAN

 

                Emperyalizmin, sömürgeciliğin, diktatörlüklerin ve her türlü baskıcı rejimlerin en büyük silâhı kara propagandadır. Genellikle kültürel ve ekonomik geri kalmış kitleler üzerine inşa edilir…

            Kara propagandanın amacı:

            Halkı ikna etmeye dayalı olup, gerçeği farklılaştırarak yayar. Yoğun bir abartı ve gerçek dışılık vardır.

            Egemenlerin çıkarlarını destekleyici siyasi amacı vardır. Kasten gerçeklerden uzaklaştırılmış, sapıtılmış ve çarpıtılmıştır. Hedef kitleleri ve bireyleri kandırma amacı taşır.

            Rakip olduklarına veya yok etmek istediklerine karşı kin ve nefret yaratmayı amaçlar.

            Kara propaganda tamamen yalan, hile ve yanlışlarla kitlelerin düşüncelerini çelmeye ve yönlendirmeye çalışır.

Kimileri, içinde her türlü kirliliği taşıyan kara propaganda yürütürken, kimileri de tarafsız görünüp, kara propagandacılara dolaylı destek verirler.

            Hedeflediği kitlenin düşünce ve duruşuna göre, propaganda yöntemlerini değiştirerek, kitlelerin düşünsel boşlukta kalmasını sağlayabilir…

            Kara propagandanın içeriği de belirleyicidir.

            Korku yaratma,

            Otoriteye mutlak riayet,

            Karşısındakinin kişiliğini kirletme ve yok etme,

            Karşısındakini suçlu duruma düşürme,

            Mutlu ve güvenli gelecek vaatleri,

            Kitleleri günlük sokak dili ile yönlendirerek, kendilerinden biri olduğu imajı yaratarak güven sağlamak,

            Karşısındakileri, yapay oluşturulmuş bir suç zinciri içinde gösterip, kitlesel bir karşı duruşu yok etmek gibi yöntemleri kullanır.

            Yaşadığımız Dünya’da ve ülkemizde, bu uygulamanın çoğunu yaşıyor ve tanık oluyoruz.

            Arap baharı adıyla, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde halkların yönetimlere karşı ayaklandırılması, Arap halklarının çıkarına hiçbir gerekçe ile bağdaştırılmayacak şekilde kara propaganda yöntemleri ile yönlendirilmektedir. Arap yönetimlerin despotlukları elbette göz ardı edilemez. Ancak, ABD ve AB’nin kışkırtmaları, Arap halklarının daha özgür, daha Demokratik ve daha refah ortamında yaşamalarını sağlamak için değil, bu ülkelerdeki yer altı zenginliklerini ele geçirmek için yapılmaktadır.

            Görünen o ki; bu kışkırtma ve kalkışma sonunda, ülkeler bölünüp parçalanarak güçten düşürülecek, binlerce kişi ölecek, çocuklar yetim kalacak, ülkelerin varlık ve zenginlikleri Emperyal güçler tarafından yağmalanacaktır. Propagandası yapılan ‘Arap Baharı’ yakın gelecekte, yaprakların döküldüğü, ağaçların kuruduğu hazana dönüşecektir…  

            AB. Bütün Avrupa’yı kapsama eyleminde adeta bahar havası estirmişti. Dünya siyaset ve ekonomik güç dengeleri içinde belirleyici role soyunmuş, ‘Avrupa, Dünya’nın refah bölgesi’ olarak tanımlanmıştı. Birliğin genişlemesinden sonra, bazı ülkelerin birlik fonlarına güvenerek ekonomik hovardalığa çıkması, bazı ülkelerin iflas noktasına gelmesi, bazı ülkelerin işsizlik ve ödeme güçlüğü içinde ekonomik sorunlar yaşaması, AB’nin boyasının çabuk akmasına neden oldu. Avrupa baharı giderek hazana dönüşüyor. Avrupa’da siyasal ve ekonomik kışın gelmesi pek de uzak değil…

            Dünya konjonktürü yardımıyla yalancı bahar yaşayan, bunalımların bizi ‘teğet geçtiği’, hatta yanımıza bile yanaşamadığı söylenen ekonomimiz, Başbakan dışında, kimi ekonomik yetkililerin ve ekonomistlerin söylediğine göre, pek iç açıcı ve güven verici görünmüyor. Yıllardır hiçbir fabrika bacasının dikilmediği, gizli ve açık işsizliğin bir türlü azaltılamadığı, asgari ücretin sadaka düzeyinde kaldığı, İşçi Sendikalarının hacamat edildiği ülkemizde yaratılan yalancı bahar, hazana dönmek üzere. Ülkede hâkim kara propaganda, kitleleri yeterince inandıramıyor, kandıramıyor…

            Ramazan ayı İslâm âlemi için yılın her mevsiminde yaşanan bahar gibidir. Ancak, din ticaretinin had safhaya çıkması, özellikle gıda maddelerindeki fiyat fırsatçılığı, İslâm inancının hiçbir yerine konamamaktadır. Görevli olduğum bir dönemde, fırıncılık mesleği ilgili bir arkadaşımın, fiyat sınırlaması çalışmamız karşısındaki tepki ifadesi hiç aklımdan çıkmaz, “Boşuna uğraşma, Ramazan ayında her fırıncı en az bir otomobil parası kazanır” demişti. Artık, adet haline getirildiği gibi, Ramazan ayındaki gıda zamları, mübarek Ramazan soygunculuğuna dönüşmüş durumda. Bahar addedilen Ramazanda bile, toplum adeta hazan mevsimi yaşıyor.

            Kaba ve kara propagandanın cezasını da, her zaman olduğu gibi iyi niyetli ve yoksul kitleler çekiyor. Bilinmeli ki: her türlü kaba ve kara propagandanın sonu aldatılmaktır, ezilmektir, sömürülmektir, soyulmaktır ve egemenlerin istediği yönde şekillenmektir. Yalancı bahar, her zaman hazan ve hüzünle biten bir hikâyedir…

MAHKEME HİTAM, PANAYOT İDAM                                                  

                Yaygın bir Yahudi fıkrasında, kız-erkek iki genci yargılayan mahkeme, başkanın   “Mahkeme hitam, Panayot idam” sözüyle noktalanır. Sonucu tahmin edersiniz… (Yahudi asıllı yurttaşlarımız alınmasın; sadece fıkra bu.)

            Derdimiz bu fıkranın kaynağı ve içeriği değil, fıkradaki sona benzemeye başlayan, ülkemizin içine düşürüldüğü durumdur. “Ne oldu, bize neler oluyor?” diye sorgulayarak,  ulusça cevap bulmak zorunda olduğumuz durum. Sahiden “Neler oluyor” bize?

            Ülkemizdeki üç ana faaliyet birbirine paralel yürüyor ve birbirlerinin açmazlarından besleniyorlar. Siyaset, yargılama türleri, darbeler ve muhtıralar.

            Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sözünden alıntı yaparsak, her üç alan da, çıraklık, kalfalık dönemlerinden geçmişler, ustalık dönemini yaşamışlar ve yaşamaktalar.

            Tek parti dönemini siyasi bir alan ve dönem olarak kabul etmiyorum. Çünkü bütün toplumsal elemanlar dönemin içindeydi ve hepsi farklı roller üstlenmişti. Dönemin sevabında ve günahında herkesin katkısı ve ortaklığı vardı.

            Ülke siyasetimiz hep kaygan zeminler üzerinde şekillenmekte, bu kaygan zemin üzerinde yerine sağlam oturamamakta ve gel-git yaşmaktadır. Siyasetimiz sınıfsal ve ideolojik özden yoksun olduğu için, özellikle toplumun emek kesimi siyaset dışına itilmekte ve siyasetimiz güçlü bir destekten yoksun kalmaktadır. Yığınların bir tarafa yarıdan çok oy vermesi hiçbir siyasi parti için garanti teşkil etmemektedir. Çünkü aynı yığınlar bir sonraki seçim tercihlerinde, sınıfsal çıkarları ile hiç barışık olmayan bir siyaseti destekleyip iktidar yapabilmektedir.

            Başbakanın tanımına biraz daha derinden yaklaşırsak, tarif edildiği gibi siyasetimiz çok partili dönemde üç aşamayı da yaşamış görünüyor. Demokrat Parti çıraklık dönemi, Darbeler ve muhtıralar dönemi kalfalık dönemi ve AKP iktidar dönemini de ustalık dönemi olarak tanımlayabiliriz. Çünkü Başbakan, tarifi yaparken bu üç dönemin üçünden de alıntı yapmakta ve bu dönemlerin uygulamalarını övgüyle kabul etmektedir.

            Elli yıldır, toplumun tüm değerlerini iğdiş eden darbeler ve muhtıralar dönemlerinde de çıraklık-ustalık arası uygulamalar yaşanmıştır. 27 Mayıs 1960 darbesi sonucu oluşan ve günümüze kadar gördüğümüz en Demokratik diyebileceğimiz1961 Anayasası, darbecilerin iyi niyetinden kaynaklanmıyor. Darbecilerin yönetsel konudaki acemilikleri, Anayasa konusunda Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerine teslimiyetlerini doğurmuştur. Bu dönem darbelerin çıraklık dönemidir.

            Muhtıralar süreci ise, siyaset dışı kalfalık dönemidir. Bu dönemde uygulamalar nispeten daha bilinçli yapılmış, hedef kitle daha isabetli seçilmiştir. Bu dönem aynı zamanda uzun sürecek bir Koalisyonlar döneminin de hayat bulduğu süreçtir.

            Darbelerin ustalık dönemi 12 Eylül 1980 darbesi ile başlamış, seksenli yılların tümüne, daha sonrasının da çeşitli uygulamaların bir bölümüne (bu gün bile) damgasını vurmuştur. Toplumumuz, darbelerin ustalık döneminde kimlere, niçin, nasıl ve kaç türlü işkence yapılır, yöntemler nedir, kişi bilinci ve onuru nasıl yok edilir, darbecilerin anladığı “Devlet nedir?” onu öğrendi. Toplumumuzun en dinamik kesimi, Şişeye oturtma, Vajinaya ve Rektuma soğuk su sıkma, cinsel organdan elektrik verme, başa saatlerce su damlatma, el ve ayak bilekleri kelepçelenip elektrik verilerek doğal bilezik yapma, bedenin her bölgesinde sigara söndürme, Filistin askısı, Ranza demirlerine kelepçelenip çarmıha germe, aylara uzanan banyo yaptırmama ve zindanlarda zamanı öldürmek için bit yarıştırma ve bitlerin hızlarını ölçme, aylarca ve geceleri gözleri bağlı çapraz sorgulamalar, dayağın, köteğin, hakaretin onlarca çeşidi gibi deneyimleri yaşadı. Kabaca işkence demiyorum, 12 Eylül darbecilerinin bilimsel deneylerinden(!) bahsediyorum! İşte darbecilerin ustalık dönemi böyle geçti…

            Yargı sistemimizdeki aşamalarda tanımlamaya uyuyor. Çok partili dönemimizde Anayasa Mahkemesi yetkilerine sahip ve sadece DP iktidarının Milletvekillerinden oluşan ‘Tahkikat komisyonu’ deneyimimiz var. Acemilik dönemi olmasına rağmen, her türlü yargı yetkisine sahip, astığı astık, kestiği kestik (özellikle DP muhaliflerini) bir komisyon. Daha sonraları kurulan ‘Sıkıyönetim mahkemeleri’, ‘Olağanüstü hal mahkemeleri’ kalfalık dönemi mahkemeleri olup, onların dönemlerini tamamlamasından sonra sivil iktidar tarafından kurulan ve iktidara bağlılığı iddia edilen ‘Özel Yetkili Mahkemeler’ ise, yargıdaki ustalık dönemi mahkemeleri galiba. Bu mahkemelerin kendine mahsus işleyiş özelliği de ilginçtir. Ne ile suçlandığını, iddiaların içeriğini ve haberdar olmadığın ve haberin olmadan hayali bir suç ve terör örgütüne nasıl üye olduğunu asla öğrenemezsin. Tutukluluk süresi sınırsızdır…               

            Ayrıca, Adalet Bakanlığı Hâkimler üzerinde istediği gibi oynama hakkına sahiptir. Özel Yetkili Mahkemelerimiz korkulan yerlere dönüşme tehlikesi taşıyor. Yeterinden fazla iktidar yanlısı görünüm veriyor…  Bu uygulama yanlışlarına rağmen, yargı mensuplarımızın adalet duygularının galip geleceğine inancımızı kaybetmiş değiliz…

            Çıraklık, Kalfalık, Ustalık derken Türkiye belirginleşen bir çözülmeye doğru yol alıyor. Ülkenin bir bölgesi terör örgütünün kontrolünde görünüyor. Bölgeye hâkim olan etnik-terör ve onlara bağlı siyasal yapı devlete kafa tutuyor. Vergi vermeyeceklerini beyan ederken, bir de ülkenin diğer yörelerinden haraç istiyor. Yetkililer de bu talebi, kimi zaman gülerek, kimi zaman istihzalı bir sırıtma ile geçiştirmeye çalışıyorlar…

            Yargının derdesti tamamlandıktan sonra, şimdi sıra TSK’ne geldi. TSK hızla eritiliyor. Darbelerin toplumda bıraktığı insanlık dışı izler nedeniyle, toplum TSK’ye fazla arka çıkmıyor, çıkamıyor. Bir zamanlar ‘ben orduyu yedek subaylarla da yönetirim’ diyen mantığın günümüze yansımasını yaşıyoruz. Türkiye’yi yutulmaz çekirdek gören çevreler (ABD, AB ve Etnik mücadele içinde olanlar) TSK’nin içine düşürüldüğü durumdan mutlaka memnuniyet duyuyorlardır. Kötü deneyimlerimize ve utandırıcı anılarımıza rağmen, Demokrasiye ve insan haklarına inanmış güçlü bir TSK’ne ihtiyacımız olduğu unutulmamalıdır…

            Gidişatımız pek sağlıklı görünmüyor. Tavan ve tabanın göçmesi hepimizi felâkete götürecektir. Toplum olarak tüm yetkilileri uyarmaktan geri kalmayalım. Yoksa Yahudi mahkemesindeki yargıcın haz sınırını aştığı anda verdiği ‘mahkeme hitam, Panayot idam’ hükmü ile karşılaşabiliriz. Bu ülke sadece birilerinin değil, Ben, Sen, O ve hepimizin!

             


ŞİKECİ SİSTEM

               Şike… Daha çok sportif faaliyetlerde kullanılan bir terim…

            Şike nedir; tek taraflı olabilir mi? Kişiler mi, kurumlar mı yapar? Niçin şike yapılır? Sadece spor sektöründe mi var?

            Şike için en az iki tarafın olması gerekir. Üç taraflı veya daha çok taraflı da olabilir…

            Şike, tarafların çıkar sağlayacağı, imzaya ve yazıya dökülmeyen, sonuç alıcı ve maddi çıkar sağlamaya yönelik sözlü ve gizli antlaşmadır…

            Son günlerin toplumuzdaki popüler kırışması, ulusal futbolumuzu ve Avrupa futbolunu yakından ilgilendiren ve önemli sonuçlar doğurması muhtemel ‘şike soruşturmasıdır’. Ünü, ülkeye değil, Futbol oyununun oynandığı her yere yayıldı. Önümüzdeki sezon ülkemiz futbolunda büyük karmaşalara neden olabileceği gibi, UEFA ve FİFA nezdinde de önemli etkileri olacaktır.

            Şayet sonuç iddialar doğrultusunda çıkarsa, Spor kulüplerimiz zarar görebileceği gibi, sporu yönetenler, kulüp çalışanları, antrenör grupları, futbolcular, basın yayın kuruluşları, hatta inşaat firmaları da zarar göreceklerdir. Zarar göreceklerin arasında taşımacılık sektörü ve esnaf kesimi de unutulmamalıdır…

            Ülkemiz ve sistemimizde şike sadece futbolda mı var? Sadece sözlü mü yapılıyor? Hayır! Yazıya döküp, altını imzaladıklarımız da var. Aslında sosyal sistemimizin, siyasal sistemimizin, uluslar arası ilişkilerimizin çoğu alanında bilinmeyen şike olayları var. Biz geniş toplum kesimlerinin fark edemediğimiz bu sosyal ve siyasal şikeden öyleleri çıkar sağlıyor, öyleleri sınıf değiştiriyor ki; şayet farkına varabilsek bu ülkedeki şikeci sayısını hesap dahi edemeyiz…

            Örneğin: Türkiye ile egemen ülkeler, NATO ve AB arasında imzalanan ikili ve çoklu antlaşmaların hemen hemen tümü halkın bilgisi dışında yapılmakta, imzalanmakta ve çoğu halkın bilgisi dışında olmaktadır…

            1964 yılında Kıbrıs olaylarında,  Türklere yardım amaçlı yola çıkan Donanmanın yarı yoldan geri döndürülmesi, (meşhur Johnson mektubu sonucu) halktan gizli yapılmış ve tek taraflı menfaat sağlayan, yazıya dökülmüş şikeli bir antlaşmanın sonucudur...

            Yine, son yıllardaki Kuzey Irak çıkarmasının, ABD’ in tehdidi ile yarıda kesilmesi ve askerlerimizin geri çekilmesi halktan gizli yapılmış ikili ve çoklu antlaşmalardaki tek yönlü yarar sağlayan şike kokan antlaşmaların sonucudur… Kafamıza çuval geçiren ABD generalini Ankara’da törenle karşılayışımız, yaptığımız kabadayılıkların da şike olduğunu göstermiyor mu?

            Yaşadığımız askeri darbeler tümüyle şike… İki darbe ve bir muhtıra sağ iktidarlara karşıymış gibi gösterilmiş, ama Türk solunun üzerinden silindir gibi geçmiştir. Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve siyasal kısırlığın, bu şikeci askeri darbelerin eseri olduğunu söylersek, hiç de yanılmış sayılmayız…

            Anayasamızda yazan ve ülkemizdeki sistemi tanımlayan bazı Anayasa maddeleri de şike kokuyor. Güya, sistemimiz Yasama, Yargı, Yürütmeden müteşekkil üç ayağa oturuyor. Anayasamız, yazılı metninde kuvvetler ayrılığı ilkesini emrediyor. Acaba buna inanan safdil kaldı mı aramızda? Yürütme hepsini derdest edip, tek egemenliğini ilân etmiş durumda. Yaşıyor ve tanık oluyoruz…

            Askeri silâh ihtiyacımızı daha çok ABD’den temin ediyoruz. Satın aldığımız savaş uçağı ve insansız istihbarat uçaklarının alım satımı da tamamen şikeli. Uçakları veriyor, ama araçların beyin bilgilerini vermiyorlar. Veya herhangi bir askeri harekât esnasında karşımıza çıkarak, bizim verdiğimiz silâhlarla istediğinizi yapamazsınız diyorlar. Son günlerdeki terör olaylarını dikkate alarak, Kuzey Irak’ı BBG evi gibi gözetliyoruz diyen, milyonluk zırhlı arabada gününü gün eden, hiçbir darbeye karışmamış(!) generalin kulakları çınlasın! Hani ABD terör konusunda bizi anında bilgilendirecekti! Şike bu kadar da aptalcasına yapılmaz ki!

            Seçim öncesi yapılan torba içindeki sözde yardımlar da iğrenç bir şike. Sosyal Devlet yapacağı yardımı yurttaşını deşifre etmeden, gururunu incitmeden yapmak zorundadır. Propaganda malzemesi olarak kullanılan yardımların hiçbir insani yönü olamaz…

            ÖSS, LYS, SBS, KPPS gibi sınavlardaki rezaleti bütün ülke yaşadı. Bu ülkenin en az yarısı, sınavlarda şike olduğunu, bazı kesimlerin kayırıldığı inancına sahip, Ama Ulus olarak sessizliği yaşam biçimi olarak seçtiğimizden kaderimize razı olduk… Kazığı yiyenlere Tanrı sabır ve selâmet versin!

            Kendilerini aydın diye yutturmaya çalışan Basın mensupları, Üniversite çevrelerinden güya bilim adamları, kimi siyaset erbabının yaptıkları şikeye ne demeli! İktidarların bir yerlerini yalamaktan aşınmış dilleriyle, pelteleşmiş beyinlerini gücün emrine vermiş, sol satıp sağ kuburdan yiyen dönekler, şikenin dik âlâsını yapıyorlar. Hiç de saklamadan açık açık rahatlıkla yapabiliyorlar ve biz de kitlesel olarak onları seyredip, sabır taşının çatlamasını bekliyoruz…

            Bu sistemin, bu düzenin, bozulan bu sosyal yapının her tarafı şike. Büyüdüğü iddia edilen Türkiye’de yoksullaşan, işsiz kalan, açlık tehlikesi ile karşı karşıya olan geniş yığınlar. Hepsi, hepsi şikeci sistemin, şikeci yönetimlerin eseridir. Sadece Futbolda şike aramak ise, duygulara pompalanan farklı bir şike aldatmacasıdır.    

            Yerseniz! Doya doya yiyeceğimizden gayet eminim… Böylece biz de şikeye katılmış oluyoruz… Çoğunluktan yana olmak prim yapıyor ya! 


ON BEŞ TEMMUZ SENDROMU

 

         ABDULLAH AYDIN

                abdaydin@1942.com

 

                Sosyal ve siyasal hayatımız çeşitli arıza ve olumsuzluklardan kaynaklanan toplumsal sendromun rahatsızlıklarını yaşıyor.

            Oluşturduğumuz yapılanmalarda ve yaşam eylemlerimizde, geçmişte ve günümüzde üretip yaşadığımız olumsuzluklardan kaynaklanan güvensizlik ortamı, hepimizi adeta esir almış gibi… Herkes her şeyden kuşkulanıyor, karşısında kim olursa olsun, mutlaka kendisine karşı art niyet taşıdığına, bir kumpasla karşılaşabileceği korkusunu taşıyor…

            12 Haziran seçim sonuçları, kimi siyasilerce “Stockholm Sendromu” olarak nitelenmişti. Ülkemizin ve halkın yaşam koşulları dikkate alındığında, tanımlamanın tamamen yanlış olduğu söylenemez.

            Seçim sonrası çeşitli kesim ve gruplarda sendroma yol açacak olaylar gelişti. Her çevreden yetkilikler de, olayların sendroma dönüşmemesi için yeterli çaba göstermedikleri gibi, yangına körükle gider gibi davranışlar gösterdiler…

            Kişiler ve bazı kurumlar yetmedi, bir de işin içine, bir türlü yerli yerince oturtamadığımız ve her yöne çekilen yasalarımız, yargı sistemimiz taraf olarak girdi…

            Seçimleri kazanan ve Milletvekili oldukları seçim kurullarınca karara bağlanan kimi yurttaşların tutukluluk halleri kaldırılmayarak, suçlu oldukları kanaati topluma yerleştirilmeye çalışıldı. Yargı sistemimiz hiçbir gerekçe göstermeden, daha evvel yaptığı uygulamanın tersini yaptı ve toplumda olması gereken güven duygusunda bir gedik daha açılmasına sebep oldu…

            Bu çelişkili uygulamaya iki parti tepki göstererek, BDP Meclisi boykot etti, CHP Meclise girmesine rağmen yemin etmedi. Ülkeyi yönetme yükümlülüğünde olan AKP ise, hiçbir aksaklık yokmuş gibi, birazda sevindirik biçimde, soyut çağrılarla işin üstesinden gelmeye çalıştı. Toplumun bir bölümünce algılanan o ki; İktidarın isteği olmadan, yargı kurumlarının rahat ve hukuksal kararlar alamayacağı yönündedir. AKP, arızanın siyaseten çözülmesi yerine, topu yargı kurumlarının ve hâkimlerin üzerine atarak işin içinden çıkmaya çalışıyor...

            Bazıları yangına elinde benzin bidonuyla koşuyor, şantaj ve tehdit sopasını pek saklamıyorlar.  AKP Grup başkan vekili, şayet boykot ve yemin eylemi devam ederse, milletvekilliklerinin 15 Temmuzda düşürülebileceğini söylüyor, ama Başbakan Grup başkan vekilinin dil sürçmesi yaşadığını söylüyor ve bu konuda kararsızlıklarını sergiliyor…

            Bir diğer AKP Milletvekili de, tutuklanacak üç Milletvekilinin daha olduğunu söyleyerek, bir yerlerde bazı kumpasların hazırlandığı kanaatini uyandırıyor ve yangının üstüne bir bidon benzin de o döküyor…

            BDP Abdullah Öcalan ve PKK kontrolünde hareket ediyor. Hiç çekinmeden, terörden de öte, iç savaş tehdidi savuruyor. Anayasa ve yasaların kendi istekleri doğrultusunda oluşturulmasını isteyerek, Meclisi boykot ediyorlar. İşi daha da ileri götürerek, sanki Türkiye’den kopmuşlar gibi, tek bir yörenin temsilcileriymiş gibi, toplantılarını başkent Ankara’da değil, Diyarbakır’da yaparak, ayrılık taleplerini fiiliyata döküyorlar. İsteklerinin kabulü için de 15 Temmuz tarihini işaret ediyorlar…

            Deveye sormaya gerek yok; neremiz doğru ki, spor sektörü, özellikle Profesyonel Futbolumuz temiz olsun! Milyon Euro ve doların havalarda uçuştuğu sektörde, sistemin işleyişi içinde futbolun temiz kalacağını düşünmek biraz safdillik olur…

            Kirlilikle sakatlanmış sistemin daha da kirlenmesi için yetkililerin zorlamalarını, yanlış ve kasıtlı uygulamalarını da unutmamak gerekir. Bazı yetkililer, “ biz şike yapıldığını altı aydır biliyorduk. Ancak seçimlerin geçmesini bekledik” itirafında bulundular. 12 Eylül darbesinin baş aktörü Kenan Evren’de, ‘darbeyi bir sene evvel yapacaktık, ancak bir yıl erteledik’ deyince, ‘niçin ertelediniz?’ sorusuna, ‘olayların olgunlaşmasını bekledik’ demişti. Binlerce insanın öldürülmesi ve halkın içine düştüğü çözümsüzlük Kenan Evren ve Darbeci arkadaşlarına vız gelmişti!

            Şike soruşturmasını, duyumundan itibaren değil, seçimin geçmesini beklemek de, aynen Kenan Evren’in mantık ve uygulamalarına tıpa tıp benziyor. Bu doğrudan doğruya yetkililerin suça feran iştirakleri anlamı taşıyor…

            Şike soruşturmasını sadece bir kulübün sırtına bindirmek, günah keçisi yaratma anlamı taşır. Acele edip tamiri zor kararlar almak, Türk futboluna yarar değil zarar verebilir. Yetki kullanan insanlar kendilerini hukuk, mahkeme ve Hâkim yerine koymamalıdır.

            Temiz toplum yaratmak istiyorsak, insanlarımızı refüze etmeden, onurlarını kırmadan, kişiliklerini kirletmeden, hukuki zeminde kalmak zorunluluğu ve aklıselimle hareket etmek gerektiği unutulmamalıdır! Suçlular ise cezalarını mutlaka görmelidirler!

            Dileğimiz, 15 Temmuzda ülkemizin, çeşitli olumsuzlukların birleştiği ve tetiklediği bir sendrom yaşamamasıdır…


 

NOLCEK ŞİMDİ ?!

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

            Çaresizlik, çözümsüzlük, şaşkınlık… Hepsi var bu Anadolu günlük konuşmasının, sorgulamasının ve zımni yardım talebinin içinde. Evet, nolcek şimdi?! Aslında, çok uzun yıllardır halkımızın kendi kendine sorduğu ve bir türlü cevap bulamadığı bu soru, son birkaç yıldır daha da sık sorulur oldu ve yakıcı duruma geldi. İşin kötü tarafı, soruya doğru dürüst bir yanıtın bulunamaması ve yönetenlerin bu konudaki suskunluğudur!..

            Evvel zaman içinde bu ülkede Başbakanlık yapan birisi, “AB’nin (Avrupa Birliği) yolu Diyarbakır’dan geçer” demişti.

            Kendisinin BOP (Büyük Ortadoğu Projesi, yani Ortadoğu’nun yeniden paylaşılması) projesinin eş başkanı olduğunu söyleyen zat-ı muhteremin biri de, “Diyarbakır gelecekte parlayan bir yıldız olacak” demişti.

            Her iki büyük devlet adamının(!) gelecek öngörülerindeki isabeti ve doğruluğu kutlamak gerek; çünkü Diyarbakır, giderek ülke bütünlüğünden koparılmaya çalışılan kayan bir yıldız olmak üzere!

Sormak gerek: Nolcek şimdi?!

            Diyarbakır üzerinde falcılık yapanlar yanılmadı. BDP grup toplantılarını her Salı günü Diyarbakır’da yapacaklarını beyan ederek, ülke bütünlüğü üzerine yemin edenlere cevap verdiler. Yani Diyarbakır’ı ikinci bir başkent ilân ettiler!

            Sormak gerek: Nolcek şimdi?!

            Meclis yemin oturumunda bile birliğini sağlayamadı. CHP oturumlara katılıp, Milletvekili yemini etmezken, BDP Parlamentoyu hepten boykot etti. Biz seçmenler protesto ve boykot haklı mı haksız mı diye tartışırken, ülkenin ve toplumun zamanı su gibi boşa akacak… Bu ortamda Meclisin sağlıklı biçimde çalışması, kurullarını oluşturması, ülke ve millet adına iyilikler üretmesi, yasama görevini hakkıyla yerine getirmesi mümkün olmayacak. Parlamentonun çalışamaması, AKP ve Başbakan Erdoğan’ın benmerkezciliği, Türkiye’yi daha derin çukurlara ve çözümsüzlüklere çekme tehlikesi taşıyor!

            Sormak gerek: Nolcek şimdi?!

            Hukuken seçilme yetisi olmayan kişiye “seçilebilirsin” dediniz ve o da seçimi kazandı. ‘Seçildin’ belgesini eline verdiniz, sonra dönüp Milletvekilliğini iptal ettiniz!

            Sormak gerek: Nolcek şimdi?!

            Milletvekili seçilmesi için yeterli oyu alamayan birini, Milletvekilliği iptal edilen birinin yerine atama yaptınız, böylece AKP’ye kıyak geçip, hukukun altından girip üstünden çıktınız!

            Sormak gerek: Nolcek şimdi?!

            AKP ve Tayyip Erdoğan’ın seçim propagandalarındaki en önemli kozları, Anayasayı değiştirerek demokratikleştirecekleri sözü idi. Seçilen vekillerimiz Milletvekilliği yemini ederken mevcut Anayasaya sadık kalacaklarını beyan ettiler. Üzerine yemin ettikleri Anayasayı değiştirirlerse veya değiştirmezlerse, ya seçmene yalan söylemiş olacaklar, ya da Anayasayı ihlâl etmiş olacaklar!

            Sormak gerek: Nolcek şimdi?!

Seçim sonuçları değerlendirmelerinde, seçmenin Stockholm sendromunu yaşadığı ileri sürüldü. Stockholm sendromunu (hastalık tablosu) asıl yaşayanlar, BDP’li (PKK destekli) bağımsızlarla işbirliği içinde olan, Abdullah Öcalan ve BDP’yi sosyalist kabul eden Birleşik Cepheci sosyalistlerdir. Yüz binlerce dönüm toprağı elinde bulunduran, binlerce marabası olan aşiret mensupları, toprak ağaları ne zaman sosyalist olmuş? Cepheci Sosyalist solcular, gerçek sosyalistlerle Nasyonal sosyalistleri, Feodalleri birbirine karıştırmış olmalılar. Yakında siyaset tarihine yeni bir ideolojik tanımlama sunabilirler ve karışık olan kafaları daha da karıştırabilirler!

            Sormak gerek. Nolcek şimdi?!

            Başbakan AKP’ye oy vermeyen %50 yi anlamaya çalışıyormuş! Ben onları anlatayım: Onlar, dokuz senedir yaptığınız harikaları göremeyen, duyamayan, anlayamayan zavallılar, veya dokuz yıldır yaşadığımız bir dolu rezilliğin farkına varan gözü-kulağı-zihni açık, gerçek yurttaşlık bilincine ulaşmış kitlelerdir. Şayet, Sayın Başbakan bu anlama işini sonlandıramazsa…

            Sormak gerek: Nolcek şimdi?!

            Demokrasi, sadece seçim paradigmasından, mahkemelerin varlığından ibaret değil. Demokrasi, insanlara ve çevreye zarar vermeyen her türlü farklılığı ve onların haklarını koruyan hukuk zemininin oluştuğu bir sistemdir. Demokrasi, ötekileştirmenin değil, birlikte ve özgürce yaşamanın adıdır.

            İçinde bulunduğumuz durum, ‘nolcek şimdi?’ diye sormanın değil, birlikte, art niyet taşımadan, bu ülkede yaşayan hiç kimseyi ötekileştirmeden, bütün güçlerimizi birleştirerek, ‘beraber daha güzel nasıl yapabiliriz?’ diye düşünmenin ve sormanın zamanıdır…

            Yaşamımızda, aklı ve bilimi bir kerecik egemen kılmayı becerebilsek olacak da!...


 

SEÇİMLER - SONUÇLAR

                Sorunlarımıza çözüm arayan değil, alışkanlıklarımızı tatmin eden bir seçimi daha geride bıraktık                                                                                                       

             Seçimler bir tür sosyolojik arama-deneme-yanılma yöntemidir. Arayıp bulduğunu zannedip onu denerken, toplumlar çoğu kez de yanılgılarla karşılaşabiliyor.                               

            Seçimlerin bir yıl öncesi ve sonrası, umutların en canlı ve diri olduğu dönemlerdir. Aradaki iki yıl ise, tercihinde yanıldığını veya isabet kaydettiğini deneyip yaşadığı dönemlerdir…                                                                                          Sonuçlar belirdikten sonra, siyasi parti yetkililerin yaptığı açıklamalara göre, BBP dışında bütün partiler seçimlerden kazançlı çıkmışlar! Sadece, BBP genel başkanı Yalçın Topçu seçimlerden yenik çıktıklarını kabul ederek, görevi bıraktığını belirtti…                               Propaganda döneminin en belirgin özelliği, Sosyo-ekonomik konuların ağırlıklı olarak gündemde tutulmasıdır. Bütün partiler aynı toplantıda alınmış bir karar gibi, ülkedeki sosyal dengesizlikleri dile getirdiler ve düzeltilmesi doğrultusunda partilerinin düşüncelerini seçmenlere pompalamaya çalıştılar ve yapacaklarını anlattılar…

            Propaganda döneminde Sosyo-ekonomik konularda tek kelime etmeyen bir partiyi istisna tutmamız gerekiyor. Her ne kadar bağımsız adaylar olarak seçime girseler de, BDP adayları etnik talepler dışında fazla bir şey söylemediler. Bu ülke Parlamentosuna seçilmek için değil, sanki bu ülkeye savaş açmış bir yörenin temsilcileri gibi bir propaganda yöntemini seçtiler…

            Propaganda döneminin bir başka özelliği ve zafiyeti, sadece içe dönük argümanlara ağırlık verilmesi ve dış politika konusunda partilerin suskunluğudur. Bu durumda, partilerimizin dış politika konusunda yeterli donanımda olmadıklarını düşünebileceğimiz gibi, Türkiye’nin, bir bütün olarak Dünya politikasındaki yetersizliği olarak da düşünebiliriz. İslâm coğrafyası ateş alıp tutuşmuşken, partilerimizin bu konuda suskun kalmaları, isyanların diyalektiğinden uzak durarak, gelecekte Türkiye’ye yapacağı etkiyi görmezden gelmeleri, ancak yetersizlik ve ilgisizlikle açıklanabilir…

            Seçim döneminin bir başka dikkat çeken yanı ise, AKP’nin seçimin son haftasına kadar Devlet olanaklarını ve kamu görevlilerini propaganda aracı olarak kullanmasıdır. Bu uygulama gelecek için kötü bir örnek olabilir ve sert tartışmalara ve güvensizliğe kaynaklık edebilir…

            Seçmen tercihleri her zaman mutlak doğru ve yararlı sonuçlar doğurmayacağı gibi, her zaman yanlış sonuçlar da doğurmaz. Kimilerinin tabulaştırdığı ve ‘milli iradenin tecellisi’ olarak tanımladığı seçim sonuçlarını, mutlak doğru ve yanlış kabul edersek, o zaman seçimler anlamını yitirir ve seçim gerekçeleri ortadan kalkar…

            Altmış yılda, çok kez yaptığımız çok partili seçimlerden doğru ve yararlı sonuçlar elde ettiğimiz söylenemez. Şayet seçim tercihlerimizden doğru sonuçlar çıkarabilseydik, bu ülke, yoksul ve geri kalmış olmayacağı gibi, birçok kez karşılaştığı darbeleri de yemezdi...

            Aklıma takılan bir uygulamayı yetkililere sormak ve cevap almak isterim… Elli milyon seçmen olan bir ülkede, neden altmış dokuz milyon oy pusulası bastırılır? Sandıklara dağıtıldığı söylenen bu oy pusulalarının tamamı (kullanılmış veya kullanılmamış olarak) seçim kurullarına iade edildi mi? Bu kuşku hiç akıllardan çıkmayacak ve seçimler hakkında şaibeler oluşmasına neden olacaktır…

            Seçimlerden galip çıkan AKP’nin, oylarını arttırmasına karşın, Milletvekili sayısının azalması, seçim sistemimizin ne kadar sakat olduğunu gösteriyor. Ayrıca, AKP % 50 oyla Milletvekillerinin % 59 unu alırken, CHP %26 oyla % 24.5 ini, MHP de%11 oyla %10 dan daha azını alıyor. Sistem küçük partilere hayat hakkı tanımazken, özellikle en çok oy alan partiye büyük oy aktarımı yapıyor…

            Seçimlerde halkımız fazla bir şey değiştirmedi-değiştiremedi. Mecliste, siyaset beş-on kişilik farklılıklarla yine aynı gruplarla temsil edilecek. Dolayısıyla ilke ve mantık değişimi olmayacağından, sosyal ve ekonomik değişim gibi Türkiye’yi sıçratacak uygulamalar da olmayacak… Gelecek günlerde ‘biz bu seçimi niçin yaptık?’ diye kendimizi sorgulayabiliriz…

            Seçimler bu güne kadar fark edemediğimiz kitlesel bir hastalığımızı da ortaya çıkardı. Ülkede o kadar iyi işler olmuş ki, halkımız iktidar partisine oylarını arttırarak destek verdi. İktidara destek vermeyen yarımız da, yapılan iyi işleri göremeyecek, duyamayacak ve anlayamayacak kadar duygulardan, algılardan yoksunuz demek ki! Bu durumda, çok fazla Hekime ve tedaviye ihtiyacımız olsa gerek! İşsiziz diyenler, yoksuluz diyenler, borca battık diyenler, Hukuk işlemiyor diyenler, yeterli eğitim alamıyoruz diyenler, bu gün siftah yapamadık diyenler, yetiştirdiğim hayvan, tarlamda ürettiğim ürün para etmiyor diyenler acaba rol mü yapıyorlardı? Bu konuda biraz şüpheye düştüm!

            Seçimlerden kazançlı çıktığımız yön yok mu? Var. Asgari ücretin açlık sınırında olduğu, emeklisinin yoksulluk içinde yaşadığı bu ülkede, 5-6 bin lira aylık kazanca sahip olan 350 kişilik gıcır gıcır yeni kıyak emeklimiz oldu. Memlekete ve millete hayırlı olsun!

            Yeni oluşan Meclisimizin ve kurulacak hükümetin başarılı olması asıl dileğimizdir…


TUTUKLANIRSIN HAAA!

            Korkuyorum… Korkuyorum a dostlar, korkuyorum!

            Kalemi, kâğıdı elime aldığımda, yazıcının başına geçtiğimde bir korku sarıyor bedenimi… Ne zaman söylemeye, yazmaya kalksam korkuyorum! Düşünmeye bile korkuyorum artık… Uzaktan ve derinden gelen o meşum ses bloke ediyor sanki beynimi… Sen de ”tutuklanırsın haaa!”

            Korkuyorum… Siyasetçilerin yeni hapishaneler yapma sözü vermelerinden korkuyorum! Hapishanelere kimleri dolduracaklar diye düşünürken, korkular kemiriyor bedenimin her yanını…

            Gönül istiyor ki: hapishanelerin, zindanların yerinde okul olsun, fabrika olsun; hapishanelerde ne bir hükümlü, ne de bir tutuklu olmasın... Yanık ağıtların, iç çekmelerin, gözyaşlarının yerine gülücükler olsun, öpücükler olsun… Gönül istiyor ki: bu ülkede hapishane, tutukevi olmasın… Kelepçe şakırtılarının yerine, sazın, sözün nağmeleri dökülsün…

            Mevcut zindanlar hükümlü ve tutuklularla lebalep dolduğundan, yetkililer, kimi yerlerde modern(!) hapishane yapma sözü veriyorlar. Aslında, ‘sosyal hukuk devletlerinde’ de hapishane vardır, ancak bizdeki gibi, siyasi yetki kullananlar halkına yeni hapishane yapma vaadinde bulunamazlar. Hapishane vaadi ne kadar ürkütücü, ne kadar korkutucu, ne kadar çağ dışı. Bu vaat, bizim Demokratik anlayışta geldiğimiz noktanın acı veren sonucundan başka bir şey değil… Bu vaatler korkutuyor, bu vaatler sindiriyor insanları…

            Hapishanelerdeki tutuklu sayısı, hükümlü sayısından daha fazla. Bu durum hukuk sistemimizdeki, yargılama sistemimizdeki çarpıklığın, hantallığın göstergesi. Tutuklamalar cezaya dönüştürülmüş, birkaç yıllara kadar uzamış durumda. İnsanlar ne ile suçlandığını bile bilmiyor… Suçunu bilmeden yargılanmak korkutuyor insanları…                                               Sapla saman birbirine karıştırılmış, zıt düşünceli ve yıllardır birbirleri ile mücadele etmiş ve etmekte olan insanlar aynı nedenlerle suçlanıyor. Hukuk devletinde olmayacak torba suçlamalar ve yargılamalar, adalet yapımızda sisteme dönüşme tehlikesi taşıyor… Haksız ithamlar, torba tutuklamalar korkutuyor toplumu…

            Sanat adamlarına “müsvedde” diyenleri yazmaktan korkuyorum…

Ülkeyi yönetenlerin sanat eserlerinin “içine tükürmelerini”, sanat eserlerine “ucube” diyerek, “yık” emrini veren ucubeleri yazmaktan korkuyorum…

Kendinden yana olmayanlara “onlar” diyerek, toplumun büyük bir bölümünü ötekileştiren siyasetçileri yazmaktan korkuyorum…

Düşünenlere, fikrini beyan edenlere, yazanlara, çizenlere karşı gösterilen hoyratlıkları yazmaktan korkuyorum…

Protesto gösterileri sırasında ölen bir yurttaşın ardından, “isminin ve ölüm nedeninin üzerinde durmak bile istemiyorum” diyen siyaset adamının, yurttaşına karşı gösterdiği değer vermezliği yazmaktan korkuyorum…

Yine bir protesto gösterisinde, güvenlik güçlerine karşı direnen bir yurttaşın cinsiyetini tespit etmek istemeyen, yöneticinin ciddiyetsizliğini yazmaktan korkuyorum…

Arap baharında(!), kışkırtılmış Arap halklarının kalkışmalarını hoş görüp onaylayan, kendi yurttaşlarının haklı tepkilerine karşı aşırı güç kullanımını mubah gören, bir türlü Devlet adamı kıvamına gelemeyen siyasetçileri yazmaktan korkuyorum…

Seçim sonuçları konusunda fikrini beyan eden, ülkenin en yaşlı iş adamlarından birinin azarlanmasını, tehdit edilerek sindirilmeye çalışılmasını yazmaktan korkuyorum…

Ülkemizin temelinin hukuktan tamamen kaydırılmış olduğunu, kamu kurumlarının, hatta yargı kurumlarının bile yandaşlığa dönüştürülmeye çalışıldığını yazmaktan korkuyorum…

Nüfus sayımızın seçimler arasında, doğal akışından daha fazla azalıp çoğalmasının nedenlerini sormaya ve yazmaya korkuyorum…

Seçmen sayımızın iki seçim arasında, ne oluyor da, milyonlarla ifade edilen miktarda azaldığını sorup öğrenmeye, iki seçim arasında sekiz milyon seçmenin nereden çıktığını sorup, yazmaktan korkuyorum…

Seçmen sayısından on yedi milyon daha fazla seçmen pusulası basılmasının sebebini sorup, yazmaktan korkuyorum…

            Hak ediyorsam ceza almaktan değil, suçlarını dahi bilmeden yıllara uzanan tutukluluk halleri devam eden, tutuklulukları cezaya dönüştürülen, yargılanmaları devamlı ertelenen kimi değerli insanlarımız gibi, haksızlığa uğramaktan korkuyorum… Kısacası; bu ülkeyi yönetenlerin hiddetinden, şiddetinden korkuyorum ve o uğursuz ses kulaklarımda çınlıyor, “tutuklanırsın haaa”…

            Bu ülke insanlarının hakkı korkutulmak değil; tarih boyu üzerine sindirilmeye çalışılan korkularından kurtarılmasıdır. AKP ve Başbakan Erdoğan’ın oluşturmaya çalıştıkları korku imparatorluğunun kendilerine de yararı yoktur ve bu duvarlar yıkılmaya mahkûmdur…

            Demokrasilerin temel adımı kabul edilen seçim sandığı önümüze geldi. Tercihlerimizle ya korku imparatorluğunun surlarını biraz daha yükselteceğiz, ya da korkusuz bir ülkede, insan gibi yaşamanın yollarına taş döşeyeceğiz… Tehditler ve korkutmalar bizi sindirmemeli, yıldırmamalıdır!

            Doğrumuz da, eğrimizde gelecek dünyamızı belirleyecektir. Kabahati başkalarında arayarak anlamsız bahaneler üretmeyelim! İrade beyanımızı korkusuzca ve doğru yapalım!

 

HAYALDİ, GERÇEK OLDU

 

                Ülkemizde seçim süreçleri, aslında, hayallerin gerçeklerden en fazla uzaklaştığı dönemlerdir. Diğer zamanlarda sözü dahi edilmeyen konular, seçim sandıklarının vazgeçilmez maymuncukları gibidir…                                                                                          Bu uzaklaşmanın temel nedenlerinden ilki, seçmen kitlemizin sorgulayıcı olmaması, geçmişi çabuk unutmasıdır.

            İkinci temel neden, siyasi tercihlerimizin sosyolojik ve gerçekçi dayanaklardan yoksun oluşu, estirilen kitlesel rüzgâra göre yön değiştirmesidir.

            Seçmen tercihleri konusunda bir başka topal yanımız, yarım asrı aşkın zamandır aynı kanalda oy kullanma eğilimimizdir. Bu eğilimimizde dinsel yönlendirmelerin ve şartlanmaların etkisi tahminlerin üzerindedir. Üstelik bu yönlendirme, çoğu kez korkutucu ve baskıcı özellikler taşımaktadır.

            Haziran seçimleri propagandalarında, partilerimiz vaatler konusunda hayli cömert davranıyorlar. Ancak partilerimizin çoğunun vaatler bildirisindeki sorunların çözümlenmesi için, öncelik ve zaman plânlaması olmadığı gibi, konular hakkında en basit ön çalışma bile yok.

            Partilerimizin seçim sloganları içinde, Türkiye’yi en net yansıtanı iktidar partisi AKP’nin Başbakan Tayyip Erdoğan’ın resmi eşliğinde sunduğu “Hayaldi, gerçek oldu” sloganıdır.

            Ülkemizin uzun yıllardır yaşadığı siyasi ortamı ve siyasi uygulamaları dikkate alarak, bu sloganı “Gerçekti, hayal oldu” olarak da okuyabiliriz. İki söylemi birlikte değerlendirirsek, ülkeyi yönetenleri, uygulamaları ve siyasetin ne yapıp ne yapamadığını daha gerçekçi bir çizgide değerlendirebiliriz.

            Başbakan ve AKP’nin ‘Hayaldi, gerçek oldu’ söylemini bir kenara bırakalım, biz yaşadığımız hayal ve gerçekleri sınıflandırmadan sıralamaya çalışalım:

            -Başkalarının özel hayatına gizlice girmek ve onu deşifre etmek suç ve ayıptı;

            Şimdi birilerine verilmiş görev ve gerçek oldu.

            -Tarikatların siyasete ve yönetimlere müdahalesi yasak ve suçtu;

            Şimdi dışarıdan yöneticilere direktif vermek gerçek oldu.

            -Her türlü sınavda kopya çekmek, şifrelemek yasak ve suçtu;

            Şimdi bizim adamlara(!) şifre ile kopya vermek gerçek oldu.

            -Emirle insanların tutuklanması hukuk dışı sayılırdı;

            Şimdi bize(!) muhalif olanları, suçunu dahi bildirmeden tutuklayarak, aylarca yıllarca zindanlara tıkmak gerçek oldu.

            -Yirmi yaşındaki çocukların bisiklet almaları bile hayaldi;

            Şimdi Gemi almak gerçek oldu.

            -Yirmi beş yaşındakiler Holdingin kapısından bile geçemezdi;

            Şimdi Holding yöneticisi olmaları gerçek oldu.

            -Molotof kokteyline el sürmek bile yasak iken;

Şimdi imal etmek ve rastladığın her yere atıp yakmak gerçek oldu.

-Yargı kendi içinde bağımsızdı ve Türk milleti adına karar alırdı;

Şimdi yargıda ‘benim hâkimlerimin’ varlığı gerçek oldu.

-Bu ulusun, en yoksul dönemlerinde alın teri ile yaptırdığı, ekonomi ve sanayi işletmeleri istihdam ve yaşamın sigortası sayılırdı;

Şimdi onları yerli ve yabancı sermayedarlara peşkeş çekmek gerçek oldu.

-Türkiye’nin birliği ve bölünmezliği hepimiz için kutsal sayılırdı;

Şimdi Türkiye’yi bölmeye çalışmak moda ve gerçek oldu.

-Sivillerin darbe yapması hayaldi;

Şimdi gerçek oldu.

-Siyasi rakiplere tuzak ve kumpas kurmak ayıp ve suçtu;

Şimdi siyasi rakipleri her türlü diskalifiye etmek gerçek oldu.

-Ülkemizde yoksul insanların varlığı yürek sızlatırdı;

Şimdi on üç milyon insanın yoksulluğu gerçek oldu.

-İşsiz insanların varlığı, toplumu, siyasetçileri, yönetenleri utandırırdı;

Şimdi on milyon insanın işsiz dolaşması gerçek oldu.

-Geçmişte bütçelerin denkliği hükümetlerin notlarına artı olarak geçerdi;

Şimdi bütçelerin yarı yarıya açık vermesi umursanmaz oldu.

-Geçmişte dış ticaretin denk olmasına çalışılırdı;

Şimdi dış ticaretin yarı yarıya açık vermesi gerçek oldu.

-Geçmişte aileler gelir ve giderlerini dengelemeye çalışırlardı;

Şimdi bütün ailelerde borçlanmak gerçek oldu.

-Türkiye’de İnsan hakları ve hukuk olsun diye hayal ediyorduk;

Şimdi insan haklarını ve hukuku yok saymak gerçek oldu.       

İşte böyle dedem, işte böyle nenem, işte böyle gardaşım, canım bacım. Hal-i pür melalimizi hikâye ettik. Durumumuz, birilerinin kürsülerde nara atarak anlattığı gibi değil.

Çözüm aklımızdadır, ellerimizdedir. Başkalarının himmetinde yaşamak züldür, onur kırıcıdır. Aklımız, yaşadıklarımızdan ders çıkarmalıdır.

Onurlu, barış içinde bir yaşamın gerçek olması dileğiyle… Oylarımızı başkalarının ikbali için değil, kendi geleceğimiz için kullanalım!


HAYAT, YASA VE HUKUK

            İnsan ve toplum yaşamının temel sigortası, asli güvencesi, vazgeçilmez dayanağı ve garantisi hukuktur. Ana rahminde başlayan ‘hukuk’ ihtiyacı, mezarda bile gerekmektedir…

            Çağımız insanının ihtiyacı ve talebi, sadece kaleme dökülmüş metinler değil, temel hakları ve insan değerini temel alan hukuksal yasalardır. Her türlü sistem, rejim ve yönetimin yasası vardır, ama yönetimlerin çoğunda hukuk yoktur.

Çağdaş, gelişmiş toplum ve devletlerin genel karakteristiği, yapılarını hukuk temeline oturtmaları, hukukun bireylere aynı oranda dağıtılması, yurttaşlar eşit mesafede durması ve aynı hizmeti üretmesidir.

            Hukukun varlığı ve eşit dağılımı toplumsal barış ve sevgiye kaynaklık yapacağından, ortak yaşama iradesini güçlendiren etkin bir demokrasi elemanı olarak değerlendirilebilir.

            T.C. kuruluşundan bu yana hukuki sorunlar ve rahatsızlıklar yaşıyor. Süreklilik kazanan Anayasa tartışmalarımızla, paralelleşen yasa tartışmalarımızın da sonu gelmiyor. Toplum ve yurttaş taleplerini karşılayacak yeni yasalara ihtiyaç olduğu gibi, mevcut yasaların da sorunlara çözüm getirecek doğrultuda revize edilmesi kaçınılmaz görünüyor.

            Anayasamızı çok sık değiştirmemize karşın, uyumluluk mecburiyeti olan yasalarımızı kolay kolay değiştiremiyoruz. Yasaların sabit kalması zaman içinde toplumsal ilerlemenin ve hakların önüne engel olarak çıkabiliyor.

            Almanya, Fransa, Japonya ikinci paylaşım savaşının, Rusya’da Sovyetlerin dağılmasının yasal ve hukuki sarsıntılarını on-on beş yılda atlatıp, sistemlerini stabilize ederken, biz, 1980 darbesinin kötü izlerini silemediğimiz gibi, hâlâ darbe yasalarının baskısı altında bocalayıp duruyoruz.

            Toplumsal Manifesto olarak kabul edilen Anayasa, devletlerin ve yurttaşların varlıklarının oturduğu alan ve temel olduğuna göre, devlet tüzel kişiliği de, yurttaşlarda o anayasaya uymak zorundadır, asla ayrıcalık kabul edilemez.

            Anayasamızın, değiştirilmesi istenmeyen temel maddelerinden biri, T.C.ni tanımlar. Madde der ki: “T.C. Demokratik, Lâik ve Sosyal bir Hukuk devletidir.” Bu tanımlama çok güzel de, acaba uygulama tarife uyuyor mu? Gerekli olan, işin kâğıda dökülmesi değil, insan ve toplum yaşamında ne kadar hayat bulduğudur.

            Ömrünün yarısını darbeler, sıkıyönetimler, olağanüstü hal yönetimleri ile geçiren bir ülke, nasıl olacak da ‘Demokratik’ olarak nitelenecek?  Kendi içlerinde demokrasi olmayan partiler, nasıl olacak da demokrasiyi işletecekler? Bu meçhulleri gidermek kaçınılmazdır.

            Çeşitli inanç gruplarının olduğu bir ülkede, Devlet, bir dinin bir mezhebini kendisi ile bütünleştirerek, okullarında öğrencilerine dini öğretim veriyor, hatta eğitiyorsa, diğer dinleri ve inanç gruplarını yok sayıyorsa, ‘Lâik’ bir sistemi nasıl oluşturacak, kendilerini dışlanmış addeden diğer gruplar devlet ve toplumla nasıl barışık kalacak?

            On Üç milyon yurttaşı yoksulluk içinde yaşayan ve açlıkla boğuşan, milyonlarca işsiz genç yurttaşına iş bulamayan, can derdine düşmüş hastası, yoksulluk içindeki emeklisi, yaşlı yurttaşlarına bakmaktan aciz, Üniversiteye okumak için imtihan kazanmak isteyen öğrencilerle para pazarlığı yapılan eğitim sistemini kabullenen bir devlet yapılanmasında nasıl ‘Sosyal’ olunabilir?

            Mahkemelerde yargılamaların çeyrek asır, yarım asır sürdüğü, tutukluluk tedbirinin mahkûmiyete dönüştüğü, binlerce insanı katleden terörist için, sokakta insan boğazlayan katiller için, hırsızlık ve yolsuzluğu yaşam biçimine dönüştürenler için, halk ve devleti soymayı sektör haline getirenler için, siyasi ikbal uğruna sık sık af çıkarıldığı, her türlü sınavda hile ve dalavere yapıldığı sabitlenen, rüşvetin ve yandaş kayırmanın zımnen yasaya dönüştüğü bir ülkede ‘Hukuk devleti’ nasıl olabilir?

            Sadece Anayasaları ve yasaları değiştirmekle Demokrasi olmuyor, devlet lâikleşmiyor, sosyalleşmiyor, hukuk temeline oturmuyor. Kâğıt üzerinden okunurken kulağa hoş gelen yasa maddelerinin, yurttaş hayatına ve devlet uygulamalarına yansıması gerekiyor.

            12 Haziran seçimleri sonrası için, özellikle AKP iktidarı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın en büyük vaadi, Anayasa değişikliği yapma sözüdür. Bu değişikliğin ülke gerçeklerine uygun olması ve toplumsal ihtiyaçlara cevap vermesi bu ülke insanını elbette memnun edecektir. Verilen sözler, seçim meydanları heyecanı sona erince uçup gitmemelidir.    Oluşacak yeni Parlamentoya büyük görev düşüyor. Demokratik ve çağdaş yasalar yapmak, bu yasaların uygulanmasını sağlayacak ortamı oluşturmak, Devletin ve yeni oluşacak hükümetin, anayasa maddesinde belirtilen görevlerin gereğini yapmaları konusunda denetim etkinliğini arttırması gerekmektedir.

            Seçim sonuçları ne olursa olsun, seçim meydanlarında söylenen ve yayınlanan belgelerdeki sözler unutuluyorsa, oluşacak parlamento denetim görevini yerine getirmiyor, getiremiyorsa, yarın unutulacak meydan sözlerinin toplumu aldatmaktan öte hiçbir değeri olmayacaktır. Yapacağımız seçim, kendi kendimizi aldatmak olacaktır.

            ‘Demokratik, lâik ve Sosyal bir Hukuk Devleti’ kolay olunmuyor ki!


İRADESİZ SEÇİM

            Günümüze kadar denenmiş ve yaşanmış siyasal sistemler içinde, bütün aksaklık ve noksanlıklarına rağmen, ‘Halk iradesini’ en fazla yansıtanı ‘Demokratik rejimler’ olmuştur.

            Yine de, siyaset dünyası Demokrasi konusunda tam uzlaşmaya ve uygulamaya ulaşabilmiş değildir. Şu anda, dünyada yaşanmakta olan Demokratik sistemlerin, neyin ve kimin demokrasisi olduğu konusunda da tartışmalar vardır. Kimine göre yaşadığımız ‘Burjuva Demokrasisidir’, kimine göre ise,  halkın oyuyla oluştuğuna göre ‘Halk Demokrasisidir’. Ancak oluşturulmaya halk katılıyor görünse de, güç dağılımı ve uygulama, yaşadığımızın Burjuva Demokrasisi olduğu gerçeğidir. Bütünün oy kullanıyor görünümü, tam Demokratik katılımı gerçekleştirmiyor, usulü legalleştirmeden öte bir işlev görmüyor…

            Ülkemizde seçmenin sandık iştiraki yüksek görünse de, oyların Parlamentoya yansıması oldukça düşük görünüyor. 2007 genel seçimlerinde:

            İstanbul 1. bölgede 2.680.699 seçmen kayıtlı olmasına karşın, Parlamentoya yansıyan oy adedi 1.740.000 olmaktadır. AKP 72.500 oyla, CHP 79.991 oyla, MHP 104.390 oyla, bağımsızlar da 79.381 oyla bir milletvekili çıkarmışlardır. Toplam seçmen oyunun parlamentoya yansıma oranı %65 civarındadır.

            Bilecik’te 127.524 toplam seçmenden, parlamentoya yansıyan oy sayısı 54.796 olup, 72.728 seçmenin oyu ya kullanılmamıştır, ya da parlamentoya yansıyacak orana ulaşamamıştır. Bilecik’te AKP 49.899, CHP 27.398 oyla birer milletvekilliği almışlar, genel seçmenin parlamentoya yansıyan oy oranı %40.30 olmuştur.

            Bayburt’ta toplam 53.470 seçmenin, sadece AKP’nin aldığı 25.632 oyu parlamentoya yansımış, milletvekili seçilmek için12.816 oy yeterli olmuştur. Genel seçmen oyunun parlamentoya yansıması % 48 olmuştur. 

            Ordu ilinde seçmen sayısı 459.460 olup, 373.225 geçerli oy kullanılmıştır. AKP’nin beşinci milletvekili 29.565 oyla seçilmiş olduğundan AKP’nin artan 25.869, CHP’nin 28.521, MHP’nin 24.451 oyu, kullanılmayan ve diğer partilerin almış olduğu toplam 215.000 oy parlamentoya yansımamıştır. İlimizde kullanılan oyların Parlamentoya yansıma oranı %54 dolayındadır. Şu anda, Ordu halkının %46 sının kullandığı veya kullanamadığı oyları, seçim sistemi ve seçmen ilgisizliği nedeniyle parlamentoya yansımamaktadır.

            Toplumumuzun siyasi irade beyanı konusunda önüne çıkarılan engel sadece seçim sisteminden kaynaklanmıyor. Partiler yasası da bir başka engel olarak seçmenin önüne çıkıyor. Daha işin başlangıcında, kimleri temsilci olarak seçeceği konusunda partiler yasasının tanıdığı hakla, parti merkez yöneticileri, üyelerin elinden tercih haklarını alıyor ve merkezi otorite kendi kullanıyor. Daha işin başlangıcında seçme ve seçilme olgusu yara alıyor, demokratik tercihin dışına düşüyor…

            Ülkemizin bir bölümünde kullanılan ve kullanılacak oyların da, ulusal iradeyi veya kişisel iradeyi temsil ettiğini söyleyemiyoruz. Her türlü tedbire rağmen, terör örgütlerinin baskısı ve korkusu altında kullanılacak oyların, ulusal irade veya seçmen iradesi olarak kabul edilmesi her zaman yanılgı ile sonlanacak, çağdaş bir demokrasinin önünü tıkayacaktır…

            Halkımızın irade beyanı konusunda karşısındaki bir başka engel, sivil toplum kuruluşu adı altında örgütlenen tarikat ve bazı inanç yapılanmalarıdır. Kişilerin ve grupların mensubiyeti, yurttaşların özgürlükleri ve iradeleri önünde her dönemde barikat oluşturmuş ve halkı, öz istemleri hilafına oy yönlendirmesine zorlamışlar ve bunu istedikleri sonuca ulaştırmışlardır…

            Ülkemizin büyük bir bölümünde var olan sosyolojik yapılanma da, yurttaşların özgür iradeleri önündeki bir başka engeldir. Toprak ağalığı ve aşiret yapısı, bireylerin özgürce düşünme ve eylemde bulunmaları önünde aşılması zor barikatlar oluşturmaktadır. Egemen yapının isteği doğrultusunda şekillenmiş, güdülenmiş oy yığınlarının belirlediği siyasal sonuçlar, ülke yararına hizmet üretmekten uzak kalmaktadır…

            Bu ülkenin seçmeni, 12 Haziran seçimlerinde yine aynı yöntemlerle ve baskılarla oyunu kullanmak zorundadır. Yurttaştan,  korkmadan, çekinmeden ve baskılara aldırmadan özgür iradesi ile oyunu kullanmasını istemek, şartlar içerisinde haksızlık olur. Bu şartlarda oluşacak parlamentonun, ‘halk iradesi ile oluştuğunu’ kabullenmek, demokrasimizin geleceği ve özgürlükler açısından kabullenilemez sonuçlara gebedir, her zaman rahatsızlıkların kaynağı olacaktır. Halk iradesi Meclise ve dolayısıyla yasalara yansımayacaktır…

            Yeni oluşacak parlamentomuza düşen ilk görev, demokrasimizi ve yönetim biçimimizi sakatlayan Partiler yasasını, Seçim yasasını ve Meclis iç tüzüğünü düzeltip, demokratik bir uygulamayı zorunlu hale getirmek olmalıdır. Şayet aynı yasalarla devam edersek, kendimizi kandırmaktan, marazi bir sistemin iradesiz mensupları olmaktan kendimizi kurtaramayız…



REZALET ÜRETİMİ

 

            ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@hotmail.com

 

                “Alışırsınız, alışırsınız!” demişti birileri geçmiş zamanda… Gerçekten biliyor, tanıyormuş adam bizi; dediği gibi gerçekten alıştık; hem de fena alıştık!

            Neye alıştık kardeşim, neye alıştık?

            Herhalde güzelliklere alıştığımızı düşünmüyorsunuzdur! Rezaletlere alıştık kardeşim, rezaletlere; kepazeliklere alıştık! Kişiler olarak alıştık, toplum olarak alıştık!...

            Yıllardan beri düzeltmeye uğraştığımız siyasal yapı ve sistemimiz, düzelmek şöyle dursun, giderek daha da bozuluyor, rezilleşiyor, içinden çıkılmaz hale dönüşüyor… Toplum katmanlarında hoşnutsuzluklar giderek artıyor, ülkede güvensiz bir ortam oluşuyor…

            Ülkeyi keşmekeşe ve güvensizliğe götüren ortamın yaratılmasına uzana merdivenin basamakları tek tek montajlaşırken, kimimiz seyrediyor, kimimizde bozulmaya doğrudan katkı yapıyoruz…

            Sadece son birkaç ay içinde, bizi rezalete götüren merdivene eklediğimiz basamaklara bakalım:

            Normal bir rejimde değil Bakanın, Hükümetlerin bile istifa edeceği YGS’da şifre rezaleti yaşadık. Doğrudan dört milyon aileyi ilgilendiren, aslında ülkenin geleceğine kara bir leke süren şifre olayında, ilgililerin ilgisizliği ve vurdumduymazlıkları akla sığar gibi değil. Ülkenin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı yapılan açıklamalardan mutmain (tatmin) oluyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranıp, bu konuda hak-hukuk ve gerçeği aramıyorlar…

            Milyonlarca gencimizi ve ülkenin geleceğini ilgilendiren bir kurumun başına getirilmiş kişinin bilimsel nosyonunun (kavrayışının) olmaması, kariyer atlaması yaparken intihal (Başkasının düşüncelerini kendisininmiş gibi yazıya dökmek- bilgi hırsızlığı) yaptığı dillerde dolaşırken, olay, bu ülkeyi yönetenleri ve bilim çevrelerini pek ilgilendirmiyor!

            Bir ülke düşününüz ki; haksızlığa uğradıkları kanısıyla tepki veren öğrencileri, “biz de istersek karşınıza on bin kişi çıkarırız” diye tehdit eden bir Başbakanı olsun. Mağduriyet kanısındaki öğrencileri teselli etmesi, haksızlıkları gidermesi gereken yetkilinin, sokak kabadayısı tavrıyla gençleri tehdit etmesi, akıl yitiminden başka bir anlam taşımıyor…

            İlçe, İl ve YSK, Milletvekili seçimine girmek isteyenlerin adaylık taleplerini kabul ediyorlar ve YSK aday listelerini açıklıyor. Birkaç gün sonra bazı adaylara, ’sizin, yasalara göre sakıncalı durumunuz var, aday olamazsınız’ deniyor. Sonuç; ortalık yangın yerine dönüyor ve esas rezalet o zaman başlıyor. YSK, öncelikli yapması gereken işi, geri adım atarak yerine getirmeye çalışıyor ve ilgili kişilerden, mahkemelerden verilecek hak belgesi istiyor. Önceleri verilmeyen belgeler bir günde verilir hale geliyor ve ihtimaldir adaylıkları iptal edilenler adaylık haklarını elde ediyorlar… Haklı veya haksız: YSK’nun verdiği adaylık iptal kararı, birilerince bahane edilip, çocuklara kadar uzanan terör eylemleri estirebiliyor...

            Anayasa torba usulü, yasalar torba usulü, mahkemeler torba usulü, milletvekili seçimleri torba usulü. YGS, KPSS çorba usulü. Ne bulursan at torbanın içine, at çorbanın içine. Geçmişte birbiriyle amansız mücadele içinde olan kişiler, günümüzde aynı suç torbasının içinde fail olarak yargılanıyorlar. Siyah-Beyaz zıtlığındaki bu kişilerin aynı suçu işlediğini iddia edip, yargılayan mahkemede, (Silivri Mahkemeleri)  yargıçlar kavga eder duruma geliyorlar. Yargıçlar mahkemeyi uzatıp, hukuk içinde(!) kavga ederken, yargılananlar ne oluyor? Onlar, ömürlerinden bir kısmını daha, hukuksuzluk uğruna zindanda kaybediyorlar!

            Gazete ve Televizyonlar cinayet haberleri ile dolu. Gün geçmiyor ki birileri sokakta boğazlanmasın. Hırsızlık, yolsuzluk almış başını gidiyor. Yasalar bu konularda yetersiz kalıyor, hukuk yeterince hızlı davranmıyor. Öte yanda, haklarını isteyen işçilere sekiz yıl hapis cezası istenebiliyor…

            Tükürün böyle sanatın içine… Yıkın, parçalayın bu ucubeleri… Siz onlara tükürün, yıkın ki; birileri de sokakta insanlara tükürsün, sanatçıları yıksın. Yıkılıyor da nitekim. Ressam, yazar Bedri Baykam ve yardımcısı sokak ortasın bıçaklanıyor. Tahrikler yerinde durmuyor, etrafa da sıçrıyor. Birilerinin tükürüğü, birilerinin ucube benzetmesi can alma noktasına ulaşıyor bu ülkede…

Yakında seçimler yapacağız; halkın doğrudan içinde olmadığı, yandan parmak sokmaya çalıştığı seçimler… Her seçim döneminde olduğu gibi, olmadık palavralar atılacak, vaatler arşa ulaşacak. İşçinin, köylünün, yoksulun hatta memurun yeterince temsil edilmeyeceği meclis oluşturacağız ve isteyeceğiz ki; bu meclis sorunlarımıza çözüm bulsun, dertlerimize çare olsun… Yine bekleyeceğiz, yıllardır beklediğimiz gibi!

                Sürekli rezalet üreten, sorunları çözmeyen, dertleri gidermeyen sistemin içine tükürülmez de ne yapılır?


 

ZAMANE MONARKLARI

 

            ABDULLAH AYDIN

            Abdaydin42@hotmail.com

 

            Çağın yönetimi olarak kabul edilen ve dokunulmaz kılınmaya çalışılan ‘Demokrasi’,  halkın oy kullanarak yönetime katıldığı ve kendi kendini yönettiği iddia edilse de, günümüzdeki uygulamada yönetim gücünü küçük bir grubun kullandığı ‘Oligarşik’ yapının perdelenmiş biçimidir.

            Zaman içinde oligarşik (küçük sosyal tabakalar) katmanlar kendi aralarında uzlaşarak stabil (sabit) bir yapı oluştururken, çoğu kez, grup çıkarları nedeniyle meydana gelen güç paylaşımı ve ona bağlı olarak kamu artı değerlerinden alınacak payın azalması yüzünden kavgalaşırlar. Her ne kadar, halkın oylarına dayanarak güç ve yetki elde etseler de, paylaşım kavgasına halkın katılmasını istemezler. Kimi zaman da, siyasi rakipler arasındaki açının daralması, farklılıkların azalması ve menfaat yakınlaşması zamanında barış etrafında bir araya gelerek, demokrasinin erdemi etrafında birlik ve barış görüntüsü verirler. Oligarkların halk sevgisi de her nedense hep bu dönemlere rastlar.

            Kendi içinde güç odaklarının ortaklığından meydana gelen yapıda, erki paylaşma konusunda ayrışıp, küçük bir grubun egemen olduğu durumlarda oluşur. Türkiye’de de bu konuda iki kez yakıştırma yapıldı. Birincisi, 1971 yılında kurulan Nihat Erim hükümeti ‘Teknokratların iktidarı’ olarak nitelenmiş, ikincisi ise, AKP döneminde bizzat hükümet tarafından yakıştırılan ‘bu ülkede Jüristokrasi egemenliği var’(Yargıçların) ithamıdır. Aslında, hiçbir zaman oligarşinin küçük grupları Türkiye’de tek başına iktidar olmamış, bilâkis oligarşik kolektivizm (ortaklık) hep iktidar olmuştur.

            Partilerce açıklanan Milletvekili aday listelerini dikkatle gözlemlediğimizde, halk iradesinin temsil egemenliğine dayalı bir yapının olmayacağı, meclise gönderilecek temsilcilerimizin bürokrasi ve birkaç meslek grubu mensubundan oluştuğuna tanık olabiliriz. Halkın %80 ölçüsünde siyaset dışında kaldığı yadsınamaz bir gerçekliğimizdir. Halkın büyük bölümünü oyunun dışında bırakan bir sistemin, Demokrasi olup olmadığı hep tartışılacak, yönetimde söz hakkı hiçbir zaman asıl sahibi olması gereken halkta olmayacaktır.

            Siyasi Partiler, demokrasinin temel taşları olmalarına rağmen, onlarda, işletilmeyen, işletilemeyen demokrasilerde zaman içinde yapı değiştiriyorlar, demokratik yapılardan uzaklaşıp, Monarşik bir yapıya bürünebiliyorlar. 1980 darbesi demokrasiyi hazmedememiş siyasilerimiz için bulunmaz bir nimet oldu. Önceleri, yapılan her türlü parti içi görevlendirmeler, yerel ve genel seçimlerde göreve talip olanların sıralamaları delegelerin, ya da parti üyelerinin iştiraki ile yapılırdı. Milletvekili görevlendirme sıralamalarında parti üyelerinin tercihleri terk edilmiş, tek adam seçiciliği hâkim olmuş, unvanlarına ister İmparator, ister Padişah, ister Kral, ister Şah, ister Çar, isterseniz Prens, Emir, Sultan deyin, sıralamalar Parti başkanları ve etrafındaki küçük bir klik tarafından yapılır olmuştur.

            Bu uygulama neyi ifade eder diye sorgularsak,  en azından parti içi demokrasinin yok olduğunun veya işletilmediğinin açık göstergesidir diyebiliriz. Milletvekili adaylarının merkez gücün talepleri doğrultusunda sıralanması, parti üyelik gerekçelerinden en önemlisi olan seçme-seçilme hakkının gasp edilmesi anlamı taşır. Böylece, seçme-seçilme hakkı elinden alınmış bir yurttaşın ‘Parti üyesi’ olma gerekçeleri ortadan kalkmış oluyor ve ‘parti örgütlenmesi’ anlamsızlaşıyor.

            Bazı gerekçeleri ve olumsuzlukları bahane olarak gösterip, Milletvekili adaylarının parti genel merkezlerince sıralanmaları hem Partilerin taşra örgütlerine, hem onların yöneticilerine, hem de üyelere güvensizliğin göstergesidir. Hatta taşra yöneticileri ve parti üyelerinin zihinsel yapılarıyla dalga geçmektir. Merkez düşüncenin uygulamalarından çıkaracağımız sonuca göre, taşra insanlarının akıl, fikir ve zekâ seviyeleri tartışılır durumdadır; dolayısıyla düşünce ve uygulamalarından doğru sonuçlar çıkaramayız önermesine gidilebilir!

            Bu siyasi anlayışla, Demokrasiyi oluşturma ve geliştirme şansımız giderek azalıyor. Bu gidişle Sinop’lu Diogenes’in Atina sokaklarında elinde fenerle ‘dürüst adam arıyorum’ diye gezinmesi gibi, bizde, bu ülkenin sokaklarında, köylerinde, şehirlerinde ‘Demokrasi arıyoruz’ diye dolaşmak zorunda kalabiliriz. Veya kimi siyasilerimizi, Führer, El Caudillo, Duçe gibi sıfatlarla tanımlayıp, tanrılaştırabiliriz!

            Özgür yaşamak istiyorsa, Türkiye halkı yeni Monarklara ve çömezlerine izin vermemeli, bu ülkeyi birkaç kişinin egemenliğine terk etmemelidir!


 

İMAM NE DİYECEK
 
                Deniz subaylığından ayrılarak Protestan papazlığına geçen Martin Niamöller, ikinci paylaşım savaşı sonrası gazetecilerle yaptığı söyleşideki anlatımıyla, bir sistemi tanımlama doğrultusunda, tarihe silinmez bir not düşmüş, Faşizmin kara yüzünü göstermiştir.
            Anlatı şöyle:
            “Naziler Komünistleri toplarken sesimi çıkarmadım, çünkü ben Komünist değildim. Sosyal demokratları götürdüler, sesimi çıkarmadım, çünkü ben sosyal demokrat değildim. Sendikacıları götürdüler yine sesimi çıkarmadım, çünkü ben sendikacı değildim. Sonra Yahudileri götürdüler, ben yine ses çıkarmadım, çünkü ben Yahudi değildim. Sonunda beni de alıp götürdüler” der.
            Gazeteciler sorar;
            Peki, peder Niemöller, sizi götürdüklerinde toplumda tepki doğmadı mı?
            Niamöller cevaplar;
            Tepki gösterecek kimse kalmamıştı ki!
                                   ***
            Başbakan Erdoğan, Anayasa oylamasından önce yaptığı konuşmalarından birinde, “bitaraf (tarafsız) olanlar bertaraf (Yok edilir) olurlar” dedi. Hedef kitle ülkemizin en elit ve egemen kesimi iş adamları idi. Bu atış hedefini vurmuş olmalı ki; TÜSİAD,ın yaptırdığı yeni Anayasa taslağı, AKP’nin ve Başbakanın bile hayal edemeyeceği maddeler içeriyor, hatta Türkiye’nin bölünmesini bile göze alabiliyordu…
            Tehdit unsurunu koz olarak kullanan iktidarın Devlet bakanı ve Ekonomiden sorumlu bakanı Ali Babacan, Başbakandan geri kalmamak için, “Ekonomik alanlarda da Polisiye tedbirler alabiliriz” tehdidi ile iş adamlarını ve Bankaları köşeye sıkıştırmaya, iktidardan yana tavır almaya zorlamakta çekince görmedi…
            Bu tehdit hedefine ulaşmış ve Bankalar Birliği Başkanı ve İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince her iki görevinden de istifa etmek zorunda kalmıştır…
            Çeşitli bahanelerle, farklı gruplardaki insanlar sindirilmeye çalışılıyor. Henüz taslak halindeki kimi karalamalar, alınan notlar geleceğin suç unsuru olarak toplanıyor, gazeteciler, yazarlar, bilim adamları suçlanıyor, karalanıyor, itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, kimileri de zindanlara tıkılıyorlar. Üniversitelerimizde teoloji dersi veren öğretim görevlileri de bu furyadan nasiplerini alıyor, evleri ve çalışma odaları saatlerce didikleniyor, birilerinin kafasında şekillenmiş suç unsuru belgeler aranıyor.
                                   ***
             Genel seçimler yaklaşırken, Hükümet ve Başbakan Erdoğan bir şeyleri tamamlama peşinde. Pazılın parçalarını teker teker yerine koymaya çalışıyor. Sistem tartışması açılıyor, birilerine perde arkasından ısmarlama Anayasa taslağı hazırlattırıyor, TBMM’den KHK (Kanun Hükmünde Kararname)çıkarma yetkisini alınıyor...                                                  Bu yetkiyi Hükümete veren Parlamento tarih önünde sorumludur. Parlamento Türkiye’nin geleceğini AKP’ye ipotek etmiş, yarım yamalak oluşturmaya çalıştığımız halk iradesini, halka rağmen birilerinin ikbali için devretmiştir. Bu devirle, Parlamentomuzun varlık nedeni kendiliğinden ortadan kalkmış oluyor. Bundan sonraki altı ay, Türkiye’nin sistemi ‘Parlamenter Demokrasi’ olmayacak, tek adam sistemi, yani ‘Otokrasi’ olacaktır…  
            Öte yanda ülkede karmaşa almış başını gidiyor. Legal olduğunu(!) iddia eden, aslında terör uzantısı bir parti, çeşitli bahanelerle halkı kışkırtıyor, karışıklık çıkarıyor…                   Son birkaç yıldır Üniversite giriş ve KPSS de soruların bazı kanallarca çalındığı, şifrelendiği ve bir tarikat eliyle kendi adamlarına servis edildiği iddiaları milyonlarca insanımızı huzursuz ediyor, geçlerimizin ülke ve devlete olan güvenleri sarsılıyor…
            Hırsızlık yapanlara kefil olduğunu açıklayan birileri, nedense bu gelişmeler karşısında suskun kalıyor, yapılanlara adeta onay veriyor. Ülkenin en tepesindeki kişiler zamanlarının çoğunu diplomasi(!) adı altında yurt dışında geçiriyor, can alıcı ülke sorunları konusunda yurt dışından ahkâm kesiyorlar…
            Ülkemiz halkının büyük bölümü korku içinde. İnsanlarımız, suçlanma sırasının kime geleceği konusunda korku dolu bir beklentinin içine girdi. Toplum, günlük normal yaşantısının dışında düşünmeye ve hareket etmeye çalışır oldu. Çoğu kez açlığını, yoksulluğunu, işsizliğini, hastalığını unuttu, ‘acaba benim de başıma da kirli bir çorap örülür mü’ endişesini yaşar duruma geldi. Bu gidiş kimsenin hayrına değil; hele hele iktidarın hiç değil!
Korkutulma sırası onlara gelmiş olmalı ki; Üniversitelerde din bilimi öğreten öğretim görevlisi Prof. ve Doçentler de gizli örgüt üyesi bahanesiyle takip edilip, polis araştırma ve kovuşturmasına uğruyorlarsa, sıra yavaş yavaş İmamlara, Vaizlere de gelecek demektir… Belki o zaman, Papaz Martin Niamöller’in ne demek istediğini daha iyi anlarız!


 

MVSS

               İnsan ilişkileri, bilim ve teknoloji geliştikçe, söylem ve yazınımızdaki rumuzlar da artıyor. Günlük yaşantımızda, çeşitli harf, rakam ve şekillerle karşımıza çıkan ‘Rumuz’lar, uzun satırlarla ifade edeceğimiz tanıtımları kestirmeden yapabiliyor… Örneğin: KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı), UN (Birleşmiş Milletler), KHK (Kanun hükmünde kararname) gibi

            Teknolojinin, üretimin ve Dijital iletişimin gelişimi, kullanmak zorunda kaldığımız rumuz sayısını çok hızlı çoğaltırken, acaba bizler bu rumuzların anlamını çözebiliyor muyuz? Çözemiyoruz. Ama boş durmuyoruz; çözmek için epey emek harcıyoruz…

            Gelelim yazımızın başlığındaki kendi rumuzumuza. Ne demek MVSS? Rumuz, (Milletvekili Sıralama Sınavı) anlamına geliyor.

            Özellikle seçim zamanları, siyasilerin çiğnemekten bıkmadıkları bir sakız var. Her seferinde ağızlarında çürüse de, o çürüttükleri sakızı tekrar tekrar çiğnemekten asla vazgeçmezler, bıkmazlar. O, çiğneyip, çiğneyip çürüttüğümüz şey ise, ne olduğunu bir türlü kavrayamadığımız ‘Demokrasi’.

            Demokrasi dedikleri o ulaşamadığımız cazibenin en alt temel kuralı da, seçme ve seçilme hakkıdır. Parti üyeleri bu hakkı, hem iç, hem dış seçimlerde kullanarak, siyasetin doğrudan içinde olmanın avantajını kullanırlar. Parti içi seçimler, parti üyelerinin söz ve karar haklarını kullanma plâtformudur, kadroları oluşturan manifestodur…

            Partiler şu günlerde Milletvekili adaylarını tespitle meşguller. Genel görünüm Milletvekili adayları merkez yoklamaları ile belirlenecek. Tek istisna, CHP’nin, bazı illerde üyelerin katılımı ile önseçim yapacak olması.                                                  İşleyen bir Demokraside hiç kimse Milletvekili adaylarını atama hakkına sahip değildir; bu görevi partilerin üyeleri yerine getirir. Her ne kadar iç tüzükler merkez yönetimlere bazı yetkiler tanısa da,  bu yetkilerin üyeler kanalıyla kullanılması gerekir. Bizim ‘hikmeti kendilerinde menkul’ parti yöneticilerimiz ise, ele geçirdikleri gücü ve yetkiyi çeşitli bahaneler ileri sürerek istedikleri doğrultuda kullanıyorlar ve üyelerin haklarını gasp ederek, yasallaştırılmış, kılıfına uydurulmuş suç işliyorlar. Milletvekilliğine talip olanları, bazı partiler sorguya çekerek, bazı Partiler kura çekerek, bazısı güç zoruyla, kimisi de sokak soruşturması ve kulaktan dolma bilgilerle sıralama yapıp, aday listesi oluşturuyorlar. Zaman zaman da, yüz karası diyebileceğimiz rüşvet iddiaları ortaya saçılıyor…

            MVSS imtihanından galip(!) çıkmış Milletvekili adaylarımız, yakında karşımıza dikilip, tüm yiğitlik(!) ve halka olan sevgileriyle(!) bizlerden oy isteyecekler. Şimdiden bazılarının gözünde kıyak emeklilik ve kimi ayrıcalıklar tütmeye başlamıştır bile…

            Partilerimiz bu seçimlerde de üyelerine güvensizliklerini ilân ettiler. Üyelerinin seçme-seçilme hakkını ellerinden aldılar. Ulusal iradeyi sulandırdılar, hatta yok saydılar. Parti egemenleri halkı bu oyuna ortak etmek istemiyorlar. Halk olmayınca da, bu oyunun adı Demokrasi olmuyor! Olmayacak da…

           

                        NATO’NUN LİBYA’DA NE İŞİ VAR?

 

            Bu haklı sorunun sahibi Başbakan Tayyip Erdoğan. Bu soruyu soran bir Başbakanın ülkesi, iki gün sonra Birleşmiş Milletler (aslında NATO) adına Libya’da görev üstleniyor. Üstelik hareket Komuta merkezi olarak kendi ülkesinde bir yeri, İzmir’i kabul ediyor ve Türkiye’yi dış müdahil ülkeler arasına sokuyor. Bahanesini de ‘insani’ gerekçelere dayandırıyor.

            Türkiye Birleşmiş Milletler (NATO) adına görevler üstleniyor: Ne gibi görevlermiş?

            1-İnsani yardımların teslim alınması ve dağıtımı. Şu anda korkudan Libya halkına kim yardım yapabilecek de, Türkiye o yardımları organize edecek?

            2-Hava sahasının kontrolü. Libya’nın hava gücü kaldı mı ki, biz Libya hava sahasını kontrol edeceğiz? Dileriz, çölde oluşan bulutların peşinden koşturmayız!

            3-Girit-Bingazi arasında deniz kontrolü yapacakmışız! Ya Sicilya-Trablus arası ne olacak? O arayı kim kontrol edecek?

            Belirli süredir Türkiye’yi Emperyal bir yapıya itmeye çalışanlar var. Bilgi ve Teknoloji üretiminde zorlanan, kişi başı ulusal geliri yoksulluk sınırında olan, kendisi ile barışamamış bir ülkeyi, emperyal emellerin içine itmek kadar aptalca bir davranış olamaz. Emperyalizm mağduru bir ülkenin, o insanlık dışı yapıya dönüşmesi asla affedilemez!

            ‘NATO’nun Libya’da ne işi var?’ Doğru ve haklı bir soru…               Ancak Türkiye Libya işgalinin göbeğinde; hem de bazı güçleri koruma görevi ile… Yanlış ve haksız bir uygulama.


 

DEMOKRASİ GELİYOOOR

 

            ABDULLAH AYDIN

                abdaydin42@hotmail.com

 

                Demokrasi getireceklermiş(!)

                Nereye nereye?

            Heyecanlanmayın, sakin olun biraz. Bize değil elbette; çünkü bizde ondan çoook var(!)

            Kim getirecekmiş?

            Sömürgecilikle, asırlardır mazlum halkların iliklerini emen egemen güçler, emperyal ülkeler… ABD, Fransa, İngiltere, İtalya ve diğerleri…

            Kime getireceklermiş?

            Sömürgecilikle, asırlardır iliklerini, damarlarındaki kanlarını emdikleri Arap halklarına… Şimdilik onlara! Demokrasi getirme işi kolay mı? Sırasıyla, parasıyla…

            Siyasi kuklalar, Emperyalizme uşaklık yapanlar sümük mendili gibidir. Kullandıkça kirlenirler, kirlendikçe halklarına zulmederler, çevreye zarar vermeye başlarlar. Zararları, iplerini ellerinde tutanlara kadar uzanıp, yeterince hizmet edemeyince, sonları her yerde lânetlenmektir, yok edilmektir… Kirli mendilin çöpe atıldığı, zararlı atıkların yok edildiği gibi!

            Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarını Demokrasi talebi veya mevcut sisteme ve yöneticilerine başkaldırı olarak yorumlamak, sebepleri ve olayları yeterince açıklamıyor. Emperyalist ideoloji ve yaptırımlar bir taşla bir-iki değil, sürüyle kuş vurmanın peşinde.

            Vurmayı hesap ettikleri kuşlar:

            1-Güya, bu ülke halkları için ‘Demokrasi istiyorlar’ görüntüsü veriyorlar(!)

            2-Despot yönetim ve yöneticilerin ezdiği bu halkları ‘ezilmekten kurtarıyoruz’ kanaatini yerleştirmeye çalışıyorlar(!)

            3-Halkların, sömürgeciliğe karşı oluşan hınçlarını başka yöne kanalize ediyorlar.

            4-İsteklerini tam karşılayamayan (kendilerince beceriksiz) yerel yöneticilerden kurtuluyorlar.

            5-Silâh tekellerine yeni pazarlar açıyorlar.

            6-Yıkılan ülkelerde fiziksel yeniden yapılandırılmada aslan payının kendi şirketlerine verilmesini sağlamak istiyorlar.

            7- Siyasal ve ekonomik egemenlikleri altında tuttukları ülkelerin, yer altı zenginliklerini daha kolay yutabilecekleri yeni antlaşmaların peşinde koşuyorlar.  

            8-Kendilerine her türlü avantajı sağlayacak askeri, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel antlaşmalar imzalatacaklar… Ve ödül (!) olarak bu ülkelere, yüz binlerce ölünün, yüz binlerce sakatın ve milyonlarca aç ve yoksul insanın üzerine bindirilmiş ‘sahte Demokrasi’(!) getirecekler.

            Petrol zengini Arap ülkelerinde paketlenmiş, markalanmış Demokrasi(!) eliyle petrol tüketildikten sonra, sıra Dünya’nın gelecekteki enerji umudu olan Bor madeninin paylaşılmasına gelecek.                                                                                                        Dünya bor varlığının yarıdan fazlası ülkemizde bulunuyor. Bor madenlerinin işletilmesi konusunda kıyısından köşesinden tırtıklamalar, dürtüklemeler başladı bile. Şayet Türkiye kendi gücü ve aklıyla bor madenlerinin kullanımının plânlamasını yapmazsa, sorunlarının çözümü doğrultusunda yalpalamadan yürümezse, emperyal güç ortaklarının bor konusundaki iştahlarını, ağız sulanmalarını engellemekte güçlük çekebilir; bize de, petrol kuyuları nedeniyle değil, bor ocakları yüzünden Demokrasi(!) gelebilir…

            Peki, bizde Demokrasi var mı yok mu? ‘Var’ diyenler lütfen tarif etsinler de, yalan yanlış uygulamalara Demokrasi demeyelim bari.           

            Demokrasi, halkın yönetime doğrudan veya dolaylı katılımı olduğuna göre, sokaktaki halktan biri, ‘ben yönetime katılıyorum’ diye parmak kaldırsın da, Demokrasiyi görelim.

            Yakında genel seçimlere gideceğiz. Normalde bizi yönetenleri kendimizin belirlemesi ve seçmesi gerekmez mi? Gerekir. Ama heyhat! Nerdee!  Sandığa giderek, güya özgürce, demokratik tercihimizi yapıp, bizi yönetecekleri seçeceğiz. Koskoca bir aldatmaca… Seçim gününe kadar bizi yöneteceklerin büyük bir bölümü birilerince belirlenecek ve bizlerin önüne dayatılacak. İster ye, ister yeme!

            Ha emperyalist güçlerce Irak’a getirilen ve Arap ülkelerine getirilmek istenen kanlı muhteşem demokrasi(!), ha bizim yerli siyaset egemenlerimizce ülke insanına reva gördükleri asılsız demokrasi. Partilere kayıtlı, hakları ellerinden alınan üyeler. Halkları yok sayan ilkel aldatmacalar, kaba davranmalar…

            İkisi arasında boşuna fark aramayın. İkisinde de amaç, halkların şu veya bu şekilde sömürülerek, zulüm ve dalavere üzerine kurulan egemenliklerin devam etmesidir…

            Halk sömürüldükten sonra, sömürgenler yerli olmuş, yabancı olmuş ne farkı var ki? Emperyalistlerin işgal ettikleri, kan döktükleri, medeniyetleri yok ettikleri ülkelere reva gördükleri sistem, bizde de iradesi elinden alınmış seçmenle yapılan sözde seçimlerin yapılıyor olması ve bunu halka dayatmak demokrasi ise; halk iradesini yansıtmayan ‘Demokrasi’ yutturmaca sının canı cehenneme…


DEPREM  ( BİLİM – AKIL – DUYGU – KÖR İNANÇ )

  ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

            Dünyamız büyük felâketlerden birini daha yaşıyor. Doğa ağlıyor, İnsanlık ağlıyor… Japonya açıklarında meydana gelen Deprem ve sonrasında Denizde oluşan Tsunami (Liman dalgası) olayı… Deprem nedeniyle deniz dibinde meydana gelen zemin kayması ve açığa çıkan enerjinin suya geçerek, büyük ve yıkıcı deniz dalgalarının oluşması… Bir yanda Doğanın kendini yok edişi veya yeniden düzenlemesi, öte yanda insan güç ve üretiminin bazı güçler karşısındaki çaresizliği, yetersizliği ve yok oluşu…

            Deprem ve Tsunami sonrası Japonya’dan yansıyan insan davranışları, Dünya insanlığına ders olacak nitelikteydi; özellikle bizim gibi ülkelere... Japon halkı depremle o boyutlarda özdeşleşmiş ki; sanki yaşamının bir parçasıymış, olması gereken bir hareketmiş gibi karşıladı. Bu davranışın arkasında yatan neden, çoğu ülke insanında bulunmayan kendine güven, sosyal yapıya güven, devlete güven ve sisteme güvendir. Japon halkı biliyor ki; halkı, devleti ve sosyal yapı, onu, içine düştüğü yıkımdan, sıkıntıdan ve olası tehlikelerden koruyacaktır. Japonlar, güven konusunda çok güçlü toplumsal duyguya sahip görünüyor…

            Japon halkının cesur ve güvenli tepkisinde, uzak doğu felsefesinin etkili olduğu muhakkaktır. İnançlarında korkuya ve korkutmaya yer olmadığı, insan beyni ve gücünün her türlü zorluğun üstesinden gelebileceği güveni düşüncelere adamakıllı yerleşmiş, sızlanma ve ağlamakla, suçu başkalarında aramakla sorunlarını halledemeyeceği yaşam felsefesine dönüşmüş. Sorunun çözümünde belirleyici unsurun, bilim, akıl ve emek olduğunu bildiklerinden, ilâhi güçlerden yardım bekleme gibi bir eğilimde görünmüyorlar…

            Büyük felâkete maruz kalan Japon halkı hiç mi korkmuyor? Şu anda belki de Dünya’da en fazla korku içinde olan onlardır. Çünkü tarihin ilk nükleer saldırısına maruz kalan bu halk, kitleler üzerinde insanlık suçu işleyenlere karşı fazla düşmanlık duyguları geliştirmeden yaralarını sarma çarelerini bulmuş, ancak ödediği fatura çok ağır olmuştur. Japon halkı bu tehlikeyi yaşayarak öğrendiği için, bu günkü korkularında haklıdırlar. İnsanlığa düşen görev, tüm dünya’yı da etkileyecek olan nükleer yayılmaya karşı çabalayan ve zor durumda kalan Japon halkına elden geldiğince yardımda bulunmak ve bir an evvel normal yaşama dönmelerine yardımcı olmaktır, güç birliği yapmaktır… Nükleer korkularına rağmen, Japon halkının vakur davranışını kutlamak gerek. Japon ulusuna ve tüm dünya insanlığına geçmiş olsun!

            Bize gelince: çok daha düşük şiddetteki yer sarsıntıları ile köyleri, şehirleri alt üst, ruhsal olarak paramparça, ekonomisi yıkılan bir yapıya sahibiz. Olaylar sonrası birbirimize akıl satmayı pek severiz de, nedense soruna çare üretmeye gelince, elimizden bir şey gelmez. Geç öğrenen, hatta tüm zorlamalara rağmen öğrenemeyen bir yapımız var. Öğrenmemede, iyiyi, doğruyu aramamadaki inadımız, geri kalışımızdaki nedenlerden biri olarak her an ayağımıza dolaşıyor, yaşamımızı çekilmez ediyor. Japonların felâket sonrası davranışlarından çok ders çıkarmamız gerek…

                                   GÜÇ SARHOŞLUĞU

            AKP çevreleri (Siyasi ve Bürokratik) yeterince hak edilmemiş bir gücün sarhoşluğu içindeler. Kimileri çenelerini tutamıyor, şirazeyi iyice kaçırıyorlar. Her şeyde olduğu gibi, siyasetin de insani bir dili, sosyal bir ahlâkı var. Yaptığınız işte ahlâk sınırlarını bu kadar zorlarsanız, toplumsal tepkileri ve karşı vuruşları da kabullenmeniz gerekir.

            Örtünme konusunda fikir beyan ettiğini sanan AKP’li ne diyor? “Örtünmeyen kadın, kiralık veya satılık eve benzer”. Kısacası diyor ki: örtünmeye kadın ahlâksızdır; parasını verip kullanabilirsin, fiyatını bulursan satabilirsin! Şayet sayın savcılar bu tanımlamayı özgürlük kavramında değerlendiriyorlarsa, hiçbir küfrün suç olmaması gerekir…

            Bir diğer AKP’li allame, Kadın-Erkek eşitliği konusunda fikir beyan ederken diyor ki: “Fiş ile Priz ne kadar eşitse, kadın ile erkek de o kadar eşittir”. Yani eşitlik kavramını fiziksel ayniliğe ve farklılığa dayandırarak, işin sosyal ve hukuki yönünü yok sayıyor ve insani hak eşitliğini reddediyor…

            Bu anlayıştaki kafaların her şeye hâkim olup yönettiği bir ülkede, bizde ikide bir Demokrasiden, özgürlüklerden, haktan, hukuktan bahsediyoruz. Galiba, gerçeklerle hareket edip mücadele etmek yerine, hayallerimizin mahkûmiyetinde iç büzülme yaşıyoruz; gerçekler bu kadar açık olmasına rağmen… Yanlışlarla mücadele etmenin insanlık görevi olduğu asla unutulmamalı ve insanlık kör inançlara kurban edilmemelidir!

 **

Not: Rahatsızlığımda ilgilenen, ziyaretime gelen ve telefonla geçmiş olsun dileklerini ileten tüm arkadaş ve dostlarıma teşekkür eder saygı ve sevgilerimi iletirim.


BİZ BİZİZ BE!

            ABDULLAH AYDIN

            Abdaydin42@hotmail.com

            Bu toprakların insanına hayran olmamak mümkün değil! Her ne kadar, okur-yazarlık ve üst öğrenim konusunda geri kalmış ülkelerle eş değer olsa da, gelişkin ve yeterince gün yüzüne çıkarılamamış bir halk edebiyatına, sokak edebiyatına, ağlarken gülebilen, gülerken ağlayan, şiirde, romanda, tartışmada her türlü ironiyi, taşlamayı, övgü ve yergiyi üretebilen bir yaşam edebiyatına sahip.

            Yoksulluğuyla, ezilmişliği ile çaresizliği ile dalga geçebilen, sıkıntılarını yaşam sevincine dönüştürebilen, sosyal yok edilişine aptallık derecesine varan ölçüde tevekkül gösterebilen, geçmişi çabuk unutmaya meyilli ve hamasetle duygusal doyuma ulaşan bir toplumuz biz…

            Siyasetimizin son elli yılında iz bırakan (doğru ve yanlış) aktörlerden, figürlerden biri daha aramızdan ayrıldı. Necmettin Erbakan Seksen beş yıllık ömrünü, inandığı doğrultuda mücadele ederek tamamladı. Tanrı suçlarını affetsin!

            Bizi tarifleyen toplumsal Pandomima Erbakan’ın ölüm olayından sonra başladı ve elan devam etmekte. Kırk yıldır beğenmediğimiz, dışladığımız hatta siyaseten yok etmeye çalıştığımız Erbakan hakkında söylenenler bütünüyle riya kokuyor, sahtekârlık kokuyor. Övgü düzenler, arkasından ağlayanlar, madem Erbakan’ı bu kadar seviyordunuz, bu kadar iyi işler yapıyordu da, kurduğu her partisini niçin kapattınız, Başbakanlıktan neden indirdiniz, hapse niçin attınız, niçin büyük oranda para cezası verdiniz? Arkasından güya ağlayan, gözyaşı döken yüz binler, niçin oylarınızı verip iktidara getirmediniz? Sorunun cevabı bende yok. Cevabını riya düzenler, yalandan ağlayanlar versin!

                                   BENİM BENİM (MEİN MEİN)

            Başbakan Erdoğan Almanya’da epey esti gürledi. Avrupa’da çalışan işçilerimize yapılan eşitsizliklerden bahsetti. Haklı elbet. Ama Türkiye’deki işçilerin, işten atılanların, işsizlerin hali ne olacak hiç bahsetmedi. Almanlar, benim, benim, benim (Almanca mein, mein, mein) ifadelerinden çok çektikleri için, konuşmalarındaki ‘Sahip edası söyleminden ürktüler. Bild Gazetesi de Erdoğan’ı ‘Nefret Vaizi’ (Hassprediger) olarak nitelemiş ve toplumlarının rahatsızlığını dile getirmiş. Günümüz Demokratik sistemlerinde temel öğenin ‘Ben’ değil, ‘Biz’ olduğu, Başbakanımızın aklına pek yatmıyor galiba!

                                   ARAZİMİ VERİRİM

            İnsan öldürtmek ödüllendirilir mi? O iş öldürülenlerin sayısına bağlı(!) Şayet öldürülenler binlerle ifade ediliyorsa, neden o işi yaptıran ödüllendirilmesin?(!) Az iş mi kırk bin kişinin ölümüne sebep olmak! Kimi çevreler Abdullah Öcalan’a ev hapsi istiyorlar. Ufuk Uras’a bu yetmemiş olacak ki, cömertlik ve âlicenaplık örneği göstererek, Abdullah Öcalan’ın rahat etmesi için yapılacak kâşane için arazisini verebileceğini söylüyor. Ey Ufuk Uras! Aklınca, memlekette sosyalistlik satıyorsun. O araziyi bir iki yoksula versen, onlarda hayatlarını kurtarsalar daha iyi olmaz mı? Ver şu araziyi yoksullara da, Türkiye, sosyalist Milletvekili nasıl olurmuş görsün be kardeşim(!)

                                   YER DARLIĞI

            Adalet Bakanı mı Adaletsizlik Bakanı mı olduğuna tarih karar verecek. Sadullah Ergin, yer darlığı nedeniyle Silivri Ceza Evinde (Ceza evi mi, toplama kampı mı belli değil) tutuklu bulunan gazeteciler Sayın Mustafa Balbay ve Sayın Tuncay Özkan’ın tek kişilik hücrelere nakledildiğini söyledi. Sadullah Ergin’in Matematik ve Fizik mantığına göre, her odaya bir kişi yerleştirirsen, Silivri’de daha çok kişiye yer açma imkânı doğacak. Örneğin: on kişi bir koğuşta kalıyorsa, hemen on odaya birer birer dağıtın, alın size yeni boş mekânlar(!) Aslında %42 nin hepsi hak ediyor Silivr’yi. Hepsini doldursak yer daha da genişler ve rahat ederler! Ne mantık, ne zekâ ama(!) Tam bize göre!

                                   BÖLGE PATLAYABİLİR

            Terör örgütü ‘pasif savunmadan aktif savunmaya geçecekmiş’! ‘Bölge her an patlayabilirmiş’! Kim diyor bunu? Bu ülkenin yasalarını yapmakla yükümlü bir Milletvekili. Bu söylemler bir ikaz değil, açık bir komut ve tehdit. BDP’ eş başkanı terör örgütüne işareti çakıyor; ‘harekete geçebilirsiniz’ diyor. Nerede söylüyor bunu? TBMM çatısı altında. Al sana kürsü dokunulmazlığı, al sana Demokrasi! ‘Yeme, yanında yat…

                                   TEŞEKKÜRLER

            Kime? Elbette Fransa Devlet başkanı Sarkozy’e. Neden. Açık konuştuğu, bizi kandırmaya çalışmadığı için. Ama Bizim Başbakan kızıyor; ‘bizi AB’ye almayacaksanız açık söyleyin. Almayacaksanız eyvallah’ diyor. Be kardeşim: bir söz daha açık nasıl söylenir? Yoksa adam kulağımıza huni takıp huniden mi üflesin? Sana diyor ki: kendi yol haritanızı kendiniz çizin. Bu takımda size yer yok! Bizim kültürümüzde ‘Lâfın hepsi deliye söylenir’ diye bir ifademiz var. Anla be kardeşim, anlayın artık! Bir kez olsun bu ülke insanına güvenin ve doğruyu söyleyin de kendi yolumuzu kendimiz bulalım!

                                   BENİM ADAYIM

            Birileri Sultanlık, Halifelik hayalleri kuruyor. Hayalleri doğrultusunda ülkemize yeni don biçiyor ve ‘Başkanlık’ sistemi öneriyor. Boşuna hayallenme; benden sana oy yok. Benim iki adayım var. Biri yıllardır Amerika’da CIA ve Pentagon tarafından eğitilen, siyasetinize hamilik eden Fetullah Gülen, diğeri de kırk bin kişiyi öldürtme tecrübesine sahip Abdullah Öcalan. Yakışmaz mı gaybanalara! Yakışır!  Yakışır!

            Bize neler yakıştırmadılar ki! Kim ne derse desin; biz biziz sapına kadar!

           

            Not: Sayın Mesut Engin’in, yazılarımı daha sade bir dille yazmam konusunda yaptığı nazik uyarıya teşekkür ederim.

 


 

DOMİNO TAŞLARINI KİM DİZDİ?

 

                ABDULLAH AYDIN

 

                Son yılların sıkça dile getirilen terminolojilerinden biri de “Domino teorisi”. Domino teorisi nedir ve niçin sıkça dillendirilir oldu?

            Aslında Doğa’nın ve İnsanlığın var oluşundan bu yana hayatın her alanında mevcut ve etkin olmasına karşın, siyasal edebiyattaki belirleyici yerini, ikinci paylaşım savaşı sonrasının ‘Soğuk Savaş’ döneminde almıştır.

            Her türlü çevreyi dikkatle gözlemlediğimizde, insan ve doğal yaşamın her evresinde ‘Domino taşı’ teorisinin canlı ve hareketli olduğuna tanık oluyoruz.                                            İki yıl önceki Dünya’yı korkutan Ekonomik kriz nispi oranda Domino etkisi yapmıştı. Ancak Liberal sömürü sistemine uyumlu akılcı(!) kararlar alınarak domino etkisi en aza indirilebilmiş; dünya ekonomik yıkımını belirli oranda azaltabilmiştir…

            Halkların birbirinin kültürlerinden etkilenmelerini, bireylerin moda akımlardan etkilenmelerini, hatta inanç kabullerindeki etkileşimin domino etkisinde gerçekleştiğini de söyleyebiliriz…

            Ekolojik yaşamda da Domino etkisinin şekillenmede önemli rol oynadığına tanık oluyoruz. Zaman içinde, çeşitli havyan ve bitki türlerinin Domino etkisiyle yok olduğunu görebiliyoruz. Doğanın egemen güçleri, emperyal yapıları, kendi yasaları işleyişinde kimi canlıların yok olmasına neden olabiliyorlar. Bilimin aktardığı veriler, binlerce canlı türünün doğal Domino etkisiyle yok olduğu bilgisini bizlere aktarıyor…

            Domino etkisi en sert ve ani etkiyi siyaset alanında gösterir. Siyaset alanında kullanılan dilin ve yöntemlerin, çeşitli ikna ve yönlendirme fiilinin yanında, özellikle Demokratik olmayan idare ve sistemlerde baskıcı araçlara da başvurduğu için, birey ve kitle tepkisinin daha çabuk ve daha radikal örgütlenmesine neden olabiliyor…                                 Siyasi yaşamdaki Domino etkisinin sertliğinin ve hızının bir başka nedeni, siyasetin, bireylerin ve kitlelerin günlük yaşamını her an doğrudan etkilediği, bu etkileşimin periferiye (çevreye) yaptığı etkiden kaynaklanıyor. Bir nevi, kitlelerin, düşüncelerin, eylemlerin buluşma noktası, atlama tahtası görevini yapıyor olmasındandır…

            Son aylarda Arap (İslâm) dünyasında meydan gelen tepki ve kalkışmalar, ‘Domino teorisi’ çerçevesinde değerlendirilmektedir. Zaman içinde diğer Arap ülkelerini, hatta İran’ı içine alabileceği, kimi siyaset ve gözlemcilere göre Türkiye’yi de kapsayacak görünümde olduğu iddia edilmektedir…

            Ülkemiz Türkiye yıllardan beri Ekonomik, siyasi, sosyal ve siyasal yapı bakımından pek rahat değil. Ufak tefek kaşımalara karşı bile oldukça hassas ve tepkili. Yüz yıldır ekilen karşıtlık tohumları günümüzde meyve verir duruma geldi. Dünya’da benzeri dahi olmayan ‘Ulusal Mücadelesi’ ve ‘Kurulan Cumhuriyet’ bile tartışma konusu yapılabiliyor. Buna rağmen, Arap dünyasında görülen, siyasi hedef, ilke, program ve liderlikten yoksun, daha ziyade yönetenlere yönelik, açlık ve yoksulluk tepkisi olarak gelişen kalkışmaların Türkiye’yi etkileyeceği uzak ihtimal olarak duruyor...

            Çevresel etkileşim elbette kaçınılmazdır. Ancak ‘benzerlikleri ve yakınlıkları olan her ülkeyi etkiler’ diye kesin bir yargıya varmak bizi yanlışa götürebilir. Teorinin, ileri sürülen iddiaya tam ulaşabilmesi için benzerliklerin, idari yöntem ve yönetimlerin birbirini etkiliyor olması gerekir. Nitekim iki yıl önce yaşanan Dünya Ekonomik krizinde de aynı iddialar ortaya atılmış, ancak değişik ülkelerde değişik sonuçlar doğurmuştur. Bazı ülkelerde kriz artı değere bile dönüşmüş ve gelişmeye katkıya neden olmuştur. (Çin)…

            Esas sorun, teorinin ne olduğu ve nasıl etkileyeceğinden (kötü etkileyecek) ziyade, bu tezgâhın kimler tarafından kurgulandığında yatıyor. Olaya maruz kalan ülke halkları bu işte en mazlum tarafı oluşturuyor. Ama ülkesinin sömürülmesine yeterince tepki koymuyor, koyamıyorsa da tamamen günahsız sayılmazlar. Yönetimi seçimle, darbeyle veya feodal yollarla ele geçirenlere karşı genel davranışındaki sessizlik ve kabul, o ülke halklarını da olayın oyuncularından yapıyor ve domino taşlarını dizenlerin suçlarına orta ediyor…

            Cetvelle ülke haritalarını çizenler, sömürgecilikte ortaklaşanlar, şu anda Arap ülkelerinin içine düştüğü durumdan pek rahatsız oldukları düşünülemez. Siyasi ilke ve iradeden yoksun kalkışmaların sonunda karmaşaya ve bilinmezliğe dönüşeceğini ve bu karmaşadan yeni piyonları ile daha çok çıkar sağlayacaklarını biliyorlar ve onun hesabını yapıyorlar. Çünkü bu teoriyi şekillendirenler, domino taşlarını dizenler ve taşları hareket ettirenler kendileri olduğu için, kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen bu konuda fazla endişeli davranmıyorlar. Domino taşlarını dizip yıkanlar, bu kalkışmaların sonunu bekliyorlar. Kendilerine bağımlı yeni bir yönetimin ve riski olmayan kârlı bir paylaşımın hesabını yapıyorlar...  İşin temelini görebilenler, bu taşları dizenlerle, yerinden oynatıp devirenlerin de aynı güçler olduğunu göreceklerdir…

            Şimdi, kalkışmaların yaşandığı Arap halklarını tarihi bir görev bekliyor. Sömürgeci sistemin akışına ve plânlamalarına dur demek; uluslar arası soygunculuğun dizip yıkarak zararını gördükleri domino taşlarını terse doğru hareket ettirip, bu dünya’da insan onuruna yaraşır yaşama haklarının olduğunu, işbirlikçiler, despotlar ve tiranlar tarafın yönetilmek istemediklerini Dünya insanlığına haykırmak!

            İnsan, Arap halklarının uzatılacak havuçlara aldanmasını düşünmek bile istemiyor!


 

KANUNUN HUKUKU İĞFALİ

 ABDULLAH AYDIN

Abdydin42hotmail.com

            Kanun, yasa, tüze, hukuk, hak, adalet; bu kelimelerin tümünü aynı daire içinde değerlendirip, kişi ve toplumla olan ilişkilerini ve onların hayatlarındaki etkilerinin ne olup olmadığını ve yaşantımızdaki yerinin değerini daha iyi anlayabiliriz…

            Anayasa, Kanun, Yasa, Kanun hükmünde kararname, Tüzük ve Yönetmelik toplum yaşamındaki kuralları belirler ve yaptırım gücü içerir…

            Tüze, Hukuk ve Adalet, Tüzel kişilikler, toplum ve bireyler karşısında savunmayı, hakların gözetilmesini ve yerine getirilmesini, bireyin, toplum, Devlet ve bireyler arasındaki ilişkilerini, hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesini belirler ve sonuçlandırır…

            Her türlü rejim, sistem ve yönetimin kendine has kanunları, kuralları ve yığınları yönetecek, yönlendirecek yaptırım örgüleri ve kurumları vardır. Ancak bunlar o ülke veya rejimin insani olduğunu, yönetimindeki halkı demokrasi ve refah içinde yaşattığı anlamına gelmez…

            Tiranların, despotların ve baskıcı yönetimlerin oluşturdukları korunma bariyerlerinin en etkili olanı kanunlardır. Baskıcı yönetici ve yönetimler yaptıkları her yanlışın, işledikleri her haltın kanunun gerekleri olduğunu iddia ederek savunuda bulunurlar. Ancak savunuları kendi kotardıkları kanunlara uysa da, hukuka, adalete uymaz, insanları ve toplumları mutlu etmez. Kanun-Yasa adalet ve hak dağıtmıyorsa, mevcudiyetleri işin kılıfına uydurulmasıdır; bu tür kanunlarla Hukuk devleti ve Demokrasi oluşturulamaz…

            Parlamentomuzun Kanun çıkarma hızına söyleyecek bir sözümüz yok. Ancak çıkarılan kanunların içeriğine ve toplumla yaratacağı çelişkilere ve oluşturacağı rahatsızlıklara şimdiden itirazlarımız var.

            Anayasa oylamalarında gördüğümüz gibi, birbiriyle fazla ilintisi olmayana kanunların aynı çuvala doldurularak (artık torba yetmiyor) Parlamentodan veya halkoyundan geçirilmesi çağdaş hukuk yapısı ve uygulamasına pek uymuyor. Bu uygulamanın çelişkileri kaçınılmaz olarak rahatsızlık yaratacak ve yeni çözüm yollara aramak zorunda kalabileceğiz…

            Kanun ve hukuk ilişkilerindeki uyumsuzlukları örneklemek gerekirse:

            a-Yüksek yargının iktidar talepleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışılırken yapılanlar, gelecekte ülkemizin başını çok ağrıtacak gibi görünüyor. Anayasa Mahkemesi üyelerine tanınan ekonomik ve sosyal haklar, ülkemizin sosyo-ekonomik yapısı dikkate alındığında, yapacağımız tanımlama ‘kendini mahkemelerini oluşturuyorlar’ temeline oturuyor…

            b-Yaşadığımız toprakların savunulması bir görevdir. Karşılık beklemeden ve ücret almadan amatörce yapılıyorsa kutsaldır; ‘Mehmetçik’ dediğimiz kesimin yaptığı budur.  Ancak ücret karşılığı yapılan görevler kutsallığın dışına taşar, çünkü toplum hizmetin bedelini ödüyor demektir. Polis askerlik yapmayacak, Ücretli ve rütbeli Askerler askerlik yapmayacak, yurt dışına tüyen, arkasını bir yerlere dayayanlar, parayı destelemiş olanlar, sahte hasta raporu alanlar askerlik yapmayacak, yüksek tahsil yapanlar birkaç gün yapacak. Eee.. Hani vatan görevi kutsaldı? Kutsallık, sadece yoksula, tahsil yapamayana, yurt dışına kaçamayana, kendini silâhlı Devlet görevine atamayanlara mı ait? Tuzu kuruların ve maaş karşılığı görev yapanların kutsal vatan görevleri yok mu? Acaba işin temelinde ‘alavere dalavere, bizim memet nöbete’ deyişi mi yatıyor?

            c-AKP iktidarının Dünya’da eşi benzeri görülmemiş ve mevcut hiçbir hukuk kuralına uymayan ‘Torba yasa’ sevdası, gelecekte ülkeye ve halkımıza çok pahalıya gelebilir. Çorba yasaların torbasında, birbiri ile hiç ilişkisi olmayan yasalar birlikte oylanıyor. Bütün iş güvenceleri yok ediliyor, çalışanların gelecek garantisi ortadan kaldırılıyor. Yani emekçilerin kaderlerine kan doğranıyor…

            Halkımız her ne kadar onaylamış olursa olsun, birçok maddenin birlikte oylandığı Anayasa Referandumu ve torba yasalar ülkemiz hukuk düzeninin iyileşmesine katkı yapmayacağı gibi, tökezleyerek devam eden sistemimiz daha da çok aksayacaktır…

            Gerçek demokrasilerde yöneticiler, yasalara, kanunlara değil, hukuka sığınırlar. Bu gün iktidar sahipleri yaptıkları yasalara güvenmemeliler. Hukuka ve adalete uymayan yasalar her dönem Bumerang etkisi yapmaya gebedirler ve sahiplerini vurma tehlikesi vardır…

            Torba yasa düzenlemeleri asla hukuk uygulaması olamayacağı gibi, tamı tamamına, Hukukun yasalar, kanunlar tarafından iğfal edilmesidir… Bu eylemde Parlamento alet ediliyorsa, sistem bütün olarak suç işliyor demektir. Hiçbir suçun cezasız kalmayacağı asla ve asla unutulmamalıdır!


O AKIL BİZE KALSIN

 

            ABDULLAH AYDIN

            Abdaydin42@hotmail.com

 

           

            Tunus’ta  ‘Yasemin’ devrimi adı altında başlayıp Arap âlemine yayılan ve Mısır’da yoğunlaşan halk hareketleri, Dünya insanlığının birilerinin istediği gibi yönetilmeyeceğini, yönetilemeyeceğini adeta haykırmaya başladı. Toplumlar ne kadar geri kalmış olurlarsa olsunlar, iletişim çağının insanları çok yönlü etkilediğini, eksi-artı doğrultuda değişime doğru yürüdüğünü gösterdi.

            Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de, Lübnan’da sokağa dökülen, Suriye ve Ürdün’de de kıpırdamaya başlayan halk hareketleri, kimi çevrelerce Demokrasi talebi gibi gösterilse de, Tunus sokaklarında yapılan TV. Röportajlarında halkın yakınmaları, yoksulluk ve yolsuzluk üzerine oturuyor. Dış egemen Dünya’nın bu kalkışmaları Demokrasi talebi gibi göstermesi yanıltıcı olabilir. Halkın şikâyetçi olduğu yönetici kadro ile dış tanımlayıcıların, bu ülkelerdeki halkın yoksullaşmasında ve sisteme dönüşen yolsuzluk yöntemlerindeki ortaklıkları göz ardı edilmemelidir…

            Bu ülkeleri bekleyen temel tehlike ise; baskıcı rejimlerin daha da kalıcı yapıya dönüşmesidir. Görünen o ki; kalkışmaların örgütlü ve siyasal bir yapısı yoktur, gerektiğinde muhatap olacak, kitlelere yol gösterip peşinden sürükleyecek lider kadrodan yoksun görünüyorlar…

            Bir diğer tehlike de; ilkesellikten ve lider kadrolardan yoksun kalan kitlelerin talan ve teröre yönelmesidir ki; bu ülkeler için, içinden çıkılmaz ana tehlike o zaman başlıyor demektir. Hatta o ülkelerle de kalmayıp, bütün Ortadoğu ülkelerinin içine alan bir şiddet ve terör ortamına dönüşme tehlikesi vardır…

             Tanrı’nın en adil dağıttığı şey ‘Akıl’dır derler; çünkü hiç kimse aklından şikâyetçi değildir, herkes kendi aklıyla barışıktır, mutludur…

            Bu toprakların, bu halkın iç tanımlamaları ve benzetmelerinin içinde, alınması gereken dersler vardır. Ne demiş insanlarımız: “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı”, “Dinime söven bari Müslüman olsa!”, “Herkes önce kendi evinin önünü temizlemelidir!”, “Aynada önce kendi yüzüne bak!” diyerek, bazılarının söylem ve hareketlerinin anlamsızlığını ifade etmişlerdir…

            Arap dünyasındaki bu hareketler olurken, bizim kimi yöneticilerimiz Arap liderlere akıl satmaya çalışıyorlar. Kendi ülkesinde en ufak Demokratik tepkiye, sövgüye varan ifadelerle karşı çıkıp, inzibati her türlü şiddet gösterilirken, dönüp bir başka ülkenin liderlerinden itidalli davranmasını istemek ve halkın demokratik hakkını kullandığını söylemek biraz gülünç bir durum yaratıyor…       

            Belli ki, o ülkelerde bıçak kemiğe dayanmış ve halk haklı olarak tepki veriyor. Ancak bizim ülkemizdeki durum onlardan pek de iyi değil. Başka liderlere akıl satanlar, o ülke halklarını haklı görenler (ki o halklar haklıdırlar), iş kendi işçisine, memuruna, öğrencisine, çiftçisine gelince amansız bir tirana dönüşüyorlar. Hak arayanların, haksızlıklara, zulümlere, talan ve yolsuzluklara, işsizliğe, açlığa hayır diyenlerin karşısına, bizim akıl satıcıları Biber gazıyla, Tazyikli suyla, Panzerle, Copla çıkıyorlar…

            Dünya’da eşi benzeri görülmeyen yöntemlerle çıkarılmaya çalışılan, Meclis çoğunluğuna dayanarak çıkarılması mutlak görülen ‘Torba’ veya ‘Çorba’ yasalarla hukuk devletinin tesis edileceğini zannedenler, gerçek hukuku anlamamış gibi davranıyorlar. Torba yasaların sonunda hiçbir kamu görevlisinin kalıcı adresinin olması, işçilerin stajyerlikten çıkarak kalıcı kadro elde etmesi mümkün olmayacak, Türkiye iç sürgünlerin yoğunlaştığı, iş garantisinin tümden yok olduğu bir ülke haline gelecek. Çalışanların böyle hukuk dışı yasaya tepki vermesinden daha doğal ne olabilir ki?

            Bizim Başbakanın ve diğer siyasi yetkililerin tavsiyelerine Mısır yetkililerinden “siz kendi işinize bakın, bizim işimize burnunuzu sokmayın” diyerek, sert tepki verdiler. Türkiye bu azarlanışa maruz bırakılmamalı idi. Yetkililerin bu tür uluslar arası konularda daha diplomatik davranmaları, ülkemiz diplomasisinin yararına olacağı unutulmamalıdır…

            Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, halk hareketlerinin yoğunlaştığı ülke yöneticilerine yaptığı tavsiyelere yürekten katılıyorum. Ancak Aynı başbakanın kendi yurttaşlarının hak taleplerine de aynı hassasiyeti göstermesini beklemek hakkımız olsa gerek…

            Sayın Başbakan bu ülkeyi, bu halkı seviyorsa, başkalarına verdiği aklı bu ülkede saklasa, o akıl bizde kalsa daha iyi olmaz mı? Belki işe yarar!

 


SİYASETİN DİLİ

 ABDULLAH AYDIN

                Abdaydin42@hotmail.com

            Siyaset, bir yönetme sanatı olduğu gibi, aynı zamanda dili, kelimeleri, cümleleri yerli yerinde ve insanları ikna edici biçimde kullanma ustalığıdır.

            Dilimiz Türkçede kelimeleri, cümleleri kullanmanın ne kadar etkili ve önemli olduğunu belirten deyişler hiç de az değildir. Örneğin: “Yaram kurşun yarası değil, dil yarasıdır”, “Dostun dili yaralar beni” gibi. Öte yandan “Dost acı söyler” diye bir terimimiz vardır ki, kullanılan dilin ne kadar acıtıcı ve gerçekçi olabileceğini de gösteriyor…

            Belagat, Retorik, Hitabet, Nutuk, Söylev gibi tanımlamalar, Uzdillik, Sözbilim ve konuşma sanatı dediğimiz kapsama girerler. Bunların dışında konuşma sanatının içine girecek birçok tanımlama ve isimlendirme mutlaka vardır…

            Konuşma sanatı ve dili kullanma biçimi insanoğlunun keşfettiği ve sürekli kullandığı yönlendirme yöntemlerinin başında gelir. Hayvanlarla kurabileceğiniz bir iletişimde bile, bir kedinin, bir köpeğin, kümesinizdeki bir tavuğun bile, çıkardığınız ses tonunuza göre davranış gösterdiğine tanık olabiliyoruz…

            Kelimelerin ve cümlelerin kullanım biçimi ve kitlelere ulaşımında ajitasyon vardır heyecan vardır, edebiyat vardır ironi vardır hiciv vardır, hüzün vardır hüsran vardır, tahrik vardır tahriş vardır, kılavuzluk vardır yönlendirme vardır…

            Sosyal ve siyasal tüm değişim ve devrimlerde, kitlelerle kurulan iletişimde, hitabet ve konuşma dilinin oldukça etkin ve önemli olduğu tarihi örneklerle yaşanmıştır. İyi konuşmacılar tarihin her döneminde kitleleri etkilemişler, yönlendirmişler ve yapacakları işlere inandırmışlardır. Romalı Çiçero’nun (Cicero) kitleleri etkileme gücü tarihlerde not olarak kayıtlıdır. ABD bütünlüğünün sağlanmasında ve demokrasisinin gelişiminde Abraham Lincoln’un hitabet gücünün etkisi, Fransız devriminde kimi yazarların söylemlerinin kitleler üzerindeki etkileri oldukça yoğun olmuştur. Hindistan’ın bağımsızlığını elde etmesinde, Atatürk’ün ulusal kurtuluş mücadelemiz ve Cumhuriyetin kuruluşunda konuşma ve hitabeti etkili bir silâh gibi kullandıkları ve büyük kitleleri peşlerinden götürdükleri unutulmamalıdır.

            Konuşmayı sanata dönüştürüp insanlık yararına kullananların yanında, aynı silâhı insanlığın mahvı doğrultusunda kullananların varlığı da unutulmamalıdır. Hitler’in, şahsi histerileri peşinde Alman ulusunu ve bütün Avrupa’yı felâkete sürüklemesi, konuşma sanatının kötü kullanımına en çarpıcı örnektir. Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanı Göbels de kötü örneklerin başında gelmektedir. Baskıcı siyasal rejimlerin başında bulunanların hemen hemen tümü, ikna kabiliyetleri yüksek olan ateşli konuşmacılardır…

            Siyaset dışında, konuşma sanatının en ustaca kullanıldığı alanlardan biri de inanç alanıdır. Din kurucuları ve onların yakın-uzak takipçilerinin de ikna kabiliyetlerinin yüksekliği şüphe götürmez. Binlerce yıldır insanlar aynı şeylere inanıyorlarsa, bu işin iletim ustaları, beyinlerde adamakıllı yer etmiş ve yerleşmiş demektir. Günümüzde de kimi tarikat şeyhleri ve kendilerine inanç önderi diyenler de, konuşma ve ikna silâhını ustaca kullanan kimselerdir.

            Dilin en etkileyici, en doğru ve en düzgün kullanılması, sanata ve silâha dönüştürülmesi gereken alanların başında ‘Siyaset’ gelir. Ülke ve insanları yönetmenin ana şartlarından bir çoğunluğu elde etmektir. Onun da yolu, siyasetçinin kitleleri söylemleri doğrultusunda inandırmasından geçer. Ancak her zaman mutlak sonuç vermez, çünkü kitle psikolojisi ve talepleri durağan değil, çoğu kez değişkendir.

            Siyasetimizin çok partili döneminde konuşmayı sanata dönüştüren siyaset ustalarına tanıklığımız olmuştur. Osman Bölükbaşı, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel siyasi dili iyi kullanan konuşma ustalarıdır. Bölükbaşı ve Demirel’in konuşmalarının hiciv ve ironi yönleri ağır basarken, Ecevit’in dili daha edebi ve okşayıcı öz taşıyan özelliklere sahipti...

            Günümüze geldiğimizde, siyaset dilimizin oldukça kirlendiğine, ikna gücünü kaybettiğine, sokak jargonunun egemen olduğuna, belden aşağı vurulan darbelerin yoğunlaştığına tanık olmaktayız. Dilin bozulmasının temel nedeni, siyasi partilerin ideolojik özlerinin olmayışı ve siyasetin sadece bazı kişilerin ikbali paralelinde yürütülmeye çalışılmasında yatıyor. Demokratik siyasetin en belirgin hakkı olan eleştiri mekanizmasına, iktidar sahiplerinin kızması ve sövgüyle cevap vermeye çalışması oldukça sakıncalı ve kirleticidir. Muhalefette bulunanlar da karşıt görüşlerini, dil ustalığı ve temizliği içinde verme yükümlülükleri unutulmamalıdır.

            Siyasetimiz gerçekçi ve inandırıcı olmak istiyorsa, öncelikle dilini, lisanını, temizlemek, karşısındakinin de kendisi kadar haklarının olduğunu kabul etmek zorundadır. Siyaset dilinin kullanımında en fazla falso yapan siyasetçi, ne yazık ki bu ülkeyi yönetmekte olan Başbakan Tayyip Erdoğan’dır. Tüm siyasetçilerimiz ve Özellikle Başbakan siyaset dilini temizlemek ve kitlelere örnek olmak zorunda oldukları asla unutmamalılar!


 

USTALAŞMAK-UZMANLAŞMAK

 

ABDULLAH AYDIN

Abdaydin42@hotmail.com

 

            Doğa belgeselleri, savanadaki hayat ile insanın düşünsel ve sosyal gelişiminin ne kadar benzerlikler taşıdığını öğretiyor insanlara…

            Kimi hayvanların yavrusunu besleyişinin, onu eğitişinin, erkek ve dişi arasındaki görev dağılımının biz insanlarla hemen hemen aynı özellikler taşıdığı, aynı hedeflere doğrulduğunu gözlemliyoruz…

            Kuş yavrusunun ilk uçuşunda ana kuşun çabaları ile bir ana Aslan’ın veya bir ana Geyik’in çabaları ne kadar da birbirinin aynı ve bizlerinki ile benzerlikler taşıyor…

            Uçma ve yürüme aşamasından sonra başlayan kendi kendini doyurma aşamasında da, hayvanlarla insanlar neredeyse aynı yöntemleri uyguluyorlar…

            Doğadaki güç gösterimi ve bazı hayvan gruplarının mülkiyet belirlemesi ve diğer hayvanlar üzerinde kurduğu hâkimiyetin de biz insanlarınkine benzediğini de söyleyebiliriz…

            Hayvanlar âleminde de sahip olmanın yolu, gücü ve silâhı (Diş-Pençe-Gaga-Tos-Tekme-Zehir) elinde bulundurmaktan geçiyor; tıpkı biz insanların yaşamında olduğu gibi! Hayvanlarda da silâhın büyük avantajlar sağladığına tanık oluyoruz. Hayvanlar âleminde de güçlü olanlar daha fazla hak elde edebiliyorlar veya bir başkasının malını gasp edebiliyorlar…

            Anadan, babadan alınan her türlü ders, gelişim süreci içinde kendine yeterli duruma geldikten sonra ustalaşma, uzmanlaşma safhalarına geçiyor. İnsan ve hayvan, her türlü ihtiyacını karşılayabilecek duruma geldiğinde, o artık bir ustadır, yaşama uzmanıdır…

            Ustalaşma, uzmanlaşma aşamasından sonra insanlarda, hayvanlarda görülmeyen biriktirme, servete dönüştürme tutkusu başlıyor. İnsan ilişkilerindeki sevgi ve saygı kopukluğu, içten içe kıskançlık, hatta düşmanlık bundan sonra başlıyor. Bireyleri ve kitleleri aldatma, yanlış yönlendirme, mülkiyet talebinin yaşam biçimine dönüşmesinden sonra başlıyor ve rahatsızlıklar toplumunun yaşantısını karmaşaya itiyor…

            İnsanlardaki sahip olma tutkusu servete dönüşürken, hükmetme duygusu da gelişmeye başlıyor. Sahiplik ve hükümranlık herkes için aynı paralelde yürümüyor; kişinin sosyal yapı içindeki varlık genişliğine göre değişiyor. Sonuç olarak: yönetmek ve hükmetmek için ustalaşmak, uzmanlaşmak ve paralelinde serveti katlamak gerekiyor…

            Sistem ve siyasal yapı birlikteliği, ülkemizdeki kimi egemenlerin yeterince ustalaştığını, uzmanlaştığını gösteriyor. Çok partili dönemimiz bu konuda başarılı(!) sayılabilir. Egemenler için, geniş yığınların içine düşürüldükleri o kadar önemli değil; yeter ki fazla itiraz olmasın, gürültü çıkmasın…

            Çok partili süreç içinde darbelerimiz de ustalaştı, uzmanlaştı. Kimileri 27 Mayıs darbesini 1961 Anayasasının Demokratik yapısı dolayısıyla aklamaya çalışırlar. Eğer acemi olmayıp, Anayasa yapımında üniversitelerin eline düşmemiş olsalardı, daha despot bir yapı ile karşılaşabilirdik. Daha sonra, TV dizisine dönüşen darbe ve muhtıralarda, kimi kamu görevlilerinin ne kadar ustalaştığını, uzmanlaştığını yaşayarak gördük…

            Çok partili dönemimiz ekonomik talanda da ustalaştı, uzmanlaştı. Önceleri herhangi bir suiistimalde bulunan görevliler veya haksız mal ediniminde bunanlar biraz utanırlar, toplum onlara burun kıvırırdı. Şimdi ise, konumu ne olursa olsun, her türlü kamu gücü ve yetkisi kullananlar talanın bir ucundan tutuyor. Halkımız da iyice kanıksadığı için, itiraz etmek şöyle dursun, hırsızın karşısında el etek öpüyor, selâm duruyor. Velhasıl gücü ele geçirenler, resmi veya sivil, seçilmiş veya seçilmemiş, talan ve hırsızlık konusunda adamakıllı ustalaştı, uzmanlaştı. Şayet hayır diyen varsa, ‘neden elli milyon insanımız yoksulluk sınırının altında yaşıyor’, ona cevap versinler…

           

 
  Sitemizi 68173 ziyaretçi (150975 klik) tıkladı copyriht 2009  
 
YOKSULLUĞA VE YOLSUZLUĞA KARŞI ÇEVRECİ HAFTALIK BAĞIMSIZ GAZETE Ulaşım adresi: Kazım Karabekir Cad. Orhan Turnalı iş merkezi No:18/1 ORDU